19. yy felsefesi

Konu 'Felsefe' bölümünde 2αн!_∂3 tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. 2αн!_∂3

    2αн!_∂3 Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    8 Kasım 2007
    Mesajlar:
    1.350
    Beğenileri:
    454
    Ödül Puanları:
    36

    19. yüzyilin en tipik özelligi siyasi ideolojiler çagi olmasidir.
    18.yy.da aydinlanma sadece dine ve gelenege degil,
    siyasi otoriteyede baskaldirarak devletin gücünü azaltip bireyin gücünü arttirmayi amaçlamistir.
    O yüzden de siyasette ve ekonomide liberalizmin yildizi parlamistir.
    Ancak arzu edilen esitlik, güvenlik yine saglanamamistir. Buna tepki olarak 19.yy.da sosyalizm ortaya çikmis ve esitlik kavramina önem vermistir.
    19.yy liberalizm ile sosyalizmin çekistigi bir ideolojiler çagi olmustur.
    genel özellikleri
    Sosyal ve siyasal sorunlara yönelme
    ideolojilerin öne çikmasi
    Olgulara dayali biim anlayisi
    Din ve gelenege karsi olma
    Yeni kültür ve insan tipi arayislarina yönelmedir
    SAINT-SIMON
    Düsünce tarihinde, toplumun bilimi olarak gördügü sosyolojinin düsünce babasi olarak taninan Fransiz filozof ve iktisatçisi. Temel eserleri: De la Reorganisation de la Societe europenne [Avrupa Toplulugunun Yeniden Örgütlenmesi Üzerine], Du Systeme industriel [Sanayi Sistemine Dair], Cateschisme des Industriels [Sanayicilerin Ilmihali].
    Saint-Simon, toplumda bir reforma gitmeyi amaçlamis, toplumun endüstri çaginin, endüstrinin gereklerine göre düzenlenmesi gerektigini savunmustur. Bilimsel düsünceye dayanan bir toplum bilimi kurmanin zamaninin geldigini, artik pozitif bilim çaginin baslamis oldugunu öne sürdügü için, ayni zamanda pozitivizmin de kurucusu olarak da bilinen Saint-Simon’un en büyük düsü, insan toplumunun reformdan geçirilmesi olmustur. Ona göre, Fransiz Devrimi mutluluk getirmemistir. Evrensel insan haklarinin ilani, Saint-Simon’a göre, asagi siniflarin cehaletini ve yoksullugunu ortadan kaldirmamistir. Toplumdaki tüm insanlarin mutlulugunun yeni bir toplumsal düzenleme, bir sosyal reformla saglanabilecegine inanan Saint-Simon, toplumda gerçeklestirilecek reformun toplumsal yasalarin bilgisi-ne dayandigini ve bunun bilimlerde de bir reformu gerektirdigini düsünmüstür.
    Bundan dolayi, onun felsefesi öncelikle toplum konusunu ele alir ve bir toplum felsefesi olarak ortaya çikar. Toplumu bir organizma olarak gören ve bu organizmanin evrimini inceleyen Saint-Simon’a göre, toplumun kökeninde çikar ögesi vardir. O, bir toplumun insanlarinin birbirlerine gelisigüzel yaklasmadigini söyler. Insanlar, ancak bir çikar durumu ortaya çikinca, bir toplum halinde bir araya gelirler. Toplum, Saint-Simon’a göre, çikar ögesinin bir sonucu olarak uzlasmayla kurulur. Bir toplumun kurulabilmesi, çikarin sonucu olan bir toplumsal bagin var olmasina ve dolayisiyla kollektif bir vicdanin olusmasina baglidir.
    Saint-Simon’a göre, insanlar kendileri ne özgü orijinal varliklar olmanin yaninda, dogada hüküm süren determinizme tabi olan varliklardir. Fizik ve kimya alanindaki agirlik merkezi yasasi gibi, toplumlari yöneten bir ilerleme yasasi vardir. Sosyoloji biliminin görevi, bu yasanin varligini gösterip, insanlara bu yasaya itaat etmeyi ögretmektir. Zira, Saint-Simon’a göre, bu yasayi insanlar koymus degildir. Biz, bu ilerleme yasasini, siyasi, ahlâki, ekonomik, vb, olaylar içinde görürüz. Sosyolojinin tarihsel yöntemi benimseyen bir gözlem bilimi olmasinin nedeni budur. O, bu ilerleme yasasini düzenli bir yöntemle açiklayarak, Avrupa Uygarliginin toplumsal ve siyasi evriminin genel yasalarini elde etmeye çalismistir.
    Insanin toplumsal tarihinin kendilerine ayri düsünce tarzlarinin karsilik geldigi üç ayri asamadan, yani sirasiyla çoktanricilik/ kölelik, teizm/feodalizm ve pozitivizm/endüstriyalizm evrelerinden geçtigini öne süren Saint-Simona göre, toplumsal degisme ve düzenin yasalari, pozitivizmin marifetiyle, bulunabilir. Toplumun, ona göre, baslica görevi, yasamak için gerekli nesneleri çogaltan üretimi gelistirmektir; çünkü mutluluk ancak bu sekilde saglanir. Yeni düzende toplumu anlar, yani endüstri alaninda çalisanlar yönetecektir. Endüstri alaninda çalisanlarla, o zanaatlarla ugrasanlari, çiftçileri, fabrikatörleri, yatirima açtiklari kredilerle üretime katilan bankerleri, türlü üretim dallarindaki uzmanlari anlatmak ister. Toplumu endüstri alaninda çalisanlarin yönetmesi. yoksullari yoksulluklarindan kurtaracaktir; ona göre, bilimle, akla uygun olarak düzenlenecek üretim, bütün çalisanlari her bakimdan yükseltecektir. Herkes çalistigi, görevini yerine getirdigi ölçüde, üretimden payina düseni alacaktir. Üretimi yönetenler, Saint-Simon’a göre, halki keyiflerine göre degil, fakat üretimi gelistirmenin gereklerine göre yöneteceklerdir. Bu yöneticilerin görevlerini kötüye kullanmalarina, halki aldatmalarina, halka ödevlerini anlatacak yeni bir din ile toplumu aydinlatacak bilginler engel olacaktir.
    Su halde, ekonomik ve siyasi yönetimin basinda banka, fabrika, maliye uzmanlarinin bulunmasina karsilik, inanç ve egitim gibi islerin basinda da bilim, sanat uzmanlari bulunacaktir. Yeni din, kardeslik ve sevgiye dayanan bir inanç olmali ve her türlü hurafeden arindirilmalidir. Baska bir deyisle, modern toplumun yön ve düzeninin, üretici olmayan bürokratlar tarafindan degil de, bilim adamlari ve sanayiciler tarafindan belirlendigini öne süren Saint-Simon’a göre, modern toplumdaki kriz de, pozitivizme dayanan yeni bir din ile çözülebilir.
    O, bilim konusunda, tüm bilimlerin simdiye dek bilimsel olmayan yöntem ve adimlarla ise baslamis oldugunu söyler. Bundan baska, her bilim birtakim dini tasarimlar, metafizikle ilgili sanilarla yüklüdür. Baslangiçta, teolojik bir temeli olan ve metafizik kavramlarla gelistirilen, gerçek olmayan bir bilimin yerine, Saint-Simon’un çaginda gerçek bilim, pozitif bilim geçmistir. Ona göre, ilerlemeyi saglayan etken de bilimin, baslangiçta onun içine karismis olan bu ögelerden temizlenmesidir. Saint-Simon, artik pozitif bilim çaginin baslamis oldugunu söyler
    AUGUSTE COMTE


    Comte, Auguste 1798-1857 yillari arasinda yasamis olan, pozitivizmin kurucusu Fransiz filozofu. Temel eserleri: Course de Philosophie Positive (Pozitif Felsefe Dersleri), Systeme de politique positive (Pozitif Politik sistem).
    Kartezyen veya Aydinlanma geleneginin en önemli temsilcilerinden olan Comte'un temel amaci, toplumun reformdan geçirilmesi, toplumun yeni bastan düzenlenmesi olmustur. Bu amaç, ona göre, toplumu yöneten yasalarin bilgisini, toplumu konu edinen bir bilimi gerektirir. Bu bilim için ise, yeni bir bakis açisina, yeni bir felsefe anlayisina gerek duyulur. Bu nedenle, Comte arzuladigi toplumsal reform ve düzenlemeyi bilimsel temelleri olan bir felsefe, pozitif felsefe ya da pozitivizm üzerine insa edilmis olan bir toplum bilimi gelistirerek gerçeklestirebilecegini düsünmüstür. O, pozitivizmi yalnizca yeni bir felsefe anlayisi, bir düsünce tarzi olarak degil, fakat toplum problemi için temelli bir çözüm olarak öne sürmüstür.
    Comte'a göre, inançlarin herkesçe ortak olarak benimsenmedigi, düsüncelerdeki anarsinin toplumda anarsiye yol açtigi bir çagda kurtulusu saglayacak tek çözüm pozitivizmdir. O, tarihin akisini tersine çevirmenin ve toplumsal birlik ve düzeni, Fransiz Devriminden önceki dini ve manevi degerlerle saglamanin imkansiz oldugunu savunmustur. Esitlik, insan haklari ve halkin egemenligi gibi kavramlarin ise metafizikle ilgili içi bos soyutlamalar ve dogmalar oldugunu söyleyerek, demokrasinin yöntemlerini savunanlara da karsi çikan ve pozitivizmi, bu çerçeve içinde genel bir zihin hali, bir arastirma ruhu olarak tanimlayan pozitivist Auguste Comte'un söz konusu felsefe anlayisi, insan için olumlu ve yapici olanin yalnizca olgulari gözlemleyerek tasvir etmek oldugunu öne sürer. Onun pozitivizminin en önemli özelligi, doganin yüce ve mutlak bir amaci oldugu fikrini reddetmesinden meydana gelir. Comte'un pozitivizmi, ikinci olarak varliklarin özünü ya da varliklarin gizli, içsel nedenlerini bulma çabasindan vazgeçer. Bu felsefe yalnizca olgulari arastirmak, varliklar arasindaki sabit iliskileri gözlemlemek gerektigini öne sürer.
    Comte'a göre, bilimin tek amaci olgular arasinda varolan sabit iliskileri belirlemek, doga yasalarini bulmaktir. Bu amaç, yalnizca gözlem ve deney yoluyla gerçeklestirilebilir. Baska bir deyisle, bilim deneysel yöntemi kullanir ve bu sekilde, yani deneysel yöntemle kazanilan bilgi, pozitif bilgidir. Comte, insanlarin zihniyetlerinin degistirilmesinde, toplumun yeni bastan düzenlenmesinde, söz konusu pozitif bilginin kullanilmasi gerektigini belirtir. Pozitif bilgi tarihsel bir evrimin sonucu olan bir bilgidir ve insan zihninin tarihsel olarak ulastigi en yüksek düzeyi gösterir.
    Sosyolojinin bir anlamda kurucusu olarak görülen Comte, toplumsal yapinin, bir ilerleme ortaminda varliklarini sürdüren nitelikleri ve organlari ile kendi basina var oldugunu söyler. Toplumun statik yönüyle dinamik yönünü birbirinden ayiran Comte'a göre, toplumun statik yönü mülkiyet, dil, din gibi toplumun belirli duragan yönlerinden olusur. Toplumun statik yönü, insanin dogal yapisina baglidir. O, toplumun dinamik yönünü, toplumun ilerleme gücü olarak tanimlamistir.
    Ilerleme ise, düsüncedeki ilerlemedir, statik yapidan en yüksek ölçüde nasil yararlanmamiz gerektigi konusundaki kavrayisimizi gelistirmekle ilgili bir husustur. Yoksa, ilerleme toplumun statik yönünü olusturan ögelerin degisimiyle ilgili bir konu degildir. Örnegin, aile kurumu, insanlar metafizik evreden pozitif evreye geçerken degisiklige ugramaz. Fakat pozitivizmin dinamik etkisi, kadinlara yeni bir statü kazandirmaktan olusur. Ayni sekilde, yeni düzende mülkiyetten, tek bir insanin çikarini degil, fakat baskalarinin çikarini da hesaba katacak bir biçimde yararlanilacaktir.
    Öte yandan, bütün sistemin anahtari dindir; bununla birlikte, Comte'un yeni dini, insanliga inanmaktan olusacaktir. Buradan da anlasilacagi üzere, o bir tür insanlik dini kurtarmaya çalismistir. Onun bu yeni dini, ayin ve törenlerine kadar, Hiristiyanligin bütün inançlarina baglidir, fakat o Tanri'nin yerine insanligi, ermislerin yerine bilginleri geçirir. Bu insanlik dini, devletin yönetim sekline de yansiyacaktir. Artik, Comte'a göre, tek insan diye bir sey olmayacaktir. Tek insan kendi kisisel çikarini degil de, toplumun çikarini düsünecek, onu kendi çikarina üstün tutacak sekilde yetistirilecektir. Bu toplumda benciligin yerini, özgecilik alacaktir.
    KARL MARX
    Karl Marx bir Alman filozofudur.Günümüzde insanligi en çok etkileyen filozoflardan biridir.Düsüncelerinden dolayi ülkesinden ayrilmak zorunda kalmis , belli bir süre Belçika ve Fransa'da yasamis ve oralardanda sürülerek Ingiltere'nin Londra kentine yerlesmek zorunda kalmistir , oradada ölmüstür.En önemli eseri '' Daskapital ( Kapital Sermaye )'' dir.
    Marx'a göre gerçek var olan maddedir , evren sürekli bir degisim içinde olan maddeden baska bir sey degildir .
    Ancak , degisim evrimsel degil devrimseldir. Madde , siçramalar ve niteliksel dönüsümler biçiminde degistigi için baslangica geri götürülemez.Var olan sey , maddenin degismis bir görüntüsüdür.Madde , degisik fiziksel ve kimyasal süreci baslatmistir .( cansiz doga ). O da siçrama ve niteliksel degismelerle biyokimyasal ( canli ) düzeye ulasmistir. Canli degiserek tekrar degiserek bilinç kazanmis ,böylece zihinsel süreç baslamistir ( insan ) .
    Tarihi ve toplumu yaratan insandir .Tarih , insanin dogayla verdigi mücadelenin bir öyküsüdür. Tarih ve düsünce üretim iliskilerinin bir sonucudur.Insan etkin bir varliktir.Hem kendini hemde dogayi degistirerek ona biçim kazandirir.
    Marx herseyin temelinde maddeyi görür. Ancak madde diyaletik bir degisim süreciyle diger varliklara dönüsür.Hiç bir sey duragan degildirHersey degisir , olusur ve birbaska seye dönüsmek üzere yok olur. Insan etkin bir varliktir.dogayi ve kendini degistirme gücüne sahiptir.Doganin edilgen ( pasif ) bir üyesi degildir.
    Marx diyalektik yöntemi gelistirirken Hegel'den etkilenmistir. Hegel ,idealist bir filozoftur. O , aklin ( idenin ) , kendine yabancilasarak ,kendini yadsiyarak doga haline geldigini , sonrada insan bilincinde kendine döndügünü söylüyordu. Hegelde , diyalektik aklin bir degisim sürecidir. Oysa Marx , '' basinin üzerinde duran '' diyalektigi ayaklarinin üzerine oturtugunu söyleyerek diyalektik degisim sürecini madde ile baslatir. Yani diyalektik ,Marx 'ta maddesel temele oturur.Marx'a göre diyalektik hem doganin hemde düsüncenin gelisim yasasidir.
    Diyalektik maddecilik bes ilkeye dayanir .
    BÜTÜNSELLIK :Var olanlarin hepsi birbiriyle ilintilidir.Herhangi bir nesne tek basina digerlerinden soyutlanamaz.
    DEGISME :Var olan hersey bir durumdan baska bir duruma dönüserek degisir.
    NICEL DEGISMELERIN NITEL DEGISMELERE DÖNÜSMELERI :Nicelik degisimleri belli ve yogunluga ulastiktan sonra bir nitelik degisimi gösterir ( Suyun 100 °C 'ye kadar kaynatilinca sivi halden buhar haline dönüsmesi gibi.)
    ÇELISME egisim , karsitlarin çatismasidir.Her varlik ziddini kendi içinde tasir.Varlik kendisi ile çelisir.Çelisme olmasaydi gelisme olmazdi.Tez kendi antiteziyle çatisarak sentezde yeni bir varliga dönüsür.Yeni varlik , öncekinden daha yüksek bir düzeyde ve gelismis olarak ortaya çikar. Diyaletige göre degisme sürekli olarak basladigi noktaya dönme biçiminde degilde helezonik ( sarmal ) bir sekilde geliserek yükselmekte ve ilerlemektedir.
    ASMA : Asma , varligin çelisme ve olumsuzlanmalardan geçerek ilerleyisidir.
    Toplumlarin en ilkel biçimlerinde mülkiyet ortaktir. Ortaklasa mülkiyet genellikle özel mülkiyete dogru gelismis ve kapitalizmi dogurmustur.Kapitalizm, kendi çeliskilerini içinde toplayarak karsitini yani SOSYALIZM'i ortaya çikarmistir.
    Marx , insan varligini açiklarken de felsefenin temeline ''yabancilasma'' kavramini koyar. Insan, ürünleri ortaya koyarken birçok zenginlikler yaratir.Bu zenginlikler onun karsisina para olarak dikilir.. Onu egemenligine alir. O, paranin oyuncagi haline gelir. Insanin yarattigi nesneler , kendi basina büyük bir dünya kurarak onu yönetmeye kalkarlar. Iste insanin, bu durumun bilincine varmasi , yabancilasmasidir.Marx materyalizmi diyalektik materlalizmdir Bu özelligiyle mekanik maddecilikten ayrilir ve onu reddeder.Mekanikçilere göre, hersey maddeden meydana gelmistir.Madde, dogada hep vardir. Degisim maddenin hareketi ve yer degistirmesidir. Tüm varliklar, maddenin mekaniksel yer degismesiyle olusur ; doganin bir parçasidir. Insanda doganin edilgen bir ürünüdür.
    19. Yüzyil boyunca, en azindan Kita Avrupasi’ndaki en etkileyici düsünür Karl Marx’ti. Marx, kapitalizm teorisinde insan toplumlarinin gelismelerinin tunç yasalarini kesfettigini ileri sürdü. Marx’in teorisine göre, tarihi safhalarin birbiri pesisira akisi sürecinde, kapitalizmin yeri, kaçinilmaz olarak, önce sosyalizm ve daha sonra tam-tesekküllü komünizm ve sinifsiz toplum tarafindan alinacakti. Marx’la sosyalizm “bilimsel”-sonun pesinen bilindigi ve sürecin akisini degistirme tesebbüslerinin basarisizliga mahkûm oldugunu öngören bir fikirler yapisi- oldu.
    Bütün sosyalist partiler Marx’in fikirlerinin etkisi altina girdi. Bugün dahi, Marksizm sol kanattaki pekçok kimsenin düsünce yapisinda önemli roller oynar.
  2. 2αн!_∂3

    2αн!_∂3 Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    8 Kasım 2007
    Mesajlar:
    1.350
    Beğenileri:
    454
    Ödül Puanları:
    36
    Baska bir deyisle Marx ölmemistir. Marx ve izleyicileri insanlik tarihi teorileriyle öylesine mesguldüler ki, kendi konumlarinin sosyalizmin etik bir sistem olma iddiasiyla bagdasmazligini kavramadilar. Eger tarih kaçinilmaz olarak sinifsiz topluma dogru akis halindeyse, olaylarin gidisini degistirmek veya hizlandirmak yolundaki bütün tesebbüsler anlamsiz-faydasiz olacaktir. Marx’in teorisindeki kimi belirsizlik ve muglaklilara ragmen, sosyalist filozoflar arasinda tartisilan tek konu bir devrimin mi yoksa genel oy hakki tarafindan hizlandirilmis bariscil gelismenin mi tarihin sonuna ulasmak için gerekli ve yeterli olduguydu. Bu mevzu etrafindaki tartisma, Avrupa kitasindaki sol siyasî hareketlerin bir tarafta komünist ve devrim taraftari bir kanada ve diger tarafta toplumun mesru amacina demokratik yollarla ulasmanin lehinde olan sosyal demokrat gruba bölünmesinin sebeplerinden birisidir.
    Bunlara karsin görüsleriyle insanlik tarihinin degismesinde etkili olan en önemli düsünürlerden biridir.
    SOREN KIERKEGAARD
    Kierkegaard’a göre felsefe Aristoteles’ten bu yana hep özlerle, idealarla, her türden mantiksal kurgularla ilgilenmistir. Bu yüzden bireyin gerçek yasami gözden kaçmistir.
    Kierkegaard, ilk elestirilerini bu tutuma ve bu tutumun büyük temsilcisi Hegel’e karsi yapar; ona göre soyut düsüncelere dalmak ile ya da doga bilimlerinde yapildigi gibi ölçüp biçmekle bireyin varolusu anlasilamaz. Varolus, “somut, öznel ve uyanik insanin yasamidir.”
    Varolus terimini modern anlamda kullanan ilk filozoftur Kierkegaard. Varolus derken ne anliyor? Ilkin soyut düsünmeye karsi somut düsünüse yönelir o. Soyut düsünme de varolusla ilgili kaygilariyla birlikte tek kisi unutulmustur. Ikinci olarak nesnel düsünceye karsi çikar. Nesnel düsünce de kisisel tutkunun, sevgi ve nefretin, ilginin kisaca her içten olan seyin öldügüne inanir. Nesnel düsünme karsisina, öznel düsünmeyi koyar. Öznel düsünen, kendi geçek varolusunun iç yönünü ortaya koyarak felsefe yapar en çok karsi çiktigi filozofta yukarida belirttigimiz gibi “soyut düsünür” Hegel’dir. Hegel’de öznel varolusu içinde tek kisinin ortadan kalkmasina dahinin bile düsüncenin sürükledigi bos bir yaprak gibi olmasina karsilik, bu yeni felsefesi ile Kierkegaard tek kisiyi, kendi, asil varolusunu en uyanik bilinci içinde toplamak ister.
    Bu felsefe dogrudan dogruya su çagriyi duyurmak ister: “yasamini bosuna harcama, günlerini öldürme, uyku içinde geçirme, uyan ve insan ol!”
    Kendisi “bütün yasamini, doymuslugu içinde uyuklayan insanlari nasil uyandirabilecegini düsünmekle geçirdigini” söyler. Belki insanlari biri ciliz biri kanatli –esit olmayan- iki atin çektigi bir arabaya oturup yürü diye bagirsa! Belki o zaman uyanacaktir. Kanatli at sonsuzluk, ciliz at zaman, arabaci da içimizden her biri. Zaman içinde sonsuzlugun kendisine parildadigi kimse, kendi varolusunda uyanmis olan kimsedir. En iyi uyandirma araci da kaygili korku ya da iç-daralmasidir.
    Her insanin içinde bu korku yerlesiktir. Ona göre dünya da yapa yalniz kalabilecegi, tanri tarafindan unutulmus olabilecegi, milyonlarca, milyonlarca is güç arasinda gözden kaçmis olabilecegi korkusu. Ama korku, bu iç daralmasi korkak ruhlar için degildir. Ancak korkuyu ta yüreginde bütün uyanikligi ile tutan ve bundan kaçmayan kimse, bu korkuyla varolusunun uyanikligini sürdürebilir. Böylece varolus sorusuna Kierkegaard’in verdigi yanit: varolus, somut, öznel ve uyanik insanin yasamidir. Varolus, uyanik insanin yasamini en açik sorumlulugu içinde sürdürdügü bir bölümüdür, bir parçasidir. Ancak varolus, üzerinde düsünmeye elverisli degildir, onu düsündügümüz anda onu ortadan kaldirmis oluruz. “kendisini düsündürmeyen bir sey vardi” diyebiliriz ancak, o da su: varolmus olan. Kavranamayan, olaganüstü bir sey ona ancak sezerek ve inanarak yakinlasabiliriz. Varolus öyle ise irrasyonel yani us disidir. Onu kavramlarimizla kavramaya çalisir çalisilmaz kaçip gider elimizden. Öyle ise varolus, paradoksal birseydir. Ancak düsünmeden önce veya sonra, ancak tutkular ve eylemlerle bir an için onu yakalayabiliriz, bir anlik, birden bire olan bir parlama içinde onu görebiliriz. Büyük ruh hareketlerinde ve tutkulu eylemlerde mantiksal düsünme çözülür, kaybolur. Düsünmek ve varolus-olmak birlesemez.
    NIETZSCHE
    Nietzsche(1844-25.8.1900) yasami bakimindan 19. Yüzyila, felsefesi ve yol açtigi etkiler bakimindan ise hem 20. yüzyila hem de gelecege aittir. ‘Gelecek’ kavrami ve ‘insanin gelecegi’ sorunu, onun üzerinde en çok durdugu sorunlarin basinda gelir. Nietzsche, çok yönlü bir insandir: filolog, yazar, filozoftur. Ama ayni zamanda sairdir. Hemen hemen bütün eserlerinde düsünsel yön ile edebi/sanatsal yönlerin iç içe geçmis oldugunu saptayabiliriz. Nietzsche’de felsefi ve estetik ögeler sürekli birlikte, birbirini gerektiren bir biçimde bulunur. Yani felsefe ile siir arasindaki iliski, onun insan anlayisiyla bagintilidir. Nietzsche insani, yasama eylemleri içinde gerçeklesecek, ortaya çikacak bir yetkin varlik (bütünlük) olarak düsündügü için, bu bütünlügün gerek olusmasinda gerekse kavranilmasinda hem akilsal (felsefi) hem de coskusal (estetik) boyutlar ayrilmaz biçimde birbirine baglidir.
    Insan ve kültürle ilgili problemler baslica ilgi konusunu olusturdugu için, onu bir kültür filozofu olarak görebiliriz. Bir kültür filozofu olarak Nietzsche, tüm yasami boyunca, bir insan ve kültür felsefesi olusturmustur. (Bu felsefe ugrasinda özellikle nihilizm problemiyle bir hesaplasma ve yine bununla bagintili olarak üstinsan kavrami ve düsüncesinin islenmesi söz konusudur.) Onun felsefesi ayni zamanda bir kültür elestirisi olma özelligini tasimistir. Nietzsche'nin Avrupa kültürünün en güçlü elestiricilerinden biri sayilmasi da, hakli nedenlere dayanmaktadir. Çünkü onun kadar kendisiyle, toplumuyla, tarihiyle ve kültürüyle cesur bir sekilde hesaplasmayi deneyen kimse pek olmamistir. Avrupa kültürü ve felsefesinin karsimiza çikan en önemli sorunlarindan biri ve belki de baslicasi olan nihilizmden kurtulmak için, aslinda ona neden olan seylere sarilma egiliminin agir basmasi da, insanlarin, gerçek anlamda nihilizmle hesaplasmayi göze alamadiklarinin göstergesidir.
    Nietzsche’nin adiyla birlikte çogu insanin aklina ilk gelen baslica bazi kavram ve deyimler mevcuttur: “iyinin ve kötünün ötesi”, “degerlerin yeniden degerlendirilmesi”, “tanrinin ölümü”, “üstinsan”, “güç istemi” vb. Gerçekten de bu ve benzeri kavramlar/sözcükler Nietzsche’nin tüm yapitlarinda sikça yer alirlar. Ancak insanlarin belleginde iz biraktigi anlasilan bu kavramlarin her zaman dogru biçimde ya da filozofun öngördügü biçimde anlasilmis oldugunu söylemek de mümkün görünmemektedir. Yani Nietzsche’nin yanlis anlasilmasi da söz konusudur. Özellikle “üstinsan” anlayisinin çarpitilmasi, fasist bir ideolojiye malzeme yapilmasi söz konusudur. Üstinsanin ortaya çikmasini bekleyen Nietzsche, nasyonal sosyalizmin yol açtigi soykirimdan degilse de, felsefi yanilgilarindan bir ölçüde sorumlu tutulabilir.
    Nietzsche’nin Felsefe Anlayisi
    Bazi filozoflar nüfuzlarini korumak amaciyla bilimin arkasina saklanirlar. Nietzsche ise, felsefenin bilim yapilmasina karsidir. Ona göre, asil felsefe problemi: hala filozoflar var mi? olabilir mi? sorusudur. Çünkü filozof bir birey olarak, bir yaratici olarak varolabilir. Nietzsche’ye göre, filozoflarin tarih duygusundan yoksun olmalari, bu ezeli hatalari, onlari öncesiz-sonrasiz olgulari ve mutlak hakikatleri aramaya yöneltmektedir. Felsefenin gerçek karakterini Nietzsche söyle tanimlar: felsefe ancak kendine özgü bir tasarima göre dünyayi yaratabilir. Felsefenin gerçek karakterinin anlasilmasi sonucunda, öncesiz-sonrasiz degerler veya hakikatlere olan inancin yikilmasi da söz konusudur. Buna bagli olarak kavramlar ve tin alanina ait olan hersey, olus içinde görülmeye baslanir.
  3. 2αн!_∂3

    2αн!_∂3 Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    8 Kasım 2007
    Mesajlar:
    1.350
    Beğenileri:
    454
    Ödül Puanları:
    36
    Bu konuda Nietzsche sunlari söyler: "sözde sorunlar üstüne düsünmedim, -harcamadim kendimi. (..) “Tanri" “ruhun ölmezligi”, “kurtulus”, “öte dünya”, daha
    çocukken bile ne dikkatimi, ne de vaktimi verdigim kavramlar hepsi, -belki de bunlar için yeterince çocuksu olmadim hiç.”
    Nietzsche’nin yasama tarzi ile düsünme ve felsefe yapma tarzi birbirine baglidir. O, filozofun felsefesine göre, yani ona uygun biçimde yasamasini savunur. Bu nedenle, ifade ettigi felsefe yapma tarzi açisindan da “çagina aykiri” bir filozof konumundadir: “Baski yapilan, zorlanan ve distan tek biçimliligi olan bir dünyada, felsefe, tek basina, yalniz dolasanin bilgince bir monologu, tek tek kisilerin avda rasgele ele geçirdikleri av hayvanlari, akademik yaslilarla gençler arasinda geçen kapali kapilar ardindaki oda gizleri ya da zararsiz gevezelikler olarak kalir. Kimse felsefe yasasini kendinde gerçeklestirmeye cesaret edemiyor, onu yasaminda uygulamayi göze alamiyor, kimse filozofça yasamiyor, antik insani, bir kez Stoa’ya baglilik sözü verdikten sonra, nerede olursa olsun, neyle ugrasirsa ugrassin, onu bir Stoa’li olarak davranmaya zorlayan o yalin erkek bagliligi ile yasamiyor. Bütün modern felsefe yapmalar, politika ve polisçe islerle sinirli yönetimler, kiliseler, akademiler, insanlarin töreleri ve korkakliklari araciligiyla bilgince bir görünüse bürünmüslerdir: bu felsefe boyuna iç çekisle “olsaydi” fisiltisinda ya da “bir zamanlar” bilgisinde kalir. (...) Gerçekten filozofça düsünülüyor, yaziliyor, yayimlaniyor, konusuluyor, ögretiliyor –bu kadariyla az çok her seye izin verilmistir, ancak eylemde, davranislarda, adina yasama denilen seyde durum degisir: orada her zaman ancak tek bir seye izin verilmistir ve tüm baska seyler de yalnizca olanaksizdir: tarih egitimi, kültürü bunu böyle istiyor. Iste o zaman insan, “acaba bunlar da insan midirlar, yoksa belki de yalnizca düsünme, yazma ve konusma makineleri midirler?” diye kendi kendine soruyor.”
    Nietzsche, daha çok “aforizmalar” tarzinda yazan bir filozoftur. Onun için sistemcilik ve “izmler” dar görüslülük anlamina gelir. Ona göre, yarinin filozoflari denemelerin adami olanlardir. Çünkü her felsefi düsünme yeni bir deneme demektir. Nietzsche’yle birlikte yeni bir felsefecinin ve felsefe yapma biçiminin ortaya çiktigini söyleyebiliriz.
    Nietzsche’nin geçmis felsefenin tarihçisi olarak tavri ile filozof olarak yarattigi felsefedeki tavri örtüsür. Her iki açidan da göz önünde tuttugu, “üstinsan” kavramidir. Bu da onun insani, felsefesinin arka planindan öte, temelinde yer alan bir varlik olarak gördügünü ifade eder. Kendini “ilk trajik filozof” olarak görmekle birlikte, felsefenin geçmisinde kendilerinden esinledigi kisileri/kisilikleri de anar: “Bir tek Herakleitos üzerinde kuskum var; zaten onun yakininda kendimi her yerden daha sicak, daha rahat duymusumdur hep. Yok olusun, yok edisin olumlanmasi ki, Dionysosça bir felsefenin can alici noktasidir, -karsitliklara, savasa ve “varlik” kavramini kökünden yadsiyarak –olusa evet deyis.”
    Iyinin ve Kötünün Ötesi ya da Degerlerin Yeniden Degerlendirilmesi
    Nietzsche, tüm insanligi yasadigi bir yanilgidan uyandirmak, o güne kadar deger olarak taninan/bilinen seylerin hiç de öyle olmadigiri göstermek ister. Geri kalan insanlikla onun arasindaki siniri çizen, ona ayri bir yer veren sey, “Hiristiyan ahlakini bulmus” olmasidir: “Hayatin en basta gelen içgüdülerini küçümsemeyi ögretmeleri; bedeni haklamak için bir “ruh” , bir “tin” uydurmalari; hayatin temel kosulunu, cinselligi ayip bir sey olarak duymayi ögretmeleri; (...) Surasi kesin ki, ona (insanliga) yalniz decadence degerleri en yüksek degerler olarak ögretildi. (...) Bu ölçüde yanilmak, hem de kisi olarak, ulus olarak degil, insanlik olarak. Simdiye dek ögretilen biricik ahlak, derinden derine yadsir hayati.” Bu nedenle, ahlakin kendisini decadence/çöküs belirtisi olarak almak, çok önemli ve benzersiz bir yeniliktir. Nietzsche, ilk kez kendisinin bu gerçek karsitligi gördügünü söyler: “Bir yanda, hayata karsi alttan alta öç güden o yozlasmis içgüdü (örnekleri Hiristiyanlik, Schopenhauer felsefesi, bir anlamda daha o zamandan Platon felsefesi, idealizmin bütünü); öbür yanda doluluktan, dolup tasmaktan dogmus en yüksek bir olumlama ilkesi, sinirlama bilmeyen bir evet deyis, acinin kendisine, varligin sorunsal ve yabanci nesi varsa hepsine.”
    Felsefe tarihine baktigimizda, Antik Yunanda degerler probleminin, bir erdem ve ahlak problemi olarak anlasildigini saptayabiliriz. Nietzsche de, Sokrates’ten beri Avrupa tarihinde ortak belirtinin, diger bütün degerleri ahlaki degerlerin boyunduruguna sokma denemesi oldugunu söyler. Ona göre Sokrates’in düsüncelerinde temelini bulan Bati dünyasinin bu ahlak görüsü, insan hayatina ve insan dogasina aykiri bir degerler görüsü durumundadir. Bu nedenle Nietzsche, degerler ve degerlendirme problemini, ahlakin bir problemi olarak degil, insanin bütün etkinlikleriyle ilgili bir problem olarak görür ve bu bakimdan da bizzat ahlakin kendisini “problematik” olarak anlar. Baska bir deyisle degerlendirme sorunu, ahlakin bir sorunu degil, antropolojinin bir sorunu olarak anlasilmalidir.
    Insani kurtarmaya çalisan Nietzsche, onu anlam ve degerlerin yaraticisi olarak görür. Ama bu bir hümanizm degildir. Çünkü hümanizm, soyut ve genel bir insan sevgisinin ifadesi oldugu için, Nietzsche’nin felsefi temelleriyle/ilkeleriyle uygun düsen bir sey degildir. Burada sunu özellikle belirtmek gerekir ki, Nietzsche’nin asil basarisi ve özgünlügü, yüzyillar boyunca, insan-üstü güçlerde/ilkelerde aranan hayatin ve dünyanin anlamini, insanin kendi anlam verme gücünde bulunabilecegini göstermis olmasidir.
    Nietzsche’nin yeniden degerlendirmek istedigi bir sey de, çaginin “modern toplum”u, baska bir deyisle çaginin kültür anlayisidir. Insanlarin seviyesinin yükselmesi: bu, onun insanlara koydugu “erek”tir. Çünkü insan topluluklari degil, insan söz konusu oldugunda, kültür, insanin ve en basta onu ayakta tutan yaratici kisilerin seviyesi anlamina gelir. Bu nedenle, Nietzsche’nin insan anlayisina ve “üstinsan” kavramina deginmek yerinde olur. Çünkü degerleri yeniden degerlendiren, eski degerlerin yerine yenilerini ortaya koyacak olan, yaratici insanlardan baskasi degildir.
    Nietzsche’nin Insan Anlayisi ve Üstinsan Kavrami
    Onun insan anlayisinin simgesi durumundaki “Üstinsan”(Zerdüst) kavrami birçok tartismanin merkezinde yer almistir. Çünkü Nietzsche yalnizca kendinden önceki insan anlayislarini elestirip asmaktan çok, “insani insan olarak asmak” istemini ifade eder: “Nasil katlanirdim insan olmaya, ayni zamanda ozan, bilici, rastlantinin kurtaricisi olmasaydi insan?(...) Zerdüst baska bir yerde de, olabildigince kati yüreklilikle, kendisi için “insan” ne olabilir, bunu anlatiyor, -bir sevgi, hele acima konusu degil hiç, -insandan o büyük tiksinmeyi de yenmistir. Zerdüst: Onun gözünde insan biçimlenmemis özdektir, yontucusunu bekleyen çirkin bir tastir.”
    Nietzsche’nin ortaya koydugu felsefi perspektifte, insana, gerçekligi degerlendirmesi açisindan bakilmaktadir. Yani insanin dogayla iliskilerinde degil, insanlararasi iliskilerinde kavranilmasi söz konusudur. Nietzsche’ye göre insanlar, gerçekligi görebilme ya da görememeleri ve bundan ötürü de gerçekligi baska tarzlarda degerlendirmeleri bakimindan üç tipe ayrilmaktadirlar: sürü insani, özgür insan ve trajik insan ya da üstinsan. Nietzsche’nin sürü, kalabalik, yigin, halk, bilge olmayan, iyi insan, zayif insan ve buna benzer adlar verdigi insan tipi, geçerlikte olan ahlak içinde yasamini devam ettiren insandir. Bu insan tipi, kendi gözleriyle görmedigi gerçekligi söz konusu ahlakin deger yargilarina göre degerlendirir ve ayni zamanda kendini ve kendine benzeyenleri ayakta tutan bir degerlendirme tarzini, çevresinin ve çaginin ahlaki haline getirir. Sürü insani ahlakli insandir. Nietzsche, sürüden “yigin”i degil, aralarinda belli bir ahlakla bagli, o sürünün bir zamanlar ayakta durmasini saglamis bir ahlakla bagli insan birliklerini anlamaktadir. Bunlar arasinda aile birlikleri, cemaatler,devletler, uluslar, kiliseler, partiler ve her türlü gruplasmalar sayilabilir. Bir sürüyü o sürü yapan, onun ahlakindan baska bir sey degildir.
  4. 2αн!_∂3

    2αн!_∂3 Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    8 Kasım 2007
    Mesajlar:
    1.350
    Beğenileri:
    454
    Ödül Puanları:
    36
    Özgür insan ise, ahlakdisi insandir. Içinde yetistigi ve yasadigi sürüden kopmus, kendi yolunu arayan, insanla ilgili seyleri, insanin herseyini
    kendi gözleriyle görmek isteyen insandir. Ama özgür olma yolunda her kisi, birkaç dönem geçirmek, birkaç basamak inip çikmak zorundadir. Geçerlikte olan ahlakin disina çikaran ilk adim, “büyük kopma”dir. Ahlaki degerlerin ve deger yargilarinin havada kaldiginin farkina varan kisi, “büyük kopma”nin sinirina gelmis demektir. Iste bu noktada insanin karsisina nihilizm sorunu çikmaktadir. Bu temel problem karsisinda ancak “etkin” (aktif) olan kisi, terkettigi degerlerin yerine yeni degerler yaratma/ortaya koyma imkani bulabilir.
    Üstinsan yeni basarilar, “yeni degerler” ortaya koyan insandir. Yaratici insan bu yeni basarilariyla, bir yandan ‘geçmisi kurtarir’; ama diger yandan da gelecege, insanin gelecegine yön verir: onun asil islevi budur. Bu konuda Nietzsche sunlari söyler: “Ödevim, insanligin en yüksek anlamda kendine dönecegi, geriye bakacagi, ileriye bakacagi, rastlantinin, rahiplerin boyundurugundan kurtulup, niçin, neden sorularini ilk kez toptan ortaya koyacagi o ani, o büyük ögleyi hazirlamak olan ödevim, su kaninin zorunlu sonucudur: Insanlik dogru yolu bulmamistir kendi basina; yönetilisi hiç de tanrisal degildir; tersine, o yadsiyan, bozucu içgüdüler, decadence içgüdüsü onu bastan çikarmis, hem de en kutsal degerleri arasinda hüküm sürmüstür. Ahlaki degerlerin kaynagi sorusu bu yüzden benim için en basta gelen sorulardan biridir; insanligin gelecegi bunun cevabina baglidir çünkü.”
    Yaratici insan yaptigi degerlendirmelerle ölçü veren, “yasalar koyan”, “buyuran” insandir: onun isi budur, yalnizca degerleri saptamak degil. Ama bunu yaparken, ‘bu böyle olmalidir’ derken, bunun tehlikelerini de hisseder. Yaratici insanlar insanlik için ortaya koyduklari amaçlari ve degerleri, önce kendilerinde denerler: kendileri, yapip ettikleri ve eserleri bunun göstergesidir. Bu açidan Nietzsche’nin “Zerdüst” tipi ile yapmak istedigi sey, insani ayakta tutan ve ona degerini kazandiran, gelecege yön veren, hedef koyan üstinsanlarin ortaya çikisini rastlantinin elinden alip, insanlara “hedef olarak koymak”, yeryüzü kültürünün hedefi yapmaktir.
    Filozoflarin kendilerini iyi ve kötünün ötesindeki bir yere koymalarini, ahlaki yargi yanilgisinin üstünde olmalarini isteyen Nietzsche, “bugünkü insanla yetinebilir miyiz” diye sorar. Zerdüst adli eseri bir bakima, bu ve buna bagli baska sorularin yanitlarinin ortaya konulusudur. Ancak onu harekete geçiren insanliga yeni bir yol göstermek, degerleri yeniden degerlendirmek istegi olmakla birlikte, yine de düsüncelerinin ve girisimlerinin “insanlik disi” olarak anlasilabilecegini de öngörür: “Simdiye dek kutsal, iyi, dokunulmaz, tanrisal bilinen her seyle bir çocuk gibi, yani bilmeksizin oyun oynayan, agzina dek güç ve bereket dolu düsüncenin ülküsü; uluslarin hakli olarak deger bildigi en yüce seyleri olsa olsa bir tehlike, çökme, alçalma ya da en azindan bir körlük, arada sirada kendini unutma sayan birinin ülküsü; insanca, üstinsanca bir iyiligin, iyilikseverligin ülküsü, ki çogu zaman insanlik disi gözükecektir.” Çünkü Nietzsche’ye göre, insanin “her an asilmakta” oldugunun bir simgesi ve kisilesmesi olan Zerdüst’te, “üstinsan kavrami en büyük gerçek olmustur burada, -simdiye dek insanda büyük bilinen ne varsa, hepsi de sonsuz uçurumlar boyu asagida kalmistir.” Nietzsche, Zerdüst’ün kisiliginde Üstinsan’i bir varolus tarzi olarak sunmaktadir: “Bu mutlu sessizlik, bu tüy gibi ayaklar, bir an eksik olmayan bu hayinlik, bu kabina sigmazlik, Zerdüst’ün kisiligini yapan ne varsa, hiçbiri büyüklügün ayrilmaz bir parçasi olarak düsünülmemistir daha önce. Zerdüst kendini iste bu yüzden, böyle genis uzaylarda yasayip, en çelisik seylere böylesine açik oldugu için, en büyük varolus biçimi saymaktadir; kendisinin bunu nasil tanimladigini duyunca, onu baska bir seye benzetmekten vazgeçer artik insan.”
    Kendi döneminde yeterince anlasilmamis bir düsünür olan Nietzsche’nin gelecege (20 yüzyila) iliskin pekçok öngörüsü gerçeklesmistir. Yaklasan çagin savaslara, milliyetçi asiriliklara ve tehlikeli gelismelere gebe oldugunu düsünen Nietzsche’nin insan ve degerler problemi üzerinde önemle durmasinin nedensiz olmadigi anlasilmaktadir. Evet, onun ölümünden bu yana yüz yillik bir zaman geçti. Simdilerde yeni bir çagin baslangiçlarinda bulunuyoruz. Ama geçmiste oldugu gibi bugün de gelecek, yani insanin/insanligin gelecegi problemi aklimzdan hiç çikmayan önemli bir problem. Bu probleme yanitlar bulmada ve bulunan/verilen yanitlari degerlendirmede Nietzsche’den ögrenilecek seylerin oldugunu düsünüyorum. Ayrica kendi kültürel ve tarihsel gerçekligimizi degerlendirme konusunda da onun felsefesinde yol gösterici unsurlarin fazlasiyla bulundugunu da söylemek yanlis olmasa gerek
    HENRI BERGSON
    1859-1941 yillari arasinda yasamis olan çagdas düsünür.
    Temel Ilkeler: Temel eserleri arasinda Essais sur les Donnees immediates de la Conscience (Bilincin Dolayimsiz Verileri Üzerine Denemeler), Matiere et Memoire (Madde ve Bellek), Les Deux Sources de la Morale et de la Religion (Ahlak ve Dinin Iki Kaynagi) ve L'Evolution creatrice (Yaratici Evrim) gibi kitaplar bulunan Bergson, Almanya'da dogup gelismis olan idealist yasama felsefesinin Fransa'daki temsilcisi olarak taninir. Ayni zamanda, süreç felsefesi adi verilen felsefe türünün de en önemli temsilcilerinden olan Bergson, pozitivizmin ya da oldukça dar bir çerçeve içinde kalan bilimsel yorumlarin iddialarina siddetle karsi çikarken, insani ve tinsel degerlerin önemini vurgulamistir. O, iste bu çerçeve içinde, 20. Yüzyilda gelisen akla karsi baskaldirinin önemli öncülerinden biri olmak durumundadir.
    Baska bir deyisle, ondokuzuncu yüzyilda ortaya çikan maddecilik dirimselcilik karsitligindan yogun bir biçimde etkilenen Bergson, bilimin bulgularini özü itibariyle bilimsel olmayan bir gerçeklik anlayisina ulasmak için kullanmistir. Metafizigi, dinamizm ve sürekliligin önemini vurguladigi, aklin gerçekligin yapisini bilmeye yetili olmadigini dile getirdigi için, Bergson Romantik gelenek içinde yer alir. Baska bir deyisle, diskürsif düsüncenin ve dolayisiyla, tüm determinizmi ve mekanizmiyle bilimin kapsami ve açiklama alaninin oldukça dar olduguna dikkat çekmis ve yasam fenomeni, bilinç ve özgürlügün sadece ve sadece dolayimsiz sezgi ile anlasilabilecegini öne sürdügü için, Bergson ayni zamanda yasam felsefesinin 20. Yüzyildaki en önemli temsilcisi sayilabilir.
    Metafizigi:
    Gerçekligin sezgi yoluyla bilinebilecegini savundugu için ondokuzuncu yüzyil Alman düsünürü Schopenhauer'a çok yaklasan Bergson, bununla birlikte, bir ilerleme ögretisi olarak evrim teorisini çok ciddiye alip metafizigine temel yaptigi için, onun kötümserligini paylasmaz.
    Ilk arastirmalarini zihin ve beden arasindaki iliski konusuna ayiran filozof, zamaninin bu konudaki gözde ögretisi olan psiko-fizyolojik paralelizme, yani her psikolojik olguya onu belirleyen fizyolojik bir olgunun karsitlik geldigini dile getiren ögretiye siddetle karsi çikmistir. Bergson, bu baglamda bellegin, ve dolayisiyla zihin ya da ruhun bedenden bagimsiz oldugunu ve amaçlarini gerçeklestirebilmek için bedeni kullandigini öne sürmüstür.
    Yasam düsüncesini incelerken, evrimin gerçekligini kabul eden, onu kesin olarak belgelenmis ya da kanitlanmis bir teori diye gören Bergson, evrimin mekanist bir tarzda gelismeyip yaratici oldugunu iddia etmistir. O, bu gelisme sürecinde, biri içgüdü, digeri de zeka yoluyla gelisen iki çizgi bulundugunu söylemis ve bunlardan her ikisinin de, evrenin her yerinde is basinda olan yasam atiliminin eseri oldugunu savunmustur.
    Bilgi Görüsleri:
    Bilgi görüsünde, rasyonel düsünceye güvenmeyen, kuru bir akilcilik ve bilimcilige karsi çikip, bunun yerine sezgiyi temel alan Bergson, bilincin her zaman bir seyin bilinci oldugunu, bizim dogrudan ve aracisiz olarak yalnizca kendi tecrübemizi bilebilecegimizi ve dolayisiyla en iyi ve en yetkin bir biçimde kendi bilinç akisimizi ve süreyi idrak
    edecegimizi belirtmistir. Bu ise, kavramsallastirilabilen bir bilgi degildir; yani, bu, akil ve analiz yoluyla degil de, ancak yasanarak, ve sezgi yoluyla bilinebilir.
    Baska bir deyisle, Bergson felsefesinde öncelikle, kavramsal bilgiye siddetli bir elestiri yöneltmistir. Kavramlarin sürekli ve dinamik bir gerçekligi, onu statik hale getirmek ve bölmek suretiyle çarpittigini öne süren Bergson, 'biricik' olan gerçeklikle ilgili hakikatlerin kavramsal yolla söze dökülemez, ifade edilemez oldugunu söylerken, bir yandan da bizi gerçekligin özüne götürecek bilgi türü olarak sezgiden söz etmistir. Bilimi reddetmeyen, fakat bilimsel bilginin en önemli bilgi türü olarak görülmesine karsi çikan Bergson'a göre, gerçeklige nüfuz eden, nesnelerle dogrudan ve aracisiz bir temas kuran baska bir bilgi türü daha vardir. Bu bilgi dile getirilemez, söze dökülemez. Bu bilgiye, en azindan bilimsel bilgi kadar önem ve deger verilmesi gerektigini öne süren Bergson, analiz adini verdigi bilimsel, rasyonel bilginin karsisina, sözcüklerle dile getirilemez olan sezgiyi geçirmistir.
    Bergson'a göre, sezgi bize, gerçekligin semasini degil de, bizzat kendisini bilme olanagi verir. Su halde, Bergson bir seyi bilmenin iki yolunu birbirinden ayirir. Bu yollardan birincisi bizi bilinecek nesnenin çevresinde hareket ettirir, oysa ikincisi nesneye nüfuz etmemizi saglar. Birincisinden elde edilen bilgi, nesneyi gözlemledigimiz bakis açisina baglidir; dolayisiyla, bu bilgi göreli bir bilgidir. Buna karsin, ikincisinde nesneyle dogrudan bir temas içinde olur ve herhangi bir bakis açisinin sinirlamalarindan kurtuluruz. Burada nesneyi gerçekte oldugu sekliyle kavrariz. Bunlardan birincisi analiz, ikincisi sezgidir.
    Sezginin bize gösterdigi gerçeklik nedir? Bergson bu konuda aradigi ipucunu kisinin kendi dogasina iliskin sezgide bulur. Ona göre, kendi içimize dönüp baktigimizda tecrübe ettigimiz sey, degisen haller veya özellikleri degisen seyler degil de, degismenin bizzat kendisi, süre ve yasamdir. Sezgi yoluyla bilinen benden hareket eden Bergson, burada kalmayip daha sonra dünyanin ayni süreden meydana geldigini iddia etmistir. Baska bir deyisle, gerçekligin bilimin varsaydigi gibi, madde olmadigini göstermeye çalisan, doganin, bilimin söyledigi gibi, yalnizca mekan içindeki maddi cisimlerden olusmadigini savunan Bergson, insanlarin mekanla düsünmeye çalistiklari için, maddecilige egilimli olduklarini iddia etmistir. Oysa, zaman mekandan daha temel olup, bütün gerçekligin özü zamandir, süredir.
    Anlamamiz gereken seyin, zamanin bir birikim, bir büyüyüp gelisme, bir süre oldugunu belirten Bergson, bir adim daha ileri giderek, sürenin yalnizca akip giden bir sey olmakla kalmayip, yaratici oldugunu savunur. Baska bir deyisle, süre görünüsün gerisindeki gerçeklik, bilimlerin arastirdigi gözle görülür empirik dönüsümlerin gerisindeki esas nedendir. Buna göre, türlerin evrim geçirdigi hipotezini dogrulanabilen deneysel bir hipotez olarak benimseyen Bergson, buradan bütün bu evrimsel gelismenin gerisindeki esas gücün, temel nedenin süre oldugu metafiziksel tezine geçmistir.
    Bergson'a göre, gerçekten varolan sey madde, cansiz varlik degildir; gerçeklik süredir ve bunu yalnizca sezgi kavrayabilir. Zaman bir birikimdir. Gelecek hiçbir zaman geçmisin ayni olamaz, zira her adimda yeni bir birikim ortaya çikar. O bilinçli bir varlik için var olmanin degismek oldugunu kabul eder, zira degismek demek olgunlasmak demektir; olgunlasmak ise, sonsuzca kendi kendini yaratmak demektir. Bu, yalnizca bilinçli insan varligi için degil, fakat bütün gerçeklik için böyledir. Bergson gelismeyi, ancak süre olarak anladigimiz takdirde açikliga kavusabilecegimizi savunur.
    Ona göre, insan iste bu yasamda maddeyi yener, mekanin sinirlarinin üstüne çikar ve içinde salt süreyi yasar. Insan kendisini bütün benligiyle bir ise verdigi zaman da ayni seyi duyar. Geçmis, sürekli olarak bugüne ve gelecege dogru akar. Iste, bu biricik gerçeklik olarak süredir. Bergson'a göre, süreyi yasayabilmemizin kosulu bellektir. Bellek zaman araliklarini yener, geçmis, simdi olarak yasanir. Süreyi bütünlügü içinde yakalayiveren ise sezgidir.
  5. 2αн!_∂3

    2αн!_∂3 Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    8 Kasım 2007
    Mesajlar:
    1.350
    Beğenileri:
    454
    Ödül Puanları:
    36
    JEREMY BENTHAM
    1748-1832 yillari arasinda yasamis olan, yararciligin kurucusu Ingiliz filozofu. Temel eserleri: An Introduction to the Principles of Morals and Legislation [Ahlâk ve Yasamanin Ilkelerine Giris]. Deontology [Deontoloji] ve Science of Morality [Ahlâk Bilimi]; A Fragment on Government [Idare Üzenine Bir Çalisma], The Rationale of Reward (Ödülün Mantigi).
    Siyaset felsefesi:
    Siyaset felsefesini etik görüsüne dayandirmak isteyen Bentham, diger bir deyisle kisinin kendisine dönük hazlarla, disa dönük hazlar arasinda bir ayirim yapmistir. Bunlardan binincileri salt hazla ve kisinin kendi mutluluguyla ilgili iken, ikincileri bir iyilik ifadesi olup, baskalarinin mutluluguyla iliskilidir. Bireysel mutlulukla en yüksek sayida insanin mutlulugunun bir ve ayni olmadiginin fazlasiyla farkinda olan Bentham, bencillikle toplumun iyiligi veya en yüksek sayida insanin mutlulugu arasindaki uçurumun asilabilmesi için, iki araçtan faydalanmaya çalismistir.
    Bu araçlardan birincisi, egitimdir. Ona göre, insanlar egitim sayesinde zihinsel melekelerin ve yeterliliklerini arttirir, kendilerini tam olarak gerçeklestirebilmenin yollarini ögrenir ve böylelikle de, bir kisinin akilci yollarla elde ettigi mutlulugun baskalarina yönelik sevgi ve hayirseverligi, ötekinin iyiligini kapsadigini anlayabilirler.
    Bentham’da bireyin kendisine dönük ilgiyi toplumsal bir ilgiyle tamamlamanin ikinci yolu kurumsal bir çerçeve yaratmak geçer. Ona göre, insan bencil çikar ve zorlamalari bu sayede ve kurumsal bir çerçeve içinde, toplum için yararli amaçlara dönüstürebilir. Liberalizmin en önemli teorisyenlerinden biri olan Bentham, siyaset felsefesinde, yine güçlü bir halk egemenliginin savunuculugunu yapmis ve söz konusu egemenligin tek meclisli yasama organiyla temsilini istemistir. 0, denetim ve kuvvetler ayriligi ilkesinin tam çalisan bir demokrasiyi önlemek üzere hazirlanmis aygitlar olarak degerlendirirken, din konusunda kuskucu bir tavir takinmistir. Benthama göre, din ilerlemeyi engelleyen özellikle de entellektüel ilerlemeye set çeken bir kurumdur. Dahasi, o dinin inanmayanlara karsi düsmanlik uyandirmak ve bir kast sinifi yaratip beslemek suretiyle, topluma sadece sikinti verdigini düsünür. Ihtiyaç duyulan sey, dini hosgörüdür ve bunu saglayacak tek sey de, bilinemezci bir kuskuculuktur. Öte yandan, dine çogunluk yararci bir açidan bakan Bentham, onun yararsiz oldugunu söylemekten de çekinmemistir.
    William James
    1842 yilinda New York'ta dogmus olan ünlü Amerikali filozof. Temel eserleri: Pragmatism (Pragmatizm), The Meaning of Truth (Pragmatizm), The Meaning of Truth (Hakikatin Anlami), The Varieties of Religous Experience (Dini Deneyimin Çesitleri).
    Pragmatizmi: Amerika'daki ilk psikoloji laboratuvarini olusturmus olan James, dogrulugu ve gerçekligi tek yanli olarak yalnizca eylemlerin sonuçlari ile degerlendiren pragmatizm akiminin kurucusudur. Bu akima göre, gerçeklik ve dogruluk insanin bakis açisindan, zihinsel kanaatlerinden ve dolayisiyla eylemlerinden bagimsiz degildir. Bundan dolayi, gerçeklik eylemlerin sonuçlari, basarilari ve yararliliklariyla degerlendirilmelidir.
    James bir düsüncenin nereden ve nasil türedigini ya da onun öncüllerinin neler oldugunu sormak yerine, bu düsüncenin sonuçlarini incelemistir. Onun gözünde pragmatizm, ilk nesnelerden, ilkelerden, kategorilerden öteye, son nesnelere, ürünlere, sonuçlara ve olaylara yönelmektir. James'a göre, kendisinden önceki klasik felsefe 'nesne nedir?' diye soruyor ve kendisini önemsiz seylerde kaybediyordu. Darwin'in evrim teorisi, 'varligin kaynagi nedir?' diye soruyor ve kendisini yildizlar yigininda yitiriyordu.
    Oysa, pragmatizm, 'sonuçlar nelerdir?' diye sormakta ve düsüncenin yüzünü, eylem ve gelecege yöneltmektedir. Nitekim James, yasami dogrudan ilgilendiren somut olgulara,eylemlere, insanin yasamini simdi ve yakin gelecekte dogrudan etkileyen güç ve eyleme önem vermistir. Ona göre, dünyanin bitip tamamlanmis olan hiçbir yani yoktur; dünya, onun varlik anlayisina göre, hiçbir tür içermez ve sürekli bir olusum içindedir. Dünya biricik bir varliktan degil, bireylerden, bireysel varliklardan olusur.
    James'a göre, pragmatizm yalnizca bir yöntemdir. Bir yöntem olarak pragmatizm, insan yasaminin bir amaci oldugunu öne sürer. Dünya ve insan üzerine yeni bilgi ve yorum getirme iddiasinda olan birbirlerine rakip teoriler, yalnizca insan yasaminin amacina göre degerlendirilmelidir. Ona göre, dünya üzerine olan bir teori, insan yasamiyla ilgili birçok konuyu gözardi ederek kesin sonuçlu yanitlara ulasiyorsa eger, reddedilmelidir. Böyle bir teori kaçinilmaz olarak dogmatik bir ögretidir. Pragmatizmin, James'a göre, hiçbir dogmasi, mutlak hiçbir ögretisi yoktur. O, yasamin kesin ve kanitlanmis olgularini ön plana çikararak, yalnizca yasami ölçü alir.
    Bilgi Teorisi: Mutlak ve degismez bir sonuç öne sürmeyen James, düsüncede kendisine hareket noktasi olarak sonucu alir. James'a göre, bilimde, felsefede, teolojide hiçbir tanim ya da formül kesin, nihai ve degismez degildir. Insan ve dünyayi konu alan teorilerin anlamlari, sadece onlarin problemleri çözme kapasitesinde aranmalidir. Eger, bir teori ya da formül bir problem çözemiyor, pratik yasam için söyle ya da böyle, su ya da bu sekilde bir farklilik yaratmiyorsa, o teori ya da formülden vazgeçilmelidir.
    James'a göre, düsüncenin, teorinin anlami söz konusu teori ya da düsüncenin ise yararliligiyla belirlenir. O, yararlikla da, yalnizca bireyin maddi ihtiyaçlarinin karsilanmasini degil, ayni zamanda insanin ve toplumun gelismesine katkida bulunan herseyi anlatmak ister. Bu anlamda din, James'a göre, tümüyle dogrudur ve din konusunda, dinin sonuçlarina bakarak yargida bulunmak gerekir. O, dinin metafizik bir degere sahip olup olmadigini bilmedigini söyler. Fakat din, James'a göre, her durumda yararli bir varsayimdir.
    O, bilgi teorisi bakimindan empiristtir; yani bilginin kaynaginda duyu deneyinin bulundugunu öne sürer. Ona göre, bilgi, duyu algisinin akil yoluyla islenmesinden baska hiçbir sey degildir ve söz konusu isleme faaliyeti için karsilastirma ve ayirdetme yetilerinden fazlasina gerek duyulmaz. Esyayi, nesneleri anlamak, onlarin ne olduklarini bilmek demektir. Bunu ise, ruhun cisimlerle, gerçeklikle ilk ve dolaysiz temasi olan canli deneyim, tecrübe saglar. Saf olarak bilgi denilen ürün sonradan gelir ve bu canli temas üzerine kurulur. Bilgi, ruhun deneyim üzerine, bes duyu yoluyla saglanan verilere göre yaptigi bir çalismanin ürünüdür.
    John Dewey
    1859-1952 yillari arasinda yasamis olan ve aletçilik olarak bilinen felsefe akiminin kurucusu ünlü Amerikan filozof ve egitim kuramcisi. Charles Sanders Peirce ve William James'in görüslerinin bir sentezini yapmis olan Dewey, pragmatizmi, mantiksal ve ahlaki bir analiz teorisi olarak gelistirmistir. Temel eserleri: Problems of Man (Insanin Sorunlari), Studies in Logical Theory (Mantik Teorisiyle Ilgili Arastirmalar), Freedom and Culture (Özgürlük ve Kültür), Human Nature and Conduct (Insanin Dogasi ve Davranisi), How we Think? (Nasil Düsünüyoruz?).
    Temel ilgiler: Felsefeye, doga bilimlerinin ve sanatin temel tezlerine dair fikirleri, sosyal ve kültürel kurumlarla ilgili görüsleri açikliga kavusturma, insan yasamini ve toplumunu etkileyen inançlari analiz etme görevini yükleyen Dewey, dogayi ve bilen insan zihnini birbirinden ayiran geleneksel bilgi anlayisina karsi çikmis, deneyemin çözülecek problemleri ortaya koydugunu, pasif bir varlik olmamak durumunda olan insanin dogayi degistirme ve dönüstürmeyi ögrendigini savunmustur.
    Bilgi görüsleri: Buna göre, Dewey insan zihnini, doganin bir parçasi, bir bölümü gibi düsünür. Dolayisiyla bilgi, onda, dünyanin dönüsü, bir çocugun dogusu, yemek yeme gibi, herhangi dogal bir etkinlik olarak ortaya çikar. Insanla ilgili dogal bir olay oldugu için, bilgi, insan deneyimi içinde yer almaktadir. Dewey'e göre, insan deneyiminde bilgi edinme eylemi, yalnizca düsünmeye basladigimiz anda degil, fakat yogun ve derin bir biçimde düsünmeye basladigimiz anda baslar.
    Bu yogun ve derin düsünce, çevremizdeki birtakim degisiklikler sonucunda, gelecekteki eylem ve davranis biçimimizle ilgili bir kuskuya, tereddüte düstügümüz zaman karsilastigimiz bir sorunla birlikte ortaya çikar. Buna göre, yogun ve derin düsünce, ormanda yolunu kaybetmis bir adam için, ormanin disina çikma sorunu ile bilim adami için, insanin dokusunun niçin canliligini kaybettigi, denizde neden gelgit hareketlerinin meydana geldigi problemi ile karsilastigi anda ortaya çikar. Birinci durumda günlük bir çevre, ikinci durumda ise bilimsel bir çevre ile karsi karsiya gelisimiz söz konusudur.
    Ormandaki adamin üzerinde kararsiz oldugu eylem, onun ormandan çikmasi sonucunu doguracak olan bir yola girmesi olayidir. Bilim adaminin üzerinde kararsiz oldugu eylem ise, olaylari nasil önceden kestirecegi ve bunun için uygulamasi gereken gözlemlerle ilgilidir. Bilgi dogru tasarim ya da varsayimlardan ibaret olan bir seydir ve burada, tasarim ya da varsayimlar, kendileriyle arastirmamizin kaynagini olusturan problemin çözümünü arastirdigimiz birer araç islevi görürler. Dewey'in terminolojisine göre, onlar bir amaca ulasmak için kullandigimiz araçlardir. Bu amaç ise, bilgidir ya da problematik bir durumun çözümüdür. Söz konusu tasarim ve varsayimlar, özel ve belirli bir anlam içinde, pratik geçerliligi olan varsayimlar, kendileri sayesinde somut problemlerin çözüme kavusturuldugu araçlardir.
    Din Konusundaki Görüsleri: Dewey, söz konusu aktif, eylemde bulunan insan düsüncesini ve yaratici bir etkinlik olarak bilgi anlayisini, din görüsü ve egitim felsefesine de yansitmistir. Dewey'e göre, geleneksel din anlayisi, degismez dogmalar ve ahlak kurallarina inanç, insan zihnini kendisine kabul ettiren bir görüse baglama ve hapsetmeyle esanlamlidir. Bu tür bir inanç, insanin hayal gücünün bir görüs edinme çabasini ortadan kaldirir.
    Oysa gerçek bir görüs, düsünce özgürlügü ve bagimsizlik gerektirir. Dinin dogmalarinin, açikça dogaüstücü olmasalar bile, dogalciliga aykiri olmalari çok muhtemeldir. Din ve dindarlik bu olmamalidir. Dindarlik, ona göre, doganin her türlü idealin kendisinden çiktigi kaynak ve o olmaksizin, amaçlar pesinde kosmanin basariya ulasamayacagi kosullar oldugunu anlamaktan dogar.
    Egitimle ilgili Görüsleri: Dewey'e göre, egitim süreci çocugun ilgi alanlarini dikkate almali ve bunlarin üzerine kurulmalidir. Bu süreç, çocugun sinif içi deneyiminde, düsünme ile is yapma etkinliklerinin karsilikli etkilesimine imkan saglamalidir. Okul küçük bir topluluk gibi örgütlenmelidir; ögretmen belli bir ders ve okuma dizisini gerçeklestirmek için ögrenciyi görevlendiren bir ustabasi degil, ögrencilerle birlikte çalisan bir rehber olmalidir. Egitimin hedefi, çocugun varliginin her yönü ile gelismesidir.
  6. 2αн!_∂3

    2αн!_∂3 Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    8 Kasım 2007
    Mesajlar:
    1.350
    Beğenileri:
    454
    Ödül Puanları:
    36
    CHARLES DARWIN
    1809-1882 yillari arasinda yasamis ve canlilarda evrimin dogal ayiklanma yoluyla gerçeklestigini öne süren teorisiyle, bilim ve düsünce tarihinde adeta bir devrim yaratmis olan Ingiliz doga bilimci.
    Evrim konusunda yeterli kanit sunarak, canlilarin, dogal ayiklanma yoluyla çevreye uyum sagladigini açiklamis ve On the Origin of Species by Means of Natural selection [Türlerin Kökeni] adli temel eserinde gelistirdigi görüsleriyle, zamaninin bilim ve din çevrelerini derinden etkilemis olan Darwin, Darwinizm olarak bilinen evrim ögretisiyle Tanri’nin varolusuna dair en önemli kanitlardan biri olan düzen ve amaç kanitinin gücünü zedeledigi gibi, yaradilisla ilgili dini ögretilere de darbe indirmistir.
    Darwinizm: Ünlü Ingiliz biyolog ve dogabilimcisi Charles Darwin’in dogal ayiklanma, türlerin kökeni ve insanin türeyisiyle ilgili evrimci görüsünü, onun insan da içinde olmak
    üzere, tüm canli varlik türlerinin dogusunu ve gelismesini yasama savasi ile açiklayan arastirmalarini ve görüslerini tanimlayan genel terim.
    Darwin’in, organik degisimleri açiklamak amaciyla gelistirdigi biyolojik evrim teorisini temele alan yaklasim; insani da içine alan canli doganin evrimle olustugunu, bu evrimin itici gücünün, yasama kavgasi ve bunun sonucu olarak da, dogal ayiklanma oldugunu, dogal türlerin yaratilmayip, dogal etkenlerle, birbirlerinden çikarak olusmus oldugunu öne süren ögreti olarak Darwinizm, Darwin’in, evrimin üç ilke ya da etkenin etkilesimine dayandigi anlayisini tanimlar. Bu üç ilke ya da etken sirasiyla degisiklik, kalitim ve varolma savasidir. Bunlardan degisiklik, bütün canlilarda söz konusu olan serbestlestirici etken; kalitim, benzer organik formlarin bir kusaktan baska bir kusaga aktarilmasini saglayan tutucu etken; varolma savasi ise, belli bir ortamda üstünlük saglayacak degisiklikleri belirleyen, böylece de seçici bir üreme hizi araciligiyla türlerin degisime Ugramasini saglayan etkene karsilik gelir.
    HERBERT SPENCER
    1820-1903 yillari arasinda yasamis olan Ingiliz filozofu.
    Temel eserleri arasinda First Principles [Ilk Ilkeler], First Principles of Sociology [Sosyolojinin Ilk Ilkeleri], Social Statistics [Sosyal Istatistik], Descriptive Sociology [Betimsel Sosyoloji] adli kitaplar bulunan ve fizik ve biyoloji bilimleriyle, siyasi ve toplumsal liberalizmden oldukça etkilenmis olan Spencer’in felsefesinin temelinde evrim düsüncesi vardir. Bilimle dini uzlastirmayi ve böylelikle de felsefeye yer açmayi amaçlayan Spencer’a göre, felsefe tüm diger bilimlerden genelligiyle ayrilir. Felsefedeki teorilerin varolan her sey için geçerli oldugunu öne süren Spencer, evrim ögretisini bu durumun tek istisnasi olarak görmüstür.
    Evrim teorisinin deneysel olarak test edilebilir, savunulup temellendirilebilir bir teori oldugunu belirten Spencer, basitten karmasiga, homojen olandan heterojen olana dogru gerçeklestigini düsündügü evrimin, dogadaki, toplum ve ahlâki yasamdaki örneklerini gözler önüne sermeye çalismistir.
    Epistemoloji alaninda, insan varliginin bilgisinin sinirli oldugunu, bizim yalnizca fenomenleri bilebilecegimizi öne süren Spencer, bir yandan da bu fenomenlerden, her seye karsin Bilinemez Olani, fenomenlerin kaynagi ve evrimin temeli olan Kavranamaz Gücün varligini çikarsayabilecegimizi savunmustur. O, ilerlemenin bir rastlanti, insanin kontrolü altindaki bir sey olmayip, bir zorunluluk oldugunu belirtmis, yasamin, içsel olanin dis çevreye uyarlanmasindan, sürekli olarak ona göre ayarlanmasindan baska bir sey olmadigini iddia etmistir.
    Siyaset alaninda bireyciligi savunmus, yasam, zihin ve toplumu madde, hareket ve güç araciligiyla açiklamaya çalismis olan Spencer, ahlâkin dogal bir temeli oldugunu, ahlâki sonuçlarin genel evrim yasasini izledigini öne sürmüstür. Baska bir deyisle, siyaset felsefesi alarmda, eski liberalizmin en önemli temsilcilerinden biri olan Spencer’a göre, devlet ve toplumun iki temel sekli vardir. Askeri devlet ve endüstriyel devlet. Bunlardan askeri devlet toplumsal örgütlenmenin baslangiç formu olup, ilkel ve barbardir, savas için her zaman hazirdir. Birey, burada savasta zafer amaci için bir araçtan baska bir sey degildir. Toplum siki ve disiplinli bir biçimde örgütlenmistir ve her birey militarizm ve otoriter yönetimin gerekleri için kendisine tahsis edilmis olan konumu isgal eder. Sovenizmle milliyetçilik ve emperyalizmin askeri devlete gerekli ideolojik esini sagladigini ve devletin ruhban yapisinin itaat ve disiplinin önde gelen erdemler oldugunu ögretmeye yöneldigini öne süren Spencer’a göre, sanayici siniflarin iktisadi faaliyetleri devletin askeri ihtiyaçlarina baglidir; ekonominin hedefi daha büyük maddi refah araciligiyla kisisel mutlulugu arttirmak degil, fakat ortak gücü basarili fetihlerle beslemektir.
    Spencer’a göre, askeri devlet kendi topraklarini genislettikçe ve uzun bir zaman dilimi sonunda baris ve istikrari saglayinca, yavas yavas sanayici bir devlet ve toplum olmaya dogru evrim geçirir. Söz konusu endüstriyel devlet, askeri devletin her bakimdan karsitidir. Bireyin toplumdaki yerini belirleyen sey, statüden ziyade, sözlesmedir. Sanayici toplum ve devlette, yasam biçimi gönüllü isbirligine dayali olup, kendiligindenlik, çesitlilik, farklilik ve mutabakatsizlik, bireyi yönetimin en yüce amaci sayma, onun en önemli degerleridir. Bu toplumun amaci, üyelerine en fazla özgürlügü ve an yüksek mutlulugu temin etmektir.
    Askeri toplumdan sanayici topluma dogru ilerleme, Spencer’a göre, yönetimin azalmasi anlamina gelir, zira hükümet ‘mevcut barbarizmin bir delili’nden baska bir sey degildir. Insanlar barisçi, birlikte yasamaya gönüllü olduklari, isbirligi yapmayi ögrendikleri ölçüde sanayici toplum idealine daha çok yaklasirlar. Bununla birlikte, modern endüstriyalizmin bizatihi kendisinin yagmaci ve yirtici acimasizligin yepyeni bir seklini gün isigina çikardigini göremeyen Spencer, bireyin bir amaç olmaktan ziyade, bir araç konumuna indirgendigini kavrayamamistir. Yine Spencer, on dokuzuncu yüzyil kapitalizminin temel erdeminin, barisçi isbirliginden ziyade, acimasiz bir militarizm oldugunu farkedememistir.
    Sosyalist düsüncenin amansiz bir karsiti olan Spencer, bütün sosyalizmlerin kölelik oldugunu’ ileri sürer. Zira, ona göre, sosyalizm ya da komünizmde birey, belli bir efendiye degil, bütün topluluga köle kilinir ve kölenin efendisinin ‘tek bir kisi ya da bir toplum olmasi arasinda pek bir fark yoktur.
  7. 2αн!_∂3

    2αн!_∂3 Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    8 Kasım 2007
    Mesajlar:
    1.350
    Beğenileri:
    454
    Ödül Puanları:
    36
    20.YÜZYIL FELSEFESI
    On dokuzuncu yüzyilin sonlarindan baslayip günümüze dek uzanan felsefe.
    Felsefe hiçbir zaman boslukta gelismeyip, kültürün bir parçasi olarak, daima çagin siyasi ve toplumsal kosullariyla iliski içinde ortaya çiktigina göre, çagdas felsefenin de, yirminci yüzyilin kosullarindan etkilenen, yirminci yüzyila özgü bir bakis açisi vardir. Çagdas felsefe içinde yer alan tüm filozoflar, aralarindaki farkliliklara karsin, iste bu baglamda, bir parçasi olduklari modern toplumun ilgi ve problemlerine yanit vermek durumunda olmuslardir. Su halde, çagdas felsefeyi karakterize eden birinci özellik, onun yirminci yüzyilda ortaya çikan kimi temel durum ve olusumlardan, örnegin modern toplumun bilim karsisindaki ikircikli tavrindan, dile yönelik ilgiden, dünya savaslarinin yarattigi umutsuzluktan, toplumsal kosullarin yarattigi güven bunalimi ve yabancilasmadan, vb, yogun bir biçimde etkilenmis olmasidir.
    Çagdas felsefeyi karakterize eden ikinci özellik, yirminci yüzyilda filozoflarin Bati felsefesine Kant’tan beri damgasini bulan kurmacilik veya konstrüktivizm ve görecilikten kaçinma çabasi içine girmis olmalaridir. Buna göre, Bati felsefesinde Descartes’la baslayip, Kant’la doruk noktasina ulasan özne çikisli bir felsefe anlayisinin ardindan, yirminci yüzyil felsefesi insandan ve insanin inançlarindan bagimsiz olarak varolan bir nesnel dünyanin varolusunu kabul eden bir felsefedir. Nesnelligi yeniden yakalamaya çalisan çagdas felsefe, ayni zamanda nesnel olarak varolan bir evrenin bilgisinin mümkün Oldugunu savunan bir felsefe olarak ortaya çikar.
    Kabaca ve genel olarak degerlendirildiginde, çagdas felsefede tarihsel bir sira içinde ortaya çikan 3 ayri gelenekten söz edilebilir:
    analitik gelenek
    fenomenolojik gelenek
    elestirel ya da yikici gelenek
    Çagdas felsefenin önemli ve büyük gelenegi ise, Hobbes ve Hume’a mal edilebilecek olan kimi felsefi kabulleri benimseyen düsünürlerin olusturdugu analitik gelenektir. Dünyanin çok büyük sayida basit ögeden meydana geldigini, kompleks nesnelerin bu ögelere ayristirilabilecegini ve bu basit varliklarla karsilasildigi zaman, onlarin kolaylikla taninip anlasilabilecegini öne süren bu gelenek mensuplari, felsefenin görevinin sentez degil de, dilsel ya da bilimsel veya mantiksal analiz oldugunu öne sürer. En önemli temsilcileri arasinda George Edward Moore, Bertrand Russell, Gattlob Frege, Ludwig
    Wittgenstein, ve Viyana Çevresi düsünürlerini verebilecegimiz bu gelenek realist bir tavir alip sagduyuya yaklasirken, bir yandan da bilimden tarafa saf tutup metafizige siddetle karsi çikar.
    Çagdas felsefenin ikinci gelenegi ise, Alman filozofu Edmund Husserl tarafindan kurulmus olan fenomenolojik gelenektir. Bilginin olanagina büyük bir güçle inanirken, Kant’in eseri olan konstrüktivizme siddetle karsi çikan fenomenolojik gelenek, kendinde seylerin bilince göründüklerini öne sürmüstür. Bu çerçeve içinde bilince dönen ve bilincin yönelimselligini bilinç üzerinde yogunlasmanin nedeni ve hakli kilinisi olarak degerlendiren fenomenolojik gelenek, ayni zamanda realist bir tavirla, seylerin karsilili bagimliligi ve iliskisi üzerinde durmustur. Analitik gelenegin Hume’a yakin oldugu yerde, daha çok Hegel’e yaklasan fenomenolojik gelenegin en önemli temsilcileri arasinda Martin Heidegger’le Jean Paul Sartre bulunmaktadir.
    Çagdas felsefenin üçüncü gelenegi Fransiz düsünürleri Michel Foucault ve Jacques Derrida tarafindan temsil edilen elestirel ya da yikici gelenektir. Örnegin, özcülüge, ikicilige, Descartesçi felsefeye, akil ya da lojisizme, Aydinlanma felsefesiyle pozitivizme ve dolayisiyla bütün bir moderniteye iliskin olarak çok ciddi ve keskin bir elestiri yönelten Derrida’nin son çözümlemede özcülüge, ikicilige ve akilmerkezcilige yönelik olan elestirisi gerçekte metafizige, Bati’nin bütün bir metafiziksel düsüncesine yönelik bir kritik olmak durumundadir. Baska bir deyisle, Bati düsüncesinin yüzyillardan beri termelinde yer kavram ve karsitliklari yeni bastan elestirel bir bakisla degerlendiren bu gelenek, Bari felsefesinin temellerini sarmistir.
    EDMUND HUSSERL
    Çagimizda fenomenoloji olarak bilinen çagdas felsefe okulunun kurucusu olan ünlü Alman filozof. 1859 yilinda, Moravya'da dünyaya gelmis olan Husserl, önce matematik tahsil etmis ve daha yirmi üç yasindayken, ünlü bir matematikçinin asistani olmustur. O, daha sonra psikoloji alanina da yönelmis, bu alandaki çalismalarinin da etkisiyle, yeni ve orijinal bir ögreti meydana getirmistir.
    Temel eserleri: Logische Unterscuhungen (Mantik Arastirmalari), Philosophie der Arithmetik (Aritmetik Felsefesi), Cartesianische Meditationen (Aritmetik Felsefesi), Cartesianische Meditationen (Kartezyen Düsünceler), Formale und Tranzsendentale Logik (Formel ve Transendental Mantik), Krisis der Europaischen wissenschaften und die Tranzsendentale Phanomenologie (Avrupa Bilimlerinin Krizi ve Transendental Fenomenoloji).
    Temeller: Bilimsel aklin, pozitivist düsünüsün, ahlaki ve kültürel deger alanini da kapsayan yayilmaciligina, pozitivizm ve dogalciligin doga bilimlerinden hareketle olusturdugu bir deger ve yasama felsefesine karsi çikmis olan Husserl, 'tin'in dogal dünyanin nesneleriyle ayni tür ya da düzeyden bir varlik olmadigini ve dolayisiyla, doga bilimlerinde geçerli olan ayni açiklama kategorilerine tabi tutulamayacagini savunmustur.
    Husserl'in dogalciliga bu kadar siddetle karsi çikmasina neden olan sey, dogalciligin içerdigi kuskuculuk ve göreciliktir. Bu baglamda Hegel ve Dilthey'in basarisiz oldugunu öne süren filozof, görecilikle bas etmenin tek yolunun kuskuculugu (paranteze almayi) veya Aydinlanma akilciliginin elestirel tavrini benimsemek oldugunu söylemistir.
    Baska bir deyisle, kesin ve dakik bir felsefenin her türlü önkabulden bagisik olmasi ve tipki Descartes'la Kant'in yaptigi gibi, özne ya da bilinçten hareket etmesi gerektigini belirten Husserl'e göre, mutlak, bilinçte olmak durumundadir. Felsefede Kant ve Fichte'nin mirasçisi, Descartes'in izleyicisi olmak durumunda olan Husserl, mutlaklarin felsefe sahnesinden uzaklasmasinin, yalniz felsefe için degil, fakat uygarlik için de gerçek bir kriz dogurdugu inancindadir. Husserl'e göre, kuskuculuk, iste bu durumun bir sonucudur. Nietzche'nin göreciligi ve Dilthey'in tarihselciligidir ki, bu kuskuculugu ortadan kaldiramadiktan baska, onun pekismesine hizmet etmislerdir. Felsefenin bilim adamlari ve empiristler tarafindan reddedilmesi de, açik bir basarisizlik itirafindan baska bir sey degildir. Bundan dolayi, Husserl fenomenolojisiyle, felsefeye bilimsellik statüsü kazandirmayi, Avrupa düsüncesini akil yoluna sokmayi amaçlar.
    Fenomenoloji: Buna göre, transendental bir filozof olarak Husserl, her tür bilginin nesne kuran öznelligin basarilarinda temellendigini öne sürmüs ve yasami boyunca, bilmenin öznelligi ile bilinen içerigin nesnelligi arasindaki iliskiyi arastirmistir. Bununla birlikte, bilinçten ya da özneden yola çikarken Husserl, psikolojizm batagina düsmekten de israrla sakinmistir. O, aritmetigin dogrularinin psikolojik sayma süreçleri ya da islemleriyle ilgili empirik genellemeler olmadigina, oldugu takdirde, bu süreçlerin dogallikla kisiden kisiye, toplumdan topluma ve çagdan çaga farklilik gösterecegine inanir. Zorunlu dogrulari bilinçteki çagrisimlara, enpirik genellemelere indirgemek olanakli degildir; böyle bir sey yapilirsa, herseyden vazgeçerek, psikoloji ve antropolojiyle yetinmek gerekir.
    Husserl buna göre, tipki Descartes ve Kant'in yaptigi gibi, inançlarimizdan bazilarinin bilgi adini almaya hak kazanabilmesi için, yalnizca dogru olmakla kalmayip, digerlerine temel olacak sekilde zorunlu olmasi gerektigine inanmistir. Bundan dolayi, bilincin disina çikmamak gerekir. Bilincin disina çikmak, kendinde seylerle deneyimin nesneleri arasinda bir ayirim yapmak, kuskuculugu davet etmektir. Öte yandan, bilince, psikolojinin yaptigi gibi, çagrisimci bir bakis açisindan yönelmek de psikolojizme yol açmaktir. Öyleyse, yapilmasi gereken sey, deneyime iliskin yeni ve nesnenin bilincin disinda gerçekten varolup varolmadigina bakmaksizin geçerli olacak bir tasvir sunmaktir.
    Husserl, bu çerçeve içinde bilincin apaçikligina dayanir. Onun kurdugu fenomenoloji, nesnel dogruya ulasmak amaciyla, öznellige dönüsten meydana gelir. Hakikat bilinçte, bende bulunmak durumundadir, baska hiçbir yerde degil. Buna göre, fenomenoloji, deneyimin, tecrübenin zorunlu ve tümel dogrularini çikarsamak ve tasvir etmek amaciyla, bilincin özsel yapilarinin incelenmesinden olusur. Fenomenolojik tasvirin amaci, deneyimde verilen özlere ya da Idealara ulasmak, deneyimin çesitli olgularinin ve teorilerinin göreliginin ötesine geçerek, dogrudan ve aracisiz sezgide verilen yönlerini yakalamaktir. Husserl, Kant ve Hegel'den farkli olarak, dedüksiyon ya da diyalektige degil de, apaçikliga; duyularin açikligina degil de, bilincin dogrudan ve aracisiz olarak sezilen apaçikligina yönelir.
    Baska bir deyisle, ona göre, nesne kuran öznellik olarak bilincin dogasini anlamak için, bize dünyayi izsel yönleriyle bilme imkani verecek olan saf ya da transendental bilinç alanina girmemiz gerekmektedir. Bilinci fenomenolojik bir biçimde ya da saf fenomen olarak veya göründügü sekliyle incelemek durumunda oldugumuzu söyleyen Husserl'e göre, fenomenoloji, gözlemden çok, algiyi içermekte olup, bilinç akisinin bireysel bilesenlerini gözlemez, fakat zihinsel fenomenlerin özünü sezgi yoluyla kavrar.
    Husserl iste, bu çerçeve içinde, sözcüklerin anlamini açiklayan sözel ve analitik nitelikteki bir bilgiden daha fazla bir sey olan her tür bilginin deneyime, tecrübeye dayanmak zorunda oldugunu savunmustur. Buna göre, sözel ve analitik bir bilgi, kavramlarin analizine dayandigi ve deneyime dayanmadigi için, bize yeni bir bilgi vermez. Bundan dolayi, söz konusu analitik nitelikteki bilginin disinda kalan her tür bilgi deneyime dayanmalidir. Bununla birlikte, o, deneyimi empiristlerden biraz daha genis bir çerçeve içinde anlar. Deneyimden söz ettikleri zaman, empiristler ya fiziksel nesnelerin tecrübe edildigi duyu deneyini ya da zihinsel fenomenlerin tecrübe edildigi içebakisi düsünürler. Husserl ise, baska bir deneyim türü daha oldugunu savunur. Bu deneyim türünde, fiziksel dünyanin da, zihinsel dünyanin da kapsami içinde yer almayan belirli varliklar, bize dogrudan ve aracisiz bir biçimde verilir. Duyu deneyindeki dogal nesnelerle, içebakista söz konusu olan zihinsel fenomenler, birlikte, zaman içinde var olan gerçek varliklarin dünyasini meydana getirir. Husserl'e göre, bu gerçek dünyadan
    baska, ezeli-ebedi olan ideal varliklarin olusturdugu bir baska dünya daha vardir. Iste, Idealar, seylerin özleri bu dünyayi olusturur.
    Onun seylerin özleri deyimiyle dile getirdigi ideal varliklar, hemen hemen Platon'un Idealarina karsilik gelir. Belirli bir türün örnegi olarak belli bir seyin özü, tam olarak bu türün kendisidir. Buna göre, yazi yazarken simdi parmaklarimin arasinda tuttugum bir nesnenin, yani kalemin özü 'kalem' türüdür. Masami kaplayan kirmizi örtüye baktigim zaman, duyularimla bu somut seyi algilarim, ancak ayni zamanda zihnim de kirmiziligin özünün neden meydana geldiginin bilincine varir. Edmund Husserl'e göre, insan zihni burada kirmiziligin özünün bilincine varirken, yine deneyim söz konusudur. Bununla birlikte, bu deneyim bes duyu araciligiyla gerçeklesen duyu deneyi degildir. Burada söz konusu olan deney zihinsel bir deneyimdir.
    Yani, insan zihni kirmiziligin özünün bilincine varirken, bu özü dogrudan ve aracisiz olarak kavrar. Bu deneyim türünde, seylerin özleri, bize tipki duyu deneyindeki dogal cisimler gibi, dogrudan ve aracisiz olarak verilir. Husserl, seylerin özlerini tecrübe ettigimiz bu deneyim türüne özlere iliskin sezgi adini verir. Ona göre, biz özlere iliskin bu sezgi araciligiyla, kesin ve kusku duyulamaz önermelere, sonuçlara ulasiriz. Husserl'e göre, matematigin nesneleri, aksiyomlari da ayni sekilde bilinir. Matematigin aksiyomlari, yalnizca sayilar ve diger matematiksel nesneler hakkinda, sezgiler araciligiyla kazanilmis bilginin dilsel ifadeleridir. 'Dogal sayi', 'nokta', 'dogru çizgi', 'düzlem' gibi ifadeler, duyu deneyiyle tecrübe edilebilir olan gerçek nesnelerin adlari degildir. Bu ifadeler, bize Husserl'in özlere iliskin sezgi adini verdigi söz konusu deneyim biçimi içinde dogrudan ve aracisiz olarak verilen ideal nesnelerin adlaridirlar. Husserl'e göre, özlere iliskin bu sezgi araciligiyla, biz matematigin kendisine konu aldigi ideal varliklarin belirli özelliklerini, iliskilerini, v.b. bilme durumuna geliriz.
    Öze iliskin sezgi, Husserl'in paranteze alma adini verdigi bir dizi fenomenolojik teknigin ardindan gelir. Ona göre, ideal özler alani duyularla algilanan tüm nesnelerin ötesinde bulunur. Bununla birlikte, onlar asla havada, boslukta kalan seyler degillerdir. Ideal özler de duyusal yasantilara dayanir. Ancak bu yasantilar, birçok rastlantilar ve arizi niteliklerle yüklü olduklarindan, özlere yükselebilmek için, onlari bir yana birakmak ya da 'parantez içine almak' zorundayiz.
    Husserl'e göre, felsefe bir bilimdir. Felsefe zihne verilmis olan özlerin tasvir edilmesinin bilimidir. Su halde, Husserl'in felsefesinde en önemli nokta, zihne verilmis olan varligin özünü algilamaktir. Bunun için de fenomenolojik yöntem kullanilarak, varligin özünü meydana getirmeyen somut özellikler ayiklanir. Varligin somut özellikleri parantez içine alinmak suretiyle ayiklaninca, onun bireysel yani ortadan kaldirilmis olur. Bu ise onun özüne varilmasi anlamina gelir.
  8. 2αн!_∂3

    2αн!_∂3 Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    8 Kasım 2007
    Mesajlar:
    1.350
    Beğenileri:
    454
    Ödül Puanları:
    36
    Karl Raimund POPPER
    Bilim ve siyaset felsefesiyle ugrasmis olan, 20. yüzyilin en önemli düsünürlerinden biri.
    Temel eserleri: The Logic ot Scientific Discovery [Bilimsel Kesfin Mantigi], Conjectures and Refutations [Sinama ve Yanilmalar], Objective Knowledge [Nesnel Bilgi], The Poverty of Historicism [Tarihçiligin Sefaleti] ve The Open Society and its Enemies [Açik Toplum ve Düsmanlari].
    Bilim Felsefesi: Popper’in felsefeye yaptigi ilk büyük ve önemli katki, bilime bir sinir çekme problemine getirdigi yeni çözümden olusur. Onun zamanina dek kabul edilmis olan görüse göre, bilim tümevarim yöntemiyle seçkinlesir, yani bilim sonuçlarina, mantiksal analiz yerine, gözlem ve deney yöntemiyle ulasir. Buradaki büyük güçlük ise, sudur: Ne kadar çok ve uzun süreli gözlem yapilmis olursa olsun, eldeki veriler snirlanmamis bir genellemenin, tümel bir önermenin dogrulugunu saptamak için hiçbir zaman yeterli olmayacaktir. Örnegin, ‘Tüm kargalar siyahtir’ seklindeki sinirlanmamis bir genellemenin dogrulugu, bu dünyada simdi varolan ve gelecekte varolacak olan tüm kargalari hiçbir zaman gözlemleyemeyecegimiz için, kanitlanamaz. Bu ise, bizi su endise verici, kaçinilmaz sonuca götürün: Bilim, yalnizca doganin düzenliligine duydugumuz inançla varolabilir ki, bunu da tanimlamak ve kanitlamak, görünüste imkansizdir.
    Popper, iste bu durumun bir sonucu olarak, sinirlanmamis genellemelerin, deneyime dayanan tümel önermelerin dogrulanamayacaklarini savunur, ancak bir yandan da bunlarin yanlislanabileceklerine isaret eder. ‘Tüm kargalar siyahtir’ genellemesi hiçbir zaman dogrulanamasa bile, beyaz tek bir karga, onu yanlislamaya yeter. Popper’a göre bilimde belirleyici olan yanlislamadir.
    O, bilimin, belirli özel kosullar altinda gözlemlenen ya da gözlemlenecek olan açisindan, her zaman tehlike içinde oldugunu savunur. Bilimsel teoriler, Popper’a göre, gözlemler beklentilerle uyusmadigi takdirde, terk edilmeye ya da degistirilmeye mahkumdur. Buradan, hiçbir bilimsel teorinin, ne kadar çok test ve sinamadan basariyla geçmis olursa olsun, asla kesin sonuçlu olarak dogrulanamayacagi sonucu çikar. Bu sonuç, Popper’a göre, bilim tarihi tarafindan da dogrulanmaktadir: Newton fizigi gibi, dogrulugu test edilmis ve genis bir biçimde kabul görmüs olan bir teori bile, revizyondan kurtulamamistir. Bilim, hiç kusku yok ki, teorilerini gelistirebilir, onlari tüm testlerden basariyla geçmis olan yeni kuramlarla degistirebilir. Ancak bilim, hiçbir zaman dogayla ilgili olarak kesin, degismez ve mutlak dogrulara ulasmis oldugunu iddia edemez. Popper’a göre, bilimsel bilgilerimiz, tarihte simdiye kadar, yanlislamaya yönelik tüm sistematik girisimlere karsin ayakta kalabilmis teoriler yiginindan ibarettir.
    Siyaset Felsefesi: Popper, toplum ve siyaset felsefesi alaninda tarihsicilige ve holizme yönelik sert elestirileriyle ün kazanmistir. Tarihsel gelismenin yasalari ya da ilkeleri bulundugunu, bu yasa ya da ilkeleri bildigimiz takdirde, insanlik tarihinde gelecekte olup bitecek olaylari, tipki bir astronomun ay ya da günes tutulmasini önceden dogru tahmin etmesi gibi, önceden dogru tahmin edebilecegimizi savunan görüs olarak tarihsicilige siddetle karsi çikan Popper’a göre, insan toplumunu olusturan sistemde öndeyiye yer yoktur; çünkü, burada gelismeyi belirleyen temel etkenlerin basinda, çevremize ve içinde bulundugumuz kosullara nasil karsilik verecegimizle ilgili kararlar gelir. Buna göre, örnegin teknolojinin çagdas toplum üzerinde bu kadar büyük bir etki yapacak güç haline gelebilecegi, bir yüzyil önce hiçbir sekilde tahmin edilemezdi. Popper için, seçim ve sorumluluk bireylerindir, bundan dolayi, üyeleri ister istesin, ister istemesin, toplum bu sekilde gelismek zorundadir’ demek için yeterli dayanagimiz asla olamaz.
    Siyaset felsefesiyle toplum görüsleri, bilimin dogasina iliskin arastirmalarina siki sikiya bagli olan ve özellikle Açik Toplum ve Düsmanlari adli eserinin ikinci cildinde Marx’i yogun bir biçimde elestiren Popper’a göre, Marx’in görüsleri bilimin dogasiyla ilgili yanlis bir kabul ya da önyargiya dayanmaktadir. Marx kendisini, toplumu konu alan bir bilim adami, topluma, onun nasil isledigini ve gelistigini anlamak amaciyla, yansiz ve önyargisiz olarak yaklasan bir arastirmaci olarak görmüstü. Marx’a göre, toplumlar degismez, statik varliklar degildirler; toplumlar degismektedir ve toplumlardaki bu degisme, yasasiz olmayip, degismenin yavas olan hizindan dolayi, tarihe iliskin arastirmalarla ortaya çikarilabilecek yasalara uygun olarak gerçeklesir. Bu çerçeve içinde, Marx, tarihi konu alan arastirmalar sayesinde, feodalizmin nasil kapitalizmi dogurdugunu, insanlik tarihindeki bir evre olarak kapitalizmin nasil gelisip, daha sonra yikilacagini anlayabilecegimizi savunur. Buna göre, bilimsel sosyalizmle tarihsel yöntem örtüsmektedir. Popper, iste bu noktada, Marx’in bilimin nihai ve degismez dogrulari kesfettigine, bilimin dogrularinin zorunlu ve kaçinilmaz olduguna büyük bir güçle inanmis oldugunu belirtir.
    Popper için böyle bir analiz, kendi içinde iki temel yanlisi barindirmaktadir. Ona göre, bilimsel bilginin artisi ve gelismesinin insanlik tarihinde çok güçlü bir etkisi oldugu, ve bilgideki büyük birikim ve ilerleme, Newton ve Einstein gibi dahilerin kavrayis ve
    yaraticiligina bagli oldugu için, ne bilgideki artis ve ilerleme, ne de bu gelismenin tarih içindeki sonuçlari önceden kestirilebilir. Baska bir deyisle, bilimsel bilgideki birikim ve ilerleme insanlik tarihinin akisini büyük bir güçle etkilediginden, fakat bilimsel bilginin gelecekteki durumu ya da gelisme seyri, mantiksal ya da bilimsel yöntemlerle önceden kestirilemeyeceginden dolayi, insanlik tarihinin gelecekte nasil bir gelisme seyri içinde olacagina iliskin olarak öndeyide bulunmak olanakli degildir. Bu ise, teorik bir tarih, yani teorik fizige karsilik gelen ya da esdeger olan tarihsel bir toplum bilimi imkaninin yadsinmasi anlamina gelmektedir. Iste bu, Popper’a göre, Marks’in bilimsel arastirmanin dogasini yanlis anlamaktan olusan birinci yanlisidir.
    Marx gibi, Popper da bilimsel yöntemin toplumu konu alan arastirmalara uygulanabilecegini düsünür. Bununla birlikte, onun yöntemi ve bilim anlayisi, Marx’in savunuculugunu yaptigi bilim ve yöntem anlayisindan farklilik gösterir. Tarihsel arastirmayla bilimsel sosyalizmi özdeslestiren Marx’tan farkli olarak, Popper’in gözünde bilim, tarihsel arastirmayla, hatta tümevarimsal süreçlerle bile ayni degildir. Bilim, imgelemin, ilke olarak yanlislanabilir olmasi durumunda, ‘bilimsel’ olan hipotez olusturma faaliyetini içerir. Oysa, Marx’in, tarihsel degismeyle ilgili degismez diyalektik yasalarin kesfine dayanan iddialari, yanlislanabilir olmadiklari için, bilimsel degildir. Ve Karl Popper, bu baglamda, bilimin kesin olmadigini ve olamayacagini, yeni veriler isiginda sürekli olarak revizyona tabi oldugunu belirtir.
    Karl Marx’in ikinci yanlisi, bilimin toplumun bütününe uygulanabilecegini, bütün bir sistemle ilgili olan yasalar bulundugunu düsünmesinden olusur. Popper, buna holistik görüs ya da ütopik bir toplumsal planlama adini verir. Ona göre, kaçinilmaz ve zorunlu olup, toplumun bütününe uygulanan tarihsel yasalara duyulan inanç, toplumun bütününün belirli bir plana göre yeniden biçimlendirilmesi ya da yapilandirilmasi gerektigi görüsüne götürür. Bütünü göz önüne aldiginda, insan faktörünü zorunlu olarak gözden kaçiran bu yaklasim, toplumun yeni bastan kurulmasi ve yapilandirilmasinin mümkün ve zorunlu olduguna önceden karar verir ve toplumun varolan yapisini kökten bir biçimde degistirir. Karl Popper’a göre, Marx’in ikinci yanlisi da bundan, yani onun bilimin deneme ve yanilma yöntemine dayandigini bir türlü görememesinden kaynaklanmaktadir. O, bunun tam tersine, özel problemler için özel yaklasimlarin söz konusu oldugunu belirtir, kurumlarin kötü yönetici tehlikesini en aza indirgeyecek sekilde düzeltilmesi ve gelistirilmesini ister.
    Popper, yasamayi her seyden önce ve her seyin üstünde bir sorun çözme faaliyeti olarak gördügü için, sorun çözmeye elverisli olan toplumlar ister. Sorun çözme ise, çözüm denemelerinin cesaretle ortaya atilmasini, sonra da bunlarin elestiriye ve hatta eleme islemine tabi tutulmasini gerektirdigi için, Popper karsi önerilerin engellenmeden ortaya atilmasina, bunlarin elestirilmesine, sonra da elestirilerin isiginda, bunlarda gerçek degisiklikler yapilmasina izin veren toplum biçimleri istemektedir.
    Popper, her çesit ahlâk düsüncesi bir yana, bu gibi çizgiler boyunca örgütlenmis bir toplumun, baska türlü örgütlenmis bir topluma oranla, sorunlarini çözmekte daha etkili ve dolayisiyla daha basarili olduguna inanir. Popper’a göre, teorik konularda oldugu gibi, pratik alanda da dogru yanitlara sahip olabilecegimizden asla emin olamayiz. Bundan dolayi da, o, yönetim biçimi olarak demokrasiyi, açik toplumu savunur, çünkü elestirme ve tecrübe etme özgürlügü en fazla demokraside vardir. Onun anladigi biçimiyle demokrasi, yöneticilerin toplum problemlerine önerdikleri çözümün umut verir gibi görünmedigi zaman, degistirildikleri bir sistemdir. Popper’in gözünde, iktidarin kimlerin elinde oldugundan çok, iktidarin kisisel çikar için oldugu kadar, toplumsal ya da siyasal dogmalar adina kötüye kullanilmasinin önüne geçilmesi büyük önem tasir.
  9. 2αн!_∂3

    2αн!_∂3 Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    8 Kasım 2007
    Mesajlar:
    1.350
    Beğenileri:
    454
    Ödül Puanları:
    36
    WITTGENSTEIN
    Viyana’da dogup, 23 yasina kadar orada yasamis olmakla birlikte, 20. yüzyilda önce Anglo-Sakson dünya, sonra da bütün dünyada etkili olan ünlü çagdas filozof. Felsefi kariyeri, her birinde birbirleriyle uzlastirilmasi hiçbir sekilde mümkün olmayan iki ayri döneme ayrilan Wittgenstein’in temel eserleri, Tractatus Logico-Philosophicus [Mantiksal-Felsefi Deneme] ve Logical Investigations [Felsefi Sorusturmalar]’dir.
    Bütün felsefe problemlerini bir dil problemi ne indirgeyen Wittgenstein’in düsüncesinin merkezinde, dilin kapsamini ve sinirlarini belirleme problemi vardir. Ona göre, dili kullanma, dili anlama, insanlari baska varliklardan ayiran biricik sey, insan yasaminin özünü olusturan dokudur. Wittgenstein bu baglamda iki temel sorunun gündeme geldigini söyler: Dilin dünyayla olan iliskisi nedir? Dilin düsünceyle olan iliskisi neden meydana gelir?
    Bu çerçeve içinde, Wittgenstein birinci dönemin temel eseri olan Tractatus’ta, dilin fonksiyonunu nasil gerçeklestirdigini ve dilin sinirlarini ortaya koyacak bir teori gelistirmeyi amaçlamistir. Dil düsünceyi ifade enigi için, onun üstlendigi bu görev, ayni zamanda düsüncenin sinirlarina dair bir arastirma olarak anlasilmak durumundadir; baska bir deyisle, onun projesi, Kant’in kalkistigi isin, yani Kritik der Reinen Vernunft’un dille ilgili olan versiyonuna tekabül eder. Tractatus’un iki temel tezi ya da ögretisi vardir: Bunlardan pozitif olan ve dilin dünyayi resmederek, onu temsil ettigini öne süren birincisine göre, olgusal dilin önermeleri dis dünyayi, olgulari resmeder, mantigin önermeleri ise otolojilerdir. Buna mukabil, eserin olumsuz olan tezi ya da ögretisi, ahlâki, dini, ve hatta felsefi söylemin dilin sinirlarini astigini ifade eder.
    Wittgenstein’in, her tümcenin mümkün bir durumun, varolan bir olgunun resmi oldugunu öne süren söz konusu dil ve anlam görüsüne göre, tümce ya da önermeler, son çözümlemede basit nesne ya da seylere gönderimde bulunmak durumunda olan isimlerin bir birlesimidir. Gerçeklik, dil ve düsünce arasindaki bu resmetme iliskisinin mümkün olabilmesi için, onlarin ortak bir mantiksal form ya da yapiyi paylasmalari gerekir. Bununla birlikte, bu mantiksal form dünyada bulunmaz; bulunmadigi için de, dilde resmedilemez. Ayni sekilde, ahlâki degerler ve benin dünya ile olan iliskisi de, dis dünyadaki olgular arasinda bulunmadigi için, bunlarin da resmedilebilmeleri söz konusu olmaz. Bu ve benzeri seyler, kendileriyle ilgili olarak hiçbir seyin söylenemeyecegi ve dolayisiyla, sessiz kalinmasi gereken metafiziksel konulardir. Wittgenstein’in bu görüsü, metafiziksel problemlerin, bir çözüme kavusturulamasalar bile, ciddi ve derin konular olusturdugunu teslim eden filozofu, Viyana Çevresinin metafizik karsiti dogrulamaciligina çok yaklastirir.
    Oysa Wittgenstein’in ikinci dönem felsefesi kullanimsal bir anlam teorisi gelistirirken, dilin degismez ve temel bir özü oldugu, bu özün dünyanin temsiliyle belirlendigi ve dildeki sözcüklerin salt adlandirma islevi gördügü görüsünü tümden reddeder. Baska bir deyisle, Wittgenstein bu dönemde, dilin özyapisi üzerine açik, belirgin, soyut ilkeler getirmek yerine, dile dogal bir insan fenomeni, çevremizde olup biten bir sey, karmasik insan faaliyetlerinin olusturdugu bir bütün olarak yaklasmistir. Bu dil anlayisinin önemli bir özelligi, onun dili özünde toplumsal bir fenomen, ancak birden fazla insanin benimsedigi kurallarin varligiyla isleyebilen bir fenomen olarak görmesidir. Wiugenstein, bu dönemde dili, insan tarafindan kullanilan bir alet olarak görür. Bir ifadenin anlami, o ifadenin mümkün kullanislarinin bir toplamidir. Bu da anlami, insan faaliyetlerine ve sonunda da yasam biçimleri bütünlerine baglar. Dille ilgili olarak resim benzetmesinden alet benzetmesi ne geçis, Wittgenstein’in iki dil görüsü arasindaki en önemli farktir. Wittgenstein, bu ikinci dil görüsünde, dilin kullanilmasini ayni zamanda oyun oynamaya benzetir. Tüm oyunlar kurallar tarafindan yönetilen faaliyetler, yapip-etmeler olduklarina göre, amaçli bir faaliyet olan dil, uzlasimsal ve degisken kurallarin yönettigi ögelerle yürütülür.
    Ikinci dönemin Wittgenstein’ina göre, felsefe özünde bir teori degil, fakat bir faaliyetidir. Felsefe yapilan bir seydir, ama sayip dökülecek bir ögreti bütünü degildir. O felsefenin geleneksel problemlerinin kötü bir biçimde formüle edilmis olan anlamsiz problemler olduklarini öne sürer. Bundan dolayi, felsefi teoriler olusturmaktan vazgeçmek gerekir; çünkü bu, kafalari daha da karistirmaktan baska bir ise yaramaz. Wittgenstein’a göre, filozofa düsen, dilin çesitli kullanim biçimleri içinde uygulandigi, farkli, ancak iliskili dil oyunlarinda nasir kullanildigini göstermektir. Filozof bunu insanlarin saptirici benzetmelerle yoldan çikmalarina engel olmak için yapar.Wittgenstein’a göre, kisi felsefe yapmaya baslamadan önce, dilin, kendisini saptirabilme tarzlarini ve saptirdigi yollari arastirmak zorundadir. Onun felsefe yapma biçimi iste bu anlayistan çikar: Felsefe, dil konusundaki yanlis ve sahte kabullerimizin, dünya üzerine olan düsüncelerimizi nasil saptirdiginin çok yönlü bir biçimde arastirilmasidir. Felsefenin görevi, bir tür terapidir, tedavidir. Felsefi problemlerle kafasi karismis ya da çikmaza girmis kisiye, insanlarin kullandiklari dil-oyununun kurallari anlatilarak yardimci olunabilir.
    Wittgenstein’a göre, insani yanlisa sürükleyen sey, onun sözcüklerin bir oyunda nasil kullanildiklarina bakarak, ayni sözcüklerin baska bir oyunda da ayni sekilde kullanilacagini düsünmesidir. O, birinci oyunun kurallarinin ikinci oyunda da aynen geçerli oldugunu düsünür ve böylelikle de çikmaza girer. Böyle bir insan kafasi karismis olan biridir. Kafasi karismis olan kisi, benim bir dükkanda çevreme bakip, ‘Bu, bir bisiklet; bu. bir televizyon; bu, bir ekmek kizarticisi’ dedigime göre, kendi içime yönelerek ‘sol dizimde bir agri, içimde bir fincan çay içme, bir de bugünün Pazar günü olmasi istegi var’ dedigim zaman, benzer bir is yaptigimi sanir. Oysa, bunlar tamamiyla farkli iki islemdir. Kendimize iliskin betimlemelerde yapilan, kendi içimizde buldugumuz seyleri siralamak degildir. Bu konuda açikliga varmanin yolu, Wittgenstein’a göre, dili dogal çerçevesi içinde ele almak ve insanlarin bir seyler söyledikleri zaman, içinde bulunduklari durumlari, bunlarin söylenmesine eslik eden davranislari hesaba katmaktir.
  10. 2αн!_∂3

    2αн!_∂3 Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    8 Kasım 2007
    Mesajlar:
    1.350
    Beğenileri:
    454
    Ödül Puanları:
    36
    ANTONIO GRAMSCI
    1891-1937 yillari arasinda yasamis olan ünlü Italyan düsünür; Marksist felsefe gelenegindeki en özgün ve yaratici filozoflardan biri olan Croce, George Sorel ve Hegel den yogun bir biçimde etkilenmistir. Temel eserleri: Il Materialismo storico e la Filosofia di Benedetto Croce [Tarihsel Maddecilik ve Bendetto Crocenin Felsefesi], Gli intellettuali e l’Organizzazione della Cullura [Entellektüeller ve Kültürün Organizasyonu], Note sui Machiaveili, saha politica e saha stata moderna [Machiavelli, Politika ve Modern Devlet Üzerine Deneme] ve hapishanede kaleme almis oldugu Quaderni dei Carcere [Hapishane Defterleri].
    Bütünüyle ekonomik faktörler üzerinde yogunlasmak yerine, tarihsel ve kültürel etmenlere büyük bir önem veren Gramsci. Sovyet Ortodoksisi’nden ayrilmis ve Marksizmi önce bir tarih felsefesi olarak yorumlamis ve sonra da onu bir siyaset ya da praksis felsefesi olarak yeni bastan insa etme çabasi içinde olmustur. Baska bir deyisle, klasik Marksist felsefeyi Croce’den ögrendigi Hegelcilik ve tarihselcilikle zenginlestiren Gramsci‘ye göre, felsefe, toplumsal bir etkinlik olup kültürel normlar ve degerler evreninden, sagduyu olarak herkes tarafindan paylasilan dünya görüsünden baska bir sey degildir. Bundan dolayi, ona göre, tüm felsefeler somut olup bir yer, bir zaman ve bir halka aittir. Gramsci felsefeyi bu sekilde kavrayip tasarlarken, Marksizmin toplumun siyasi ve kültürel üstyapisini belirleyen temel ya da altyapi olarak ekonomi anlayisina karsi çikmistir. Onun gözünde, sagduyunun dönüsümü ve yeni felsefi perspektiflerin gündeme gelisi olarak siyaset, tarihsel degismede bagimsiz bir ögeyi gösterir.
    Gramsci’nin, bununla birlikte esas katkisi hegemonya kavramiyla ilgili çözümlemesinde yatar. Hegemonya kavramini, belli bir grubun bir birlik olusturma diger gruplar üzerinde tahakküm kurma savasi olarak tanimlayan filozof, yönetici siniflarin tahakkümünün zor kullanma ya da dogrudan kontrol disinda ve bunlardan çok daha etkili bir biçimde bagimli kümelerin rizasiyla saglandigini öne sürmüstür. 0 ilgili rizayi saglayan aygitlara hegemonik aygitlar adini vermis ve bu aygitlar yoluyla hakim ideolojinin geçerli ve dogal bir söylem hale geldigini belirtmistir.
    Buradan hareketle, bir proletarya hegemonyasi anlayisi gelistiren Gramsci‘ye göre, proletaryani n iktidarini uygulayabilmesi için en elverisli kosullar, bu sinifin ayni zamanda hem yönetici ve hem de hakim sinif olmasiyla gerçeklesebilir. Bunun içinse entellektüel ve etik yönetimin devlet egemenliginden önce gelmesi gerekmektedir. Gramsci, proletaryanin söz konusu amaci gerçeklestirebilmek için siniflar arasi bir ittifak kurmasi gerektigine inanir. Hem iktisadi, hem de entellektüel bir düzlemde olusturulacak bu tarihsel blokun temelinde, ona göre. Komünist yer almali ve öncülük etmelidir
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş