8. Sınıf araştırma ödevi hakkında yardım

Konu 'Türkçe 8. Sınıf' bölümünde themehmet tarafından paylaşıldı.

  1. themehmet

    themehmet Üye

    Katılım:
    13 Aralık 2009
    Mesajlar:
    1
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0

    Merhaba arkadaşlar aranıza yeni katıldım inşallah bundan sonra birlikte olacağız.Hepinize iyi akşamlar diliyorum.

    Ögretmenim'in beni 'Farklı kültürlerde Komşuluk kavr***** verilen önem ve komşuluk ilişkilerinin yaşama biçimi' konulu araştırmayla ilgili bişeler bulup bana yardımcı olmanız tek dileğim benimde araştırmalarım devam ediyor aynı zamanda ama sizlerinde yardımlarınızı esirgemeyeceğinizi umuyorum :) şimdiden teşekkürler

  2. gzde_ecem

    gzde_ecem Üye

    Katılım:
    23 Ekim 2011
    Mesajlar:
    312
    Beğenileri:
    96
    Ödül Puanları:
    0
    bizide vermişti ve ben istanbulu ele almıştım istersen onu yazayım :D kolay gelsin
    İstanbul’da Komşuluk İlişkileri



    Türklerin geleneksel yaşantısı içerisinde en önemli kavramlardan biri olan komşuluk, Türk toplumlarında hem dini hem de geleneksel bir unsur olması bakımından oldukça büyük bir öneme haiz olmuştur. Komşuluk ilişkileri, eski İstanbul yaşayışında çoğu zaman akrabalıktan ve hısımlıktan daha önemli olmuş, bu ilişkiler çoğunlukla din, kültür, ırk ayrımı düşünülmeden birlik içinde sürdürülmüştür. Bununla beraber belli semtlerde belli din ve inanç sahiplerinin oluşturduğu yerleşimler olmuşsa da bu yerleşim yerlerinde birbirlerinin “haram” saydıkları şeylere saygı gösterilmesiyle oluşturulan hoşgörü ortamı, şehrin içinde farklı kutuplaşmaların oluşmasına engel olmuştur. Böylelikle İstanbul’da farklılıklar, kutuplaşmalar yerine bir kültür çeşitliliğini ortaya koymuştur.

    İslamî kültürde de komşuluğa büyük bir önem verilmiştir. Nisa Suresi’nin "Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez." (Nisa, 4/36) ayetiyle İslamiyet’in temel konuları arasında komşuluk ilişkilerine de yer verilmiştir. Hz. Muhammed de komşuluk ilişkilerinde nasıl davranmak gerektiğine ilişkin olarak, komşu hastalandığında geçmiş olsun ziyaretine gitmek, öldüğünde cenazesinin kaldırılmasında bulunmak, borç istediğinde vermek, darda kaldığında yardımına koşmak, bir nimete kavuştuğunda tebrik etmek, başına bir musibet geldiğinde teselli etmek, evi onun rüzgârını (güneşini, manzarasını) engelleyecek şekilde yüksek yapmamak, ne pişirdiğini ona belli etmemek, belli ederse pişirdiğinden ona da vermek hususları üzerinde durmuştur. Hatta Hz. Muhammed’den aktarılan bir hadiste “kötülüğünden komşusunun emin olmadığı kimsenin gerçekten iman etmiş sayılmayacağı” dile getirilmiştir. İslam âlimleri çeşitli hadisler, İslam ahlakı ve yaşayışından “iyi komşu”nun nasıl olması gerektiği konusunu farklı açılardan incelemiş, bazı komşuluk haklarının ve kurallarının varlığına dikkat çekmişlerdir.

    Bu kurallar eski İstanbul yaşayışında herkes tarafından tam anlamıyla uygulanmasa da çoğu insan tarafından doğruluğu kabul edilmiştir. Halksa kendi kurallarını kendi deyişleriyle dile getirmiş “Ev alma komşu al”, “Komşu komşunun külüne muhtaçtır”, “Komşuda pişer, bize de düşer” gibi atasözleriyle bu konudaki hassasiyetlerini dile getirmişlerdir.



    Eski İstanbullular, İstanbul’da iki türlü komşuluk olduğunu söylemektedir. Bunlardan birincisi bir mahalleyi yahut semti dolduran her tabakadan insanın oluşturduğu toprak komşuluğudur. Bu komşulukta mahallenin tüm insanları birbirini tanır, selamlaşır, görüşür, yardımlaşır. Bir evde hasta olsa ziyarete gidilir, yemek götürülür, hal hatır sorulur. Bir düğüne davet edilince tebriğe gidilir, hediyeler götürülür; bir cenaze olsa taziyeye gidilir; bayramlarda kandillerde ziyaretler yapılır. Mahalle gençleri mahalle kızlarını korur, mahalleye giren yabancılar hemen fark edilerek mahallelinin meraklı bakışlarının hedefi olur. Bu türden komşuluklarda akranlık yahut sınıf farkı gözetilmez, büyükler küçükleri korur, küçükler büyüklere saygı gösterir, mahalle gençleri komşuların lafından sözünden çekinir. Mahalleye yeni taşınan kimseye “hoş geldin ziyareti” yapılır, bu tanışmaların ardından yakın komşuluklar kurulurdu.



    Mahalle çocukları cami avlularında, yangın yerlerinde, mezarlık tarlalarında, mahalle aralarında körebe, esir almaca, üç taş, beş taş, dokuz taş, lastik, dondum, kartal, topaç çevirme, pilav pişti, çıplak yavrum, kapamazsın, uzun eşek, adım atlama, uçurtma uçurtma, birdir bir, aşık atma, tahterevalli, seke seke ben geldim, saklambaç, ceviz açma, yazı mı tura mı gibi oyunları oynarlar, kış aylarında yokuşlarda kızak kayarlar, birbirlerini kar topları ile topa tutarlar, ilkbaharda yumurta tokuştururlar, tulumba sandığı kaldırıp yangın var numarası yaparlardı. Kuş geçimi mevsiminde de ökse ve kapanca denilen tuzaklarla kuş yakalayarak tuttukları kuşları kafeslere koyup cami avlularına götürürlerdi. Birçok kimseler bunlara beşer onar para verip kuşları azad ettirirlerdi. Kuşlar salınırken “azad bozad, cennet kapısında beni gözed” derlerdi.



    İkinci tür komşuluk ise yakın dostlukların kurulduğu komşuluklardır ki bu tarz komşuluklarda bir komşu diğerini ailesi gibi benimser. Pişirdiği yemekten komşusunun payını ayırır, misafiri geldiğinde onu da davet eder, başlarına bir felaket geldiğinde yardım için ilk bu kapılara koşulur ve bu kapılar açılırdı. Bu gibi komşulukların bazıları dedelerden torunlara intikal eder, bunlar komşu olarak anılmaktan öte aile dostu olarak kabul edilirlerdi. Bu komşular birbirlerinin düğünü, lohusalığı, sünneti, misafiri, cenazesi, hastalığını kendisininmiş gibi düşünür, planlarını buna göre yapar, misafirlerine gerektirdiği takdirde kendi evini açarlardı. Yaz geldiğinde yakın komşular birlikte pikniğe, gezmeye, tatile gider; kış yiyeceklerini birlikte hazırlar, halılarını, yorganlarını birlikte yıkar, her işi birlikte yaparlardı. Hiç kimse ile yakın komşuluk kuramayan komşulara ise pek iyi gözle bakılmaz ancak komşuluk hakkı için onlarla ilişki tamamen de kesilmezdi.



    Bu tür komşulukların yanı sıra İstanbullular, kan yoluyla edinilen akrabalığın yanında kendi seçtikleri akrabalar da edinmektedir. Bunlar daha çok çocuksuz ailelerde çocuklu aileler arasında görülen “cicianne” ilişkisi ve benzer alışkanlıkların oluşturduğu yakınlığın bir nevi “manevi akrabalık” oluşturmasıyla gerçekleşen “ahretlik” ilişkisidir. Bir evin çocuğuna yaşı kaç olursa olsun emek veren kimse “cicianne”, bu kişinin bir eşi varsa bu kişi de “cicibaba” olarak benimsenir ve çocuk tarafından da bu şekilde çağırılırdı. Ahretlik ise iki kişi tarafından “birbirlerini gerçek kardeş ya da baba- evlat sayacaklarına ve öteki dünyadaki sorgulamalarda birbirleri lehine tanıklık edeceklerine dair söz vermeye” dayanan bir yakınlıktı. Ahret babalığı, ahret kardeşliği, ahret oğulluğu gibi yakınlıklar birbirlerinin ahreti kadar bu dünyasıyla da meşgul olmaya dayanan bir dayanışma biçimi olarak görülmektedir. Orta sınıf ve yoksullar arasında yaygın olan bu tür yakınlıklar çoğu zaman kan akrabalığından daha yakın bir ilişki şeklinde sürdürülür, öldükten sonra bu kişilerin yakınları tarafından gözetilmeleri vasiyet edilirdi.



    Eski İstanbul’da bir sokaktan cenaze çıkması bütün sokağı, hatta mahalleyi ilgilendirirdi. Cenaze beklemeye, hazırlıklara yardıma gidilir, en az üç gün cenaze evine yemek gönderilirdi. Başsağlığı dileklerinde “Allah o yattıkça sizlere ömür versin”, “Allah bunu unutturacak acı vermesin” denilir. Ölüden söz ederken “Allah rahmet eylesin”, “Nur içinde yatsın” gibi kalıplar kullanılırdı. Ölü ailesinden uzaktayken bile ölünün incineceği sözler edilecekse “Toprağı duymasın” diye başlanır, ölüler hayırla anılmaya çalışılırdı. Müslüman olmayan ölülere de “Toprağı bol olsun” yahut “Dinince dinlensin” denilirdi.



    Günümüz İstanbul’unda bu tarz komşulukların alanı daralmakla birlikte komşuluk ilişkilerinin kısmî olarak devam etmekte olduğu söylenebilmektedir. Modern hayatın getirdiği bazı şartlar İstanbul’a "kalabalıklar içindeki yalnızlık" kavramını getirmişse de bazı semtlerde sokak, site yahut apartman içerisinde bu tarz ilişkilerin varlığının hala devam etmekte olduğu görülmektedir. Bununla beraber bireyselleşmenin öne çıkmış olduğu kent yaşamında komşuluk kavramı yaygın ve birincil önem arz etmekten çıkmış, apartman içerisindeki yakınlıklar da asansör kullanımıyla beraber daralarak, ilişkilerin kapsamı kimi zaman kat komşuluğu, kapı komşuluğuna dönüşmüştür. Çocukların oyunları hızla gelişen oyuncak sektörüyle form değiştirmiş, sokaklarda özgürce yaşanan çocukluk parklarla sınırlanmış, “apartman çocuğu” kavramı İstanbul çocuklarının yeni ismi olmuştur.



    İstanbul Evlerinde Misafir Karşılama ve Uğurlama



    Dünyanın neresinde olursa olsun bir Türk’ü tanımlarken söylenecek en belirgin özelliği misafirperver oluşudur. Türk toplumunda misafirliğin mistik bir dokunulmazlığa sahip oluşu, esasen ev sahibi ve misafirin birlikte oluşturmuş olduğu karşılıklı bir durumun ve uyumun sonucudur. Ev sahibi misafirini ağırlamak için her türlü zahmete katlanırken misafir de ev sahibini huzursuz etmemek için elinden gelen nezaketi göstermektedir. Böylelikle ev sahibi misafiri Tanrı’nın bir lütfu olarak görüp ona kıymet verirken, misafir de bu kıymet karşısında minnet duygusu ile ev sahibini hoş tutmaya çalışmaktadır. Misafir ağırlamak Türkler için geçmişi çok eskilere dayanmakla beraber hiçbir zaman değerden düşmemiş bir gelenektir. Ev sahibi, misafiri her kim olursa olsun kendi rahatını, ailesinin alışkanlıklarını unutarak misafirinin memnuniyetine göre hemen yeni bir düzen oluşturur.



    Her Türk evinde misafirlerin ağırlanması için hazırlanmış bir misafir odası bulunmaktadır. Bu oda için evin en büyük en güzel odası seçilir ve bu odaya en temiz en güzel eşyalar yerleştirilir. Ev savaş alanına dönüşse bile bu oda daima düzenli ve temiz kalır, bu odanın kapısı yalnızca misafir geldiği zamanlarda açık bırakılır. Her Türk evinde olduğu gibi elbette İstanbul evlerinin de her birinde bir misafir odası bulunmaktadır. En fakir aileler bile evlerinde misafir için bir oda ayırmayı, bu mümkün olmadığı zaman ise oturduğu odada bir köşe düzenlemeyi ihmal etmez. Zenginler misafir odalarını düzenlemek için para sarf etmekten çekinmez. En değerli eşyalar misafir odalarına konularak bu odaya misafir olmadığı sürece çocuklar alınmazdı.



    İstanbul halkı misafirin geleceğini önceden biliyorsa, evi temiz olsa dahi mutlaka dip köşe bir temizliğe başlar. Temizlik sırasında evin erkeği evin eksiklerini ve misafire ikram edilecek şeyleri titizlikle tedarik etmek için alışverişe çıkar. Çocuklar hazırlıklar sırasında ya ailelerine yardım eder ya da misafirden önce evde bulunması şartıyla oynamak için komşuya yahut sokağa gönderilirler. Böylelikle misafire hazırlanırken İstanbul evlerinde gerektiği zaman komşuların da yardımıyla hummalı bir çalışma başlar.



    Misafir uzak bir mesafeden geliyorsa ve aracı yoksa mümkün olduğu takdirde ev sahibi tarafından misafire bir araç temin edilir ve misafir evinden yahut yakın bir noktadan araçla eve getirilir. Yakın çevreden gelen misafirler kapıda karşılanırken, uzak mesafeden gelen misafirler daha sokak kapısında karşılanır. Misafir her gün görülen kapı komşusu dahi olsa mutlaka güler yüzle ve tatlı dille karşılanır. Daha kapı açılır açılmaz “Hoş geldiniz ” denilir, eğer misafir sıklıkla gelen biri değilse “Aman Efendim kimler gelmiş, hoş geldiniz ayağınıza sıcak sular dökelim” diyerek hafif bir serzenişte bulunulur, misafir sıklıkla gelen biriyse de “Aman ne saadet, biz de şimdi geliverse diyorduk” tarzında ziyaretine karşı istek gösterilir. Misafir kapıdan içeri girdiğinde, ev sahibi tarafından önceden hazırlanmış misafir terliklerini ayağına geçirirken, ev sahibi tarafından varsa elinden poşeti, şemsiyesi, bastonu, sırtından mantosu ve başından şapkası alınır. Ev sahibinin yol göstermesiyle doğruca misafir odasına geçilir.



    Bu sırada misafir eğer yeni bir eve gidiyorsa mutlaka bir ev hediyesi, ilk defa gidecek olduğu aileye bir paket çikolata, meyve, dondurma, şekerleme gibi hediyelerle gider, bir yerden dönüyorsa (hac ziyareti, şehir dışı tatili, yurt dışı tatili vs. gibi) gittiği yöreden ev sahibine hatıra hediyesi getirir. Gidilecek evin durumu iyi değilse onlara zahmet vermemek için misafir, ikramlık yiyecek ve içeceklerle birlikte gelir, durum elverdiğince hediye mahiyetinde, misafirliğe gidilen evin ihtiyaçları kısmen giderilir. Ev sahibinin durumu iyi ise misafirin bu nezaketi karşılıksız bırakılmaz varsa bahçeden kesilen çiçekler, toplanan meyveler, evde bulunan eşyalardan ufak hediyelerle getirilen hediyelere mukabele edilirdi.



    Misafir odasına yahut köşesine geçildiğinde ev sahibi gelen misafirin halini hatırını sorar, çocuklarının yahut kendisiyle beraber yaşayanların durumunu öğrenmeye çalışır cevaplar sevinçliyse memnuniyet, üzüntülüyse teesürlü görünür. Bu hoş beş esnasında evin en küçük bireyi misafirlere kolonya ve şekerleme ikram eder, evin hanımı da misafirlerin yemek yeyip yemediğini öğrenmeye çalışır. Eğer misafirin yemek yediği öğrenilirse derhal Türk kahveleri, yanında Türk lokumu yahut çikolatayla beraber ikram edilirdi. Kahveyle beraber misafire sigara ikram edilmesi de eskiden beri devam ettirilen İstanbul adetlerindendir. İkrama önce misafirlerden yaşı en büyük olanla başlanır, misafirlerin ikramı tamamlandığında ev sahiplerine de ikramlar aynı sırayla sunulur. Misafir kahve içmek istemezse ev sahibinin ısrar etmesi zarurettir. “ Buralara kadar zahmet ettiniz, bir kahvemizi içmeden bırakmayız” şeklinde teşvikte bulunulur. İstemediği takdirde meyve suyu, limonata, şerbet, ayran gibi seçenekler sıralanır. Bunlardan hiçbiri istenmese dahi içlerinden birisi mutlaka getirilir. Misafir nezaket gereği istemediği ikramı önüne gelince kabul etmek zorunda kalırdı. Bununla beraber misafire hal-hatır sormadan hemen kahve getirilmesi misafir tarafından hoş karşılanmaz, çoğunlukla “hemen gitmesi isteniyor” şeklinde yorumlanırdı. İkram için sunulan bardakların, fincanların temizliğine ve bardaklarda “dudak payı” denilen boşluğun az ya da çok bırakılmamasına özellikle dikkat edilirdi.



    Ev sahibi için misafiri konuşturmak, onunla ilgilenmek farz gibidir. Misafir çocukları evin çocukları tarafından misafiri rahat bırakması için oyalanır. Bu suretle gerek çocuğun gerek misafirin rahat etmesi için uğraşılır. Misafir uzun oturursa çay ikram etmek adettendir. Çayla birlikte yemiş, kurabiye, tatlı yahut hazırlanmışsa çeşitli ikramlarda bulunulur. Çaydan sonra mevsim meyveleri veya yazın dondurma, kışın boza gibi ikramlarda bulunulur.



    Yemeğe davetli olan misafir için mükellef bir sofra hazırlanır, misafir sofrasında et yemeği ve tatlı bulundurmaya çalışılır, mümkün olmadığı takdirde kusurların bağışlanması için af dilenir. Misafir yemek yerken, ev sahibi yemek yemiş olsa dahi misafire eşlik etmek zorundadır. Yemek sırasında gelen misafirler ise mutlaka sofraya davet edilir. Misafirden önce yemeğe başlamak ve misafirden önce sofradan kalkmak İstanbul halkı tarafından ayıp karşılanır. Sofra hazırlanırken yahut kaldırılırken misafirin iş yapmasına izin verilmez “Olur mu sen misafirsin otur” denilir. Buna rağmen yardımda ısrar eden misafir ev sahibinin gönlünü kazanır.



    Yemek ve tatlı sonrasında daha önce içilmiş olunsa dahi yeniden çay ikram edilir. Misafir çaydan sonra kalmamak için ısrar edince “Daha karpuz kesecektik” denerek misafir kalması için ikna etmeye çalışılır. Saat geç bile olsa “Daha erken, ne güzel sohbet ediyorduk” gibi sözlerle misafirlik uzatılmaya çalışılır. Tüm ısrarlara rağmen misafir gitmek istiyorsa bunun için bir bahane bulmak zorundadır. “Geç oldu size de zahmet verdik bir dahaki sefere inşallah”, “Yarın iş var, çocukların okulu var” vs. gibi gerekçeler söylenir. Bahane geçerli kabul edildiği takdirde “O zaman en yakın zamanda tekrar bekliyoruz, çok memnun kaldık” denilir, misafir yemek ikramı yapılmadan gitmek için ısrar ederse de “Bunu kabul etmeyiz, bir dahaki sefere yemeğe buyurun” denilir ve misafirin eşyaları, ev sahibi tarafından getirilerek kapıdan tekrar tekrar davet edilerek yolcu edilir. Uğurlama esnasında aile bireylerine, yakınlara, tanıdıklara selamlar gönderilir. Misafir kapıdan çıkarken “Bize de bekleriz” diyerek karşı davette bulunur ve misafirin “Allah’a ısmarladık”, “Allah’a emanet olun” gibi sözlerine “Güle güle” diye karşılık verilir. Uğurlama esnasında uzun yolculuğa çıkacak olan misafirlerin ardından mutlaka su dökülür, yeniden gelmesi temenni edilerek “Su gibi git, su gibi gel” denilirdi.



    Eski İstanbul’da ulaşım araçlarının yaygın olmadığı zamanlarda bir semtten başka bir semte misafir gidenler gece yatısına kalmaktaydı. Günümüzde de bu geleneğin yalnızca yakın arkadaşlar, akrabalar arasında devam ettiği görülmektedir. Bu gibi gece yatısına kalan misafirler için İstanbul evlerinde en iyi oda, en rahat yatak ayrılır. Yatağın çarşafları, yastık, yorgan kılıfları değiştirilerek kullanılmamış yahut yeni yıkanmış olanları geçirilir. Misafir için temiz bir pijama, bir havlu hazırlanır. Mevsim kışsa misafirin üşümemesi, yaz ise terlememesi için her türlü çareye başvurulur. Misafirin uykusu gelmeden yatılmaz, evin çocukları misafiri rahatsız etmesin diye erkenden uyutulur. Ev sahibi misafirini yalnız bırakmamak için tüm işlerini aceleyle bitirir. Ev sahibi gözünde misafiri gücendirmek Tanrı’yı gücendirmek kadar günah sayılır. Aile içerisinde geçen huzursuzluklar, küskünlükler misafir önünde unutulurdu.



    XV. asırda misafirlik kavramının kurumlaştırılmış bir durum olduğu, Anadolu, Rumeli ve İstanbul’da bir seyyah, bir iş adamı veya halktan herhangi bir kimsenin kervansaraylarda üç gün boyunca ücretsiz olarak ağırlandığı bilinmektedir. Günümüzden çok önce ortadan kalkmış olan bu gelenek, İstanbul evlerinde “misafirliğin üç günden sonra çıkması” deyimiyle sürdürülmektedir. Bu deyimin anlattığı şey esasen kervansaraylarda üç günden sonra ücret alınmasıysa da, bu İstanbul evlerinde misafirliğin üç günden fazlasının pek makbul olmadığı yolundadır. Bununla beraber varlığından memnuniyet duyulan misafirin misafirliği üç günden sonra çıksa da o, aileden biri gibi görülür ve böyle ağırlanırdı. Misafirin evde iş yapmasına üç gün boyunca izin verilmez, üç günden sonra yavaş yavaş yardımlar kabul edilmeye başlanırdı.

    Misafir ev sahibinin kendisinden hoşnut olup olmadığını mutlaka bilmek ister, rahatsızlık ve yorgunluktan açılan bahis sıklaşır yahut ev sahibi karşısında esnemeye, huzursuzlanmaya başlarsa müsaade istemeye yeltenir. Ev sahibinin devamlı konuşması yahut hiç konuşmaması da pek hoş karşılanmazdı.



    Misafirlikte en önemli şey elbette misafirliğin karşılıklı bir şekilde sürmesidir. Misafirliğe misafirlikle icabet edilir, ahbaplar arasında bu ziyaretlere aynı sıklıkla karşılık vermesi beklenilir. Bu durumun istisna arz ettiği durumlar ise yaşlılık, hastalık gibi durumlardır. İstanbulluların yaşlıları, hastaları karşılık beklemeden ziyaret etmesi bir zaruret olarak görülür. Ancak bu gibi ziyaretlerde diğerlerinden farklı olarak belli kurallar söz konusudur. Örneğin hasta ziyareti kısa olur. Hasta ziyaretine gelen kişi şifa mahiyetinde olan süt, pekmez, çorba, meyve gibi hastanın iyileşmesine yardımda bulunacak hediyeler getirir. Çocuklarla hasta ziyaretine gidilmez, gidilse bile çok kısa oturularak hastanın rahatsız olmaması sağlanır. Yaşlılara ziyarete gidildiğinde ise önce elleri öpülerek “Buyur otur” demesi beklenirdi. Yaşlıların yanında ayak ayak üstüne atmak, sigara içmek, yersiz söylemlerde bulunmak ve ondan önce sofraya oturmak ayıp karşılanır, yaşlıları ziyaret etme saatlerine dikkat edilirdi.



    İstanbul halkı iftar ziyaretleri, akşam oturmaları, kahvaltı davetleri, yaz misafirlikleri, helva sohbetleri gibi misafirliklerin dışında da çeşitli bahanelerle sık sık birbirlerini ziyarete gitmektedir. Hastalık, sakatlanma, kaza gibi durumlarda “geçmiş olsun” ziyareti; evlilik, nişan, terfi, ev alma, askerden dönme, çocuk sahibi olma gibi durumlarda “göz aydınlığına gitme”; aileden biri askerlik yahut bir iş için uzak bir yolculuğa çıkacaksa “Allah kavuştursun” ziyaretine gitme; Hac’dan gelenlere “hacı tehniyesi”; yeni taşınanlara “hoş geldin” ziyareti; cenaze olduğunda “taziyeye gitme”, bayramlar ve kandillerde “bayram tebriği” ne gitme gibi özel ziyaretlerde bulunulmaktadır. Bu ziyaretlerin her birinde farklı kurallar, gelenekler söz konusu olsa da öz itibariyle misafir karşılama ve uğurlama adetlerine daima riayet edilmektedir.



    İstanbul’da Bayramlaşma Adetleri



    “Bayram” sözcüğü, Türklerde çok eski çağlardan beri kullanılan bir kavram olmakla beraber, tarihî kayıtlara göre, Türklerin, Hunlardan beri bayram ve festival türünden birçok tören ve faaliyetlerinin bulunduğu bilinmektedir. Göktürk ve Uygurlarda da toplumun her kesiminden insanların katıldığı çeşitli tören ve kutlamalar yapılmaktaydı. Türklerin İslâmiyet’ten önce Orta Asya'da kendilerine has bir hayat tarzları ve inançları olduğu gibi, yine kendilerine has bayramları ve festivalleri olmuştur. Ancak genel itibariyle bakıldığında eski Türk bayramlarında değişmeyen dört unsur görüldüğü ve bunların, ritüel değeri taşıyan davranışlar, hayatlarında rol oynayan nesneler, eğlence ile ilgili unsurlar, giyim, süslenme ve süsleme ile ilgili unsurlar şeklinde sıralanabileceği söylenmektedir.

    Arapça ve Osmanlıca' da “muâyede” olarak bilinen "Müslümanların, en önemli sevinç günleri olan ve bizzat Hz. Peygamber tarafından ilân edilen Ramazan ve Kurban bayramlarında birbirlerini tebrik etmelerine", Türkçe' de “bayramlaşma” denilmektedir. İlk dönem Müslümanlarının bayramlaşma şekli hakkında yeterli bilgi olmamakla birlikte, bayramlarda "Allah mübarek etsin" şeklindeki dileklerle tebrikleştikleri, bu tebrikleşmenin Emevîler devrinde de sürdürüldüğü bilinmektedir. Abbâsîler döneminde, başta Bağdat, Kudüs, Şam gibi büyük şehirler olmak üzere çeşitli merkezlerde canlı bir şekilde yapılan bayramlaşma ve kutlamalar sırasında tatlı ikram etme uygulaması Fâtımîler zamanında bir gelenek halini almış. Selçuklular zamanında da bayram kutlamalarına büyük önem verilmiştir. Bayramlaşma sırasında gerçekleşen el sıkışma, küçüklerin büyüklerin ellerini öpmesi, yemek ve tatlı ikram etme, hediyeleşme gibi uygulamalar zaman içerisinde halk arasında benimsenerek bir gelenek halini almıştır.

    İstanbul’da ise bayramların kutlanması elbette Türklerden daha önceki dönemlere dayanmaktadır. Bizans döneminde İstanbul’da günlük yaşamı renklendiren unsurlardan biri olan bayramlardan bazıları dinsel olayların yıldönümü, bazılarıysa imparatorluk düğünleri, zaferler ya da doğal afetlerden sonra yapılan çeşitli törenlerden oluşurdu. Panegryreis (panayır) denen bu önemli günler, 1166’da, I.Manuel tarafından yapılan listeye göre 66 panayır ve 27 ana bayramdan oluşmaktaydı. İstanbul’da pek çok bayram imparatorun katılımıyla gerçekleştirilirdi. İ. Hrisostomos’a göre dinsel bayramlar 4.yy’dan beri İstanbul’da kutlanıyordu.



    Türklerin İstanbul’a yerleşmesinden sonra, Türkiye’de ve İslam dünyasının her tarafında olduğu gibi İstanbul’da da saygı ve sevinçle karşılanan dini günler ve bayramlar yaşanmaya başlanmıştır. İslam dünyasında kutsal sayılan Mevlit, Regaip, Miraç, Berat geceleri “kandil geceleri” olarak anılmış, İstanbulluların birbirlerinin kandillerini kutlamaları birer gelenek halini almıştır. Bu gecelerde camilerin minareleri kandillerle donatılır, bu günlerde hayır işlemeye oldukça önem verilir, birçok insan bu kutsal günleri oruç tutarak geçirir. Kandil günleri ve geceleri mümkün olduğu takdirde İstanbullu kadın ve erkekler camilere gider, türbeleri ziyaret eder, lokma döktürüp veya helva pişirip konu komşuya dağıtırlar.



    Eski İstanbul’da yoğun bir şekilde hissedilen bu kutlama havası İstanbul’un manzarasını bir anda değiştirir. Bazı hayır sahipleri damacanalarla su alarak bunu çarşılarda, meydanlarda “sebil, sebil” diye bağırılarak halka hayır için dağıtırdı. Günümüzde de devam eden adetlerden biri olan kandil simidi yahut kandil çöreği fırınlarda, pastanelerde, sokak başlarında süslenmiş paketlerle satılırdı. Kandil gecelerinde evin reisi kandil çöreği yahut şekerleme almadan evine gitmez. Eve gelindiğinde tüm aile bireyleri kendi aralarında birbirlerini öperek kandilleşir, komşuların kapısı çalınarak, akrabalar, yakın dostlar aranarak kandil geceleri tebrik edilirdi. İstanbul halkı kandil günlerinde hayır işlemek ve günahtan kaçınmak için ayrı bir çaba gösterir, işledikleri günahlar için bu gecelerde Allah’ın affına ve merhametine sığınırlardı. Bununla beraber İstanbul halkı bu gecelerde edilen duaların kabul olunacağına inanırdı.



    İstanbul halkı Ramazan ayının en önemli ay olduğuna inanır ve bu ay için “On bir ayın sultanı” denilirdi. Verilen ehemmiyetin büyük olması sebebiyle İstanbul şehrinde ve evlerin içerisinde Ramazan hazırlıklarına haftalar öncesinden başlanır. Evler, camiler, dükkânlar temizlenip süslenir, mahyalar asılır, gece konserleri, Ramazan programları, iftar davetleri düzenlenir.



    Ramazan ayının gelmiş olduğu gerek sokaklarda gerek evlerde gerekse yazılı ve görsel medyada olağan gücüyle hissedilmektedir. Oruç ayı olarak da anılan bu ayın bitişinde yani hicri Şevval ayının ilk üç gününde ise birinci dini bayram olan “Ramazan Bayramı” kutlanmaktadır. Bayramdan bir gün öncesine halk arasında “arife günü” denilmektedir. Eski İstanbul’da arife geceleri selâtin camilerin minarelerine kaftan giydirilir. Mahya olarak da bir hat çekilerek Ramazan ayının yolculuğuna imada bulunulurdu. Eskiden Ramazan’ın on beşinden sonra konaklarda dikiş işlerinin ve bu yoldaki hazırlıkların başladığı görülür, bayramlık giysiler için kumaş alınarak süratle dikilmeye başlanırdı. Bayramlık alışverişinin en önemli kısmını el öpmeye gelecek çocuklara verilecek olan ucuna gümüş paralar düğümlenip hediye olarak hazırlanan mendillerle, davulcu, bekçi ve çöpçülere verilecek olan çiçekli, şal örnekli mintanlar oluştururdu. Bu alışverişler sürerken bir yandan da bayram temizliğine başlanır, evlerin her köşesi baştan sona temizlenirdi. Bayrama bir- iki gün kala tepsi tepsi baklavalar açılır, sarmalar sarılır bayramda pişirilmek yahut şerbetlenmek üzere çeşitli yiyecekler hazırlanırdı. Bayram gecesi İstanbul’un tüm hamamları sabaha kadar açık bulundurulur. “Arife suyuyla yıkanma” nın sevap olduğuna inanılır ve hamamlarda tas tas üstünde denilecek derecede büyük bir kalabalık bulunurdu.



    Bayram kutlamalarına bayram namazından sonra başlanır. Bayram namazı Cuma namazı kılınan yani minbere ve hatibe sahip olan camilerde kılınırdı. Bayram namazına yalnızca erkekler gider, namazdan sonra cemaat birbirleriyle bayramlaşır, erkekler eve geldiklerinde küçükler büyüklerin ellerinden öper, büyükler de onlara değişik hediyeler verirlerdi. Erkekler bayram namazında iken kadınlar ve çocuklar bayramlık elbiselerini giyerek süslenir. Bayram sabahı kahvaltısı için evin hanımı tarafından bayram çöreği yapılırdı. Bayram kahvaltıları İstanbul halkı için büyük önem taşır eğer yakında ise aile büyükleri, yakın akrabalar yaşı en büyük olan kişinin evinde toplanarak özenle hazırlanan sofralarda bayram kahvaltısı hep birlikte yapılırdı.



    Aile büyükleri hayatta değilse arife günü ikindi namazından, bayram günü ise bayram namazından hemen sonra aile kabirleri ziyaret edilirdi. Mahallelerde komşular birbirlerine giderek bayram tebriğinde bulunur, evleri ilk olarak bekçiler ziyaret ederlerdi. Bekçiler gittikleri her kapıda bir bayram manisi söyleyerek davul çalarlardı. Davulu daha çok mahalle bekçilerinin en genç olanı çalar, yaşlı bekçiler de kapıdan bahşiş toplarlardı. Bekçilerden birinin elinde sırık durur, o sırık evlerden birinin penceresine uzatılır, içeriden de sırığın üzerine basma, mendil ya da değişik hediyeler bağlanırdı. Tulumbacıların bahşiş alması da eski İstanbul’a has bir adetti. Tulumbacılar kapıları klarnet, darbuka gibi bir çalgı eşliğinde dolaşır, bahşişler fenerin ya da borunun içine toplanılırdı.



    Ramazan Bayramı’nın birinci günü özellikle akşamcılar için ayrı bir önem taşımaktaydı. Bir ay boyunca kapalı olan meyhaneler bayram geldiği zaman açılır. Hatırı sayılır müşterilere gedikli meyhane sahipleri tarafından bayram sabahı midye ya da uskumru dolması gönderilirdi. Bu dolmaya ise “unutmabeni dolması” denilirdi.



    İstanbul’da Ramazan ziyaretlerinde şeker ikramı adet olduğu için bu bayrama eskiden yaygın olarak “Şeker Bayramı” denilmekteydi. İlk günü Cuma’ya rastlayan bayrama bir günde iki hutbe okunduğu ve Cuma günü de bir bayram sayıldığından “büyük bayram” anl***** gelen “id-i ekber” denilirdi.



    Bayram gecesi konaklarda bahşişler keselere, çamaşırlar bohçalara konularak dolaplara yerleştirilir, haremden selamlığa gönderilirdi. Selamlıktan da haremliğe un kurabiyesi uzatılması eski adetlerdendi. Bayramlarda temiz elbise giymek ve bayramlık adıyla bir kenarda temiz elbise bulundurmak İstanbullular için günümüzde de varlığını devam ettiren bir gelenektir. Eski İstanbul’da bu bayramlık elbiselere “adamlık” adı verilir, bayramlık elbiselerin alınması özellikle çocuklar için ayrı bir önem taşırdı. Bayram gününden önce alınmış olan elbiseleri, ayakkabıları çocuklar yastıklarının altında saklar, bazıları ise ertesi güne sabredemeyip hemen giyerlerdi. Bunlara “arife çiçeği” ya da “arife böceği” denilirdi.



    Çocuklar bayramlarda ellerinde bir poşet yahut bir çantayla kapı kapı dolaşarak komşuların bayramlarını tebrik ederler. Ancak bu eylem çocuklar tarafından “bayramlaşma” yerine daha çok “şeker toplama” olarak adlandırılırdı. Aile büyükleri ve yakınları tarafından çocuklara şeker yerine bayram harçlığı verilir. Bu bayram harçlıklarıyla çocuklara bayram doyasıya yaşatılmaya çalışılırdı. Bayram harçlığı yalnızca çocuklara değil çalışmayan yahut durumu olmayan gençlere, yetişkinlere de verilmektedir. Bayram günlerinde yoksulları, düşkünleri sevindirmekse ayrı bir önem taşımaktadır.



    Bayramlarda küskünler barışır, eş dost, akraba bir araya gelir, böylece sosyal bağlar güçlendirmeye çalışılır. Bayram ziyaretlerine ise öncelikle en yaşlılardan başlanır ziyaret için gidilen her eve ufak hediyeler, bayram şekerleri, çikolataları götürülür. Uzakta olanların bayramlarda birbirlerine tebrik kartları yahut mektupları göndermesi de günümüzde internet ve telefon yoluyla devam etmekte olan adetler arasındadır.



    Kurban Bayramı ise Müslümanlar tarafından Hicri takvime göre Zilhicce ayının onuncu gününden itibaren dört gün boyunca kutlanan dini bir bayramdır. İslam dinindeki Ramazan Bayramı ile beraber en önemli iki bayramdan birisidir. Adını, “Müslümanların Allah rızası için büyükbaş veya küçük baş hayvan kurban etmesi” uygulamasından alan bu bayramda, İbrahim Peygamber'in, oğlu İsmail Peygamber'i kurban etmek istemesi üzerine Allah tarafından kurbanlık hayvan gönderilmesi olayı hatırlanır. Aynı zamanda İslam âleminin her yıl Mekke'de hac farizasını ifa ettikleri vakittir.

    Zilhicce ayı yaklaşınca İstanbul’da maddi durumu iyi olan her hane sahibi kendisine olduğu kadar eşine, çocuklarına, vefat etmiş anne ve babasına, yine vefat etmiş zevce ve evlatlarına birer güçlü ve büyük koyun alır, onları en az üç beş gün konağının ahır kısmında besletirdi. Koyunların dişi olmamasına ve organlarının eksik bulunmamasına özellikle dikkat edilir. Hane sahibi bir tekkeye mensupsa oraya da adak adıyla gereği kadar kurbanlık gönderilirdi.

    Kurban Bayramı gelmeden evvel kurbanlık hayvanlar güzelce yıkanır, tüyleri taranır, boynuzları yağlanır, temiz otlar üstüne yatırılarak bayram gününe kadar iyice bakılıp beslenirdi. Bayramdan sonra evlenecek gelin veya damadın koyunlarının boynuzları sarı altın varaklarla süslenir, tüylerinin üç beş yerine kurdele bağlanır henüz düğünü yapılmamış geline damat tarafından bir koç hediye edilirdi.

    Eski İstanbul’da hane sahibinin kurbanı evin erkeği tarafından kesilir. Kurban keserken beline yeni ipekli önlük kuşanan hane sahibi bıçaklarını kesmeye başlamadan evvel tekrar tekrar bileylerdi. Hayvanın gözlerini bağlamak için özel olarak beş on parça astar hazırlanırdı. Bayram namazından sonra daha kahvaltı yapılmadan kurban kesme işlemine başlanır. Kurban sahibi kendi kurbanını kendi kesemeyeceği takdirde vekâletini kesecek olan kişiye verir bundan sonra tekbirler eşliğinde kurbanlar kesilirdi. Hayatta olmayan kişiler adına kesilen kurbanlarda kesilen kişinin ruhuna Fatiha gönderilirdi.

    Günümüzde de kurban kesme âdeti bu şekilde devam etmekle beraber, genellikle kurbanlar, belediyelerce düzenlenen kurban kesme yerlerinde belli bir ücret karşılığında kasaplara kestirilmektedir. Kesilen kurban etleri parçalara ayrıldıktan sonra evlere taşınır ve İstanbul evlerinde genellikle kadınlar tarafından bu etler paylaştırılarak fakir, yoksul kimselere yahut kurban kesemeyen yakınlara gönderilir.

    İstanbul’da yapılan bayram ziyaretlerinde, Kurban Bayramı adetlerini Ramazan Bayramı’ndan ayıran en belirgin fark, misafirliklere tatlı ikramından önce kurban eti ikram edilmesidir. Bunun dışındaki bayram hazırlıkları ve bayramlaşma gelenekleri Ramazan Bayramı’ndaki adetlerle aynı mahiyettedir. Her iki bayramda da tüm bu gelenekler uygulandıktan sonra ailece bayram gezmelerine gidilir. Eskiden bunun için şehrin büyük meydanlarında bayram yerleri kurulur, bu yerlerde beşik salıncaklar, kayık salıncaklar, arabalar, atlıkarıncalar, cambazlar, at ve eşek binme yerleri, nişan yerleri gibi eğlenceler bulunurdu. Bayramlıklarıyla bu meydanlara gelen çocukları eğlendirmek için baloncular, düdükçüler, macuncular, oyuncakçılar birbirleriyle adeta yarış ederlerdi. Şehzadebaşı, Fatih, Sultanahmet camilerinin avluları ve Unkapanı, Kadırga, Kasımpaşa’da kurulan bayram meydanları eski İstanbul’un en meşhur bayram yerleriydi.

    Günümüzde de tüm yoğunluğuyla devam eden bayram gezmeleri belli meydanlarda olmasa da lunaparklarda, mesire yerlerinde, çarşılarda, tarihi camiler ve meydanlarda tüm renkliliğiyle devam ettirilmektedir. Bayram adetleri ise halkın yaşayış tarzına göre farklılaşmakla beraber hala coşkuyla devam ederken bir diğer adet de yaşlılar arasında “Ah ah nerde o eski bayramlar” diye iç geçirilmesidir.
    kaynakça : (yazmalısın yoksa puan kırıo bazı hocalar ) :D Kaynakça



    Akşit, Vehbi, “İslam’da Komşuluk İlişkileri”, www. tefekkurdergisi.8m.Com/ komsuluk.htm.



    Ali Rıza Bey, Bir Zamanlar İstanbul, Eski Adetler, Eğlenceler, Sosyal Hayat, Esnaf Kuruluşları, Bütün Yönleri İle, İstanbul, Kervan Kitapçılık A.Ş. Ofset Tesisleri, 1973.

    Bayrı, Mehmet Halit, İstanbul Folkloru, 2. bs. İstanbul, A. Eser Yayınları, 1972.

    Hür, Ayşe- Göktaş, Uğur, “Bayramlar”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C.2, İstanbul, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1994, s.107- 108.

    İstanbul Kültür ve Sanat Ansiklopedisi; “Bayram”, C.2, İstanbul, Tercüman Gazetesi Kültür Yayınları, 1982, s.1142- 1144.

    Kayaoğlu, İ. Gündağ- Ersu Pekin, Eski İstanbul’da Gündelik Hayat, İstanbul, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür işleri Daire Başkanlığı, 1992.

    Koca, Salim, “Eski Türklerde Bayram ve Festivaller”,

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...

    HALKBILIM/ koca_eski_bayram. pdf

    Koçu, Reşat Ekrem, “Bayram”, İstanbul Ansiklopedisi, C.4, İstanbul, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat, 1963, s.2284- 2288.

    Sezer, Sennur- Adnan Özyalçıner, Bir Zamanların İstanbul’u: Eski İstanbul Yaşayışı ve Folkloru, İstanbul, İnkılap Kitabevi, 2005.

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...



    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...


    bu arada bir teşekkür yeter !! :D
  3. gzde_ecem

    gzde_ecem Üye

    Katılım:
    23 Ekim 2011
    Mesajlar:
    312
    Beğenileri:
    96
    Ödül Puanları:
    0
    bizide vermişti ve ben istanbulu ele almıştım istersen onu yazayım :D kolay gelsin
    İstanbul’da Komşuluk İlişkileri



    Türklerin geleneksel yaşantısı içerisinde en önemli kavramlardan biri olan komşuluk, Türk toplumlarında hem dini hem de geleneksel bir unsur olması bakımından oldukça büyük bir öneme haiz olmuştur. Komşuluk ilişkileri, eski İstanbul yaşayışında çoğu zaman akrabalıktan ve hısımlıktan daha önemli olmuş, bu ilişkiler çoğunlukla din, kültür, ırk ayrımı düşünülmeden birlik içinde sürdürülmüştür. Bununla beraber belli semtlerde belli din ve inanç sahiplerinin oluşturduğu yerleşimler olmuşsa da bu yerleşim yerlerinde birbirlerinin “haram” saydıkları şeylere saygı gösterilmesiyle oluşturulan hoşgörü ortamı, şehrin içinde farklı kutuplaşmaların oluşmasına engel olmuştur. Böylelikle İstanbul’da farklılıklar, kutuplaşmalar yerine bir kültür çeşitliliğini ortaya koymuştur.

    İslamî kültürde de komşuluğa büyük bir önem verilmiştir. Nisa Suresi’nin "Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez." (Nisa, 4/36) ayetiyle İslamiyet’in temel konuları arasında komşuluk ilişkilerine de yer verilmiştir. Hz. Muhammed de komşuluk ilişkilerinde nasıl davranmak gerektiğine ilişkin olarak, komşu hastalandığında geçmiş olsun ziyaretine gitmek, öldüğünde cenazesinin kaldırılmasında bulunmak, borç istediğinde vermek, darda kaldığında yardımına koşmak, bir nimete kavuştuğunda tebrik etmek, başına bir musibet geldiğinde teselli etmek, evi onun rüzgârını (güneşini, manzarasını) engelleyecek şekilde yüksek yapmamak, ne pişirdiğini ona belli etmemek, belli ederse pişirdiğinden ona da vermek hususları üzerinde durmuştur. Hatta Hz. Muhammed’den aktarılan bir hadiste “kötülüğünden komşusunun emin olmadığı kimsenin gerçekten iman etmiş sayılmayacağı” dile getirilmiştir. İslam âlimleri çeşitli hadisler, İslam ahlakı ve yaşayışından “iyi komşu”nun nasıl olması gerektiği konusunu farklı açılardan incelemiş, bazı komşuluk haklarının ve kurallarının varlığına dikkat çekmişlerdir.

    Bu kurallar eski İstanbul yaşayışında herkes tarafından tam anlamıyla uygulanmasa da çoğu insan tarafından doğruluğu kabul edilmiştir. Halksa kendi kurallarını kendi deyişleriyle dile getirmiş “Ev alma komşu al”, “Komşu komşunun külüne muhtaçtır”, “Komşuda pişer, bize de düşer” gibi atasözleriyle bu konudaki hassasiyetlerini dile getirmişlerdir.



    Eski İstanbullular, İstanbul’da iki türlü komşuluk olduğunu söylemektedir. Bunlardan birincisi bir mahalleyi yahut semti dolduran her tabakadan insanın oluşturduğu toprak komşuluğudur. Bu komşulukta mahallenin tüm insanları birbirini tanır, selamlaşır, görüşür, yardımlaşır. Bir evde hasta olsa ziyarete gidilir, yemek götürülür, hal hatır sorulur. Bir düğüne davet edilince tebriğe gidilir, hediyeler götürülür; bir cenaze olsa taziyeye gidilir; bayramlarda kandillerde ziyaretler yapılır. Mahalle gençleri mahalle kızlarını korur, mahalleye giren yabancılar hemen fark edilerek mahallelinin meraklı bakışlarının hedefi olur. Bu türden komşuluklarda akranlık yahut sınıf farkı gözetilmez, büyükler küçükleri korur, küçükler büyüklere saygı gösterir, mahalle gençleri komşuların lafından sözünden çekinir. Mahalleye yeni taşınan kimseye “hoş geldin ziyareti” yapılır, bu tanışmaların ardından yakın komşuluklar kurulurdu.



    Mahalle çocukları cami avlularında, yangın yerlerinde, mezarlık tarlalarında, mahalle aralarında körebe, esir almaca, üç taş, beş taş, dokuz taş, lastik, dondum, kartal, topaç çevirme, pilav pişti, çıplak yavrum, kapamazsın, uzun eşek, adım atlama, uçurtma uçurtma, birdir bir, aşık atma, tahterevalli, seke seke ben geldim, saklambaç, ceviz açma, yazı mı tura mı gibi oyunları oynarlar, kış aylarında yokuşlarda kızak kayarlar, birbirlerini kar topları ile topa tutarlar, ilkbaharda yumurta tokuştururlar, tulumba sandığı kaldırıp yangın var numarası yaparlardı. Kuş geçimi mevsiminde de ökse ve kapanca denilen tuzaklarla kuş yakalayarak tuttukları kuşları kafeslere koyup cami avlularına götürürlerdi. Birçok kimseler bunlara beşer onar para verip kuşları azad ettirirlerdi. Kuşlar salınırken “azad bozad, cennet kapısında beni gözed” derlerdi.



    İkinci tür komşuluk ise yakın dostlukların kurulduğu komşuluklardır ki bu tarz komşuluklarda bir komşu diğerini ailesi gibi benimser. Pişirdiği yemekten komşusunun payını ayırır, misafiri geldiğinde onu da davet eder, başlarına bir felaket geldiğinde yardım için ilk bu kapılara koşulur ve bu kapılar açılırdı. Bu gibi komşulukların bazıları dedelerden torunlara intikal eder, bunlar komşu olarak anılmaktan öte aile dostu olarak kabul edilirlerdi. Bu komşular birbirlerinin düğünü, lohusalığı, sünneti, misafiri, cenazesi, hastalığını kendisininmiş gibi düşünür, planlarını buna göre yapar, misafirlerine gerektirdiği takdirde kendi evini açarlardı. Yaz geldiğinde yakın komşular birlikte pikniğe, gezmeye, tatile gider; kış yiyeceklerini birlikte hazırlar, halılarını, yorganlarını birlikte yıkar, her işi birlikte yaparlardı. Hiç kimse ile yakın komşuluk kuramayan komşulara ise pek iyi gözle bakılmaz ancak komşuluk hakkı için onlarla ilişki tamamen de kesilmezdi.



    Bu tür komşulukların yanı sıra İstanbullular, kan yoluyla edinilen akrabalığın yanında kendi seçtikleri akrabalar da edinmektedir. Bunlar daha çok çocuksuz ailelerde çocuklu aileler arasında görülen “cicianne” ilişkisi ve benzer alışkanlıkların oluşturduğu yakınlığın bir nevi “manevi akrabalık” oluşturmasıyla gerçekleşen “ahretlik” ilişkisidir. Bir evin çocuğuna yaşı kaç olursa olsun emek veren kimse “cicianne”, bu kişinin bir eşi varsa bu kişi de “cicibaba” olarak benimsenir ve çocuk tarafından da bu şekilde çağırılırdı. Ahretlik ise iki kişi tarafından “birbirlerini gerçek kardeş ya da baba- evlat sayacaklarına ve öteki dünyadaki sorgulamalarda birbirleri lehine tanıklık edeceklerine dair söz vermeye” dayanan bir yakınlıktı. Ahret babalığı, ahret kardeşliği, ahret oğulluğu gibi yakınlıklar birbirlerinin ahreti kadar bu dünyasıyla da meşgul olmaya dayanan bir dayanışma biçimi olarak görülmektedir. Orta sınıf ve yoksullar arasında yaygın olan bu tür yakınlıklar çoğu zaman kan akrabalığından daha yakın bir ilişki şeklinde sürdürülür, öldükten sonra bu kişilerin yakınları tarafından gözetilmeleri vasiyet edilirdi.



    Eski İstanbul’da bir sokaktan cenaze çıkması bütün sokağı, hatta mahalleyi ilgilendirirdi. Cenaze beklemeye, hazırlıklara yardıma gidilir, en az üç gün cenaze evine yemek gönderilirdi. Başsağlığı dileklerinde “Allah o yattıkça sizlere ömür versin”, “Allah bunu unutturacak acı vermesin” denilir. Ölüden söz ederken “Allah rahmet eylesin”, “Nur içinde yatsın” gibi kalıplar kullanılırdı. Ölü ailesinden uzaktayken bile ölünün incineceği sözler edilecekse “Toprağı duymasın” diye başlanır, ölüler hayırla anılmaya çalışılırdı. Müslüman olmayan ölülere de “Toprağı bol olsun” yahut “Dinince dinlensin” denilirdi.



    Günümüz İstanbul’unda bu tarz komşulukların alanı daralmakla birlikte komşuluk ilişkilerinin kısmî olarak devam etmekte olduğu söylenebilmektedir. Modern hayatın getirdiği bazı şartlar İstanbul’a "kalabalıklar içindeki yalnızlık" kavramını getirmişse de bazı semtlerde sokak, site yahut apartman içerisinde bu tarz ilişkilerin varlığının hala devam etmekte olduğu görülmektedir. Bununla beraber bireyselleşmenin öne çıkmış olduğu kent yaşamında komşuluk kavramı yaygın ve birincil önem arz etmekten çıkmış, apartman içerisindeki yakınlıklar da asansör kullanımıyla beraber daralarak, ilişkilerin kapsamı kimi zaman kat komşuluğu, kapı komşuluğuna dönüşmüştür. Çocukların oyunları hızla gelişen oyuncak sektörüyle form değiştirmiş, sokaklarda özgürce yaşanan çocukluk parklarla sınırlanmış, “apartman çocuğu” kavramı İstanbul çocuklarının yeni ismi olmuştur.



    İstanbul Evlerinde Misafir Karşılama ve Uğurlama



    Dünyanın neresinde olursa olsun bir Türk’ü tanımlarken söylenecek en belirgin özelliği misafirperver oluşudur. Türk toplumunda misafirliğin mistik bir dokunulmazlığa sahip oluşu, esasen ev sahibi ve misafirin birlikte oluşturmuş olduğu karşılıklı bir durumun ve uyumun sonucudur. Ev sahibi misafirini ağırlamak için her türlü zahmete katlanırken misafir de ev sahibini huzursuz etmemek için elinden gelen nezaketi göstermektedir. Böylelikle ev sahibi misafiri Tanrı’nın bir lütfu olarak görüp ona kıymet verirken, misafir de bu kıymet karşısında minnet duygusu ile ev sahibini hoş tutmaya çalışmaktadır. Misafir ağırlamak Türkler için geçmişi çok eskilere dayanmakla beraber hiçbir zaman değerden düşmemiş bir gelenektir. Ev sahibi, misafiri her kim olursa olsun kendi rahatını, ailesinin alışkanlıklarını unutarak misafirinin memnuniyetine göre hemen yeni bir düzen oluşturur.



    Her Türk evinde misafirlerin ağırlanması için hazırlanmış bir misafir odası bulunmaktadır. Bu oda için evin en büyük en güzel odası seçilir ve bu odaya en temiz en güzel eşyalar yerleştirilir. Ev savaş alanına dönüşse bile bu oda daima düzenli ve temiz kalır, bu odanın kapısı yalnızca misafir geldiği zamanlarda açık bırakılır. Her Türk evinde olduğu gibi elbette İstanbul evlerinin de her birinde bir misafir odası bulunmaktadır. En fakir aileler bile evlerinde misafir için bir oda ayırmayı, bu mümkün olmadığı zaman ise oturduğu odada bir köşe düzenlemeyi ihmal etmez. Zenginler misafir odalarını düzenlemek için para sarf etmekten çekinmez. En değerli eşyalar misafir odalarına konularak bu odaya misafir olmadığı sürece çocuklar alınmazdı.



    İstanbul halkı misafirin geleceğini önceden biliyorsa, evi temiz olsa dahi mutlaka dip köşe bir temizliğe başlar. Temizlik sırasında evin erkeği evin eksiklerini ve misafire ikram edilecek şeyleri titizlikle tedarik etmek için alışverişe çıkar. Çocuklar hazırlıklar sırasında ya ailelerine yardım eder ya da misafirden önce evde bulunması şartıyla oynamak için komşuya yahut sokağa gönderilirler. Böylelikle misafire hazırlanırken İstanbul evlerinde gerektiği zaman komşuların da yardımıyla hummalı bir çalışma başlar.



    Misafir uzak bir mesafeden geliyorsa ve aracı yoksa mümkün olduğu takdirde ev sahibi tarafından misafire bir araç temin edilir ve misafir evinden yahut yakın bir noktadan araçla eve getirilir. Yakın çevreden gelen misafirler kapıda karşılanırken, uzak mesafeden gelen misafirler daha sokak kapısında karşılanır. Misafir her gün görülen kapı komşusu dahi olsa mutlaka güler yüzle ve tatlı dille karşılanır. Daha kapı açılır açılmaz “Hoş geldiniz ” denilir, eğer misafir sıklıkla gelen biri değilse “Aman Efendim kimler gelmiş, hoş geldiniz ayağınıza sıcak sular dökelim” diyerek hafif bir serzenişte bulunulur, misafir sıklıkla gelen biriyse de “Aman ne saadet, biz de şimdi geliverse diyorduk” tarzında ziyaretine karşı istek gösterilir. Misafir kapıdan içeri girdiğinde, ev sahibi tarafından önceden hazırlanmış misafir terliklerini ayağına geçirirken, ev sahibi tarafından varsa elinden poşeti, şemsiyesi, bastonu, sırtından mantosu ve başından şapkası alınır. Ev sahibinin yol göstermesiyle doğruca misafir odasına geçilir.



    Bu sırada misafir eğer yeni bir eve gidiyorsa mutlaka bir ev hediyesi, ilk defa gidecek olduğu aileye bir paket çikolata, meyve, dondurma, şekerleme gibi hediyelerle gider, bir yerden dönüyorsa (hac ziyareti, şehir dışı tatili, yurt dışı tatili vs. gibi) gittiği yöreden ev sahibine hatıra hediyesi getirir. Gidilecek evin durumu iyi değilse onlara zahmet vermemek için misafir, ikramlık yiyecek ve içeceklerle birlikte gelir, durum elverdiğince hediye mahiyetinde, misafirliğe gidilen evin ihtiyaçları kısmen giderilir. Ev sahibinin durumu iyi ise misafirin bu nezaketi karşılıksız bırakılmaz varsa bahçeden kesilen çiçekler, toplanan meyveler, evde bulunan eşyalardan ufak hediyelerle getirilen hediyelere mukabele edilirdi.



    Misafir odasına yahut köşesine geçildiğinde ev sahibi gelen misafirin halini hatırını sorar, çocuklarının yahut kendisiyle beraber yaşayanların durumunu öğrenmeye çalışır cevaplar sevinçliyse memnuniyet, üzüntülüyse teesürlü görünür. Bu hoş beş esnasında evin en küçük bireyi misafirlere kolonya ve şekerleme ikram eder, evin hanımı da misafirlerin yemek yeyip yemediğini öğrenmeye çalışır. Eğer misafirin yemek yediği öğrenilirse derhal Türk kahveleri, yanında Türk lokumu yahut çikolatayla beraber ikram edilirdi. Kahveyle beraber misafire sigara ikram edilmesi de eskiden beri devam ettirilen İstanbul adetlerindendir. İkrama önce misafirlerden yaşı en büyük olanla başlanır, misafirlerin ikramı tamamlandığında ev sahiplerine de ikramlar aynı sırayla sunulur. Misafir kahve içmek istemezse ev sahibinin ısrar etmesi zarurettir. “ Buralara kadar zahmet ettiniz, bir kahvemizi içmeden bırakmayız” şeklinde teşvikte bulunulur. İstemediği takdirde meyve suyu, limonata, şerbet, ayran gibi seçenekler sıralanır. Bunlardan hiçbiri istenmese dahi içlerinden birisi mutlaka getirilir. Misafir nezaket gereği istemediği ikramı önüne gelince kabul etmek zorunda kalırdı. Bununla beraber misafire hal-hatır sormadan hemen kahve getirilmesi misafir tarafından hoş karşılanmaz, çoğunlukla “hemen gitmesi isteniyor” şeklinde yorumlanırdı. İkram için sunulan bardakların, fincanların temizliğine ve bardaklarda “dudak payı” denilen boşluğun az ya da çok bırakılmamasına özellikle dikkat edilirdi.



    Ev sahibi için misafiri konuşturmak, onunla ilgilenmek farz gibidir. Misafir çocukları evin çocukları tarafından misafiri rahat bırakması için oyalanır. Bu suretle gerek çocuğun gerek misafirin rahat etmesi için uğraşılır. Misafir uzun oturursa çay ikram etmek adettendir. Çayla birlikte yemiş, kurabiye, tatlı yahut hazırlanmışsa çeşitli ikramlarda bulunulur. Çaydan sonra mevsim meyveleri veya yazın dondurma, kışın boza gibi ikramlarda bulunulur.



    Yemeğe davetli olan misafir için mükellef bir sofra hazırlanır, misafir sofrasında et yemeği ve tatlı bulundurmaya çalışılır, mümkün olmadığı takdirde kusurların bağışlanması için af dilenir. Misafir yemek yerken, ev sahibi yemek yemiş olsa dahi misafire eşlik etmek zorundadır. Yemek sırasında gelen misafirler ise mutlaka sofraya davet edilir. Misafirden önce yemeğe başlamak ve misafirden önce sofradan kalkmak İstanbul halkı tarafından ayıp karşılanır. Sofra hazırlanırken yahut kaldırılırken misafirin iş yapmasına izin verilmez “Olur mu sen misafirsin otur” denilir. Buna rağmen yardımda ısrar eden misafir ev sahibinin gönlünü kazanır.



    Yemek ve tatlı sonrasında daha önce içilmiş olunsa dahi yeniden çay ikram edilir. Misafir çaydan sonra kalmamak için ısrar edince “Daha karpuz kesecektik” denerek misafir kalması için ikna etmeye çalışılır. Saat geç bile olsa “Daha erken, ne güzel sohbet ediyorduk” gibi sözlerle misafirlik uzatılmaya çalışılır. Tüm ısrarlara rağmen misafir gitmek istiyorsa bunun için bir bahane bulmak zorundadır. “Geç oldu size de zahmet verdik bir dahaki sefere inşallah”, “Yarın iş var, çocukların okulu var” vs. gibi gerekçeler söylenir. Bahane geçerli kabul edildiği takdirde “O zaman en yakın zamanda tekrar bekliyoruz, çok memnun kaldık” denilir, misafir yemek ikramı yapılmadan gitmek için ısrar ederse de “Bunu kabul etmeyiz, bir dahaki sefere yemeğe buyurun” denilir ve misafirin eşyaları, ev sahibi tarafından getirilerek kapıdan tekrar tekrar davet edilerek yolcu edilir. Uğurlama esnasında aile bireylerine, yakınlara, tanıdıklara selamlar gönderilir. Misafir kapıdan çıkarken “Bize de bekleriz” diyerek karşı davette bulunur ve misafirin “Allah’a ısmarladık”, “Allah’a emanet olun” gibi sözlerine “Güle güle” diye karşılık verilir. Uğurlama esnasında uzun yolculuğa çıkacak olan misafirlerin ardından mutlaka su dökülür, yeniden gelmesi temenni edilerek “Su gibi git, su gibi gel” denilirdi.



    Eski İstanbul’da ulaşım araçlarının yaygın olmadığı zamanlarda bir semtten başka bir semte misafir gidenler gece yatısına kalmaktaydı. Günümüzde de bu geleneğin yalnızca yakın arkadaşlar, akrabalar arasında devam ettiği görülmektedir. Bu gibi gece yatısına kalan misafirler için İstanbul evlerinde en iyi oda, en rahat yatak ayrılır. Yatağın çarşafları, yastık, yorgan kılıfları değiştirilerek kullanılmamış yahut yeni yıkanmış olanları geçirilir. Misafir için temiz bir pijama, bir havlu hazırlanır. Mevsim kışsa misafirin üşümemesi, yaz ise terlememesi için her türlü çareye başvurulur. Misafirin uykusu gelmeden yatılmaz, evin çocukları misafiri rahatsız etmesin diye erkenden uyutulur. Ev sahibi misafirini yalnız bırakmamak için tüm işlerini aceleyle bitirir. Ev sahibi gözünde misafiri gücendirmek Tanrı’yı gücendirmek kadar günah sayılır. Aile içerisinde geçen huzursuzluklar, küskünlükler misafir önünde unutulurdu.



    XV. asırda misafirlik kavramının kurumlaştırılmış bir durum olduğu, Anadolu, Rumeli ve İstanbul’da bir seyyah, bir iş adamı veya halktan herhangi bir kimsenin kervansaraylarda üç gün boyunca ücretsiz olarak ağırlandığı bilinmektedir. Günümüzden çok önce ortadan kalkmış olan bu gelenek, İstanbul evlerinde “misafirliğin üç günden sonra çıkması” deyimiyle sürdürülmektedir. Bu deyimin anlattığı şey esasen kervansaraylarda üç günden sonra ücret alınmasıysa da, bu İstanbul evlerinde misafirliğin üç günden fazlasının pek makbul olmadığı yolundadır. Bununla beraber varlığından memnuniyet duyulan misafirin misafirliği üç günden sonra çıksa da o, aileden biri gibi görülür ve böyle ağırlanırdı. Misafirin evde iş yapmasına üç gün boyunca izin verilmez, üç günden sonra yavaş yavaş yardımlar kabul edilmeye başlanırdı.

    Misafir ev sahibinin kendisinden hoşnut olup olmadığını mutlaka bilmek ister, rahatsızlık ve yorgunluktan açılan bahis sıklaşır yahut ev sahibi karşısında esnemeye, huzursuzlanmaya başlarsa müsaade istemeye yeltenir. Ev sahibinin devamlı konuşması yahut hiç konuşmaması da pek hoş karşılanmazdı.



    Misafirlikte en önemli şey elbette misafirliğin karşılıklı bir şekilde sürmesidir. Misafirliğe misafirlikle icabet edilir, ahbaplar arasında bu ziyaretlere aynı sıklıkla karşılık vermesi beklenilir. Bu durumun istisna arz ettiği durumlar ise yaşlılık, hastalık gibi durumlardır. İstanbulluların yaşlıları, hastaları karşılık beklemeden ziyaret etmesi bir zaruret olarak görülür. Ancak bu gibi ziyaretlerde diğerlerinden farklı olarak belli kurallar söz konusudur. Örneğin hasta ziyareti kısa olur. Hasta ziyaretine gelen kişi şifa mahiyetinde olan süt, pekmez, çorba, meyve gibi hastanın iyileşmesine yardımda bulunacak hediyeler getirir. Çocuklarla hasta ziyaretine gidilmez, gidilse bile çok kısa oturularak hastanın rahatsız olmaması sağlanır. Yaşlılara ziyarete gidildiğinde ise önce elleri öpülerek “Buyur otur” demesi beklenirdi. Yaşlıların yanında ayak ayak üstüne atmak, sigara içmek, yersiz söylemlerde bulunmak ve ondan önce sofraya oturmak ayıp karşılanır, yaşlıları ziyaret etme saatlerine dikkat edilirdi.



    İstanbul halkı iftar ziyaretleri, akşam oturmaları, kahvaltı davetleri, yaz misafirlikleri, helva sohbetleri gibi misafirliklerin dışında da çeşitli bahanelerle sık sık birbirlerini ziyarete gitmektedir. Hastalık, sakatlanma, kaza gibi durumlarda “geçmiş olsun” ziyareti; evlilik, nişan, terfi, ev alma, askerden dönme, çocuk sahibi olma gibi durumlarda “göz aydınlığına gitme”; aileden biri askerlik yahut bir iş için uzak bir yolculuğa çıkacaksa “Allah kavuştursun” ziyaretine gitme; Hac’dan gelenlere “hacı tehniyesi”; yeni taşınanlara “hoş geldin” ziyareti; cenaze olduğunda “taziyeye gitme”, bayramlar ve kandillerde “bayram tebriği” ne gitme gibi özel ziyaretlerde bulunulmaktadır. Bu ziyaretlerin her birinde farklı kurallar, gelenekler söz konusu olsa da öz itibariyle misafir karşılama ve uğurlama adetlerine daima riayet edilmektedir.



    İstanbul’da Bayramlaşma Adetleri



    “Bayram” sözcüğü, Türklerde çok eski çağlardan beri kullanılan bir kavram olmakla beraber, tarihî kayıtlara göre, Türklerin, Hunlardan beri bayram ve festival türünden birçok tören ve faaliyetlerinin bulunduğu bilinmektedir. Göktürk ve Uygurlarda da toplumun her kesiminden insanların katıldığı çeşitli tören ve kutlamalar yapılmaktaydı. Türklerin İslâmiyet’ten önce Orta Asya'da kendilerine has bir hayat tarzları ve inançları olduğu gibi, yine kendilerine has bayramları ve festivalleri olmuştur. Ancak genel itibariyle bakıldığında eski Türk bayramlarında değişmeyen dört unsur görüldüğü ve bunların, ritüel değeri taşıyan davranışlar, hayatlarında rol oynayan nesneler, eğlence ile ilgili unsurlar, giyim, süslenme ve süsleme ile ilgili unsurlar şeklinde sıralanabileceği söylenmektedir.

    Arapça ve Osmanlıca' da “muâyede” olarak bilinen "Müslümanların, en önemli sevinç günleri olan ve bizzat Hz. Peygamber tarafından ilân edilen Ramazan ve Kurban bayramlarında birbirlerini tebrik etmelerine", Türkçe' de “bayramlaşma” denilmektedir. İlk dönem Müslümanlarının bayramlaşma şekli hakkında yeterli bilgi olmamakla birlikte, bayramlarda "Allah mübarek etsin" şeklindeki dileklerle tebrikleştikleri, bu tebrikleşmenin Emevîler devrinde de sürdürüldüğü bilinmektedir. Abbâsîler döneminde, başta Bağdat, Kudüs, Şam gibi büyük şehirler olmak üzere çeşitli merkezlerde canlı bir şekilde yapılan bayramlaşma ve kutlamalar sırasında tatlı ikram etme uygulaması Fâtımîler zamanında bir gelenek halini almış. Selçuklular zamanında da bayram kutlamalarına büyük önem verilmiştir. Bayramlaşma sırasında gerçekleşen el sıkışma, küçüklerin büyüklerin ellerini öpmesi, yemek ve tatlı ikram etme, hediyeleşme gibi uygulamalar zaman içerisinde halk arasında benimsenerek bir gelenek halini almıştır.

    İstanbul’da ise bayramların kutlanması elbette Türklerden daha önceki dönemlere dayanmaktadır. Bizans döneminde İstanbul’da günlük yaşamı renklendiren unsurlardan biri olan bayramlardan bazıları dinsel olayların yıldönümü, bazılarıysa imparatorluk düğünleri, zaferler ya da doğal afetlerden sonra yapılan çeşitli törenlerden oluşurdu. Panegryreis (panayır) denen bu önemli günler, 1166’da, I.Manuel tarafından yapılan listeye göre 66 panayır ve 27 ana bayramdan oluşmaktaydı. İstanbul’da pek çok bayram imparatorun katılımıyla gerçekleştirilirdi. İ. Hrisostomos’a göre dinsel bayramlar 4.yy’dan beri İstanbul’da kutlanıyordu.



    Türklerin İstanbul’a yerleşmesinden sonra, Türkiye’de ve İslam dünyasının her tarafında olduğu gibi İstanbul’da da saygı ve sevinçle karşılanan dini günler ve bayramlar yaşanmaya başlanmıştır. İslam dünyasında kutsal sayılan Mevlit, Regaip, Miraç, Berat geceleri “kandil geceleri” olarak anılmış, İstanbulluların birbirlerinin kandillerini kutlamaları birer gelenek halini almıştır. Bu gecelerde camilerin minareleri kandillerle donatılır, bu günlerde hayır işlemeye oldukça önem verilir, birçok insan bu kutsal günleri oruç tutarak geçirir. Kandil günleri ve geceleri mümkün olduğu takdirde İstanbullu kadın ve erkekler camilere gider, türbeleri ziyaret eder, lokma döktürüp veya helva pişirip konu komşuya dağıtırlar.



    Eski İstanbul’da yoğun bir şekilde hissedilen bu kutlama havası İstanbul’un manzarasını bir anda değiştirir. Bazı hayır sahipleri damacanalarla su alarak bunu çarşılarda, meydanlarda “sebil, sebil” diye bağırılarak halka hayır için dağıtırdı. Günümüzde de devam eden adetlerden biri olan kandil simidi yahut kandil çöreği fırınlarda, pastanelerde, sokak başlarında süslenmiş paketlerle satılırdı. Kandil gecelerinde evin reisi kandil çöreği yahut şekerleme almadan evine gitmez. Eve gelindiğinde tüm aile bireyleri kendi aralarında birbirlerini öperek kandilleşir, komşuların kapısı çalınarak, akrabalar, yakın dostlar aranarak kandil geceleri tebrik edilirdi. İstanbul halkı kandil günlerinde hayır işlemek ve günahtan kaçınmak için ayrı bir çaba gösterir, işledikleri günahlar için bu gecelerde Allah’ın affına ve merhametine sığınırlardı. Bununla beraber İstanbul halkı bu gecelerde edilen duaların kabul olunacağına inanırdı.



    İstanbul halkı Ramazan ayının en önemli ay olduğuna inanır ve bu ay için “On bir ayın sultanı” denilirdi. Verilen ehemmiyetin büyük olması sebebiyle İstanbul şehrinde ve evlerin içerisinde Ramazan hazırlıklarına haftalar öncesinden başlanır. Evler, camiler, dükkânlar temizlenip süslenir, mahyalar asılır, gece konserleri, Ramazan programları, iftar davetleri düzenlenir.



    Ramazan ayının gelmiş olduğu gerek sokaklarda gerek evlerde gerekse yazılı ve görsel medyada olağan gücüyle hissedilmektedir. Oruç ayı olarak da anılan bu ayın bitişinde yani hicri Şevval ayının ilk üç gününde ise birinci dini bayram olan “Ramazan Bayramı” kutlanmaktadır. Bayramdan bir gün öncesine halk arasında “arife günü” denilmektedir. Eski İstanbul’da arife geceleri selâtin camilerin minarelerine kaftan giydirilir. Mahya olarak da bir hat çekilerek Ramazan ayının yolculuğuna imada bulunulurdu. Eskiden Ramazan’ın on beşinden sonra konaklarda dikiş işlerinin ve bu yoldaki hazırlıkların başladığı görülür, bayramlık giysiler için kumaş alınarak süratle dikilmeye başlanırdı. Bayramlık alışverişinin en önemli kısmını el öpmeye gelecek çocuklara verilecek olan ucuna gümüş paralar düğümlenip hediye olarak hazırlanan mendillerle, davulcu, bekçi ve çöpçülere verilecek olan çiçekli, şal örnekli mintanlar oluştururdu. Bu alışverişler sürerken bir yandan da bayram temizliğine başlanır, evlerin her köşesi baştan sona temizlenirdi. Bayrama bir- iki gün kala tepsi tepsi baklavalar açılır, sarmalar sarılır bayramda pişirilmek yahut şerbetlenmek üzere çeşitli yiyecekler hazırlanırdı. Bayram gecesi İstanbul’un tüm hamamları sabaha kadar açık bulundurulur. “Arife suyuyla yıkanma” nın sevap olduğuna inanılır ve hamamlarda tas tas üstünde denilecek derecede büyük bir kalabalık bulunurdu.



    Bayram kutlamalarına bayram namazından sonra başlanır. Bayram namazı Cuma namazı kılınan yani minbere ve hatibe sahip olan camilerde kılınırdı. Bayram namazına yalnızca erkekler gider, namazdan sonra cemaat birbirleriyle bayramlaşır, erkekler eve geldiklerinde küçükler büyüklerin ellerinden öper, büyükler de onlara değişik hediyeler verirlerdi. Erkekler bayram namazında iken kadınlar ve çocuklar bayramlık elbiselerini giyerek süslenir. Bayram sabahı kahvaltısı için evin hanımı tarafından bayram çöreği yapılırdı. Bayram kahvaltıları İstanbul halkı için büyük önem taşır eğer yakında ise aile büyükleri, yakın akrabalar yaşı en büyük olan kişinin evinde toplanarak özenle hazırlanan sofralarda bayram kahvaltısı hep birlikte yapılırdı.



    Aile büyükleri hayatta değilse arife günü ikindi namazından, bayram günü ise bayram namazından hemen sonra aile kabirleri ziyaret edilirdi. Mahallelerde komşular birbirlerine giderek bayram tebriğinde bulunur, evleri ilk olarak bekçiler ziyaret ederlerdi. Bekçiler gittikleri her kapıda bir bayram manisi söyleyerek davul çalarlardı. Davulu daha çok mahalle bekçilerinin en genç olanı çalar, yaşlı bekçiler de kapıdan bahşiş toplarlardı. Bekçilerden birinin elinde sırık durur, o sırık evlerden birinin penceresine uzatılır, içeriden de sırığın üzerine basma, mendil ya da değişik hediyeler bağlanırdı. Tulumbacıların bahşiş alması da eski İstanbul’a has bir adetti. Tulumbacılar kapıları klarnet, darbuka gibi bir çalgı eşliğinde dolaşır, bahşişler fenerin ya da borunun içine toplanılırdı.



    Ramazan Bayramı’nın birinci günü özellikle akşamcılar için ayrı bir önem taşımaktaydı. Bir ay boyunca kapalı olan meyhaneler bayram geldiği zaman açılır. Hatırı sayılır müşterilere gedikli meyhane sahipleri tarafından bayram sabahı midye ya da uskumru dolması gönderilirdi. Bu dolmaya ise “unutmabeni dolması” denilirdi.



    İstanbul’da Ramazan ziyaretlerinde şeker ikramı adet olduğu için bu bayrama eskiden yaygın olarak “Şeker Bayramı” denilmekteydi. İlk günü Cuma’ya rastlayan bayrama bir günde iki hutbe okunduğu ve Cuma günü de bir bayram sayıldığından “büyük bayram” anl***** gelen “id-i ekber” denilirdi.



    Bayram gecesi konaklarda bahşişler keselere, çamaşırlar bohçalara konularak dolaplara yerleştirilir, haremden selamlığa gönderilirdi. Selamlıktan da haremliğe un kurabiyesi uzatılması eski adetlerdendi. Bayramlarda temiz elbise giymek ve bayramlık adıyla bir kenarda temiz elbise bulundurmak İstanbullular için günümüzde de varlığını devam ettiren bir gelenektir. Eski İstanbul’da bu bayramlık elbiselere “adamlık” adı verilir, bayramlık elbiselerin alınması özellikle çocuklar için ayrı bir önem taşırdı. Bayram gününden önce alınmış olan elbiseleri, ayakkabıları çocuklar yastıklarının altında saklar, bazıları ise ertesi güne sabredemeyip hemen giyerlerdi. Bunlara “arife çiçeği” ya da “arife böceği” denilirdi.



    Çocuklar bayramlarda ellerinde bir poşet yahut bir çantayla kapı kapı dolaşarak komşuların bayramlarını tebrik ederler. Ancak bu eylem çocuklar tarafından “bayramlaşma” yerine daha çok “şeker toplama” olarak adlandırılırdı. Aile büyükleri ve yakınları tarafından çocuklara şeker yerine bayram harçlığı verilir. Bu bayram harçlıklarıyla çocuklara bayram doyasıya yaşatılmaya çalışılırdı. Bayram harçlığı yalnızca çocuklara değil çalışmayan yahut durumu olmayan gençlere, yetişkinlere de verilmektedir. Bayram günlerinde yoksulları, düşkünleri sevindirmekse ayrı bir önem taşımaktadır.



    Bayramlarda küskünler barışır, eş dost, akraba bir araya gelir, böylece sosyal bağlar güçlendirmeye çalışılır. Bayram ziyaretlerine ise öncelikle en yaşlılardan başlanır ziyaret için gidilen her eve ufak hediyeler, bayram şekerleri, çikolataları götürülür. Uzakta olanların bayramlarda birbirlerine tebrik kartları yahut mektupları göndermesi de günümüzde internet ve telefon yoluyla devam etmekte olan adetler arasındadır.



    Kurban Bayramı ise Müslümanlar tarafından Hicri takvime göre Zilhicce ayının onuncu gününden itibaren dört gün boyunca kutlanan dini bir bayramdır. İslam dinindeki Ramazan Bayramı ile beraber en önemli iki bayramdan birisidir. Adını, “Müslümanların Allah rızası için büyükbaş veya küçük baş hayvan kurban etmesi” uygulamasından alan bu bayramda, İbrahim Peygamber'in, oğlu İsmail Peygamber'i kurban etmek istemesi üzerine Allah tarafından kurbanlık hayvan gönderilmesi olayı hatırlanır. Aynı zamanda İslam âleminin her yıl Mekke'de hac farizasını ifa ettikleri vakittir.

    Zilhicce ayı yaklaşınca İstanbul’da maddi durumu iyi olan her hane sahibi kendisine olduğu kadar eşine, çocuklarına, vefat etmiş anne ve babasına, yine vefat etmiş zevce ve evlatlarına birer güçlü ve büyük koyun alır, onları en az üç beş gün konağının ahır kısmında besletirdi. Koyunların dişi olmamasına ve organlarının eksik bulunmamasına özellikle dikkat edilir. Hane sahibi bir tekkeye mensupsa oraya da adak adıyla gereği kadar kurbanlık gönderilirdi.

    Kurban Bayramı gelmeden evvel kurbanlık hayvanlar güzelce yıkanır, tüyleri taranır, boynuzları yağlanır, temiz otlar üstüne yatırılarak bayram gününe kadar iyice bakılıp beslenirdi. Bayramdan sonra evlenecek gelin veya damadın koyunlarının boynuzları sarı altın varaklarla süslenir, tüylerinin üç beş yerine kurdele bağlanır henüz düğünü yapılmamış geline damat tarafından bir koç hediye edilirdi.

    Eski İstanbul’da hane sahibinin kurbanı evin erkeği tarafından kesilir. Kurban keserken beline yeni ipekli önlük kuşanan hane sahibi bıçaklarını kesmeye başlamadan evvel tekrar tekrar bileylerdi. Hayvanın gözlerini bağlamak için özel olarak beş on parça astar hazırlanırdı. Bayram namazından sonra daha kahvaltı yapılmadan kurban kesme işlemine başlanır. Kurban sahibi kendi kurbanını kendi kesemeyeceği takdirde vekâletini kesecek olan kişiye verir bundan sonra tekbirler eşliğinde kurbanlar kesilirdi. Hayatta olmayan kişiler adına kesilen kurbanlarda kesilen kişinin ruhuna Fatiha gönderilirdi.

    Günümüzde de kurban kesme âdeti bu şekilde devam etmekle beraber, genellikle kurbanlar, belediyelerce düzenlenen kurban kesme yerlerinde belli bir ücret karşılığında kasaplara kestirilmektedir. Kesilen kurban etleri parçalara ayrıldıktan sonra evlere taşınır ve İstanbul evlerinde genellikle kadınlar tarafından bu etler paylaştırılarak fakir, yoksul kimselere yahut kurban kesemeyen yakınlara gönderilir.

    İstanbul’da yapılan bayram ziyaretlerinde, Kurban Bayramı adetlerini Ramazan Bayramı’ndan ayıran en belirgin fark, misafirliklere tatlı ikramından önce kurban eti ikram edilmesidir. Bunun dışındaki bayram hazırlıkları ve bayramlaşma gelenekleri Ramazan Bayramı’ndaki adetlerle aynı mahiyettedir. Her iki bayramda da tüm bu gelenekler uygulandıktan sonra ailece bayram gezmelerine gidilir. Eskiden bunun için şehrin büyük meydanlarında bayram yerleri kurulur, bu yerlerde beşik salıncaklar, kayık salıncaklar, arabalar, atlıkarıncalar, cambazlar, at ve eşek binme yerleri, nişan yerleri gibi eğlenceler bulunurdu. Bayramlıklarıyla bu meydanlara gelen çocukları eğlendirmek için baloncular, düdükçüler, macuncular, oyuncakçılar birbirleriyle adeta yarış ederlerdi. Şehzadebaşı, Fatih, Sultanahmet camilerinin avluları ve Unkapanı, Kadırga, Kasımpaşa’da kurulan bayram meydanları eski İstanbul’un en meşhur bayram yerleriydi.

    Günümüzde de tüm yoğunluğuyla devam eden bayram gezmeleri belli meydanlarda olmasa da lunaparklarda, mesire yerlerinde, çarşılarda, tarihi camiler ve meydanlarda tüm renkliliğiyle devam ettirilmektedir. Bayram adetleri ise halkın yaşayış tarzına göre farklılaşmakla beraber hala coşkuyla devam ederken bir diğer adet de yaşlılar arasında “Ah ah nerde o eski bayramlar” diye iç geçirilmesidir.
    kaynakça : (yazmalısın yoksa puan kırıo bazı hocalar ) :D Kaynakça



    Akşit, Vehbi, “İslam’da Komşuluk İlişkileri”, www. tefekkurdergisi.8m.Com/ komsuluk.htm.



    Ali Rıza Bey, Bir Zamanlar İstanbul, Eski Adetler, Eğlenceler, Sosyal Hayat, Esnaf Kuruluşları, Bütün Yönleri İle, İstanbul, Kervan Kitapçılık A.Ş. Ofset Tesisleri, 1973.

    Bayrı, Mehmet Halit, İstanbul Folkloru, 2. bs. İstanbul, A. Eser Yayınları, 1972.

    Hür, Ayşe- Göktaş, Uğur, “Bayramlar”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C.2, İstanbul, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1994, s.107- 108.

    İstanbul Kültür ve Sanat Ansiklopedisi; “Bayram”, C.2, İstanbul, Tercüman Gazetesi Kültür Yayınları, 1982, s.1142- 1144.

    Kayaoğlu, İ. Gündağ- Ersu Pekin, Eski İstanbul’da Gündelik Hayat, İstanbul, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür işleri Daire Başkanlığı, 1992.

    Koca, Salim, “Eski Türklerde Bayram ve Festivaller”,

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...

    HALKBILIM/ koca_eski_bayram. pdf

    Koçu, Reşat Ekrem, “Bayram”, İstanbul Ansiklopedisi, C.4, İstanbul, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat, 1963, s.2284- 2288.

    Sezer, Sennur- Adnan Özyalçıner, Bir Zamanların İstanbul’u: Eski İstanbul Yaşayışı ve Folkloru, İstanbul, İnkılap Kitabevi, 2005.

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...



    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...


    bu arada bir teşekkür yeter !! :D
  4. Kemal çelebi

    Kemal çelebi Üye

    Katılım:
    17 Ekim 2011
    Mesajlar:
    10
    Beğenileri:
    2
    Ödül Puanları:
    0
    Hoca bize 3 sayfayı geçmiyecek demişti bide kendi cümlelerimiz olacakmış :(

Sayfayı Paylaş