Aristotales'in Yaşamı ve Felsefesi

Konu 'Filozoflar' bölümünde sessizliksokağı tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. sessizliksokağı

    sessizliksokağı Üye

    Katılım:
    16 Eylül 2008
    Mesajlar:
    21
    Beğenileri:
    6
    Ödül Puanları:
    1

    Filozof Aristotales Yaşamı Ve Savunduğu Düşünceleri
    Aristotales: Milattan önce 384-322 yılları arasında yaşamış olan ünlü Yunanlı bilim adamı ve filozof. Mantığı, metafiziği, fiziği ve biyolojisiyle, modern çaga kadar tek ve en büyük otorite olmuş olan düşünür.

    Aristoteles'in temel eserleri, mantık ve bilgi kuramı üzerine altı incelemeden oluşan Organon, doğa felsefesini açıkladığı Gökler Üzerine, Fizik ve Varlığa Geliş ve Yokoluş Üzerinedir. Psikoloji konusundaki iki temel eseri, Hayvana Dairle, Parva Naturalia olan Aristoteles'in varlık konusundaki ünlü eseri Metafiziktir. Siyaset felsefesi alanında Politikayı, estetik alanında, Poetika ve Retoriki yazmış olan filozofun, ahlak alanındaki temel kitabı Nikomakhos'a Ahlaktır.

    Temel İlkeleri: Aristoteles'in bir filozof olarak en önemli özelligi, onun sağduyuya olabildiğince yakın bir düşünür olmasıdır. Hem Platon'un İdealarına ve hem de Demokritos'un maddi atom görüşüne karşi çikan Aristoteles, hem ahlaki değerleri teminat altına alacak bir teori ve hem de bilimsel doğruları ortaya koyacak bir kuram, bilime ve ahlaka hakkını verebilmek için, atomlar veya İdealar benzeri gözle görülemez varlıkların varoluşunu öne sürmeyecek bir teori arayışı içinde olmuştur. Onun bulduğu çözüm töz ögretisidir. Buna göre, tözler tüm özellikler için dayanak olan nihai gerçeklik ve öznelerdir. Söz konusu nihai gerçeklikler somut şeylerdir ve somut şeyler için de Aristoteles'in gözde örnekleri biyolojik bireylerdir. Tözler nihai gerçekliklerdir, zira tözler varolmadığı takdirde, başka hiçbir şey, tözün özellikleri olarak tümeller de varolmayacaktır.

    Bu varlık ögretisiyle Aristoteles, Platon'un İdealarının, onun yanlışlıkla bireyler olarak gördüğü tümeller olduğunu öne sürer. Tümeller gerçekten de vardırlar, fakat onlar varoluşları için tikel nesnelere, bireysel şeylere bağlıdırlar. Gerçekten varolanlar tümeller değil de, ağaçlar ve kediler benzeri, dış dünyada karşilaştığımız nesnelerdir.

    Mantık: Aristoteles, mantık alanında, mantık çalismalarina ondokuzuncu yüzyıla kadar temel olmuş bir mantık sistemi kurmuştur. Mantığı her türden bilgi edinme süreci için bir araç olarak gören Aristoteles'in mantığının en önemli yönü, 'belli şeyler kabul edildiğinde, başka şeylerin onlardan zorunlulukla çiktigi' bir konuşma olarak tanımlanan tasımdır. Aristoteles, bir önermedeki öznenin, yüklemine on farklı şekilde bağlandığını gösteren on kategoriden söz eder. Onun mantığı yalnızca insan zihnindeki düşünce faaliyetlerini betimlemekle ve dile ilişkin gramatikal bir analiz sağlamakla yetinmeyip, aktüel şeyler arasındaki ilişkilerle ilgili bir kuramı ifade eder.

    Bilgi: Aristoteles'e göre, bilgi tümel olanın, formun bilgisidir, bu nedenle yargıda dile getirilebilir olan bir bilgi, formlar arasındaki özsel bağlantılara ilişkin bir kavrayıştan meydana gelir. Aristoteles'in gözünde bir şey hakkında doğru bir bilgiye sahip olmak, o şeyi türler ve cinsler hiyerarşisi içinde bir yere, bir tür ve cins içine yerleştirebilmek ve dolayısıyla neyin onun için özsel olduğunu bilebilmektir; bu ise, özsel tanım yoluyla olur. Aristoteles'e göre, bir şeyin özünü vermek, o şeyin nedenine ilişkin bir açıklama ortaya koymaktır. Bundan dolayı, Aristoteles bir şeyin nedenini ortaya koyabildiğimiz zaman, ilk elden, gerçek bilgimiz olduğunu söyler. Bir şeyin nedenini vermek ise, o şeyin özünün ilk ilkelerden başlayarak tanıtlanmasını içerir; bilimin işlevi budur.

    Metafizik: Onda metafizik, var olanı var olmak bakımından ele alan, var olan bir şey olmanın ne anlama geldiğini araştıran bilimdir. Onun metafiziği çok büyük ölçüde mantık konusundaki görüşlerine ve biyoloji alanındaki çalismalarina dayanır. Buna göre, mantıksal bakış açısından, 'var olmak' onun gözünde, hakkında konuşulabilecek ve tam olarak tanımlanabilecek bir şey olmaktır. Buna karşin biyoloji alanındaki çalismalari açısından, 'var olmak' dinamik bir süreç, bir değişme süreci içinde olmak anlamına gelir. Şu halde, 'var olmak' Aristoteles için, bir şey olmak anlamına gelir. Bundan dolayı, ona göre gerçekten var olan, Platon'da olduğu gibi tümeller değil de, bireylerdir, 'şu' diye gösterdiğimiz belirli bir doğaya sahip olan varlıklardır. Onlar, Aristoteles'in mantıkla ilgili eserlerinde sözünü ettiği nicelik, nitelik, ilişki, yer gibi kategorilerin, temel nitelik ya da yüklemlerin kendilerine yüklenebildiği öznelerdir.

    İşte Aristoteles, kendisine tüm kategorilerin yüklendiği bu özneye 'töz' adını verir. Onda var olmak belirli türden bir töz olmaktır. Töz, aynı zamanda dinamik bir sürecin ürünü olarak ortaya çikan bireysel varlık olarak da tanımlanır. Bu bakımdan ele alındığında, metafizik varlığı, yani var olan tözleri ve tözlerin nedenlerini, yani tözleri varlığa getiren süreçleri konu alıp araştıran, tüm varlıkların temelindeki temel bilimdir.

    Aristoteles'te töz bir madde ve bir formdan meydana gelir. O her ne kadar maddeyle formu birbirinden ayırsa bile, doğada bizim hiçbir zaman maddeden yoksun bir formla da, formdan yoksun bir maddeyle de karşilaşmadığımızı belirtmeye özen gösterir. Varolan herşey somut bir birey olarak varolur ve herşey maddeyle formun bir birliği olarak ortaya çikar. Şu halde, töz form ve maddeden meydana gelen bileşik bir varlıktır. Bundan dolayı, Aristoteles'te, ayrı formlardan, duyusal dünyanın dışında olan bir İdealar dünyasından söz etmek olanaklı değildir. Form, ayrı bir yerde değil de, bu duyusal dünyada ve tözün bileşenlerinden biri olarak varolur.

    Madde ve form ayrımı, Aristoteles'e göre, doğada varolan herşeye uygulanmak durumunda olan bir ayrımdır. Aristoteles'te bileşik tözleri meydana getiren madde ve formdan yalnızca form şeylerdeki bilinebilir ögeye karşilık gelir. Maddenin, şeylerin insan zihni tarafından ayırd edilemeyen, yapıdan ve belirlemeden yoksun, bilinemez bileşeni olduğu yerde, form insan zihni tarafından bilinebilen, yani tasvir edilebilen, tanımlanabilen, sınıflanabilen ve başkalarına aktarılabilen yöndür. İnsan zihni, Aristoteles'e göre, duyualgısında şeylerin duyusal formunu, buna karşin kavramsal bilgide de akılla anlaşilabilir olan formunu alır
    Sanatın ne olduğu sorusunu ortaya atan ve bu soruya ilk cevap arayan düşünür, güzellik metafiziğinin de kurucusu olan Platon'dur. Fakat Platon sanatı sanat olarak ele almaktan çok, onun sosyal ve politik yeri ve görevi üzerine düşünmüştür. Bu nedenle sanat felsefesinin kurucusu, sanatı kendi başına bir problem olarak ele alan Aritoteles'tir diyebiliriz.

    Aristoteles'in "poetika" adlı eseri düşünce tarihinin tanıdığı sanat üzerine yazılmış ilk eserdir.

    Eser günümüze bazı bölümleri eksik olarak ulaşmıştır. Aristoteles eserde genel bir poetika ile değil de edebiyat sanatı ve dil sorunuyla uğraşmıştır.Yine de eserde Aristoteles'in sanat, sanat teorisi ve sanat felsefesi ile ilgili çok önemli bazı düşünceleri bulunmaktadır. Fakat Aristoteles bu düşünceleri sistematik bir şekilde incelememiştir. Eğer Aristoteles genel anlamda poesis'i ele alan bir poetika yazmış ve diğer eserlerindeki sistematiği bu esere de uygulamış olsaydı; ancak 18. yüzyılda bağımsız bir disiplin haline gelebilen estetik, antik çağda Aristoteles'in eliyle kurulmuş olabilirdi.


    Aristoteles'te Güzel Kavramı

    Aristoteles, "metafizik" ve "poetika" isimli eserlerinde, sistematik bir şekilde ele alınmamış olsa da, "güzel" hakkında bazı düşünceler ve tanımlar ortaya atmıştır. Bu düşünceler ve tanımlar, Platon'un yaşlılık dönemi güzellik anlayışı ile yakın ilgi içerisindedir. Kısacası, Aristoteles güzeli matematik olarak belirlemeye çalışır. Ona göre güzellik matematik olarak belirlenebilir.

    "Şüphesiz matematik bilimler güzel ve iyiden söz açarlar ve onları ortaya koyarlar. Ancak, eğer bunu, onların isimlerini anmadan yapıyor, fakat onların görevlerini ve orantılarını gösteriyorlarsa, bu durum karşısında, onların bunlardan söz açmadığı anlamı çıkmaz. Güzelliğin temel formları düzendir, sınırlılıktır; yani çoğu matematik disiplinler tarafından kanıtlanan şeyler."

    Aristoteles'in ortaya koyduğu güzel tanımları içerisinde ilgi çekici bir başka nokta da güzeli belli bir büyüklük ile ilgi içerisinde ele almasıdır. O çok büyük ve çok küçük şeylerin, yani kavrama gücümüzün dışında kalan şeylerin güzel olamayacağını söyler ve bunları "estetik dışı" diye reddeder.

    "...güzel, düzene ve büyüklüğe dayanır. Bundan ötürü, ne çok küçük bir şey güzel olabilir, zira kavrayışımız algılanamayacak kadar küçük olanın sınırlarında dağılır; ne de çok büyük bir şey güzel olabilir, çünkü o bir defada kavranamaz ve bakanda birliği ve büyüklüğü yiter."

    Aristoteles'in güzeli açıklarken kavrama gücümüzün dışında kalan şeyleri estetik dışı diye reddetmesi, yaşadığı dönemdeki Grek ruhunun onun felsefesindeki yansımasıdır. Antik düşüncede bir şeyin güzel olması için, kavranabilir olması gerek idi. Aristoteles'in kavrama gücümüzün dışında kaldığı için estetik dışı saydığı şeyler, 18. yüzyılda Kant tarafından başka bir estetik kategori olan "yüce" kavramı altında incelenecektir. Aristoteles'in yaşadığı dönem ise güzel dışındaki bir estetik kategori için hazır değildi.

    Aristoteles'in Sanat Anlayışı

    Platon, sanatın kaynağını açıklamak için "Prometheus" söylencesine başvurmuştu. Söylenceye göre Tanrılar, evren oluştuğu sırada hayvanları soğuktan korunmaları, düşmanlarına karşı kendilerini savunmaları ve yiyecek bulabilmeleri için çeşitli şekillerde donatmıştır.Fakat bu ilk dağıtım sırasında insan unutulmuştur. Çıplak ve savunmasız kalan insana acıyan Prometheus, göklerden ateş, Athena'dan dokuma sanatını, Hephasus'tan dokumacılık sanatını çalmış ve insana vermiştir. Bu grek söylencesi, sanatın dünyaya insanın çıplak doğa karşısındaki ilk gereksinimlerini karşılayacak kaynaklar ve beceriler olarak geldiğini anlatır. Yani sanatın kökeni, insanın yaşamını sürdürebilmek için girişeceği savaşta başarılı olabilmesi için, aklını kullanarak doğaya eklediği şeyler anl***** gelir.

    Aristoteles ise sanatın kökenini Prometheus olarak değil de, insan eli olarak düşünür. Zanaatların doğuşunu açıklarken Platon'un Prometheus ile ilgili öyküsünü yadsır ve insanın çıplak, savunmasız olduğunu görerek onu öteki canlılardan daha aşağı görenler çok yanılıyorlar, der.

    Aristoteles'e göre asıl aşağı olan yabanıl hayvanlardır. Çünkü onların tek bir silahı vardır, oysa insan başka araçlar yapmaya yarayan ellere sahiptir. İnsan doğanın en yetkin çocuğudur. Doğa ona zanaatları bulmasının kaynağı olan 'el'i vermiştir. Bu nedenle Aristoteles'e göre zanaatkarlık öykünme içgüdüsü ile bir arada olan bir beceriklilik ile başlar. İnsan doğanın yöntemlerini öykünür (mimesis). Sanat, insanın eliyle doğanın başlamış olduğu şeyi tamamlamaktır. Bu tamamlama işlemi ise öykünme ile sağlanır.

    Mimesis Olarak Sanat

    Aristoteles'in Poetika adlı eserinde poesis üzerine bir sanat teorisi kurması beklenirken, o mimesis kavramından hareket eder ve sanat teorisini bu kavramın etrafında şekillendirir.

    Aristoteles için mimesis yalnızca sanatın özünü oluşturan bir etkinlik değil, aynı zamanda insana özgü olan bir içgüdüdür. Yani mimesisin psikolojik bir temeli vardır.

    'Mimesis olarak mimesis nedir' sorusuna Aristoteles şu yanıtı verir:

    "Şiir sanatı, genel olarak varlığını, insan doğasında temellenen iki ana nedene borçlu gibi görünüyor. Bunlardan birincisi, öykünme içgüdüsü olup, bu, insanlarda doğuştan vardır; insanlar, bütün öteki canlılardan özellikle öykünmeye olağanüstü yetili olmalarıyla ayrılır ve ilk bilgilerini de öykünme yoluyla elde ederler."

    Aristoteles'e göre mimesis insanın ana özelliği ve insana ait temel bir içgüdüdür. İnsanın meydana getirdiği her şeyin ve tüm insan bilgisinin temelinde mimesis vardır. Çünkü, insan Aristoteles için 'zoon mimetikataton' dur.

    Mimesisi insana özgü bir nitelik olarak belirleyen Aristoteles, onu sanat ile ilgili düşüncelerinin temeline koymuştur. Aristoteles'e göre her bilgi ve her sanat bir mimesistir. Mimesis, sanatlarda belli bir şekilde gerçekleşir. Sanatçı belli araçları kullanarak objeleri taklit eder. Aristoteles sanatları ilk olarak taklit etmede kullanılan araçlar bakımından birbirinden ayırır. Sözü kullanmakla müzik, ritmi kullanmakla dans, renk ve figürleri kullanmakla figürativ sanatlar doğar.

    Sanatlar ikinci olarak taklit tarzı bakımından birbirinden ayrılır. Aristoteles bu ayrımı yaparken taklit objesinin belirleyicisi etik bir değerleme olmaktadır.

    "Adı geçen taklitlerden her biri, birbirinden farklı olan (iyi, gerçeğe uygun, kötü) hareketleri taklit etmesi bakımından ötekinden ayrılmakla da bu ayrılığı gösterir. "

    İnsanların iyi, ortalama ve ortalamanın altında diye taklidin nesnesi olması sanatın etik yönünü belirler. Aristoteles için sanat bir ahlaki hayata, bir ruha sahiptir.

    Taklidin sanatın etik yönünü belirleyen, taklit objesi olan insanın ahlaki özelliğidir. Taklit objesi yapılan insan iyi ise taklit de iyi, yani ahlaki olacaktır. Aristoteles taklitçiyi de (şair, yazar vs.) yöneldiği taklit objesi bakımından ahlaki olarak inceler.

    Poetika adlı eserinde 'Neden bazı şairler kötü karakterleri taklit ederler de, diğerleri iyi karakterleri taklit eder?' sorusuna şu yanıtı verir:

    "Şiir sanatı, şairlerin karakterlerine uygun olarak iki yön alır; çünkü ağırbaşlı ve soylu şairler, ahlakça iyi ve soylu kişilerin iyi ve soylu hareketlerini taklit ederler; hafifmeşrep karakterli şairler ise, bayağı tabiattaki insanların hareketlerini taklit ederler."

    Şüphesiz ki, Aristoteles'in etik dünya ile estetik dünyayı özdeşleştirmesi büyük bir yanılgıdır. Aristoteles'in bu yanlışa düşmesinin nedeni, o dönem Grek düşüncesinde 'iyi ve güzel' in substansiyel bir bağla birbirine bağlı kabul edilmesi idi. Bu değer geleneği içerisinde büyüyen Aristoteles de 'iyi ve güzel' i birbirinden ayıramamıştır.
    Aristoteles Düşünceleri Üzerine
    VARLIĞIN DOĞASIAristoteles’ in başlangıçta ana sorusu şuydu: Bu dünyadaki şeyler nedir? Bir şeyin var olması ne demektir? Kendi sözcükleriyle bunu şöyle ifade etmiştir. ‘’ Varlık nedir sorusu uzun zaman önce sorulmuş ve bugün de sorulan, insanları her zaman uğraştırmış bir sorudur’’.
    Aristoteles ilkin, sorunun yalnızca şeylerin maddi olarak neden meydana geldiği sorunu olmadığını sonucuna vardı. Bunu göstermek içinde bir ev örneği vermiştir. Diyelim ki, boş bir arazinin üzerinde bir ev yaptırmak için bir inşaatçı ile anlaştınız. Oda araziye tuğla,kiremit, kalas v.s yığıp sonra da size ‘’İşte eviniz’’ derse, bunun bir şaka, üstelikte kötü bir şaka olduğunu düşünürsünüz.
    Şimdi, burada bir evi oluşturan bütün maddeler var fakat ev ortada yok. Sadece tuğla, kum, kireç yığınına bir ev denilemeyeceği çok açık. Oysa , bir ev olması için, özel ve ayrıntılı yapısıyla her şeyin belli biçimlerde bir araya getirilmesi gerekir. Bu yapı sayesinde o bir evdir. Aslında evin yalnızca bu malzemelerden de yapılması gerekmez. Beton, cam, metal, plastik gibi malzemelerden de yapılabilir. Evin bir malzemeden yapılması gerektiğine kuşku yoktur; fakat evi meydana getiren malzemeler değil, yapısı ve biçimidir. Aristoteles’ e göre biçim çok önemlidir. Bu konudaki en can alıcı örneğini de yine insandan vermektedir.
    Sokrates’ i alın der. Bedenini değiştiren malzemeler her gün, üstelik bedeni de birkaç yılda bir değişir. Ancak bütün yaşamı boyunca ayni Sokrates olarak kalır. O nedenle Sokrates’ in, bedenini meydana getiren malzemelerden ibaret olduğunu iddia etmek olanaksızdır. Aristoteles bu savını bütün türlere yayar. Farklı türdeki bütün köpeklere köpek adını vermemizin nedeni, ayni ayırt edici malzemeden meydana gelmiş olmaları değildir. Ortak olarak paylaştıkları ve onları, kendileri gibi et, kan ve kemikten oluşan ayni organizmayı ve yapıyı gösterdikleri için köpektirler.
    Yalnızca maddenin var olduğunu ileri süren kaba materyalizm düşüncesine karşı Aristoteles’ in öne sürdüğü bu savlar yıkıcıdır ve hiçbir zaman yanıtlanamamıştır. Verdiği değişik örneklerle de, bir şeyin biçiminden dolayı o şey olduğunu göstermiştir. Bu onu doğruca başka bir probleme götürür: Bu anlamda biçim tam olarak nedir ? Bunun madde olmadığını gösterdiğimize göre, o halde nedir? Aristoteles, Platon’ un biçimler kuramını zaten reddetmişti ; dolayısıyla, biçimin, zamanın ve mekanın dışında var olan bir tür öte dünyaya ait varlık olma olasılığını da dışarıda bırakmıştı. Onu yalnızca biçimin bu dünyaya ait olması düşüncesi tatmin edebilirdi. Bunu kanıtlamak içinde yaşamı boyunca çalışmalarını sürdürmüştür.
    ARİSTOCULUK


    Antikçağ Yunan filozofu Aristoteles (M.Ö.384-322)'in Öğretisine dayanan, deneyci ve gerçekçi eğilimleriyle belirgin bir düşünce okulu. Bu okul, Aristoteles'in Öğrencileri tara¬fından onun felsefesinin yorumlanarak gelişti¬rilmesi şeklinde oluşmuş ve gerek Hıristiyan¬lar gerekse Müslümanlar arasında felsefe ve ilahiyat alanlarında pek çok taraftar bulmuş¬tur. Aynı zamanda etkileri bakımından görüş¬leri bir yandan Skolastik okul tarafından bir dogma olarak benimsenirken, diğer yandan modern felsefeye biri olumlu, diğeri olumsuz iki katkıda bulunmuştur. Olumsuz katkısı Aristoteles'in düşüncelerinin Hıristiyanlığın öğrctisiyle birleşmesi sonucunda ortaya çıkan dünya görüşünün Russcll'in deyişiyle Batıda serbestçe düşünüp araştırmayı "bukağılama¬sı", dolayısıyla, modern felsefe ve bilimin gelişmeşini engellemesidir. Olumlu katkısı İse özel¬likle İngiliz deney filozofları tarafından benim¬senen bilimsel araştırma ve deney üzerindeki vurgusudur.

    Aristoculuk felsefe tarihinde "Peripatosçu-luk (Peripatetizm)", İslâm düşüncesinde ise "MeşşaHik adıyla tanınır. Rivayete göre, Aris¬toteles felsefe derslerini öğrencileriyle birlik¬te yürürken anlattığından Aristoteles felsefesi ilk çağdan itibaren "yürüyenler" (Peripatosçu-luk) olarak bilindi ve Aristoculuğun da genel bir adı halini aldı. Aristoteles hocası Pla-ton'un felsefesini ve bazı temel kavramlarını almakla birlikte, ona karşı bir felsefi akım oluşturdu. Platon'un kavram idealizmini red¬dederek, asıl gerçeğin fertler olduğunu, mad¬de dünyasındaki tek tek nesnelerin gerçek ol¬duklarını ileri sürdü. İdealar (yani kavramlar) bu maddi nesnelerin cins isimleridir. Ayrıca Aristoteles felsefesi bütün bilim alanında dü¬şünceler ileri sürmüştür. Mantık bilimini ilk defa sistemli bir şekle sokma yanında fizik, metafizik, psikoloji, biyoloji, astronomi vb. gİ-bî bir çok alanda eserler vermiştir. Aristote¬les'in bu çok yönlü, adeta "ansiklopedist" nite¬likli felsefi kendinden sonra bir çok taraftar bulacak, Yunan-Roma felsefelerini etkileme¬sinden başka, Ortaçağ Hıristiyan Skolastisiz-minde özellikle iman ile aklın, din ile felsefe¬nin uzlaştırılmasmda temel ölçü kabul edile¬cek, hatta Skolastikte kutsal bir kaynak konu¬mu kazanacaktır. Albertus Mağnus, Thomas d'Aquİne gibi Hıristiyan filozofların felsefele¬rinin adeta İncil ile birlikte dogması olacaktır.

    Aristoculuk içinde Peripatos öğretisini baş¬ka felsefe akımlarıyla uzlaştırmak isteyen Aris¬tocular da çıkmıştır. M.S.l. yüzyılda bir Peri-patosçu tarafından yazıldığı sanılan Peri Kos-mon (Evıvn Üzerine) adlı eserde, Aristote¬les'in teiznıiyle Stoa'nın panteizminin birbiri¬ne yaklaştırılmak istendiği görülür. Fakat bu¬nun yanında Aristoteles felsefesinin saf bici mi¬ne dönmek isteyenler de çıkacaktır ki, bunla¬rın başında Aristoteles'in eserlerini bir araya toplamış ve Peripatos okulunun başkanı olan (78-47 yılları arasında) Rodoslu Andronikos bulunmaktadır. Andronikos ile birlikte Aristoteles felsefesi sistematik olarak yayılacak, yo¬rumlanacak ve savunulacaktır. Aynı anlayışı M.S.200 yıllan dolayında Aphodiaslı Alexand-ros temsil edecektir.

    Aristoculuk Skolastik felsefenin çöküşü için¬de ve Rönesans'ın başlangıcında tekrar yaygın¬lık kazanır. Rönesans ile başlayan yeni bir ha¬yat anlayışı, kaynak olarak ilk çağa yöneldiğin¬de Platon'un yanı sıra Aristoteles'i ve öteki bir çok felsefi akımı da önünde bulur. Röne¬sans dönemi düşünürleri Aristoteles felsefesi¬ni incelemeye başlarken, buna kendi ölçüleri dahilinde, yani hümanist bir anlayışla yaklaşır¬lar. Bu anlayış, İlk Çağ felsefi metinlerini oriji¬nal şekilleriyle ortaya koyup kavramak ister. Dolayısıyla Skolastiğin Aristocu yorum ve açıklamalarını ayıklamayı kendisine görev bi¬lir. Çünkü Hıristiyan Skolastikleri, hatta bir çok Rönesans bilgin ve düşünürleri Aristocu¬luğu müslüman bilgin ve düşünürlerin ortaya koydukları Aristoteles yorumları ve çevirile¬rinden tanımışlardı.

    Rönesans'ta Aristoteles felsefesiyle uğraşan hümanistlerin başında Theodorus Gaza (Ölm. 1478) isimli Bizanslı bir bilgin bulunmaktadır. Gaza, İtalya'da Aristoteles ile Öğrencisi The-ophrastos'un tabiat konusundaki eserlerini hü¬manist bir anlayışla yeniden çevirerek bir araş¬tırmacı topluluğu oluşturdu. Bunların arasın¬da, Almanya'dakİ hümanist çalışmalar üzerin¬de etkisi olacak Rudolf Agricola, Paris (Sor-bonne) üniversitesinin büyük hümanisti Jaqu-es Le Fevre (Jacobus Faber) de bulunuyordu.

    Rönesans dönemi Aristocuları olan hüma¬nistlerin yanında İbn Rüşdçüler (Averroeist-ler, Latin İbn Rüşlçülüğü) ve Alexandristler şeklinde açıklama ve yorum bakımından birbi¬rinden farklı iki akım daha ortaya çıktı. İbn Rüşdçüler, İbn Rüşd'ün Aristoteles yorum ve açıklamalarım (mesela Brabant'lı Sİger, Al¬bertus Magnus gibi) esas alırlarken, Alexand-ristler, Antik Çağın son dönem Aristotelcsçisi olan Aphrodİos'lı Alexandros'a bağlı kalıyor¬lardı. Aristoculuğun bu üç akımı kendi içlerin¬de de farklılık göstermekle birlikte, temelde birbirleriyle sürekli çatışma halindeydiler. Aristoculuğun Rönesans dönemindeki merkezi Padya ünivcrsilesiydi ve XIV. yüzyıldan bc-rİ bu hüviyetini koruyordu. Bu dönem Aristo¬culuğun büyük temsilcisi Pİetro Pomponazzi (Pctrus Pomponatius) (1462-1524) olmuştur. Padua, Ferrara, Bologna Üniversitelerinde dersler vermiş olan Pomponazzi, bu dönemde şiddetle tartışılan ruhun ölümsüzlüğü konu¬sunda naturalist materyalist bir görüşü savu¬nur; aklın bulduğu gerçekler ile dinin öğretti¬ği dogmalar ayrı ayrı doğrulardır. Yani birine göre doğru olabilen, ötekine göre yanlış olabi¬lir anlayışında olan "çifte gerçeklik" öğretisine sığınırsa da, yine de Kilisenin afarozundan kurtulamaz.. Kısacası, Rönesans Aristoculuğu, hangi şekilde olursa olsun temelde Skolasti¬ğin sahip çıkıp yorumladığı Aristotelcs'den farklı bir Aristoteles felsefesini ortaya koya¬rak savunma amacı taşır.

    Aristoteles'in eserleri Abbasiler döneminde başlayan felsefe hareketleri sırasında Arap¬ça'ya da çevrilmiş ve el-Kindi, Farabi, İbn Si¬na gibi müslüman filozofların açıklama ve yo¬rumlarını da kazanarak Batıya aktarılmış, böy¬lece Aristoteles'in tüm metafiziği Plolinos, StAugustinus ve Froclus'un Platonculuk'un-dan etkilenmiş olan Hıristiyan kültür çevresi¬ne girmiş ve önemli tartışmalara neden olmuş¬tur. Ortaya çıkan çeşitli tartışmalar 1277 yılın¬da papalığın bir "günah listesi" yayınlayarak bu dönemin hatalarını mahkum etmesine yol açtı. Yalnız diğer Yunan filozoflarının olduğu gibi, Aristoteles'in eserlerinin de İslam dünya¬sına Yunanistan kanalıyla değil, İskenderiye kanalıyla girdiği ve orada belli oranda mistik öğelerle donandıktan sonra İslâm dünyasına aktarıldığı gözden uzak tutulmamalıdır. İslâm dünyasında Platon'un "Eflâtun-ı İlâhi", Aristo¬teles'in de "Muallİm-i Evvel" şeklinde nitelen¬dirilip benimsenmeleri, onların bir dereceye kadar bu doğulu karaktere bürünmclcri dola¬yısıyla olmuştur.

    Peripatosçuluğun karşılığı olarak Meşşailcr adım alan İslam filozoflarını sadece Aristote¬les felsefesinin aktarıcıları şeklinde görmek mümkün değildir. Gerçekten bu filozoflar Aristoteles yanında Platon ve Plotinus'un da belli oranda etkilerini taşırlar. Fakat Plolinus etkisinin Mcşşaİ filozoflar tarafından yeterin¬ce anlaşılamadığı görülmektedir. Çünkü Ploti-nus\m Enneades (Ennea(Ilar)'mm bazı bölüm¬lerinin (IV-V-VI. bölümler) Arapçaya "Kilob cl-Rııbûbiyye ti-Aıislâtâlis (Aristoteles'in Tlıeo-logia Kitabı) adıyla çevrilmesi bu yanlışa mey¬dan vermiştir. Halta bazı araştırıcılar, yürüye¬rek ders anlatanın Aristoteles değil, Platon ol¬duğunu, dolayısıyla Pcripatcsçuluk'un Aristo¬teles'e değil Platon'a bağlanması gerektiğini ileri sürerler. Sonuç olarak İslâm'daki Mcşşaİ-lik doğrudan Aristoteles'e değil, onunla birlik¬te Platon ve Plotinus felsefelerine de bağlana¬bilir ki, bu da seçmeci (eklektik) bir nitelik ta¬şıdığını gösterir. Başlıca meşşai filozoflar ara¬sında cl-Kindi, Serahsî, Fârâbi, İbn Miske-veyh, İbn Sina, İbn Bacce, İbn Rüşd ve Nasi-reddin Tusî sayılabilir.

    Aristoteles'in Rönesans'ta tanınması ve ka¬bul görmesi yanında şiddetli eleştirilere ma¬ruz kaldığı da söylenmelidir. Daha Skolastiğin yıkılışı sırasında Fransisken tarikatı mensubu Roger Bacon Aristoteles'i, mantığı, bilim, koz¬moloji vb. gibi yönlerden eleştirecek ve "Avru¬pa kültürünü iki bin yıl geri bıraktığını öne sü¬recektir. Yine Rönesans biliminde, Özellikle fi¬zik, mekanik, astronomi alanlarında Aristote¬les'in görüşlerinin hiçbir deneysel gerçekliğe dayanmadığı ve doğru olmadığı ileri sürülüp eleştirilecek ve reddedilecektir.

    Aynı şekilde Aristoteles'in siyasi düşüncesi ve toplum felsefesi, özellikte Politika adlı ese¬ri (ki kilise onun kozmoloji görüşünü feodali-te'nin siyasî ve sosyal yapısına kutsallık izafe etmede temci almıştır) Machiavcllî'dcn itiba¬ren başlayan modern siyasal düşünceyle birlik¬te etkisini yitirecektir.

    Modern bilimsel dünya görüşünün doğusuy¬la beraber pek çok yönden saldırıya uğrayan Aristoteles, yeni araştırma alanları açmış, me¬todoloji ve bilimsel terminolojiye katkıda bu¬lunmuş, kendinden önceki görüşleri eleştir¬miş ve felsefi sorunlara çözümler Önermiş bir filozoftur. Bütün bunlar onu pek çok araştır¬ma alanının ilk kurucusu kılmış ve zamanında hem metafizik konularda, hem de onun bir alt basamağı kabul ettiği fizik konularında gelİştirdiğİ afet (oı-ganon) İle geniş bir scniez oluş¬turmuştur. Kendisinden sonra gelenler bu ge¬niş sentezi ele alıp işlemeye çalışmış, giderek onun görüşlerini dogmalartırmışlardır.

    Mesela, 1054 yılında meydana gelen bir sü-pernova oluşumu, Çin'de ve muhtemelen dün¬yanın başka yerlerinde gözlemlenirken, görül¬memesi mümkün olmayan Avrupa'da ve o sı¬ralarda bilimsel faaliyetin doruğunda bulunan İslam dünyasında, Aristoteles'in "gök cisimle-, ri hareket eımez" ilkesinin bir dogma olarak benimsenmesinden Ötürü, kayda değer bir olay olarak bulunmamıştır. Üç ya da dört ay sürdüğü tahmin edilen bu oluşum, Avrupa'da (o sırada Aristocu paradigma içinde bulunu¬yordu) bir tek kronikte bile zikrcdilmemişti. Oysa farklı bir paradigmadan kainatı algıla¬yan Çinlilere bu olay son derece ilgi çekici gel¬mişti.
  2. sessizliksokağı

    sessizliksokağı Üye

    Katılım:
    16 Eylül 2008
    Mesajlar:
    21
    Beğenileri:
    6
    Ödül Puanları:
    1
    Filozofların Evrensel Ahlak Yasaları
    Platon’a göre asıl gerçeklik idealar evrenidir. Varlık evreni ise idealar evreninin bir kopyasıdır. Platon ahlâk anlayışını da idea anlayışıyla açıklar. İnsanın amacı mutluluğa ulaşmaktır. Mutluluğun tek yolu da erdemdir. Erdem insanı mutlu kılar. İnsan iyiye varmak ister. İyi ideası zaman üstüdür, ne doğar ne de yok olur. Nesneler dünyasında insanın verdiği ahlâk yargıları, ahlâkî değerler, bu iyi ideasının bir yansımasıdır. Eylemlerimizin ahlâkî ilkesi bütün zamanlar için geçerli olan iyi ideasında temelini bulur. Buna göre ahlâklılık, iyi ideasının bilgisine dayanır. Platon için de “ kimse bilerek kötülük yapmaz.” Buna göre, iyi ideasını bilmek, doğruluk (hakikat) ile aynı anlama gelmektedir.

    Platon ‘un ahlâkı tek kişiyi değil toplumun mutluluğunu esas alır. Bu mutluluk da ancak devlette bulunur. Devletin amacı insanlara erdemli, iyi olan bir yaşam sağlamaktır.

    Fârâbî (870-950)’ye göre de evrensel bir ahlâk yasası vardır ve bu yasanın objektif özellikle oluşacağını belirtir. İnsanlar için iyilik ve mutluluk yöneldikleri hedeflerdir. Bu hedeflere insan akıl yoluyla ulaşır. Yani iyi ile kötü akıl yoluyla belirlenir. İnsana özgür iradeyi akıl verir.

    Spinoza (1632-1677)’ ya göre, insan tutkular ve düşünce ikilemi içinde yaşar. Tutkular, ruhun karışık ve bulanık yanını oluşturur ve bunlar güçsüzlük, erdemsizlik ve yetkinsizlik halleridir. İnsan tutkularıyla bir köle, düşünce durumunda ise özgürdür. Özgürlük erdemdir. Buna göre, ahlâkın hedefi düşünce ile tutkuları yenmektir. Ahlâkî hayat, aklın tutkulara karşı savaşıdır ve insanı tutkuların kölesi olmaktan kurtarıp, onu özgür kılmaktır.

    İ. Kant (1724-1804) kendisinden önceki filozofların öne sürdüğü ahlâksal eylemlerin mutluluk olduğu görüşünü kabul etmez. Çünkü, mutluluk kişiden kişiye göre değişen bir durumdur ve yaşamın amacı olamaz. Oysa ahlâkın temelini herkes için değişmeyen bir şey oluşturmalıdır. Bu şey ise iyiyi isteme dir. Asıl olan amaç, ister gerçekleşsin, ister gerçekleşmesin iyiyi isteme dir. Bu bir ahlâk yasası olmalıdır. Kant bu ahlâk yasasını şu yargı ile dile getirir: “ Öyle hareket et ki, senin hareketlerin aynı zamanda başka insanların da hareketleri için bir ilke ve yasa olsun.”

    Kant bu yasayı insanın kendi özgür iradesi ile karar verdiği ve uyduğu için, evrensel ahlâk yasası olarak değerlendirir. Özgür iradenin bu yasayla birleşmesi gerçek özgürlüktür. Gerçek özgürlük ise insanın değerini tam olarak ortaya koyar.

    Kant , evrensel ahlâk yasasını akıl yoluyla temellendirmiştir. Bu yasa hem sübjektif hem de objektif özellikler taşır; kişinin özgür kararına bağlı olduğu için sübjektif, evrensel olma özelliği taşıdığı için de objektiftir.

    Kant’ın bu görüşleri şöyle örneklendirilebilir: Öğrencinin derslerine çalışması onun ödevidir. Öğrenci, ödev olduğu için derslerine çalışıyorsa, bu ödeve uygun eylemde bulunuyor demek olur ve bu da ahlâkî bir eylem olur. Ama, sınıf geçmek gibi bir fayda amacı ile çalışıyorsa, o zaman bu çalışma eylemini ödev olduğu için değil, onu bir başka amaç için , bir fayda amacı için yapmış olur ki, o zaman bu ders çalışma eylemi ahlâkî bir eylem olmaktan çıkar.

    Yine örneğin, yoksula yardım etmek bir ödev olarak yerine getiriliyorsa, bu ahlâkî bir eylem olur. Ama, yardım kişinin kendi duygularını tatmin etmek amacıyla yapılıyorsa, bu eylemin ahlâkla bir ilgisi yoktur.

    Bu akılcı ve formalist (içeriksiz) niteliği ile Kant’ın ahlâk anlayışı, ahlâk yasasını birey üstü ve evrensel bir boyutta temellendirirken, bir yandan ahlâk felsefesinin mutluluk ahlâkı ve dinsel ahlâk gibi içerikli ahlâk anlayışlarından olan bağımsızlığını, öbür yandan da ahlâk değerlerinin göreliliğine karşı genel-geçerliğini ve mutlaklığını savunmuş olur.

    Ahlâk problemi yalnızca felsefede kalmamış, dinler de ahlâk yasasıyla ilgilenmişlerdir. İslâm dünyasında gelişen tasavvuf düşüncesi, ahlâk yasasını kendine özgü yorumuyla temellendirmeye çalışmıştır. Bu görüşler Türk-İslâm kültüründe ortaya çıkmış olan önemli kişilerde örneklendirilebilir.

    Mevlânâ (1207-1273): Mevlânâ’ya göre, evrensel ahlâk yasasının kaynağı Tanrı’dır. Tanrı insanı , kendi mutlak gücünü ve büyüklüğünü bilmesi için yaratmıştır. İnsan yaratılanların en değerlisidir. İnsan bir takım sorumluluklar taşır. Bu sorumlulukları Tanrı’nın güç, güzellik ve yüceliğini en saf biçimde bilmek ve buna göre yaşamaktır. İnsan gelip geçici zevklerden arınarak ilahî aşk ile Tanrı’ya yaklaşmalıdır. İlahî aşkı içinde duyan kişi tüm insanları sevecektir. Evrendeki varlık ve düzenin kaynağı Tanrı olduğu için, kim ve ne olursa olsun sevilmeli ve hoşgörüyle davranılmalıdır.

    Yunus Emre (1238-1320): Mevlânâ gibi tek gerçeklik olarak Tanrı’yı kabul eder. Tanrı ilk önce sevgiyi yaratmıştır. Bu nedenle bütün canlılara sevgi ile yaklaşılmalıdır. İnsan, kendine kötülük yapılsa bile iyilikle karşılık vermesini bilmelidir. Ancak böyle davranılırsa erdem sahibi olunur. “ Dünyadaki her yaratığa aynı gözle bakmayan, dinin evliyası olsa bile, gerçekte asidir.” Sözü Yunus Emre’nin görüşlerinin özünü oluşturmaktadır.

    Hacı Bektaş Veli (1210-1270): Mevlânâ ve Yunus Emre’nin görüşlerini benimsemiştir. Onun ahlâk anlayışı ve dayandığı ilke Tanrı’ya duyulan sevgidir. Onun felsefesinde iki temel kavram vardır. Biri “fark”, diğeri “cem” kavramıdır. Fark, Tanrı ile yaratmış olduğu insanı birbirinden ayrıymış gibi bilmek ve tanımaktır. Cem ise, Tanrı ve insanı birlik olarak bilmek ve tanımaktır. Bu bilme ve tanıma, varlığın sırrıdır. Bu sırra yükselen ve onu bilen kişi ise, kâmil, bilge kişidir. Kâmil kişi, yaratan ile yaratılanı birbirinden farklı görmez. Bilge kişi yaratanın, yaratılanın iç yüzü olduğunu, yaratılanın da yaratanın kendisinin ve bilgisinin dış yüzü olduğunu bilir. Tanrı ile insan arasındaki bu beraberlikte ve varlıklar arasındaki , diğer varlıklara ve insanlara sevgi ile yaklaşmanın ve sevgiye dayanan evrensel ahlâkın kaynağı bulunur.
  3. Desert Rain.*

    Desert Rain.* Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    6 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    3.421
    Beğenileri:
    2.918
    Ödül Puanları:
    0
    Aristoteles

    Antik Yunan filozof olan Aristoteles, Platon ile Batı düşüncesinin en önemli iki filozofundan biridir. Fizik, astronomi, ilk felsefe, zooloji, mantık, politika ve biyoloji gibi konularda pek çok eser vermiştir.
    M.Ö 384 veya 385′te Athos tepesi diye adlandırılmış Makedonya kenti olan Stageira’da, Makedonya kralı II. Amyntas’ın hekimi olan Nikomakhos’un oğlu olarak dünyaya gelir. 17 yaşındayken Platon’un Atina’dki akademisine girmesiyle Platon’un en parlak çömezlerinden biri olur. Tütör veya yardımcı hoca olarak çalıştığı dönemde okuma tutkusuyla tanınmaktadır. Daha sonraları akademideki öğretime kendisi de katkıda bulunur. Kimi zaman Platoncu savları rakip lsokratos okuluna karşı savunmak için geliştiren, hatta zaman zaman da Evdamos ya da Can üzerine yazılarında olduğu gibi, bu tezleri büyükseyen diyaloglar yazar. Gryllos veya Retorik üzerine Aritoteles’in diyalog yazarlığı dönemine aittir.
    Platon öldüğü zaman, akademinin başına ardılı olarak Spevsippos’u atamıştır. Antik Çağ’dan itibaren yaşam öyküsü yazarları herhalde kötücüllüklerinden Platon’un bu seçiminde Aritoteles’in akademiyi terk etmesinin asıl nedenini görüyorlardı. Çünkü Aristoteles, Spevsippos’a karşı garez barındırıyordu. Aynı yıl, belki de ustasının teşvikiyle, Ksenokratos ve Theophrastos ile bugün Biga Yarımadası olarak anılan Troas bölgesindeki Assos kentine gönderilir. Orada Tiran Atarnevsli Hermias’ın siyasi danışmanı ve dostu olur. Aynı sırada, özgünlüğünü daha o zamandan belli eden bir okul kurar. Burada girişimleri arasında yaşambilim üzerine çalışmaları yer alır. Theophrastos’un daveti üzerine, komşu Lesbos adasının doğu kıyısındaki Midilli kentine varır. 343′te Pella’daki Kral Makedonyalı Philippos’un sarayına, oğlu İskender’in eğitimini üstlenmek üzere çağırılır.

    341 yılında Perslerin eline düşen Hermias’ın feci sonunu Pella’da öğrenir ve anısına bir ağıt düzer. Gerek Pella’da ikamet ettiği sekiz senelik dönem, gerek eğitmenlik vazifesinin içeriği hakkında neredeyse hiçbir şey bilinmemektedir. Philippos’un ölümüyle İskender tahta oturur ve Aristoteles Atina’ya dönüp Akademiye rakip olarak Lykeion’u ya da diğer adıyla Peripatos’u kurar. Lykeion’lulara verilen Peripatetikoi adı uradan gelmektedir. Aristotelesburada on iki sene ders verir. M.Ö 323′te Büyük İskender’in bir Asya seferi esnasında ölmesi üzerine Atina’da Makedon karşıtı bir tepki dalgası peydah olduğu vakit, aslında Makedonculuk zannı taşıyan Aristoteles’e karşı, dine saygısızlık davası açılması söz konusu olur. Bir ölümlüyü Hermias’ın anısına bir ilahi yazarak ölümsüzleştirmekle itham edilir. Bunun üzerine Aristoteles, sokrates’in yazgısını paylaşmak yerine Atina’yı terk eder. Kendi deyişiyle Atinalılar’a felsefeye karşı ikinci bir suç işlemeleri fırsatını tanımaz. Annesinin memleketi olan Eğriboz adasındaki Helke’ye Khalkis sığınır. Ertesi yıl altmış üç yaşında ölür.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş