Ahlak ve Felsefe

Konu 'Felsefe' bölümünde EsrarLı_GözLer tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. EsrarLı_GözLer

    EsrarLı_GözLer Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    7 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.954
    Beğenileri:
    397
    Ödül Puanları:
    36

    MUTLAKLIĞI TEMELİNDE: AHLAKİ DEVRİM..!

    Ahlak üzerine yapılan çoğu teorik tartışmanın kısırlığı, hiç bir yere vardırmayışı, çoğu insanın bu tür tartışmalardan sıkılmasının sebebi budur: ahlaki prensipler, somutlaştırılmadığı takdirde, insanların zihinlerinde boşlukta asılı soyutlamalar halinde kalır; bu prensipler, insanların önlerine, bir türlü kavrayamadıkları bir amaç koyup, ruhlarını bu amaç doğrultusunda yeniden şekillendirmelerini ister; oysa, nasıl tatbik edileceği bilinmeyen ahlaki prensipler, insanları, gayri-kabili-tarif bir ahlaki suçluluk duygusunun yükü altında bırakır.
    İnsan; mevcudiyetinin gün-be-gün faaliyetleri esnasında karşısına çıkan seçeneklerin çokluğu ve karmaşıklığı ortasında; sık sık ürkütücü olabilen olaylar bombardımanı altında; başarıların kısa süreli neşesi ile başarısızlıkların uzun süren hüznü arasında gidip gelirken; perspektifini ve kendi kanaatlerinin realitesini kaybetmek tehlikesiyle her an karşı karşıyadır. Unutulmamalıdır ki, soyutlamalar, maddi varlıklar olarak mevcut değildir: soyutlamalar, insanın mevcut olan şeylerden haberdar olmak için kullandığı epistemolojik yöntemdir; mevcut olan şeyler somutluklardır. Realitenin, ikna edici, dayanılmaz kudretinin tam olarak elde edilmesi için; metafizik soyutlamaların, insanın karşısına, somutluk biçiminde, sanat biçiminde çıkarılması gerekir.

    İnsanlar akılcı olduklarında özgürlük kazanır; insanlar özgür olduklarında ise akıl.
    Bunların zıtları inanç ve kuvvetir.

    Mistizmin egemen olduğu her dönem bir devletçilik, diktatörlük, zülum çağıydı. Orta çağa ve bugünün politik sistemlerine bakınız. Özgür kapitalizmin kurulamaması önündeki tek engel, işte bu akıldışı ahlak anlayışlarıdır. Kapitalizmin temel ahlaki anlayışı: İnsanın ne kendisini başkalarına nede başkalarını kendisine feda etmeden, kendisi için varolma hakkının olmasıdır; o insanın değerlerinin amaçlarına ulaşma yolları değil, başkasının ihtiyaçlarına hizmet eden bir kurbanlık hayvan değil, kendi başına bir amaç olduğunun tanınmasıdır.
    Akıl dışı ahlakı temel alanlar kapitalizmi ahlaksız görmek zorundaydı; kapitalizm başkalarına hizmet ve feragat prensipleriyle kesinlikle çalışmaz, çalışamaz.
    Kapitalist ahlakın haklılığı, onun insanın "insan " olarak hayatta kalmasını koruması ve onun hakim prensibinin adalet olması gerçeğinde yatmaktadır. Yani kapitalizm ve onun insani temeli olan rasyonel insan tabiatı yıkılacaksa bu durumda yıkılması gereken şey adalet kavramıdır. Laf da eşitlikçiler - toplumcular- bunun farkındadır, fakat kapitalizmin faydacı savunucuları farkında değildir. Çünkü altruizm kapitalizmin temeli, olamaz. Aksine altruizm kapitalizmin gelişmesini engeleyen bir hançer, bir truva atıdır…!Örneğin kapitalizmin nimetlerinden faydalanırken, İncil'e el basarak yemin eden altruizmle; kapitalist bilinç çelişir ve bu nedenle gelişemez. "Sağcı,solcu-ateist,dindar-liberal,komunist" kolektivist devletçilerin, yani eski-yeni mistiklerin, böylesi ikiyüzlü çabaları boşa çıkmaya mahkumdur.
    Bu anlamda kapitalizme en büyük kötülüğü: bizzat kapitalistler ve onların yalakaları yapmaktadır!
    Kapitalizmin maddi nimetlerinden faydalanırken, doğaüstü ahlak ideallerine can atmak, insanın kendi yıkımını getirmektedir.Kapitalizm insanın benzersiz üretkenlik yeteneğinin özgürlüğüdür.
    Bu nedenle kapitalizmi ahlaken savunmak, ahlakı bir bilim olarak ele almak, her rasyonel insanın kendi çıkarınadır.
    "Herkes in herkes için ortaklaşa kendini feda etmesi" ahlakını temel alan sosyalist sistem neden çöktü? Çünkü bu bir ekonomi meselesi değil, bir ahlak meselesidir.
    Eğer "hizmet ve kendini feda ahlaki bir ideal ise ve eğer insanın doğasındaki BENCİLLİK insanları kurban olma fırınlarına atlamaktan alıkoyuyorsa, insanların kendi iyilikleri için veya insanlığın iyiliği için veya gelecek nesillerin iyiliği için veya en son bürokratın en son 5 yıllık planının iyiliği için, bir diktatörün insanları süngü zoruyla dürtüklememesi gerektiğine dair bir gerekçe, mistik bir ahlakçının verebileceği hiçbir gerekçe yoktur. Herhangi bir zülme karşı çıkmak gösterebilecekleri bir sebep yoktur.
    "Görev ve yükümlülük" lerin insanın tek değer standardı olduğunu dayatanlar, ödül söz konusu olunca bunun bir erdem olamayacağını savunanlar; ahlaklı bir amacın yalnızca "adanmak" la kazanabileceğini savunurlar.
    Oysa görev : " aklı-değerleri-sevgiyi-kendine saygıyı" yok eden mistik bir hançerdir. Görev merkezli bir ahlak teorisinin, reçete gibi sıraladığı görevler listesi: " Birilerinin denetimini de zorunlu kılar.Yaratıcı-üretici " bireysel mutluluk veya bireysel arzular"; işte böylece "çoğunluk iradesi-refahı-v.s" adına ahlak dışına itilir!
    Mistizmin önerdiği davranışların, insani amaçların tersine verdiği sonuçlar işte budur! Fakat daha da kötüsü, bireyin kendisini "Ben bu görevleri yapacak kadar iyi değilim" diyerek, kendisini alçaltması ve haksız bir suçluluk duygusuna kapılmasıdır.!

    Oysa realitede ve objektif felsefede "görev" diye bir şey yoktur ve olamaz. Sadece "tercih" ve "görev" fikri" tarafından gizlenen bir prensibin, "Nedensellik Kanunu"nun açık ve netçe tanınması vardır. Ancak bu prensibi izleyen bir insan davranışının amacını bilmeden hareket etmez. İnsan, bir amacı etmede, onu başarmak için gerekli olan yolları düşünür, amacın değerini yolların güçlüğüne karşı ve onun diğer tüm değerleri ve amaçlarının tam, hiyeraşik durumuna karşı tartar. Kendisi için imkansız olanı talep etmez ve hangi şeylerin imkansız olduğuna çok kolayca karar vermez. Sahip olduğu bilginin durumunu asla terk etmez ve amacına ulaşmasının kendi hareketi hariç hiçbir güç tarafından sağlanamayacağının iyice farkında olarak realiteden asla kaçmaz. Eğer kaçarsa kandıracağı şeyin ancak kendisi olacağını bilir. Bu anlamda o, neyi değiştirip neyi değiştiremeyeceğini ve bunlar arasındaki farkı da kavramıştır. Eğer zorluklar onun şevkini kırarsa, düşünür ve amacını "Buna değer mi? diye sorgular. Yani dışarıya bakar, değer ve realite merkezlidir ve realiteye asla isyan etmez.
    Oysa, bir "görev" yanlısı daima içeriye bakar, realiteden soyutlanmış bir kendi ile ilgilidir; bu anlamda "kendinden şüphe" merkezlidir. Bu şüphe onu gerçeklerden kaçmaya zorlar; ama bunu başaramadığı için, ister istemez: Kendini tahribe yönelir.
    Yani kişinin kendi isteklerini, bu isteklerin anlamını ve maliyetlerini bilmesi en yüce insan erdemini: AKILCILIĞI gerektirir.
    Anti-nedensel, sebepsiz veya doğaüstü "görev" kişinin kendi değerlerinden feragat etmesini talep ettiğinde: "görev" e karşı körce bir isyan içinde çırpınırken, ulaşmak istediği yerin realite olduğunun farkında bile olamaması, bir insanın duyabileceği en acı sonuçtur.
    Kendini feda etmeyi talep eden böylesi bir mistik ahlak sistemi, fedakarlıkları toplayan üstün yöneticisi olmaksızın ilan edilemez, yaygınlaştırılamaz. Geleneksel olarak iki tip toplayıcı vardır: Tanrı ya da toplum. Toplayıcı insanoğlunun geneli için ulaşılamaz olmak zorundaydı ve onun otoritesi sadece "baş rahipler", "komiserler", "sömürge valileri", "devlet görevlileri" vs. olarak çeşitli şekillerde adlandırılan özel aracılar eliti ile açıklanmak zorundaydı. İşte yeni mistiklerin de izlediği yol budur: Yeni toplayıcılar: yüce hükmedenler ve yeni bir kültür! Yani tanrıyı veya toplumu anlamlı bir şekilde gerçek yöneticiler olarak göstermeye çabalayan: MİSTİZM! Yani bizden başkaları için veya doğmamış nesiller için veya üç-beş yıllık programları için ve asıl kendileri için: KENDİMİZİ FEDA ETMEMİZİ İSTEYEN VAMPİRLER…!Altrüizmin (kendini-feda ahlakının) benimsenmiş olmasının psikolojik sonuçlarından birisi; ahlak meselesine, insanın normal hayat şartlarının değil, olağanüstü şartların belirlediği bir bağlamda yaklaşılmasıdır. "Şöyle bir insana, şöyle bir günlük meselede nasıl davranırsın?" gibi sorular yerine, "Boğulmakta olan bir insanı kurtarmak için, hayatını tehlikeye atarmıydın?" veya "Batan bir teknedeki tek can yeleğini, karına mı verirdin, kendine mi?" gibi sorular ortaya atılır.
    Böyle bir yaklaşım, altrüizmin kurbanlarının karakter yapısını ele vermektedir:
    a) Kendine-saygı-ve-güvenden yoksundurlar; çünkü, değerler alanında ilk meseleleri, hayatlarını nasıl inşa edecekleri değil, onu nasıl feda edecekleridir.
    b) Başkalarına saygıdan yoksundurlar; çünkü, insanlığı, sefalete mahkum, sürekli yardım bekleyeyen, dilenen bir zavallılar sürüsü olarak görmektedirler.
    c) Realiteyi bir kabus olarak görmektedirler; çünkü, insanlığı, felaketlerin sürekli ve temel bir konu olacağı, bedhah bir evrene hapsolmuş zannetmektedirler.
    d) Ahlaka karşı müthiş bir kayıtsızlık içindedirler; çünkü, soruları, kendi hayatlarının aktüel problemleriyle hiç ilgisiz, belki ömürleri boyunca hiç karşılaşmayacakları durumlarla ilgilidir; yani, normal hayatlarına rehber olacak bir ahlak sistemi yerine, sadece istisnai hallerde rehber olacak davranış kurallarıyla ilgilenmektirler.

    Başkalarına yardımı merkezi ve temel bir ahlak konusu yapan altrüizm, insanlar arasında gerçek iyilikseverliği ve dostluğu yok eder. Altrüizm; başka bir insana değer verme işini, bir benliksizlik (egosuzluk) eylemi olarak ortaya koyarak; başkasına değer verme işinde, egoistçe bir yan bulunamayacağı; başkasına değer verme işinin, kendini feda etmek anl..... geleceği; başkasına duyduğu bir sevgi, hayranlık ve saygının, kendi zevki için olamayacağı, tersine kendi mevcudiyetine bir tehdit teşkil edeceği inancını doğurur.
    Ortaya çıkan bu ya-kendini-ya-başkasını-feda ikileminin öbür yüzünü seçenler, altrüizmin gayrı-insanileştirici etkisinin nihai ürünleri olan psikopatlardır. Bunlar, altrüizme alternatif bir ahlaka da sahip olmadıklarından; kendini-feda anlayışına karşı çıkarken, her insana karşı kayıtsızlığı savunan, (genellikle kendi cinslerinden bir sürücünün sebep olduğu) bir trafik kazasında yaralanmış, yerde yatan bir insana yardım etmek için parmağını bile kıpırdatmayacağını söyleyen tiplerdir.
    Çoğu insan, bu altrüist ikilemin iki yüzünü de kabul etmez. Böyle olunca, insanlararası ilişkiler ve başkalarına yardım işinin tabiatı, amacı ve ölçüsü üzerinde büyük bir entellektüel kaos ortaya çıkar.
    İnsan, kurbanlık hayvan değildir: kendisini başkalarına feda etmesi, ahlaki bir görev veya erdem değildir. Fakat, insanlar arasında fedaya dayanmayan bir yardımı düzenleyen ahlaki prensipler, rasyonel olarak ortaya konabilir.
    "Feda," bir değeri, ondan daha az olan bir değer karşılığında veya karşılığında hiçbir değer elde etmeden teslim etmektir. Yani, altrüizm; bir insanın erdemini; değerlerini teslim veya reddettiği veya onlara ihanet ettiği dereceyle ölçmektedir. Mesela, altrüizme göre; yabancılara veya düşmanlara yapılan bir yardım, sevilenlere yapılan bir yardımdan daha az "egoistçe"dir, yani daha erdemlicedir. Rasyonel bir davranış, bunun tam tersi olmalıdır; rasyonel bir insan, daima değerler sisteminin hiyerarşisi içinde davranır:bir değeri, daha az bir değer uğruna vermez, feda etmez.
    Bir insanın sevdikleri için yaptıkları, -bu yapılanlar, kendi değerler hiyerarşisi içinde kişisel (rasyonel) bir önem taşıyorsa- feda teşkil etmez.

    Karısına aşık bir adamın, onun tehlikeli bir hastalıktan kurtulması için bütün servetini sarf etmesi, bir fedakarlık değildir; çünkü, karısının hayatı, parasıyla alabileceği bütün şeylerden daha kıymetlidir. Fakat, onu kurtaracak yerde; içlerinden hiçbirini tanımadığı, kendisine hiçbir şey ifade etmeyen on kadının hayatını kurtarmakta parasını harcaması, -ki altrüizm bunu ister- bir fedakarlıktır. Rasyonel bir insan, tanımadığı on kadın yerine, neden sevdiği karısını kurtarır? Çünkü, kendi mutluluğu, hayatının en yüce gayesidir ve karısının hayatta kalması kendi mutluluğu için gereklidir.
    Boğulmak üzere olan insan konusuna gelince... Eğer, kurtarılacak insan bir yabancı ise, onu kurtarmaya çalışmak, insanın kendi hayatı için çok küçük bir risk varsa, ahlaken doğrudur; risk büyükse, kurtarma teşebbüsü gayrı-ahlakidir: ancak kendine saygıdan yoksun bir insan, kendi hayatını, rasgele bir yabancının hayatından daha değersiz görür. Eğer, kurtarılacak insan yabancı değilse, alınacak olan riskin büyüklüğü, o kişiye verilen değerin büyüklüğüyle orantılıdır. Eğer, o insan, aşk duyulan bir insan ise, onu kurtarmak için hayatı kaybetmek göze alınabilir; ve bu ancak rasyonel-egoistçe bir amaç için yapılır; çünkü, aşık olunan o insanın yokluğunda hayat dayanılmaz olabilir.
    Bir insanın sevdiklerine yardım için yaptıkları, "benliksizlik" (egosuzluk) veya "fedakarlık" değildir, bütünlüktür. Bütünlük, bir insanın kanaatlerine ve değerlerine sadık olması, değerlerine uygun davranması, onları pratik realiteye geçirmesidir.
    Rasyonel bir insanın, yabancılara yaklaşımını belirleyen şey ise, onların sahip olduğu insani potansiyele saygıdır; ta ki, o yabancı tersine davransın. Fakat, bu demek değildir ki; insan, sürekli olarak yardım edeceği bir yabancı arasın. Prensip olarak her insan kendi hayatından sorumludur; fakat, insan, bir olağanüstülükte, gücü yettiğince yabancılara yardım eder.
    Unutulmaması gereken şey şudur: insanlar normal olarak batmak üzere olan gemilerde yaşamazlar veya boğulmakta olan insanlara sık sık raslamazlar; dolayısiyle, bu tür dünyalar üzerinde kurulu ahlak sistemleri yanlıştır; normal bir yaşamı, insani mutluluğu merkez alan rasyonel bir ahlak; olağanüstülüklerdeki rehberliği de yapabilecek olan tek ahlaktır.
    İnsan hayatının değeri mi? İnsanın varolma hakkı mı? Kendi mutluluğunun peşinde koşması hakkı mı? Bunlar mistik ahlakcıların antitezi olan, bireyselliğe ve kapitalizme ait olan kavramlardır.

    İnanç ve kuvvet birbirinin sonucudur ve mistizm daima kuvvete dayalı bir yönetime yol açar.

    Bu eski-yeni mistizmin tabiatıdır.
    Akıl insanlar arasındaki iletişim ve anlaşmanın tek nesnel yoludur; insanlar akla dayalı şekilde anlaşırlarsa, realite onlarun nesnel satandartı ve referans kaynağıdır. Fakat insanlar doğa üstü bilgi yollarına sahip olduğunu iddia ettiğinde hiçbir ikna, iletişim veya anlayış mümkün değildir." Bu böyledir, çünkü ben öyle söylüyorum" formülüne başvuran herkez eninde sonunda bir silaha sarılmak zorunda kalacakdır. Kişinin aklı vahiy için veya şartlı refleks için reddetmesi fark etmez; temel fikir ve sonuçlar aynıdır:Bu nedenle tüm materyalistler gibi komünistlerde yeni mistiklerdir.
    "Feodalizm veya E.Kant mistizmi - Marx kolektivizmi veya sözde modern liberalist devletçiler - vs" lere dikkat ediniz: Onlar hala " paranın": tüm kötülüklerin anası olduğunu -tabi her derdin devası hükümet parası hariç(!)- iddia ediyorlar. Yani aynen tüm kötülüklerin anasını "şeytan" olarak gören eski mistikler gibi..!
    Çünkü: İnsanoğlunu en aşağı hale indirmeyi teklif eden bir kişi, kendisini yardımseverliğin harekete geçirdiğini iddia edemez. İnsanı arzusundan, hırsından veya ümidinden soyutlamak ve onu ömür boyu durağanlığa mahkum etmek isteyen birisi, kendisini teşvik eden unsurun şevkat olduğunu iddia edemez. İnsanın, bir kötürümün elde edebileceği ilerlemenin sınırları ötesinde ilerlemesini yasaklamayı teklif eden birisi insan sevgisini motivasyonu olarak iddia edemez. Bir dahiye, bir geri zekalı için bir değeri olmayan başarıyı yasaklamayı teklif eden bir kişi, kıskançlık ve nefretten başka hiçbir motivasyonunun olduğunu iddia edemez.
    Kötü ve çirkin bir fikri AKLA, gerçeklere ve bu dünyaya dayalı olarak telkin etmenin imkansız olduğunu görebilirsiniz. Fakat, insan düşmanı teorilerin savunucuları mistik bir temel veya onay aramak için her zaman realitenin dışına kaymak zorundaydılar.
    Tıpkı dilenci veya dincilerin insanın orijinal günah fikrini yaymak için Adem'in günahı safsatasına müracaat ettiği gibi veya tıpkı Kant'ın var olan dünyayı kurtarmak için farazi dünyaya dayanmak zorunda kalması gibi veya tıpkı Hegel' in mutlak fikre ve Marx'ın da Hegel'e başvurmak zorunda kalması gibi; günümüzün gerileyen kültürünün tortusu üzerinde, insanı yaşama hakkından soyutlamak isteyenler: Ceninin hakkını iddia ediyorlar!
    Yetenekli ve becerikli insanları her türlü haklarından men etmeye çalışanlar: bir cenin olmadan önce kazanmadığı şeyin ve komşu yamyam ve vahşi aptalına doğumundan önce doğanın yaptığı adaletsizliğin bedelini onun ödemesini talep ediyorlar!
    E.Kant'ın felsefesini 'saf akıl', akıldışı felsefeleri bir 'aşk' , komünizmi 'özgürleşme" ve eşitçiliği bir 'adalet' gibiymiş gibi sunmak…: Hangi dürüst bir kuramcı, fikirlerini bu fikirlerin zıtları maskesi ile sunmaya çalışır? İnsan tabiatını hiçe sayan bir felsefe, bir adalet, bir ahlak, bir politika veya bir bilim olabilir mi?
    Dünya: İnsan karşıtı, akıl karşıtı ve hayat karşıtı olan eski-yeni mistizm ve altruizm tarafından yok edilmektedir.

    Bu nedenle aklın mutlaklığı temelinde AHLAKİ BİR DEVRİM en zor, en çok çaba gerektiren, en radikal isyan şeklidir..

    Fakat bugün yapılması gereken şeydir. Medeniyet yok olmak zorunda değildir. Vahşiler sadece bizim hatamızdan dolayı kazanıyorlar. Bu nedenle reddetmemiz gereken tek şey böylesi akıldışı felsefeler ve ahlak anlayışlarıdır.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş