Âhenk ve İnanç

Konu 'Dini Bilgiler' bölümünde Persephone tarafından paylaşıldı.

  1. Persephone

    Persephone Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Kasım 2008
    Mesajlar:
    1.543
    Beğenileri:
    492
    Ödül Puanları:
    83

    Âhenk ve İnanç
    İnanç, insanı iç dünyasında âhenge götürüp fert olarak onu huzura kavuşturduğu gibi, toplum hayatına da âhenk bahşeden sihirli bir iksirdir Enfüsî ve âfâkî âlemlerde fırtınalar onunla diner, kaoslar onunla son bulur Gariptir, insan hayatına böylesi bir âhenk kazandıran iman hakikatına götüren yollardan birisi de, kâinatta müşahede edilen muazzam âhenktir Öyleyse âhengin imana, imanın da âhenge vesile olduğu salih bir daire söz konusudur
    Eski Yunan düşüncesine kaos hakimdi Olympos Dağı bu kaosu simgeliyordu Bu dağda yaşayan hırçın tanrılar hep birbirleriyle mücadele ederek kargaşalara sebebiyet veriyordu Bu insan düşmanı geçimsiz tanrılar, canları isteyince dağlarından inerek hayatı insanlara zindan ederlerdi Ne var ki insan düşüncesi gelişip dünyada herşeyin matematik esaslara göre cereyan ettiği anlaşılınca kaosun kaynağı Olympos Dağı yalancı tanrılarıyla beraber yerle bir oldu Demek herşey belli bir sisteme göre yaratılmıştı ve hayalî varlıkların bu matematiksel âhengi bozması mümkün değildi
    Kadim Yunan filozofları hep kâinatta görülen uyumu vurgulamışlardır Sokrat, kâinatın her parçasında fayda gözetildiğinden yola çıkmış; Plâton, herşeyin bir sebebinin olması gerektiğini söylemiş; Aristo, bütün hareketlerin kaynağı olan ılk Muharrik’in tek bir kuvvet olması gerektiğini, aksi takdirde karışıklık doğacağını ispatlamaya çalışmıştır Bunlara ve diğer Yunanlı filozoflara nispet edilen sözlerde mitolojik tanrılardan bahsedilmesi, yaşadıkları ortamın tesirinin sonucu olarak görülmüştür Geçtiğimiz asrın Mısırlı düşünürü Abbas Mahmud el-Akkad’a göre meselâ Plâton, yaşadığı ortama göre bir putperest gibi konuşmasaydı eğer, felsefe tarihinin en büyük muvahhidlerinden birisi sayılabilirdi

    Kâinatta müşahede edilen gaye, hikmet ve âhengin dinî inancın en büyük destekçisi olduğu düşünülürse, Newton’un bilimde yaptığı muazzam devrimin dinin lehinde olması gerektiği sonucu ortaya çıkar Zira o, bulduğu genel kanunlarla, insanın dar çevresiyle sınırlı âhengi evrenselliğe taşımıştır Ancak Aristo’nun düşüncelerine ve Batlamyus’un dünya merkezli evren mo****ne sıkı sıkıya bağlı ve bunları âdeta dinin kendisi sayan Hıristiyan âlemi gelişmeleri kabullenmek istememiş; bunun karşısında din aleyhtarları da bu gelişmeleri gûya dine karşı bir zafer gibi görmek istemişlerdir Nitekim Newton böylesine büyük bir inkılâba sebep olunca ona dört bir yandan Yaratıcı’nın varlığına dair sorular gelmeye başlamıştı O da şöyle cevap veriyordu: Yaratıcı’nın varlığında şüphe etmeyiniz Zaruretler tek başına varlık sebebi değildir Kâinattaki bu kadar çeşitliliği ancak hikmet sahibi birisi verebilir Ayrıca o, genel çekim kanunuyla alâkalı olarak, gök cisimlerini bu kanuna göre gökte çevirebilen kuvvetin tabii bir sebeb olamayacağını söyler Bu sebep şuursuz ve sonradan ortaya çıkmış olamaz; ayrıca mekanik ve geometriyi de çok iyi bilmesi gerekir

    Newton tamamen maddî istidlâle (akıl yürütme) yönelmişken Descartes tam tersi, nefsî ve vicdanî bir yol benimsemiştir Felsefesini Benim varlığım ve Allah’ın varlığı üzerine kuran Descartes, kendisinin âciz ve nakıs bir varlık olduğu halde içinde mükemmellik duygusu bulunduğundan yola çıkarak bunu ancak kemal sahibi bir Zât’ın verebileceği sonucuna ulaşır

    Dekart gibi Leibniz, Clarke (Newton’un öğrencisi ve dostudur), Voltaire, Locke ve Rousseau’nun da aralarında bulunduğu pek çok filozof, insanın içindeki sonsuzluk ve mükemmellik duygularına bakarak, ayrıca şuursuz maddenin kendi başına düşünme, fikir, his, hareket gibi şeylere sebep olamayacağı düşüncelerinden hareketle Yaratıcı’nın varlığını ispatlamaya çalışmışlardır Bu filozofların ve Allah’ın varlığına inanan bütün düşünürlerin ortak bir noktada buluştuklarını görüyoruz: kâinattaki göz kamaştıran düzen ve bu düzenin bir sahibi olması gerektiği Fransız düşünürü Voltaire Allah’ı ispata çalışan bütün ****llerin ve koca koca kitapların bir cümlede özetlenebileceğini söyler: Bir saatin bütün parçaları, akrebi, yelkovanı, saniyesi, çarklarının onu yapana işaret ettiği gibi insan da bütün eczâ ve azasıyla kendini bir tanzim edene, ayarlayana işaret eder şu söz de ona ait: Gözün görmemiz için, midenin hazmetmemiz için, kulağın duymamız için yaratılmadığını iddia etmek en çirkin bir ahmaklıktır

    Burada temas edilmesi gereken ilginç bir nokta var: Bir Yaratıcı’nın varlığına inanan batılı düşünürlerin kâinattaki âhenk ve birlik temasını kullandıkları gibi, inkârcılar da düşüncelerini ispatlamak için yine aynı temayı kullanmışlardır Meselâ bunlardan Alman astronom Büchner, kainatta bir ilahî hikmetin olmadığını iddia eder Ona göre Olsaydı kainatta câri kanunlara ne gerek vardı? Bu inkârcı filozoflara göre kainatta zerreden insan aklına kadar her şey sabit ve değişmez kanunlara tabi olduğundan dolayı varlığın yaratıcısı (hâşâ) yoktur Materyalist filozoflara göre madde ezelîdir, kâinattaki bu mükemmel düzen tesadüfler sonucu oluşmuştur ve herşeyi olduğu gibi insanın hissedip müşahede ettiği varlıktaki ilahî hikmeti, ilahî aklı (hâşâ) madde yaratmıştır Biz de Akkad gibi: Bu fikre ne diyelim? Nasıl bir insan, Cenab-ı Hakk’ın maddeyi yarattığını söylemek varken (hâşâ) tam tersini söyleyebilir?

    Batıdaki mülhid filozoflardan bazıları, ilhadlarını ispat için âhenk temasının uygun düşmediğini anlamış olacaklar ki düşüncelerini tam tersi bir fikirle, yani âhenksizlikle temellendirmeye çalışmışlardır Bunlardan Cybil, kâinatta bir hikmetin gözetilmediğini bazı misaller vererek ispat etmeye çalışır Meselâ iki cinsiyet organına sahip hayvanların yine de tek başlarına ilkah-telkihte bulunmaması, bazı organizmaların lüzumsuz (!) derecede çoğalabilmeleri gibi Bu görüşleri nakleden Mısırlı ilim adamı Ferid Vecdi, bazılarının inkârını kâinattaki muntazam kanunlara bağlarken diğerlerinin kanunsuzluktan yola çıkarak ilhadının temellerini atmaya çalışması gibi muazzam bir çelişkiye işaret ediyor Halbuki insanın genel âhenk içinde bazı şeylerin hikmetini ilk bakışta kavrayamaması kendi aczine delâlet eder ve bu da yine kainatın Yaratıcısı’nı gösterir Öyleyse Çıkış noktası çok önemlidir Bir insan eşyaya bir yaratıcısı olmadığı ÖNYARGISI ile bakarsa kendisini inkârdan kurtaramaz

    Modern çağlarda da değişen bir şey yok Her yeni bilimsel gelişme varlıktaki ilahî hikmet, uyum ve âhenge yeni boyutlar kazandırıyor Baş döndüren muazzam mesafeler, dudak ısırtan korkunç küçüklükler, paralel evrenler, kütleler arasındaki esrarengiz kuvvetler, dünyaları yutan kara****kler, yıldızları doğuran zerreler anlayabildiğimiz ve anlam veremediğimiz herşey, muhteşem bir koro gibi ilahî musıkîyi yorumluyor âdeta
    Başlarken toplumsal âhenkten de bahsetmiştik Yazıyı gereğinden fazla uzatacağı için bu konuyu ertelemeyi düşünüyoruz şimdilik bir kaç cümle naklederek sözlerimize son vermek istiyoruz Bunlardan birisi Yunan filozofuna ait: Allah’a inanmak nefes almak kadar gerekli der Epiktetos Fransız Yazarı Chateaubriand (şatobiryan) ise önemli bir gerçeği dile getirir: Allah’ı inkâra insandan başka cür’et eden olamaz!

    Halim Çalış
    alıntı

Sayfayı Paylaş