Aci arası Çaresizlik var Öğünde(6 bölümlük)

Konu 'Alıntı Yazılar' bölümünde Moderatör Gül tarafından paylaşıldı.

  1. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0

    ACI ARASI ÇARESİZLİK VAR ÖĞÜNDE (1)


    O gün nasıl da önemsizleşmişti herşey. �Kim ne der? Acaba nasıl görünüyorum? Hay Allah�ım yine yüzümde o kırmızı lekeler oluştu mu? Burnumu çekmemeliyim. Ayıplanıyor muyum? � diye aklımdan geçen hiçbir düşünce yoktu. Her biri yanağımda farklı izler bırakarak, sicim gibi yaşlar akıyordu gözlerimden. Bir mendilim bile yok. Çünkü hazırlıklı değildim. Nerden bilecektim ki; sabahın bu saatinde, ben pür neşe alışveriş telaşındayken, beynimde bu haberin yankılanacağını?

    İçimdeki yangının telaşına rağmen, ama mecburen kendimi bir otobüse attım. Bütün paramı harcamış olduğum için öyle kızgındım ki kendime; sanırım tokatlasam bile kendimi hıncımı alamazdım. Eğer param olsaydı, bu otobüs yerine takside olurdum. Hiç değilse gitmem gereken yere daha çabuk gidebilirdim. Zaten hep böyle olmaz mı? Siz birşeylerin çabuk olması için ne kadar telaşlanırsanız, ne kadar sabırsız olursanız, size inat etrafınızdaki her şey hayatı yavaşlatmaya çalışır sanki. Bir yere çabucak gitmeniz lazımdır, en çok sevdiğinizle buluşacaksınızdır; ne beklediğiniz otobüs gelir ne de taksi bulabilirsiniz. Yetişmeniz gereken bir toplantı vardır; trafik aniden tıkanıverir. Yolda hızla yürümeye çalışırsınız; bastonlu bir yaşlı ya da sarmaş dolaş olmuş etrafındaki olup bitenden habersiz bir çift sevgili beliriverir. Bir türlü hızlı hareket edemezsiniz. Ama her şeyin yavaşlığına inat zaman hızlıdır. Akar gider size hiç yardımcı olmadan.

    Aldığım haberle içime yerleşen yangını hissettiğimden beri ne kadar zaman geçtiğini bilmez bir halde bu otobüsteydim işte. Hiç farkında değildim; ki şimdi bile hatırlamıyorum; otobüs kalabalık mıydı, yoksa tenha mı? Ama bir cam kenarına oturmuştum. Sanki o an; büyük bir sis bulutu çökmüştü, etrafımdaki her şeyin üstüne. Sadece önümdeki sırada oturan kadını hatırlıyorum hayal meyal. Her iç çekişime, her of deyişime dönüp merakla yüzüme bakıyordu. Dilim lâl olmasaydı anlatırdım derdimi, kurtarırdım onu meraktan ama, çıkmıyordu ki sesim. � Ah bir bilsen şu anda hissettiklerimi düşündüklerimi, her ah�ıma her of�uma bir tanede sen eklerdin. Belki hafifletirim acısını düşüncesiyle.� Diye geçirdim aklımdan her dönüp bakışında susa tutulmuş dudaklarımla.

    Hiç bir şey değmiyordu sanki gözlerime. Zaten görmediklerimden daha da bir kopmak için dayadım yüzümü cama. Bıraktım sicim yaşlarım özgür kalsın, belki alıp götürür dedim yakanımı gittiği yere. Olmadı aslında; aktı yaşlarım aktı da, ben daha bir güçsüzleştim, kısıldı sesim, söndü ferim, küçüldüm, sindim kalabalık içinde. Pencereden bir hayat, bir gün, bir telaş akıp gidiyordu. Ben hüzünlerin pençesindeyken, gözyaşlarımın arasından gördüklerim daha bir yakıyordu küçülmüşlüğümü. Bir yerlerde hızla akan hayatların telaşı vardı. Bir yerde de yok olmanın, bırakıp gitmenin, sönen nefesin durgunluğu.
  2. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    ACI ARASI ÇARESİZLİK VAR ÖĞÜNDE (2)

    Kovalasam da anılar rahat bırakmıyordu iyice acıtmak için sanki beni. Gelip çöreklendi, anı oluşlarının acısını yüklemek için yangın yeri yüreğime. Ve bir anda çocuk oluverdim gölgeler arasında. Bir elimde dedem. Yok yok ben onun elindeydim. Tutmuştu elimi sıkı sıkı güven verircesine. Yüzünde bir gurur ifadesi. Dede olmanın gururuyla dimdik omuzlar. Bir elimde de baston çikolata. Çok severdim. Dedem de hiç eksik etmez her gün alır ya da beni almaya götürürdü. Çok neşeli olduğum anlardan biriydi işte. Çünkü; benim çocuk olduğumu hissettirmek için elinden geleni yapan bir adam vardı hayatımda. Çok da mutluydum onun yanında.

    Hızla geçiş yaptı anılar birbiri arasında. Şimdi de ilk şemsiyemi tutuyordum elimde. Aşı olduğum için ağlayıp duruyordum. Dedem de �eğer ağlamazsan ne istersen alıcam� dedi. Ben de şemsiye istedim. Oda ikiletmedi aldı. Biliyordum ki alacağını; her istediğimi yapmıştı çünkü. Acaba şimdi olsaydı elimde ilk şemsiyem, yüreğimi gözyaşlarımın ıslatmasına mani olur muydu?

    Bir anda genç kızlığıma da uzandım anılarımla. Arada isteyipte alamadığım şeyler olurdu. Dedeme söylerdim. Önce bir güzel azarlardı beni.�kızım çok mu ihtiyacın var? Senin yok muydu aynısından? Allah allah...� der kızardı bana. Ama sonra dayanamazdı o dede yüreği �eee çok mu istiyorsun? Söyle bakiim kaç paraymış? Nerde gördün?� diye sormaya başlardı. Ve beni kırmaz alırdı da istediğimi.

    Şimdi de kaymakla ilk tanışmamı hatırlıyordum. Anılar arasından süzülüp damağıma yapıştı kaymak tadı. Beş altı yaşlarındaydım ve o zamana kadar hiç kaymak yememiştim. Dedem tanıştırdı yine beni tanımadığım bu besinle. Kardeşim, dedem ve ben dolaşıyorken bir gün, bir şarküterinin vitrininde, dikdörtgen bir tepside, yağ mı yoğurt mu olduğunu anlayamadığım, rulo olmuş bir şeyler vardı. Merakla �dede bu ne� diye sordum. O da bir şey demeden içeri girdi ve tezgahta duran adama �ordan yarım kilo kaymak sarıversene� dedi. Bende çıt yok. Halbuki al dememiştim ama dedem adı kaymak olan o şeyden almaya karar vermişti. Paketleme işi bittikten sonra �borcumuz ne kadar� diye sordu dedem. �4...lira� diye cevap verince adam, dedem önce kala kaldı olduğu yerde. Sonra� emin misin ? Çok pahallıymış ***� dedi. Ama parayı da ödedi. Eve çıkana kadar da bize söylendi.�her gördüğünüzü istiyorsunuz. Bir yemeyin sorucam ben size.� Diye yol boyu azarladı bizi. İstememiştim ki, sadece ne diye merak etmiştim. Gerçi dedem yine güzel yüreğiyle, ne olduğunu bilmediğimiz bu şeyin tadını tattırmak istemişti bize. Ama bu kadar pahalı olabileceğini tahmin etmemişti. Aslında hayatın pahalılığınaydı kızgınlığı. Ama o anda biz vardık yanında ve ona göre de bu hesapsız harcamaya sebep olan da bizdik.

    Evde babaannemle anneme anlattık olanları. Kıkır kıkır güldüler, bizim şaşkın ve azarlanmanın nedeniyle üzgün halimize. Bababannem �ooo çok severim. İyi ki aldırmışsınız. Hadi yiyelim� dedi. Ben de merakla geçtim başına. Bu kadar pahalı bir şey çok güzel olmalıydı. Gerçi o yaşta pahalı ne demek tam da bilmiyordum. Dedem bu kadar kızdığına göre pahalıydı. Dedeme korkudan hiç söyleyemedim ama, kaymak denilen bu şeyin tadı çok kötüydü. Yağdan bir farkı yoktu ki. Ben ne hayal ettimse çocuk aklımla, beğenmemiştim işte. Şimdi seviyorum tadını ve her yiyişimde dedem geliyor yine aklıma.

    Ama bu gün yaşadığım bu acı getirmişti kaymak tadını aklıma. Ve ben bu anılarla cebelleşirken; kaç kişi daha yüzüme merakla baktı? İneceğim durağa ne zaman geldim? Otobüsten nasıl indim? Ayaklarım nasıl taşıdı bu çökmüşlüğümü bilemedim? Bu geçen zamanda kaç kere değdirdim usumu anılara? Kaç kere çocuk oldum, hemen ardından büyüdüm, hesap edemedim?
  3. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    ACI ARASI ÇARESİZLİK VAR ÖĞÜNDE (3)

    Yine sisler içinde yürüdüm yapmam gerekenlere. Elimde ki poşetler nasıl da fazlalık gelmişti şimdi. Kurtulmalıydım elimdekilerden. Birilerine ulaştım, derdimi anlattım. Sanırım anlatırken biraz daha şiddetle ağladım. Bir kaç el sıvazladı sırtımı. Bir kaç teselli sözü değdi kulaklarıma. Sanki görmeden inanamayacağım gerçeğe erişmemi engellemek istercesine oyalanıyordum. Zaman kazanmak değiştirecekti sanki gerçeği. Belki yalandır söylenenler, beynimde yankılanan haber. Biraz daha oyalanırsam, gerçeğin doğrusu çıkıp gelir bir yerlerden diye bekledim biraz daha çöktüğüm yerde.

    Fakat gelen yeni bir haber yoktu. Bütün güçsüzlüğümü yükleyip yola, doğruldum hiç tanık olmak istemediğime. Yine bir sürü anı el salladı sislerin arasından. Yine küçüldüm, büyüdüm çocukluğuma uzandım, sonra birden ilk çocuğumu kucağıma alışıma geldi anılarım.

    Üç erkek evlattan sonra ilk kız torundum ben. Belki kız çocuğu olmadığı için dedem hep çok sevmişti beni. Ve okula başladığım güne kadar, çocukluğumun büyük bölümü dedem ve babaannemle geçti. Hatta ilkokula bile dedem yaptırdı kaydımı. Ailemle beraber şehir dışındaydık. Okulların açılma zamanı gelmişti. Dedem yanımıza geldi. Babama biraz kızdıktan sonra, beni de yanına alıp döndü. Ve okula kaydımı yaptırdı.

    Çocukluğunda hep yanında olduğu, kendi çocuğu gibi ilgilendiği torununun çocuğu olmuştu işte. Hastanede ilk ziyaretime gelenlerdendi dedem. İlk torunumun çocuğunu da gördüm mutluluğunun bakışları vardı gözlerinde. Ve ben de anne olmanın verdiği gurur ve sevinçle ondaki bu mutluluğu fark edince daha da bir mutlu oldum.

    Çoktan özlemiştim bile kaybettiğimi. Artık yeni anılar yaratılamazdı. Yaşanacak anlar bitmişti. Her şey anılaşacaktı. En büyük gerçekse; gün geçtikçe devam eden hayatla uğraşmaya öyle dalacaktık ki, daha az hatırlar olacaktık var olduğu günleri, sesini, yüzünü. Hatta acısı bile bu kadar yakmayacaktı. Hayatın gerçeğiydi bu ve hep böyle olmuştu.

    Anılar ve sisler arasında olan manzaranın arasından, bir ben ulaştım yüzleşmenin beklediği yere. Bir an bir sürü söz hücum etti dilime. Avaz avaz bağırmak istedim. Sanki sözler set kurdu da sesime çıkmadı. Yoksa acı gerçekle yüzleşmenin korkusuyla mı kaçıp sinmişti bir köşeye? Çaresizliğin acısı öyle bir çöktü ki boğazıma; sanki bütün bir elmayı yutmaya çalışıyordum. Ya da güç almak için sıktığım yumruğumu yanlışlıkla boğazıma sokmuştum. Hem sesim yok olmuştu, hem de soluğum.

    Halâ dağılmıyordu sis. Bir kabusun göbeğinde gibiydim. Uyanılmayacak bir kabus. Bir çok farklı siluet vardı etrafımda. Aslında hepsi tanıdıklarımdı. Yoksa ne işleri vardı burda? Ama tanıyamıyordum işte. Hepsi de ne yapacak acaba der gibi donuk donuk bakıyordu yüzüme. Acı karışımı bir merak yerleşmişti gözlerine.

    Birisi boynuma sarıldı o an. Şaşkınlığımı anlayıp gidermek için. Sen inanmıyorsun ama, doğru der gibiydi boynuma doladığı güçsüz kollarıyla. �dedeni kaybettik� dedi bir ses kulağıma. Tokat gibi şakladı beynimde gerçek. Gelen haberin doğruluğunu babaannemin sözleri tasdiklemişti.

    O an; beni sarmalayan sis, acının pençesine aldığı kalabalığa dönüşerek dağıldı. Babamı gördüm ilk. Babam, canım babam babasız kalmıştı. Gözyaşlarının ezip geçtiği gözleri şişmiş, küçücük bir çocuk yeşiliyle parlıyordu. Belki de kendini en çok o an çocuk hissetmişti. Ben bu denli yanmışken, kimbilir o nasıl kavruluyordu? Kimbilir benim gibi kaç anının pençesinde susmuştu? Biliyordu bunun olacağını ama, hazırlanılır mıydı böyle gitmelere? Beklenir miydi bu günün gelmesi? Çok sevdiğim babamın babasız kalması engellenebilir miydi? �Boşver kader işte� demek kolay mıydı? Bakamadım bile gözlerine. Halâ yankılanıyordu telefonda ki sesi kulaklarımda. Babam haber vermişti dedemin son yolculuğuna çıktığını. Ve biliyorum ki �ne kadar çok kişiye söylersem babamın gittiğine o kadar inanırım� diye herkese haber verme işini muhakkak o üstlenmişti.
  4. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    ACI ARASI ÇARESİZLİK VAR ÖĞÜNDE (4)

    Anneme döndü gözlerim. Solmuştu gül yüzü. Sonradan öğrendim ki; son nefesinde dedemin yanındaymış annem; babaannem ve yengemle beraber. Üçünün kollarında son bir yudum su eşliğinde, teslim etmiş canını, salmış semalara bir nefes koyuverir gibi rahatça. Daha bir kaç ay önce çok sevdiği eniştesini, seneler önce kendi anne babasını ve daha birçok sevdiğini uğurlamıştı bu yolculuğa annem. Büyük bir ihtimalle bu yüzdendi ürkek ve titrekliği. Bir çok yeni cana merhaba derken, birçok cana da güle güle demek ne acıydı şu hayatta.

    Amcalarımın da; babasız kaldıkları ilk anların ezikliğiyle omuzları çökmüştü. Sisli bir tan yeri sakinliğinde birer köşeye çekilmişlerdi. Her nefesle içlerine dolan acıyı engellemek için sanki nefes bile almıyorlardı.

    Herkeste ağır aksak bir telaş hakimdi. Bir şeyler yapılıyordu, yapılmak zorunda oldukları için. Ama kimse içten istekle yapmıyordu yaptıklarını.

    Dedemi; çökmüş gözleri, ürkek bakışlarıyla, artık ağzına sığmadığı için takamadığı takma dişleri olmadan ve bu nedenle konuşma zorluğu çektiği haliyle iki gün önce görmüştüm. Soluklu halini son görüşümmüş meğer. Son günlerde etrafında olmayan şeyler görmeye başlamış ve sürekli bunları kovalayıp duruyormuş. Hatta babaannemin zorlukla giydirdiği yeleğini nasıl beceriyorsa çıkarıp başına sarıyormuş. Sanırım kendince bu gördüklerinden korunmaya çalışıyordu. Ama yine de beni tanıdı ve zorlukla anladığım bir dille neden işte olmadığımı sordu. Çünkü en değer verdiği şeylerden biri çalışmaktı. Çalışmayanlara, iş beğenmeyenlere, para kazanmak için çaba sarfetmeyenlere çok kızardı. En çokta �parası az olsa da sigortası olan bir işte çalışın� derdi herkese. Onu ziyaret etmek için bile çalışmamış olmamı kabul etmezdi. �ah dedeciğim� aylardır yattığı için günleri karıştırmıştı artık.

    Daha üç ay önce halâ dolaşabiliyordu. Öyle hareketli bir insandı ki; evi bir yokuşun tepesinde olmasına rağmen, günde dört beş kere o yokuşu üşenmeden iner çıkardı. Evdeki en ufak eksiğe bile sanki evin seksen yaşında ki çocuğu gibi hiç of demeden o giderdi. Ve şimdi ele avuca sığmayan seksenlik ****kanlı bir yatağa mahkum edilmişti o illet hastalık yüzünden. Hani denir ya �kusursuz insan olmaz� �her güzelin bir kusuru vardır� diye. İşte dedemin de; iyi yürekli, çalışkan, sevecen bir insan olmasının yanı sıra bir de kusuru olmalıydı. Ve bu illet, devasız hastalık olmuştu onun da kusuru.

    Doktorlar yapılacak bir şeyin olmadığını, kanser hücresi türlerinden en hızlı yayıl*****n pençesinde olduğunu, yoksa diğer organlarının otuz beş yaşında ki bir insan kadar sağlıklı olduğunu, eğer kanserin başka türüne yakalanmış olsaydı daha uzun seneler yaşayabileceğini söylediler. Yine de herkes elinden geleni yaptı. Daha çok bizimle olsun, kendini iyi hissetsin diye. Birden düştü elden ayaktan. Hızla vücudunu istila eden kötü hücreler yüzünden. Yataktan çıkmak istiyordu; acıları izin vermiyordu. Yatmak istiyordu; o içinde ki gençlik duygusu onu boğuyordu. Etrafında dolaşanlara, konuşanlara acayip kızıyordu. Çünkü o artık gezip dolaşamıyordu. Nasıl kızmazdı, kendi gibi yatmak zorunda olmayanlara?

    Bir yandan daha fazla acı çekmesin diyorduk. Ama bir yandan da ondan ayrılma düşüncesiyle kavruluyorduk. Her ne kadar geçirdiği her günün son yolculuğuna yakınlaşması demek olsa da o gün gelmeyecekti sanki.

    Bilinen ama istenmeyen gün gelip çatmıştı işte; yüreklerimizi parçalarcasına, tekmeleye tekmeleye. Dinmişti artık çektiği acılar, bizlerde koca acılar bırakarak...

    Boylu boyunca yatıyordu son kıyafetinin içinde, üşüyorum diye kapısını sımsıkı kapalı tutturduğu odada,yatağının yanında, yerde. �Artık üşümüyorsun dedem. Bak yerdesin sesin bile çıkmıyor� dedim içimden. Upuzun, dağ gibi bir adam olmuştu nedense beyazlar içinde. Sanırım dağ yüreğinin yansımalarıydı bu bedenine. Ruhun bedeni terk ettiği bir insana bakmaktan korkarım zannederdim hep. Ama hiçbir korku kırıntısı yoktu içimde. Öptüm o gül sarısı yüzünü incitmemek için narince. Gözlerim ayaklarına takıldı. Duvara değiyordu. Birden çok rahatsız oldum. Telaşla kardeşimi buldum.Çekti ayaklarını duvardan. Son günlerinde hep üşüyordu. Daha da çok üşür diye miydi bu rahatsızlığım? Bundan bu kadar rahatsızlık duymamı hala çözemedim. Ama orda öyle cansız yatsa bile böyle olmamalıydı. Yani "öldün artık önemin yok" demekti sanki bu. Ve hala beni düşündüren gözlerinin yarı aralık olması. Sanki aralık gözleri ardından bizi izliyor gibiydi. Bir laf kullanılır bazen �gözlerim açık giderim� diye. Hani istediğimiz bir şey olmadan bu dünyadan göçersek diye kullandığımız bir söz. Dedemin çok isteyipte elde edemediği ne vardı acaba? Ya da var mıydı böyle bir şey?
  5. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    ACI ARASI ÇARESİZLİK VAR ÖĞÜNDE (5)

    Ne zormuş; sevdiğini ebedi bir yolculuğa çıkarmak, yolcu etmek. Ağlayamıyordum boğazımda ki yumrulardan. Bağırıp çağırmak istiyordum; yine çaresizlik hakimdi sesime. Şuan yaşadıklarımı anlatacak ne kelime, ne imge bulabiliyorum. Sanırım "yaşamak gerek" denilecek durumlardan biri de bu işte.

    Herkes bir şeyler konuşuyordu; kısık telaşlı seslerle. Odasında, yerde, öylece yatmayacaktı tabii. Dünyada ki son yatağına yerleştirilmeliydi bedeni. O gün öğrendim; dedemin son mekanı memleketinde olacakmış. Bütün hazırlıklar o yöndeymiş. Herşey hazırlandı. Dedem dört kollu denilen tahtıyla son kez çıktı; senelerce çalışıp didinerek, emekli oldup elde ettiği tekavüt parasıyla aldığı evinden; dönmemek üzere. Babaannemin elindeydi anahtar. Kapının önünde durup içeriye şöyle bir göz gezdirdi. Sanki o anda kapıyı kilitlememek için direniyordu. Kilitlediği anda; bir hayatın üzerine, bittiğine dair son imzasını atacağını düşünüyor gibiydi. Ama bu sefer evini güvence altına almak için anahtarı yuvasında döndürmek onun göreviydi; altmış küsur senedir evinin erkeği olmuş hayat arkadaşının yerine. En çökmüş haliydi babaannemin. Görevini yerine getirdi getirmesine de; sonra arkasını dönüp evine, iyi kötü bir sürü günü paylaştığı arkadaşını son yolculuğa uğurlamak için yola çıkacak güç gidivermişti ayaklarından. Kolundan tutanlar olmasa, yığılıvericekti oraya.

    Önce senelerdir yaşadığı semtin camiinde namazı kılındı; musalla taşından bizi seyrederken dedem. Hep o daracık yerde oluşu daraltıyordu kalbimi. O özgür, o kıpır kıpır, o yerinde duramayan adam, şimdi daracık dört kolluda öylece yatıyordu.

    Sonra herkes araçlara yerleşti. Dedem, babam ve kuzenim beraberdi bir araçta. Bizler de bir minibüsle peşisıra gidiyorduk, memleketine doğru. On bir, on iki saatlik bir yolculuktu bu. Kimse doğru düzgün konuşmadı, kimse uyumadı da. Ya da uyuyamadı. Senelerdir görmediğim dede, baba memleketime, seneler sonra böyle bir nedenle geleceğim hiç aklıma gelmemişti doğrusu. Nisan başıydı; karadenizin hala kış olduğu zamanlardı. Halâ yollar kar doluydu. Gece vardık varacağımız yere. O gece dedem morg soğuğuyla başbaşa kaldı; biz de onun yokluğunun soğuğuyla. Sabah bizi bir yaz güneşi karşıladı. Sıcacık bir gün. Sanki son günlerde dedemin ne kadar üşüdüğünü, son gecesini morgda geçirdiğini biliyormuş da, onu ısıtmak istiyormuş gibi güneş en sıcak haliyle almıştı yerini.

    Merkezden köyüne çıkarıldı dedem. Bilindik merasimlerle toprağa verildi. Sonra; annem, yengem, teyzem ve ben onu ebedi mekanında ziyarete gittik. Üzerine küçük bir tepe halinde toprağı yığılmıştı. Ve toprağının üzerinde de; son gününde bile "maçı aldık mı" diye sorduğu Beşiktaş’ının atkısı duruyordu. Ona yattığı yerde, çok sevdiği Beşiktaş’ından haberler verecekmiş gibi.

    Bıraktık öylece, yattığı yerde. Ne gelirdi ki elden? Dudaklara dualar yerleştirmekten başka neye sığınılırdı? Birkaç saat sonra iyice uzaklaşacaktık. Durup durup akıyordu gözyaşlarım. Ellerim sağnakları silmek için uzanıyordu; ama içimde kopan fırtınaları neyle dindireceğimi bilmiyordum. Yüreğim; hüznün ellerinde çırpınırken, en acıyı yaşadığını zannederken; felaket telallığı görevini üstlenmiş telefonum yine duyurdu sesini. Gerçi ben "alo" diyene kadar nasıl bir haberle karşılaşacağımdan habersizdim...
  6. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    ACI ARASI ÇARESİZLİK VAR ÖĞÜNDE (6)

    Çok da önemsemedim önceleri. "Birazdan" dedim "yeni bir haberle rahatlarım". Ama nerde? Beklediğim heber gelmez oldu. bir şeyler sanki ayaklarıma dolanıp, beni dibe doğru çekiyordu; düştüğüm bu çaresizlik denizinde.

    Zaman yine oyun oynamaya başlamıştı. Hızlı mıydı yoksa yavaş mı? Anlayamıyordum. Beklediğim haber gelmek bilmiyordu. Hava kararmasın diye dua ediyordum; güneş hızla yerini terk ediyordu.

    İlk mucizem, içimde büyüyen ilk fidanım, ömrümce bebeğim olacak insanlardan ilki, büyük oğlum kayıptı. Bu saate kadar evde olmuş olması gerekiyordu. Ama halâ ortalarda yoktu.Tek yapabildiğim telefon etmekti. Ama istediğim haberi bir türlü duyamıyordum. Off off! Boğulmak gibi bir şeydi bu. İki kayıp birden yakıp kavuruyordu beni. Kanım, gözyaşım, elim, ayağım donmuştu sanki.Ağlamak mı? Onu da yapamıyordum artık; çünkü yetersizdi.

    Tıkıldığım minibüsün içinde benim yerime güneş ağlıyordu; kızgın gözyaşlarıyla; değdiği yerlerimi dağlarcasına. Hızla dönmeye çalışıyorduk; dedemi yattığı yerde bırakıp. Akıl almaz bir şekilde kendime kızmaya başlamıştım. "Allahım beni cezalandırıyor" diyordum; düşüncelerim içinde gezinerek. Zamanı gelmiş bir insanı almıştı yanına ve ben çok üzülmüştüm dedemden ayrıldığım için. Şimdi gerçek bir acıyla cezalandırıldığımı düşünmeye başlamıştım. Çünkü hep büyüklerim uyarırdı beni; "isyan etme kızım" diye. Bu üzüntüm isyan mıydı ki? Oğlumun yokluğuyla cezalandırılmayı hak ediyormuydum? "Aman Allah’ım nasıl çıkıcam bu çıkmazlardan?" Durmuyordu ki beynim. Sürekli yeni senaryolarla dikiliyordu karşıma düşüncelerim.

    Bir yer geldi; telefonlar çekmiyordu. Çaresizlik katlanarak büyüdü büyüdü; beni alabildiğince küçülttü. Tam ben küçülüp yok oldacağımı zannederken; hızla dönmeye çalıştığımız için büyük bir kazayla burun buruna geldik. Çığlıklar yankılandı kör bedenimde; ama ben tınmadım bile. Ya çektiğim acılarla ölüm hiç gelmişti bana ya da tepki veremeyecek kadar hissizdim. Sürekli dualar ediyor, nefesimi olabildiğince semalara doğru koyuveriyordum. Sarıp sarmalasın, korusun bebeğimi diye.

    Bir yandan eşim sürekli suçluyordu beni. Oğlumun kursa gitmesi için ben ısrar etmiştim. Kaybolmasının suçlusu da bendim. Elimde olmadan ben de suçluyordum kendimi. Dedemi toprağa emanet etmiş olmak, ilk mucizemin nerede olduğunun belli olmaması, eşimin sözleri kaç duvara çarptı beni kimbilir? İçimdeki yangını anlatmaya kafi gelecek alevler var mıydı? Cevapları bilememenin sonsuzluğuyla dipsiz kuyulara dalıyordum. En azından o bana söylenerek kendini rahatlatıyordu. Ya ben; "nerelere gideyim, kimlerden medet umayım?" Bilmiyordu ki; yarsa göğsümü, içimdeki yangınla dünya küle dönerdi o anda. Saatlerce "çıt" demedim. Damlayan gözyaşımın sesi bile duyulmadı. Akmıyordu çünkü. Hepsini içime akıtır olmuştum. Ama onlar yangınımı söndürmüyor, içimin alevleri gözyaşlarımı buharlaştırıyordu.

    Yolculuktaki herkes; gün boyu yemek yemediği için çok açtı. Ama beklenen haber gelmeden kimsenin lokma çiğneyecek gücü yoktu. Artık dayanamayarak mola verildi bir yerde. Atlattığımız kazadan sonra bu şekilde devam edilecek gibi değildi. Ben hariç herkes indi araçtan. Bir avuç acı üstüne bir avuç çaresizlik yutmuş gibi yangınlarıyla dolaşıyorlardı amaçsızca. Aç karınlarını doyurmak için "acı arası çaresizlik vardı öğünlerinde".

    Eşimin yine telefona uzandığını gördüm. Pür dikkat ne dediğini çözmeye çalışıyordum ağız hareketlerinden. Birden bağırmaya başladı. Yerimden "oğlum gitti" diyerek fırladım. Ama Allah’ıma şükür oğlum dönmüş eve ve eşim ona bağırıyormuş. O an durdurulmaz bir ağlama nöbeti sardı beni. Titremeler, sarsılmalar eşliğinde ağlıyordum. Saatlerce kale duvarı gibi örüp, kenetlediğim bedenim, artık bir pelte gibiydi.

    İki gün içinde iki olay yakıp yıkmıştı beni. Ve ben aylarca kendime gelemedim. Olayları düşündükçe düğümleniyordu boğazım ama sulu göz ben ağlayamıyordum. Taa ki; dedemin, o son gördüğüm günde çektiğim görüntülerini seyredene kadar. O an öyle üzüldüm ki; oğlumun kaybolmasıyla dedemsizliğe üzüldüğüm için kendime kızmıştım. Ve bu beni çok yaraladı. Ağladım saatlerce; rahatladım biraz olsun; içime birikmişleri saçıp savurarak.

    Ve bugün; " özür dilerim dedem. Anne yüreği galip geldi senin sevginin büyüklüğüne. Ebedi mekanına uğurlayalı, emanet e**** iki sene bitmek üzere. Merak etme sakın; halâ aklımdasın ve çok özlüyorum seni. Dualarla anıyorum; adın her dile geldiğinde. İnaşallah mekanın cennettir. İnşallah huzur almıştır seni kollarına. Rahat uyu dedeciğim. Seni çok seviyor torunun"...

Sayfayı Paylaş