ACİLL Felsefeci gözüyle bilimi yorumlamak

Konu 'Felsefe' bölümünde MexmeDo tarafından paylaşıldı.

  1. MexmeDo

    MexmeDo Üye

    Katılım:
    3 Mart 2014
    Mesajlar:
    1
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0

    acil bilgi lazım çarşamba konu anlatcam slayt yapmam lazım internetde bulamadım bir türlü lütfen yardım edin nolur.
    Son düzenleyen: Moderatör: 9 Mart 2014
  2. Moderatör Bahadır

    Moderatör Bahadır Süper Moderatör Yönetici Süper Moderatör

    Katılım:
    27 Şubat 2012
    Mesajlar:
    535
    Beğenileri:
    159
    Ödül Puanları:
    43
    Yer:
    Adana
    BİLİMİ DOĞRU YORUMLAMAK

    Bilimin insani körleştirmesi nasıl mümkün olabilir? Kainat kitabını okumak ancak bilim yoluyla mümkün iken, yolunu kaybeden bilim insanları, bilimi ne için yaptıklarını bilmeyenlerdir aslında. Einstein' in "Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüşüyor" sözü tam da bunu açıklamaktadır. Bilim, ilhamı olmadan, bilim insanı neyi ne için aradığını bilmeden bir yere varamaz. Zira "Ne aradığını bilmeyen bulduğunu anlayamaz".

    Kainatı ve onu Yaradanı en iyi anlayanlar, tanıyanlar bilim adamları olmalıdır aslında. Ancak, pek çok bilim insani vardır ki, bilimin amacının, dogmatik bilgileri kesinlikle çürütmek ve yerlerine bilim ile açıklananları koymak olduğunu düşünürler. Çünkü onlara gore bilim herşeyi açıklamaya yeter de artar, zira bilim özgür düşüncedir, dogmalardan uzaktır ve asıl gerçekler ancak bilimle görülebilir ve anlaşılabilir. Ancak burada atlanılan bir nokta var, din bilimi reddediyor değildir! Aksine din, bilimi teşvik ederek Allah'ın yüce sanatının varlığını anlayabilmek için bir araçtır. Hatta Kuran-ı Kerim'de bugünün bilim dünyasını dahi şaşkınlığa uğratmış olan ilmi ifadelere yer verilmesi Yaradanın bizlere gönderdiği birer işarettir: O'nu ilim ile tanımamız, her alanda O'nun sanatını ve büyüklüğünü görebilmemiz.

    Hiç bir şey tesadüfi olarak bir araya gelmez ve gelmemiştir. Yaklaşık 4.3 milyar baz çiftinden oluşan insan genomunun % 99.9 u tüm insanlarda ortak olmasına rağmen insanlardaki bu denli çeşitliliği ve farklılığı sağlayan kısmın bu denli az olması büyük bir mucizedir. Hatta DNA'da intron denilen işe yaramadığı düşünülen DNA parçalarının mevcudiyetinin sebebi hala bilinmemektedir. Şu anki görüş, bu intron denilen kısımların kombinasyonlu şekilde DNA'dan çıkarılmaları ile değişik değişik proteinlerin üretilebildiği ve çeşitlilik sağladığıdır.

    Gelelim asıl konumuza. Bilim ile dinin çeliştiği noktalardan biridir yaşamın başlangıcı. Ancak ne var ki insanın yaradılışını reddeden bilim insanları dahi yaşamın kaynağındaki muammayı çözememişlerdir. İlk canlı hücrenin (kendi kendine çoğalabilen) nasıl oluştuğunu bilim ile de açıklamak kolay değildir, çünkü milyarlarca yıl öncesindeki koşulları göz önünde bulundurmak ve bunlara gore varsayımlar yapıp bugünün koşulları ile bu varsayımları desteklemek / kanıtlamak oldukça zordur.

    Yaşamın başlangıcına, yani canlı organizmaların nasıl meydana geldiğine (organik ve inorganik bileşiklerden ilk hücrenin nasıl meydana getirildiğine) dair bugün bilimin öne sürdüğü iki hipotez vardır (Hipotez varsayımdır, kanıtlarla desteklenmediği sürece temelsizdir).

    Birincisi 'Surface Origin Hypothesis' adı verilen ve Darwin'in "On the Origin of Species" (Türlerin Kökeni) adlı kitabında bahsettiği üzere, zarla çevrili ve kendi kendine replike olan (genetik materyalini kopyalayıp çoğalabilen) ilk hücrenin Dünya üzerinde, var olan belirli koşullar altında organik ve inorganik bileşiklerden meydana gelmiş olabileceği idi. Hatta bununla ilgili deneysel olarak, organik öncül maddelerin bazı deneysel şartlar altında kendiliğinden bir hücre meydana getirebildiği kanıtlanmıştı. Ancak o zamanki dünya koşullarının buna elverişli olmaması sebebiyle, bu hipotez ilk hücrenin nasıl meydana geldiğini açıklamakta yetersiz kalıyordu.

    İkinci hipotez ise, yaşamın başlangıcı için elverişli koşulların dünya üzerinde sağlanamadığı gerekçesi ile, dünya yüzeyinin oldukça altında kalan sıcak su ağızlarının (hidrotermal ventler) ilk yaşamı başlatmak için daha elverişli daha stabil bir ortam sağladıkları varsayımına dayanan hipotez 'Subsurface Origin Hypothesis' adını alıyordu.
    Bu hipoteze göre,okyanus zeminlerindeki kaynar su bölgelerinde (90-100 0C) bolca bulunan hidrojen ve hidrojen sülfid gibi indirgenmiş inorganik bileşikler enerji kaynağı oluşturuyordu. Kayzer ağızlarından kaynar su fışkırıp demir ve daha fazla oksijen içeren, görece daha soğuk su (yaklaşık 20 derece) ile birleştiğinde pirit (demir sülfür), silikat, karbonat çökeltilerinin ve magnezyum içeren montmorillonit adı verilen bir kilin oluşmasına sebep olmuştur. Daha sonra bu çökeltiler tepecikler halinde birikip emilim özelliğine sahip, yarı geçirgen ve kapalı, porlara (delik) sahip bir yapı halini almıştır. Serpentinizasyon adı verilen süreç ile (jeolojik bir başkalaşım süreci), demir/magnezyum silikatlarının (serpentin adı verilir) diğer mineraller ve hidrojen ile reaksiyona girmesi, ilk organik bileşiklerin (hidrokarbonlar ve yağ asitleri gibi) temel kaynağı olarak görülmektedir. Daha sonra bunların demir ve nikel sülfid ile reaksiyona girmesi ile amino asitlerin, basit peptitlerin, şekerlerin ve DNA-RNA'nın yapısını oluşturan nitrojen bazlarının oluştuğu düşünülmektedir. Sonrasında, deniz suyundaki fosfat sayesinde ATP adlı (biyolojik reaksiyonları katalizleyen) molekülün sentezlendiği düşünülmektedir. Sıcak su ağızlarındaki hidrojen ve hidrojen sülfid akışının bu prebiyotik kimyasal reaksiyonlar için devamlı bir elektron kaynağı olması muhtemel düşüncedir. Reaksiyonların, yarı geçirgen demir sülfid (FeS) zar benzeri (prebiyotik proton motif güç sağlayan) yüzeyler boyunca redox ve pH değişimlerine gore yürütüldüğü düşünülmektedir.
    Organik bileşiklerin sentezlenmesi ve birikimi, hücresel yaşamın öncülleri olan ve kendi kendine replike olan sistemlerin oluşması açısından önem arzetmektedir. Peki, kendi kendine replike olan sistemler nasıl oluşmuştur? Burada bilim gene olasılıkları konuşturmaktadır: kendi kendine replike olan sistemlerin RNA olduğunu varsayan bir öncü RNA dünyasının varlığı. Okyanus diplerinde yer alan jel benzeri çökeltilerde RNA'nın korunduğu varsayımı. Çünkü RNA küçük molekülleri (ATP, nükleotidler ve amino asitler gibi) kendisine bağlayabilmekte, ve uygun şeker, baz ve fosfat ile kendi sentezini katalizleyebilmekte. Amino asitlerden farklı proteinler yapıldıkça ve RNA dünyasında biriktirildikçe bunlar hidrotermal tepeciklerin iç kısımlarını kaplamışlardır. Çeşitli proteinler meydana geldikçe RNA'nın katalitik rolünü üstlenmişlerdir. Daha sonra, RNA'dan daha stabil olan DNA molekülü (genetik bilginin deposu olan molekül) meydana gelmiştir. Kısacası, prebiyotik kimyadan RNA dünyasına, oradan da protein dünyasına, sonrasında da DNA dünyasına geçişin var olduğu düşünülmektedir. Ancak hücresel yaşama geçişte önemli bir unsur vardır: DNA/RNA ve proteinlerin fosfolipid zar içine alınması. Buradaki görüş, proteinlerin lipitler içerisine gömülmesi sonucu yarı geçirgen (montmorillonit kili benzeri) veziküllerin oluştuğudur. Böylece DNA ve RNA çevrelenmiş, ve ilk kendi kendini replike eden oluşum ortaya çıkmıştır denmektedir.

    Sonuç olarak, hipotezlerin birer varsayım olduğunu unutmayalım. Maalesef bilimin çaresiz kaldığı durumlardan biri yaşamın başlangıcını aydınlatmak ancak sonuç ne olursa olsun Yaradanın varlığını inkar edecek bir durum yok ortada. Aksine her bir molekül, tek bir hücrenin yapısı bize Yaradanın büyüklüğünü göstermek istercesine kompleks ve hayret verici. Vücudumuzda olan biten milyonlarca karışık reaksiyon ve bu reaksiyonlarda görev alan moleküllerin hepsi birer işaret değil de nedir ?
    Hangi hipotez daha mantıklı kabul edilirse edilsin, hiçbir şeyin tesadüfen bir araya gelmediği ve getirilmediği aşikardir.

Sayfayı Paylaş