arkadaşlar sayfa 12 1. ve 2. etkinlik

Konu 'Edebiyat 11.Sınıf' bölümünde ScOrPiOn_-_ibO tarafından paylaşıldı.

  1. ScOrPiOn_-_ibO

    ScOrPiOn_-_ibO Üye

    Katılım:
    15 Eylül 2008
    Mesajlar:
    2
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    1

    yaparsanız çok memnun olurum şimdiden teşekkürler
  2. bzem

    bzem Üye

    Katılım:
    10 Eylül 2008
    Mesajlar:
    3
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    1
    arkadaşlar lütfen acilde biraz :)
  3. merwiş

    merwiş Üye

    Katılım:
    21 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    14
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    1
    OSMANLI TOPLUMUNA BAKIŞ

    Osmanlı bir göçebe/akıncı toplumuydu ve bu savaşçı özelliklerinden doğan devlet yapısı da askeri bir niteliğe bürünmüştür. Çünkü önemli devlet adamları askeri yöneticiliklerden geliyordu. Bu yapılanma içerisinde ise genişleme siyaseti izleniyordu.
    Osmanlı toplum yapısı genel olarak yönetenler - yani askeri - sınıfı ve yönetilenler - reaya - sınıfı diye ikiye ayrılıyordu.
    Osmanlı Toplum yapısı tarihsel süreçte kendi içinde reform ve ıslahatların da beraberinde getirdiği yeni düzenlemelerle değişim geçirmiştir. Ancak temelde görülen yöneten ve yönetilen ayrımı devam etmiştir .
    Osmanlıda yönetici sınıf üyeleri askeri olarak anılırdı. Yönetici sınıf üyeleri, egemen hanedanın hizmetinde olduklarından, Osmanlı imparatorluğunun ilk yüzyıllarında görevlerinin askeri yönü ağırlık bastığı için “askeri” olarak anılırdı. Yönetilenler ise reaya sınıfını oluşturuyordu.

    Kökenleri ne olursa olsun, bir insanın Osmanlı yönetimi sınıfının tam üyesi olabilmesi için;
    1. İslam dinini ve bunun ayrılmaz parçası olan düşünce ve eylem sistemini kabul edip uygulaması,
    2. Padişaha ve onun hükümdarlık görevlerini üstlenmek ve gelirlerini toplamak için kurulan devlete sadık olması,
    3. Osmanlı yaşam biçimini oluşturan karmaşık davranış, görenek ve dil sistemini bilip uygulaması gerekirdi.
    Bu niteliklere sahip olanlar yönetenler sınıfında yer alırken; sahip olmayanlar ise yönetilenler sınıfında yer almaktadır. Ayrıca yönetici sınıftan yönetilen sınıfa düşüldüğü gibi yönetilen sınıftan yöneten sınıfına da geçilebiliyordu (Shaw, 1994).
    Osmanlı toplum yapısına bağlı olarak devletin asıl amacı; 1. Hükümdara ait olan servetin üretilmesini örgütlemek, 2. Bu servetin genişlemesini ve korumasını sağlamak, 3. Düzeni korumak, 4. Hükümdarın topraklarında diğer dinlerin uygulamasına izin verilmesi yanı sıra islamlığı yaygınlaştırmaktır.
    Bu belirtilenler temelinde 15.yy’ın Osmanlı Tarihçisi Mustafa Naima’nın görüşünden yola çıkarak, Osmanlı toplum düzenine ilişkin şöyle bir değerlendirme yapmak mümkündür:

    Mustafa Naima’ya göre; “1. Asker olmadan devlet ya da mülk (hakimiyet) olmaz, 2. Askere sahip olmak servete ihtiyaç gösterir, 3. Servet uyruklardan toplanır, 4. Uyruklar ancak adaletle refaha kavuşabilirler, 5. Şu halde mülk ve devlet olmadan adalet olmaz. Böylece servetin hükümdar ve devleti desteklemek ve uyruklar için de adalet sağlamak için üretilmesi ve kullanılması siyasal örgütlenmenin ve uygulamanın temeli olarak ifade edilmiştir”.
    Buna göre Toplum iki gruba ayrılmıştı: Yaşamlarında asıl amaçları sanayi, ticaret ve tarımla uğraşarak ve hükümdara vergi ödeyerek servet üretmek olan büyük halk kitleleri; ve kendileri servet üretmeyen, vergi ödemeyen, ama hükümdarın gelirini toplamak ve bunlarla kendilerini olduğu kadar onu ve ailesini geçindirmek için onun aracısı olarak görev alan küçük bir yönetici grubu.

    TANZİMAT ÖNCESİ REFORMLAR

    Osmanlı modernleşme politikaları çabalarını Tanzimat ve Islahat Fermanında atılan ilk adımlarda görmekteyiz. Ancak modernleşmenin Osmanlı’da sadece Tanzimat dönemi ve sonrasında olduğu kanısından uzak kalıp Tanzimat öncesinde de yapılan reformlara bakmakta yarar vardır. Çünkü tarihsel bir gereklilik de Tanzimat Öncesi ve sonrasına bakmak ve değerlendirmektir.
    Tanzimat öncesi ya da Tanzimat’a kadarki değişmelerin ağırlık noktasını Askerlik ve ona bağlı alanlar oluşturmuştur .
    Tanzimat öncesinde - Lale Devrinde (zevkin ve kültürel girişimlerin 12 yıllık simgesi olarak nitelenen) - III. Ahmet’le birlikte Avrupa kültürü, sanatı ve ordusu örnek alınarak yenilikler ortaya çıkmaya başladı .
    Bilindiği üzere Osmanlıda mutlak güç padişahın elindeydi. Yani padişahın siyasal dizginleri elinde tutması, sözünün kanun olması Osmanlı siyasal anlayışında devlet kurumlarının düzgün işlemesini sağlıyordu. Ancak 1600 yılı sonrasında oluşan değişimle birlikte 18.yy’da dışa dönük genişleme siyasetinden uzaklaşılmış, padişahın mutlak gücünden söz etmek mümkün olmamıştır.
    Artık Osmanlı yeni bir değişim sürecine girmiş, Avrupalılaşmaya, “Batılılaşmaya” başlamıştır .
    Osmanlı’da artık savaş yoluyla genişleme değil, diplomasi yoluyla iyi geçinerek barış amaç ediniliyordu.
    Savaştan kaçan Osmanlı, Rusya’nın 1768’de Polonya’nın işlerine karışmasına karşı çıkmış ve Osmanlı - Rus savaşı gündeme gelmişti. 1708 - 1774 savaşında Osmanlı devleti çok zor duruma düşmüştü.
    18.yy ortasında hareketsiz kalmış Osmanlı ordusu ve donanması Rusya karşısında çabuk dağılmıştı.
    Osmanlı bu durumdan kurtulmak için Avrupa bilgisi ve tekniğine dayanan yenilikleri gerekli görüyordu artık .
    1730 yılında Patrona İsyanı ile Lale Devri kapanmış; ancak Osmanlı kurumlarının Batılı örneklere göre düzeltilmesi devam etmiştir. Lale Devri sonrasında I. Mahmut (1730 - 1754), III. Mustafa (1757 - 1774) ve I. Abdülhamid (1774 - 1789) dönemlerinde “Askerlik” alanında bir takım yeniliklerde bulunmuştur.

    I. Mahmut Dönemi

    I. Mahmud döneminde Avrupa eğitim usullerini benimseyen ve kullanan Humbaracı Ahmed Paşa, III. Mustafa döneminde Humbaracı Ahmed Paşa’yı takiben Baron de Tott Avrupa tarzı yöntemlerle Osmanlı topçularını yetiştirmiş, Tophaneyi düzenleyerek yeni biçimde toplar döktürmüştür. Ayrıca bunlar yeterli görülmeyerek “Mühendishane-i Hümayun” adı altında okul da açılmıştı .
    Yapılan yeni düzen çalışmalarında dönemin savaşlarında ordu ve donanmanın yetersizliği ya da başarısızlıkları Askerlik alanında yoğunlaşmasına neden olmuştur. Askerlik alanındaki diğer içerikli düzenlemeler tarihsel süreçte yeni reformlarla desteklenmeye, yenilenmeye çalışılmıştır.
    III. Ahmet zamanında Batı tesirlerinin başladığını tarihsel süreçte özellikle Askeri alanda yapılan yeni düzenlemelerde görmekteyiz. Askerlik alanında genel olarak mevcut olan askeri teşkilatların düzenlenmesi, Avrupa tarzının orduya aşılanması ve yeni tekniklerin Batı tesirleri paralelinde orduda uygulanması şeklindedir.
    Özellikle III. Mustafa döneminde askerlikle ilgili yenilikler dışında tıb ve astronomiye de önem vererek Batı tesirlerinin bu konularda da görülmesini istemiştir .
    Sultan III. Mustafa, Avrupalıların başarılarında bazı yıldızların rol oynadığı kanısında idi. Bu nedenle III. Mustafa o dönemde büyük başarıları kazanan Prusya Kralı Friedrich’e Ahmed Resmi Efendi’yi gönderdi ve kendisinden 3 müneccim istedi. Friedrich’ şöyle cevap verdi: “Kuvvetli bir orduya sahip olmak, onu, barış zamanında savaşa hemen girebilecek şekilde talim ettirmek, hazineyi daima dolu tutmak ve tarih okumak...” Benim 3 müneccimim bunlardır.
    Bu tavsiyeler III. Mustafa’nın yaptığı işlerin gerekliliğini ve önemini ortaya koyuyordu.Bu üç müneccimde ordu ve ekonomik güce dikkat çekilmiş, değişim ve gelişim aşamalarında yarı sömürge durumuna düşmeden düşmanlarına karşı koyabilmek, ilerleyebilmek için güçlü bir ekonomiye ve teknik, yöntem bakımından da düzenli bir orduya sahip olmak gerekliliği ifade edilmiştir.
    Bu amaçla da III. Mustafa döneminde Baron de Tott ile askeri alanda yeni düzenlemeler yapılmışsa da 1768 - 1774 Osmanlı - Rus savaşı Osmanlı ordusunun dağılmasını engelleyememişti. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanmaya başlayan hareketsizliği Halil Hamid Paşa kırmaya çalışmıştı .Halil Hamid Paşa Fransızlarla işbirliği içinde hareket ederek orduyu özellikle de deniz kuvvetlerinin ıslahına ağırlık vermiştir .
    Yıl 1789, Avrupa’da Fransız Devrimi başlamış ve bu devrim dünya ve Osmanlı tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.
    1789 tarihine Osmanlı açısından baktığımızda etkili bir şekilde yürütülmeyen Avrupa tarzı eğitim ve kurumlaşma 1789 yılından sonra yeni bir hız kazandı.
    Fransız devriminin yankıları Osmanlı ülkesine de birkaç yıl sonra da ulaştı ve etkilemeye başladı.
    III. Selim’in padişah olduğu 1789 yılı Osmanlı’da yeni bir dönemin başlangıcı oluyordu. Çünkü bu dönemle birlikte Osmanlı Devleti dış düşmanlara karşı koyma, ülke içinde merkezin hükmünü geçirebilmek için önemli bir değişim sürecine giriyordu .
    III. Selim Dönemi
    Ciddi ıslahatları başladığı dönem olarak adlandırılan III. Selim dönemi de önemli değişimleri içeriyordu.
    III. Selim’de en çok üzerinde durulan konu “Askeri” ıslahatlardır. Bu dönemde askeri alanda yapılacak ıslahatlar için 3 farklı görüş ortaya atıldı.
    I. Görüş: Yeniçeri ocağı ve diğer asker ocakları Kanuni Devri düzenine dönmeli,
    II. Görüş: Yeniçeri ocağı ve diğer ocaklara Kanuni Sultan Süleyman kanunnameleri icablarından diyerek frenk eğitim ve öğretim usulleri ve silahları kabul ettirilmeli.
    III. Görüş: Eski kurumların tasfiye edilip yepyeni kurumların teşkil edilmesini tavsiye etmekteydi.
    Burada I. ve II. Görüş muhafazakar, III. Görüş ise devrimci olarak adlandırıldı. III. Selim ise devrimci yolu seçerek ıslahatlarına devam etti (Karal, E., 1995:63).
    III. Selim, ıslahatları için “Nizam-ı Cedit” adını vermiştir. Fransa, ihtilalin getirdiği düzene “Yeni Düzen” adını takmıştı. III. Selim’in de aynı adı benimsemiş olması ilham kaynağını ve cesaretini göstermiştir (Karal, E., 1995:78-79).
    Nizam-ı Cedit’in dar ve geniş olmak üzere iki anlamı vardı.
    Dar anlamda Nizam-ı Cedit, III. Selim döneminde Avrupa usulünde yetiştirilen talimli askeri anlatır.
    Geniş anlamda ise; III. Selim’in Yeniçerileri kaldırarak ulemanın nüfuzunu kırmak, Osmanlı devletini Avrupa’nın ilim, sanat, ziraat, ticaret ve medeniyette yaptığı ilerlemelere ortak yapmak için giriştiği yenilik hareketlerinin bütünüdür .
    Nizam-ı Cedit ıslahatının etkisi ise en çok askeri alanda görüldü. Önce mevcut ocakların ıslahatına girişildi. İdari ve askeri işlevlere ayrıldı. İşe yaramayan askerler ayıklandı. Ocakların kışlaları genişletildi.
    Kısacası askeri alanda yapılan yenilikler şu çerçevede yapıldı;
    1. Mevcut asker ocaklarının düzenlenmesi,
    2. Avrupa usulünde yeni bir ordu kurulması,
    3. Savaş, teknik müesseselerini düzenlenmesi.
    Mevcut asker ocaklarını sil baştan yenilemek mümkün değildi. III. Selim bunun yerine mevcut ocakları yeniden düzenledi. Avrupa usulünde ise “Nizam-ı Cedit” ocağını kurdu. Yeni düzenleme ve yeni Avrupa usulünde bir ordunun kuruluşu ardından savaş teknik kurumları denilen tophane, tersane ve mühendishanenin düzenlenmesine de girişildi .
    Ordu ve donanmada yapılan yenilikler ise çok paraya maloluyordu. İşte bu nedenle yani Nizam-ı Cedit’in masraflarını karşılamak için İrad-ı Cedit Defterdarlığı kuruldu .
    III. Selim askerlik alanındaki bu yeni düzenlemeler dışında eğitim ve öğretim alanında da düzenlemelerde bulundu. Eğitimli subay ve teknik adamlar için Mühendisane-i Bahri Hümayun (1773) ile mühendishane-i Berr-i Hümayun (1795) okullarını kurdu. Bu okullarda ise Fransız subaylardan da yararlanıldı.
    III. Selim’in ayrıca yaptığı yeni düzenlemeleri destekleyen önemli ıslahatlardan birisi de kitapların Türkçe’ye çevrilmesi ve Türkçe ya da yabancı dilde yazılmış kitapların okunması hususunda çeşitli tevsiyelerde bulunmuştur devlet adamlarına .
    İdare alanında ise bozulmuş olan disiplini tekrar sağlamak amacıyla yeni düzenlemelere gidildi. Bu düzenlemeler ise kanunnamelerle belirlendi.
    Ekonomik ve ticari düzenlemelerde de kaybolan disiplini sağlamak maksatıyla çalışmalar yapıldı. Çalışmalarda “tasarruf” temel alındı. Ticaret hayatında kişisel çıkarları gözönünde bulundururak bu yolda yapılan haksız uygulamaları tespit etmek ve disiplin altına almak için de yeni düzenlemeler getirildi (Karal, E., 1995:70-71).
    Siyasi ve diplomasi alanında Avrupa ile ilişkiler yumuşayarak karşılıklı anlaşmalar yapıldı. Avrupa ile olan bu ilişkilere uygun bir örnek yenilik ise “daimi elçilikler”in kurulmasıdır .
    Nizam-ı Cedit hareketini yani III. Selim ıslahatlarını değerlendiren farklı görüşler vardır.
    Görüşlerden birisi Enver Ziya Karal’a aittir. “Enver Ziya Karal’a göre bu ıslahat, iddialı ismine uygun olarak hayatın pek çok alanlarını içine alan kapsamlı bir hareketti.
    Bernard Lewis de bu görüşe yatkın bir dil kullanmakla birlikte esas ağırlığın askeri ıslahatta olduğunu belirtmektedir.
    Stanford Shaw ise III. Selim’i ıslahatçılığını, yani gelenekçi ıslahat çizgisinin bir devamcısı saymaktadır. Shaw’a göre idari, iktisadi, toplumsal çağdaşlaşma yönünden genel çabalar söz konusu değildir (Akşin, 1995:82)” şeklinde III. Selim ıslahatları değerlendirilmiştir.
    III. Selim ıslahatlarının durduğu dönem ise 1807-1808 gibi çok kısa bir süre padişahlık yapan IV. Mustafa dönemidir.
    Islahatların yeniden canlanması ise II. Mahmut’un padişahlığıyla gündeme gelecektir.

    II. Mahmut Dönemi

    II. Mahmut dönemi ıslahatlarında ise geçmişten gelen birikim söz konusuydu. Bu birikim 18.yy Lale Devri ve III. Selim’den kalma birikimlerdi.
    II. Mahmut düzeninin ya da ıslahatlarının genel karakterinde “İslami zihniyetle Batı düşüncesini bağdaştırmak” yer almaktadır. Bu ise çok güç görünüyordu. İşte bu nedenle de ileride göreceğimiz gibi ıslahatlar şekilsel kaldı.
    Islahatlarında ağırlıklı olarak 1. Ordu, 2. Mektepler, 3. İktisadi (ticari) faaliyetler, 4. Devlet teşkilatında yenileme ya da Avrupa tarzı teşkilatlanmanın getirilmesi üzerinde yoğunlaştı. Bunların dışında diğer bir çok ıslahatlarda da bulunuldu.
    II. Mahmut döneminde yabancılarla ya da Avrupa ile olan sıkı ilişkiler Avrupalı yaşayış tarzlarını beraberinde getirmiştir. Bu tarzlara devlet adamlarının, ulema sınıfının, asker ocaklarının karşı çıkması gündeme geldi ve özellikle de Yeniçeri ocağının bu konudaki direnci yenilikçilerin gelmesinde en büyük engel olmuştur.
    II. Mahmut ilkin orduya yöneldi ve yeni düzenlemeler getirdi. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu bu dönemde iç ve dış baskı ve savaşlarla dağılma ve güçsüz olma noktasına gelmişti. Bu sebeple de II. Mahmut askerliğin düzene konulması konusunda Nizam-ı Cedit’e benzer “Sekban-ı Cedit” ocağını kurdu. Bu ocak ise Yeniçerilerin ayaklanmasına neden oldu. Ayaklanma ocağın kaldırılmasıyla sonuçlandı (Vaka-i Hayriye). Böylece II. Mahmut’un yenileşme çabaları önündeki Yeniçeri Ocağı engeli kalmamış oluyordu.
    Vaka-i Hayriye ile birlikte yeni bir ordunun kurulması gündeme geldi. Yeni ordu Avrupa usulünde düzenlenmiş olan “Asakar-i Mansure-i Muhammediye” adıyla kuruldu. Diğer ocaklar devam ediyordu. Mansure ise Yeniçerilerin yerini almıştı .
    II. Mahmut askerlik alanında yeni düzeni sağlam temellere dayandırmak için, Yüksek Harp Okulu ve Tıp okulu kurdu. Bunun için de Avrupa’ya eğitilmek üzere öğrenciler gönderdi .
    Ayrıca yeni kurulan ordunun ihtiyaçlarını karşılamak ve devletin iktisadına yardım etmek amacıyla bazı fabrikalar kuruldu.
    İktisadi tedbirlerin dışında sosyal faaliyetlerde de yenilikler getirildi. Türkiye’de ilk defa nüfus sayımının yapılması, yurt içi ve dışı gezilerde pasaportun çıkartılması, posta teşkilatının kurulması, polis teşkilatının oluşturulması sosyal hayata yapılan önemli yeniliklerdir .
    Diğer önemli yenilik Avrupa’ya benzer bir devlet teşkilatının oluşturulmasıdır. Devlet işlerinin görüşülmesi üzerine meclisler ve komisyonlar oluşturuldu, sadrazamlık unvanı başvekalete çevrildi. Ve bakanlıklar oluşturularak Avrupa kabine sistemine benzer bir teşkilat oluşturuldu.
    Bütün bu saydığımız, belirttiğimiz yenilikler Batılılaşma yolunda atılan önemli adımları içerisinde barındırıyordu.
    Diğer etkinlikleri ise kısa başlıklar altında topladığımızda modernleşme ya da Batılılaşma yolunda ne kadar yol katedildiğini görebileceğiz.
    Bu etkinlikler içerisinde içtimai faaliyetler ağırlıklı olarak göze çarpmaktadır. Bu ise Avrupa (Batı) tarzında bir yaşam yolu çizildiğini gösterir.
    II. Mahmut yaşam tarzında önemli değişiklikler yaptı. Sarayı 1815’de Topkapı’dan Dolmabahçe’ye taşıdı. Mısır tarzında setre pantolon giymeye başladı. Avrupa’lı hükümdarlar gibi doğum günlerini kutlamaya, resimlerini devlet dairelerine astırmaya, etkinliklere, davetlere gitmeye, yurt içi gezilere çıkmaya başladı. Ayrıca Batı tarzında kıyafetler gündeme geldi ve askerlere giydirildi. Avupa tarzında giyim kuşam ve traş özellikle padişaha yakın çevresinde salgın halini aldı. Unumamak gerekir ki tüm bu yeniliklere karşı çıkanlar da oldu; ancak yeniçerilerin yokluğu karşı çıkanların seslerinin kısılmasına da neden oldu.
    II. Mahmut tüm bu yaptıkları yenilikleri duyurmak üzere 1829’da ilk gazete Takvim-i Vakayi’yi kurdu.

    --------------------------------------------------------------------------------

    byçarşı01-01-2008, 23:49
    TANZİMAT DÖNEMİ VE SONRASI REFORMLAR

    19.yy’da Tanzimat-ı Hayriye ile birlikte 18.yy’da yapılan ıslahatların, yeniliklerin tamamlanması durumu ortaya çıkmıştır. Artık Tanzimatla birlikte modern yapıya geçişin ilk adımları atılmaya başlıyordu. Bu anlamda da modernleşme düşüncesine uygun güçlü bir yapılanmaya gidiliyordu.
    Tanzimat-ı Hayriye’nin muhtevası şöyleydi: “Osmanlı devleti kuruluşundan beri şeriata uyulduğu için devletin kudretli, halkın refah içinde olduğu halde, 150 yıldır şeriata ve faydalı kanunları uyulmaması yüzünden zaaf ve fakirlik geldiği belirtiyor. Oysa bunlar olmadan önce tedbirler alınabilirdi. Bunların başında bütün tebaanın ırz, namus, can ve mal güvenliği geliyordu. Çünkü bu tedbir alındığında herkes kendini işine gücüne verirdi.”
    İkinci olarak “Vergi” konusuydu. Burada “vergi herkesin kudretine göre belirlenmeli ve bundan fazlası alınmamalıydı” düşüncesi içerikte yer aldı.
    Üçüncü konu ise “askerlik”ti. O sıralarda bazı yerlerden nüfusun kaldırabileceğinden fazlası, bazı yerlerden az asker alınıyor, alınanlar ömürlerinin sonuna dek asker kalıyordu. Bu uygulama haksız olduğu kadar, tarım ve ticaret işlerinin de aksamasına neden oluyordu. Bu nedenle askerliğin düzenli bir usule bağlanması söz konusuydu.
    Dördüncü husus ise; Şeriat kanunlarına aykırı davrananların “rütbeye, hatır ve gönüle” bakmadan cezalarını vermek üzere bir ceza kanunnamesi yapılacaktı .
    Tanzimat-ı Hayriye’nin muhtevası bu maddelerden oluşuyordu. Ancak bu maddelerin dışında içtimai ve siyasi hayat alanında da çeşitli düşünceler hakimdi. Bunları genel başlıklar altında ele aldığımızda;
    Hukuk, İdare ve Askeri Islahatlar
    Hukuk alanındaki ıslahatlar çerçevesinde 1840’da Ceza Kanunnamesi çıktı. Bu kanunnamede Fransız hukukundan kısmen esinlenilmiş ve bütün Osmanlı uyruklarının yasa önünde eşitliği vurgulanıyordu. Ayrıca Avrupa ile ticaretin yürümesi için de Ticaret Kanunnamesi hazırlatıldı.Böylece Osmanlı mahkemelerine iki yeni mahkeme daha eklenmiş oldu.
    Askerlik alanında ise Ordu’nun adının “Asakar-i Nizamiye-i Şahane” olarak değiştirilmesiyle gerçekleşti. Ayrıca askere gitmek ise gönüllü ya da kura ile olacaktı .Askerlik alanında Tanzimat’a kadar İmparatorlukta hıristiyan tebaası askerlik yapamaz, yerine cizye verirdi. Ancak Tanzimatla birlikte bu değiştirilerek diğer tebaa (müslüman dışında)lar da Askerliğe çağrıldı. Ancak bu da kargaşaya yol açtı. Bu nedenle ilgili kanun bir süre durduruldu .Batılılaşma sürecinde askerlik alanında yapılan yeniliklerde temel görülen nokta orduların yapı ve kadro bakımında Doğulu, silah ve eğitim yönünden Batılı olmasıydı. Artık Tanzimatla birlikte Osmanlı devletinde sistem, kura usulüne dayalı askerlik olarak da değişiyordu.
    Tanzimat-ı Hayriye’de eğitimden bahsedilmemişti. Eğitim anlayışında ise medreseler hala durumunu, konumunu koruyordu. Ancak diğer taraftan da Batılı anlayışta eğitim düzenlemeleri yapılıyor ve yeni zihniyetlerin oluşturulması sürecinde de yeniliklere karşı gelen bir eğitim sistemiyle yanyana yaşamaya devam ediyordu.
    Kısacası Osmanlı Devletinin eğitim sisteminde ikilik vardı. Tanzimat döneminde de bu ikilik devam ediyordu. Bir tarafta Medreseler (geleneksel yapıyı sürdürüyor) diğer tarafta Batılı tarzda açılan okullar (yenilik tarzı egemen olan) vardı. Bu ikilik Cumhuriyet’e kadar ortadan kaldırılamadı (Karal, E., 1995:183).
    Tanzimat-ı Hayriye’de de yapılan reform hareketlerinde modernleşme sürecinde devlet yönetiminde, hukuk, eğitim, askerlik alanında yeni düzenlemeler dikkati çekmiştir.
    Osmanlı’da bu gelişmeler yaşanırken Batı’nın politikası ise şöyleydi. Batı’nın politikası Osmanlı bütünlüğünü korumak, aynı zamanda asıl amaç olan Osmanlı devleti içindeki Hıristiyanların durumunu düzeltmektir. Bu anlamda 19.yy’da Osmanlı’da bir çok misyoner propaganda yapıyordu. Ayrıca Batı Osmanlı’yı askeri anlamda da kullanıyordu.
    Özellikle Batı, Tanzimatçı hareketi bu çerçevede görüyordu. Bu anlamda Batı Tanzimatçı hareketle gerçekleştirilen reformların kontrolünü elinde tutuyordu.
    Bu bağlamda Tanzimatçılığa yönelik eleştiriler de olmuştur.
    I.Eleştiri: Tanzimatçı hareketin Batıyı örnek almak değil Batı’nın kontrolü altına girmeye yönelttiği şeklindedir.
    II. Eleştiri: Kemalist kanatın modernleşmeyi gerçek anlamda yaparak taklitten uzak kalmayı tercih etmesi şeklindedir (Timur, 1996:97-98).
    I. Eleştiriyi yaparken Batılılaşma çalışmalarını istemeyen, reddeden müslüman tebaadan olan geri düşüncelilerdir. Hıristiyan tebaadan ise böyle bir düşünce olmamıştır.
    I. Eleştiri temelinde düşünüldüğünde III. Selim II. Mahmut ve Tanzimat döneminde yapılan yeni düzen hareketlerine tepkiler olmuş, eski rejim dile getirilmiş, Batılılara düşman olan ve aynı zamanda kendi çıkarlarını da gözönünde bulunduran yöneticiler cahil olan halkı da arkasına alarak düşmanca tavır beslemeyi sürdürmüştür.
    Tanzimat’a yönelik çeşitli eleştirilerin olmasını doğuran sebepleri aslında Tanzimat reformlarını diğerlerinden ayıran farklara bağlamak gerekir.
    Tanzimat öncesinde Batı tesirleri parça parça girmiş ve devlet kurumlarının bazı bölümlerinde ıslahatlar yapılmıştı. Yine tanzimat öncesinde çeşitli alanlarda Avrupa usullerinde teknik yönler alınırken bunun beraberinde getirmesi gereken kanun ve hak düzenlemelerine yer verilmemiştir. Halbu ki Tanzimatla birlikte hak alanında yeni düzenlemelere yer verilerek yeni değerlerin yerleşmesinde önemini ortaya koymuştur.
    Tanzimatı diğer reform hareketlerinden ayıran en önemli yön Haklar alanında gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Osmanlı devleti Tanrı hakları sistemi üzerine kurulmuştu. Yani Din ve devlet birdir. Devletin haklar kaynağı şeriattı. En yüksek yargıç TANRI’dır. Bu sistem Tanzimat’a kadar devam etti. Ancak sisteme Batı devletlerince kabul edilmiş olan bazı hak ilkeleri de alınmıştı. Böylece, yani Tanzimatla Tanrı hakları yanında Batı’nın laik sistemi de değer kazanmaya başlamıştı .Diğer bir fark: Tanzimat-ı Hayriye yazılı bir vesika özelliğine sahip olduğu için sosyal bir kontra karakterini taşır.
    Yine Tanzimat-ı Hayriye’de belirtilen kanunlara riayet edeceği hususunda padişah yerini haklar bazında Tanrı dışında hatta ondan üstün olan “Kanun” kuvvetine bırakması (yeni rejimi kabul etmesi) anlamını taşıyordu.
    Askeri ve teknik olarak başlayan Batılılaşmanın siyasi ve hukuki bir şekil alması veya “Osmanlı devletinin artık başa çıkamadığı, askeri ve siyasi Rus ve Avrupa basksı karşısında, varlığını korumak için yapmak zorunda kaldığı siyasi, adli, içtimai ve medeni bir hareket” şeklinde de tanımlanan Tanzimat zamanında bir sürü tepkilere, karışıklıklara yol açtığı gibi, sonradan da her düzeydeki devlet adamı, yazar ve düşünür tarafından da eleştirilegelmiştir (Göyünç, 105).
    Kimileri Tanzimat’ın bir ikilik yarattığı kimileri ülkeyi sömürge veya yarı sömürge haline getirdiğini belirterek eleştirilerde bulunmuştur.
    Islahat Fermanı
    Tanzimat sonrası modernleşme sürecinde atılan adımlardan birisi de “Islahat Fermanı”dır. Islahat Fermanı, Tanzimat-ı Hayriye’de yer alan düzenleme ilkelerini içerisinde barındıran bir reform programıdır.
    Islahat Fermanı Gülhane Hattı’na göre daha geniş ve gerekliydi. Gülhane Hatt-ı’nda da olduğu gibi Islahat Fermanında da başlıca düşünce tebaayı ırk ve din farkı gözetmeksizin kaynaştırmak ve imparatorluğun mukadderatı ile ilgili bir Osmanlı topluluğu yaratmaktı.
    Islahat Fermanı geçmişte yapılan reformalara yenilerini ekleyerek kendi içeriğini oluşturmuştur. İçerik şöyledir: “Tebaanın can ve mal, ırz ve namus masunluğu, kanun önünde eşitlik, şahsın ve topluluğun tasarruf hukuklarına saygı, devlet hizmetlerine ve askerlik ödevine bütün tebaanın kabulü, bazı sınırlar içinde mezhep ve milli eğitim hürriyeti, vergiler hususunda eşitlik, iltizam usulünün kaldırılarak verginin doğrudan doğruya alınması, mahkemelerde şahitlik hususunda eşitlik, tebaanın mahkemeler huzurunda hüküm giymesinden sonra idam veya af hususunun padişahın hakları cümlesinden olduğu, mahkemelerin açık olması ve ilamların yayınlanması, suçlu mülklerinin müsaderesi usulünün kaldırılması, işkencenin kaldırılması, hapishane usul ve nizamlarının insanlık kaidelerine daha uygun bir şekilde tutulması, karma ticaret, ceza ve cinayet davaları için karma mahkemeler kurulması, bu mahkemelerde yürütülecek haklar ve ceza kanunlarıyla mahkeme usullerinin düzenlenmesi, müslüman olmayan toplulukların din yönünden olan imtiyazları muhafaza edilerek, diğer imtiyazlarının incelenmesi ve değiştirilmesi, patrikhanelerin veya müslüman olmayan meclislerin, bazı hallerde hukuk davalarında sahip olacakları salahiyetlerin teyidi; adı geçen meclisler tarafından vilayet ve nahiye meclisleriyle Ahkam-ı Adliye meclisinde aza bulundurulması, resmi yazılarda hıristiyanlar için hakaret manası taşıyan tabirlerin kullanılması, rüşvetin kaldırılması, irtikab ve ihtilasın kaldırılması için kanun şiddetle yürütülmesi” (Karal, E., 1995:250).
    Islahat Fermanında dikkati çeken insanlar arasındaki eşitliği sağlamaya ve din sistemleri arasındaki eşitsizliği de kaldırmaya yönelik maddelerin var olmasıdır.
    Bu fermanla Osmanlı İmparatorluğu’ndaki müslüman olmayan tebaaya devletçe müslüman tebaaya tanınmış olan hakların tanınmasıdır. Bu hakların tanınmasında Avrupa’lı devletlerin bu yönde ıslahatların yapılması konusundaki tavırları da etkin olmuştur.
    Arka arkaya hazırlanan reform programları elbetteki aralarında bariz farklarla kendini ifade etmiştir. Tanzimat ile Islahat Fermanına karşılaştırmalı bakarsak farklarını da görmüş oluruz.
    Birinci fark; Gülhane Hattı Hümayun Mustafa Reşit Pşa tarafından açık bir yabancı tesir görülmeksizin hazırlanmıştır. Islahat Fermanı ise esasları itibariyle Ali Paşa ile Fransız ve İngiliz elçilikleri arasında kararlaştırılmıştır.
    İkinci fark; Gülhane Hattı Hümayun yabancılara sadece bilgi edinmeleri için bildirilmiştir. Islahat Fermanında Sadrazama hitap kısmında “Osmanlı Devletinin iyiliğini isteyen ve dostu bulunana büyük devletlerin yardım ve hizmetlerine” şeklinde yer alan ifadeler yabancı tesiri göstermektedir.
    Üçüncü fark; Gülhane Hattı Hümayunu bütün tebaanın canı, malı, ırz ve namusu gibi tabii haklarının güvenliğini sağlamak, vergi usulünün ve askerlik hizmetinin adalet esasına uygun bir şekilde düzenlenmesini temin etmek yönünde prensipleri tespit etmiştir. Ayrıca tebaanın bütününe veya bir kısmına verilen siyasi haklar bahis konusu olmamıştır.
    Islahat Fermanı ise Gülhane Hattı Hümayunda geçenleri içerisinde barındırdığı gibi bütün tebaanın din ve ırk farkı gözetilmeksizin kanun önünde hürlüğü ve eşitliği prensibi kabul edilmiştir. Siyasi haklar temelinde ise Osmanlı tebaası dışında herhangi milletten olanlara Devletin hizmet ve memurluklarına kabul edilmesi, tayin edilmesi, eyalet meclislerinde ve Meclis Vala’da temsil edilmesi gibi siyasi haklar da verilmiştir.
    Tanzimat’tan ayrı Islahat Fermanında alınan kararlar hem müslüman hem de hıristiyan halkı memnun etmemişti. Bu nedenle de çeşitli tepkiler (Cidde ve Kuleli olayları) doğmuştur. Tepkilerde müslümanlar tahriklerle hıristiyanlara saldırmış; bunun üzerine Fransız ve İngiliz kolonileri de Cidde kentini topa tutmuşlardır .

    Abdülaziz Dönemi
    Bu olayların ardından 1861 - 1876 yılları arasında padişahlık yapan Abdülaziz döneminde ise mali problemler gündeme gelmiştir. Bu nedenle de borçlanmaya ve tasarrufa gidilmek istenmiştir.
    Abdülaziz dönemi ıslahatlarında ise merkeziyetçilik hafifletilerek yerel halka- uygulamada ayan sınıfına-, eşrafa söz hakkı verilmiştir.
    II. Abdülhamit Dönemi
    1876 yılından itibaren Meşrutiyet (I.)dönemi başlamıştır. Bu tarih aynı zamanda II. Abdülhamit döneminin başlangıcıdır. II. Abdülhamit tahtında güvenle oturabilmek için Meşrutiyet rejimine son vermiş; buna tepki ise 1889’da kurulan İttihat ve Terakki Cemiyet’inden gelmiştir.
    II. Abdülhamit dönemi hakkında ileri sürülenler şunlardır: Onun zamanında eğitimde, bayındırlıkta, kültür ve edebiyatta, adalet ve maliyede sağlam ilerleme ve yararlar belirtilerek, kendisinin Tanzimat’ı kurtarıp sürdüren ve taçlandıran imparatorluğu ve toplumu yeniden canlandıran bir padişah olduğu” ileri sürülüyor.
    Aynı zamanda 1881 - 1908 dönemlerini “Abdülhamit mutlakiyeti” olarak adlandıranlar da vardır.


    Mutlakiyet dönemi deniliyordu; çünkü;
    Sansür ve Jurnalciliğin hat safhaya gelmesi, iç seyahat özgürlüğünün bile kısıtlanması, insanları biraraya getirdiği için ilke olarak şirketleşmenin (dolayısıyla iktisadi gelişmenin) önlendiği bir rejim.Fakat bu övgüleri fazla bulan düşünürler de vardır. Bu düşünürler eğitimde bir ilerleme olduğunu kabul etmektedirler. Ama bu gayri müslimlerin çok ilerde olan eğitimlerinden daha da fazla geri kalmasın, imparatorluk batmasın, işler az çok yürüyebilsin diye yapılmıştır.
    Demiryolları da yapılmıştır; ama bu yabancı sermaye tarafından yapılmıştır.
    II. Abdülhamit dönemi hukuksuzluğun olduğu ve ülkeyi gerilere götürmüş olan bir dönemdir. Bunun kanıtlarını hareket katan İslamcılık düşüncesinde, dağıtılan parlementoda ve geliştirilen panislamizm politikasında görmekteyiz.
    Bu dönem (19.yy) Osmanlı Devletinin Batı tesirleriyle çeşitli düşünce akımlarının içersine girdiği bir dönemdir.

    OSMANLI DEVLETİNDEKİ DÜŞÜNCE AKIMLARI VE BATI

    18.yy’da başlayan reform hareketleri Lale Devri ile birlikte Batı tesirlerini ülkeye girdirmiştir. Özellikle yeni getirilen düzenlemelerde Batı özellikleri göz önünde bulundurulmuş ve bu yönde de büyük çabalar gösterilmiştir.
    19.yy’da yeni düzen hareketlerine yenileri eklenerek devam edilmiştir. Tarihsel süreçte Batı’nın etkisi ise halen devam ediyordu. Bu değişim sürecinde Osmanlı tamamen yok olmak istemiyor; bu nedenlede Batılılaşmayı seçiyordu. Ancak güçlü ordusuyla savaş amacıyla Batı’ya yönelmiyordu. Bu yönelişte zor durumdan, dağılmaktan, çökmekten kurtulmak, batı’nın kan dolaşımı içerisinde yer almak amacı vardı.
    Bundan dolayı 19.yy’da Osmanlı Devleti’nde içte ve dışta çeşitli düşünce akımları egemen olmuştur. Düşünce akımlarının etkilerini, olumlu - olumsuz yanlarını, bu akımları benimseyen temsilcilerin temel dayanak noktalarını ele alabilmek beraberinde siyasal ve sosyal mekanizmaya bakmayı da gerektirmektedir.
    Osmanlı İmparatorluğu tarihsel süreç içerisinde 19.yy’da Batı etkisinde kalmıştır. Bu süreçte Batı’nın fikirlerini, bilimini, bilimselliğini benimseyen, çağa ayak uydurmak gerektiğini ifade eden kişiler ve bu kişilerin oluşturdukları gruplar ortaya çıkmıştır.
    Bu gruplar Batı düşüncelerinden teorik düzeyde etkilenme yoluna gitmiş; ancak bu düşüncelerin aktarımında farklılıklar yaşanmıştır.
    Batı düşüncesinin Osmanlı İmparatorluğu’na girişini Şerif MARDİN başlangıç olarak Batı’da Aydın despotizmi adı verilen siyasal görüşün kuramını oluşturan “Kameralizm” düşüncesinde görmekteydi.
    Bu düşünceyle Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk karşılaşması 1795’te Batı’yı ziyaret eden diplomatlar vasıtasıyla olmuştur.
    Kameralizmle Osmanlı devlet düzeni arasında şöyle bir ilişki kurulmuştur. Kameralizm düşüncesinde güçlü bir devlet, güçlü ve problemsiz bir orta sınıf söz konusuydu. Batı’ya gidip bu fikire tanık olan diplomatlar Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesinin sebebini açıklamışlardır: “Osmanlı devleti toplumun dizginlerini elinde tutamamıştır”. Çünkü Kameralizm’e göre devletin hem “koruyucu” hem “kolaylaştırıcı” hem de “güçlendirici” özelliklerini içinde barındırması gerekir. Bunu yapamayan Osmanlı İmparatorluğu’nun toplumla olan bağı kopmuştur.
    İşte bu noktada yani Osmanlı devletinin sorunlu toplumunda yeniden denetimi sağlaması (içerik değiştirerek), problemleri çözmesi “Tanzimat” kavramını ortaya çıkarmıştı. Tanzimat’ı ise diğer reform hareketleri takip etmiştir.
    Batı düşüncesinden etkilenen Osmanlı İmparatorluğundaki pratik yaşam alanında ise “Yeni Osmanlı” hareketi başlamıştır. Yeni Osmanlı hareketinde yer alan Şinasi Batı düşüncesinin gelişmesinde ve yayılmasında gayri şahsi ilişkilerin gelişmiş olmasını görüyordu. Yani Batı’da fikirlerin ortaya atılması, yazılması, aydınlar arasındaki ilişkiyi güçlendirmiştir. Bu ilişkilerin güçlü olmasının sonucu Batı’da kitle iletişimde bir hareketlenme yaşanmıştı. Böylece geleneksel özelliklerden sıyrılma kendini hissettirmiştir. Artık farklı kültürler gelişmeye başlamıştır.
    Osmanlı İmparatorluğu’nda Şinasi bunu görerek bu yolda - yani kitle iletişim yolunda - Tasvir-i Efkar gazetesini çıkarmıştır .Batı ve Osmanlı’yı bu anlamda ele aldığımızda, 19.yy’da batı’da gelişen, değişen siyasal, sosyal, kültürel olaylar Osmanlıyı da etkilemiştir. Bu etkilenme sürecinde Batı’yı benimseyen gruplar ya da temsilciler Osmanlı’da değişim sürecinin içerisinde yer almışlardır.
    1865’de, İslam felsefesini temel alan, ıslahatı eleştiren, Tanzimat’ı taklitçilikle suçlayan Yeni Osmanlılar Hareketi ortaya çıkmıştır .Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi beylerin bulunduğu aydın grup Osmanlı’da parlementer sistemin gelmesini istiyor ve bunu Tanzimat’ın doğal sonucu olarak görüyordu .Bu hareket Batı’yı arama hareketiydi. Her ne kadar hepsi o zaman yetişme sistemi içinde kafaları sarıklı; ama bu sarığın altında dünyanın gidişini kavrabilmiş görüş imkanına sahip, inkılapçı, ilerici, hakiki kurtuluşun kültüre, batı medeniyetini idrake ve devrini tamamlamış kurumlardan kurtulmaya dayandığını bilen insanlardı .İşte bu nedenle Yeni Osmanlıların eserleri II. Abdülhamit döneminde okutulmuyordu.
    Yeni Osmanlılar hareketinde Batıcılığı itici görmeyen Şinasi, parlementer yönetimden yana olan Namık Kemal, parlementer yönetimi kabul etmeyen Ali Suavi üç ayrı fikir oluşturdular.
    Bu üç ayrı fikir “terakki” kavramında birleşmiştir. Özellikle Ali Suavi parlementer demokrasi yerine “doğrudan demokrasiyi” benimseyerek modernleşme sürecinde yerini almıştır .
    1839’dan beri yaşanan değişme çabaları sürecinde Yeni Osmanlılar dönemi sonrası II. Abdülhamit döneminde İslamcılık hareketi şekillenmeye başlamıştır. İslamcılıkla anlatılmak istenen “şeriatın” gereklerini Osmanlı imparatorluğuna tekrar kazandırmaktı.
    II. Abdülhamit dönemi çerçevesinde bakıldığında “islamcılık” düşüncesi hareket kazanmıştır. Ayrıca parlemento dağıtılmış (13 Şubat 1878) ve Panislamizm politikası geliştirilmiştir .Panizlamizm ile anlatılmak istenen ise tüm müslümanları “islam” çatısı altında toplamaktır.
    Yine II. Abdülhamit döneminde Milliyetçilik akımı ön plana çıkıyordu. 19.yy’da Batı Avrupa’da “her millet kendi devletine sahip çıkmalıdır” ilkesiyle kendini gösteriyordu. Bu tarihsel durumu Osmanlıyla karşılaştırdığımızda farklı kimlikleri içerisinde barındıran bir imparatorluk söz konusuydu. Bu esnada Namık Kemal Milliyetçilik akımı yerine “Osmanlılık” akımı ortaya koymuştur. Ancak bu akım da günün koşulları gereği suni kalmış ve etkili olmamıştır.
    II. Abdülhamit döneminde Osmanlı’da çeşitli akımlarla toplumda birlik kurma çabaları etkili olamamıştır. Birlik kurma ya da kimlik oluşturma çabalarında gazeteler etkili olmuştur. Özellikle Türklerin birleşmesi fikri çeşitli sloganlarla dile getiriliyordu. Bu konuda Gaspıralı İsmail Bey ön plana çıkıyordu.
    1890 sonrası İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birlikte Osmanlı devletini kurtarma düşüncesi hakim olmuştur. Ancak İttihat ve Terakki fikrine eleştirilerde bulunulmuştur. Eleştiri noktaları ise kişilerin yeteneklerini göstermesi, başka bir ifade ile “hürriyet” kavramı gündeme getirilerek önem kazandırılması etrafında şekillenmiştir .Sonuçta Osmanlı Devletinde modernleşme çabaları Batı’nın etkisiyle veya politikasıyla çeşitli akımlar çerçevesinde yaşanmıştır. Bu akımlar etrafında Batı modeli ya da Osmanlı’nın yaşadığı değişim ya kabul edilmiş ya kabul edilmemiş ya da oportünist davranışlar söz konusu olmuştur. Bu durum ise ortaya çıkan akımlarla birlikte oluşan gruplar ve temsilcileri düşün alanından kültürel boyutlu değişimlere zemin hazırlamıştır.
    Batı’nın Osmanlı üzerindeki politikası ise 18.yy’la birlikte değişmiştir. Artık Osmanlı Devleti eski gücünü yitirmeye başlamış, doğudan gelen bir tehlike olmaktan çıkarak yerini Rusya’ya bırakmıştır.
    Ancak bu yeni durumda Batı doğudan gelebilecek tehlikeye (Rusya’ya) karşı Osmanlı’yı tampon devlet olarak görerek Osmanlı’ya yeni bir rol verilmiştir.
    Batı’nın bir diğer politikası, Osmanlı bütünlüğünü korumak aynı zamanda asıl amaç olan Osmanlı Devleti içindeki Hıristiyanların durumunu düzeltmektir. Bu anlamda 19.yy’da Osmanlı’da bir çok misyoner propaganda yapıyordu. Sonuçta 19.yy’ın siyasal, tarihsel, toplumsal koşullarına dayalı olarak Osmanlı Batı’dan etkilenmiş, bununla birlikte Batı da Osmanlıyı modernleşme sürecinde kendi çıkarlarını da göz önünde bulundurarak yönlendirmiştir.
  4. merwiş

    merwiş Üye

    Katılım:
    21 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    14
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    1
    OSMANLI TOPLUMUNA BAKIŞ

    Osmanlı bir göçebe/akıncı toplumuydu ve bu savaşçı özelliklerinden doğan devlet yapısı da askeri bir niteliğe bürünmüştür. Çünkü önemli devlet adamları askeri yöneticiliklerden geliyordu. Bu yapılanma içerisinde ise genişleme siyaseti izleniyordu.
    Osmanlı toplum yapısı genel olarak yönetenler - yani askeri - sınıfı ve yönetilenler - reaya - sınıfı diye ikiye ayrılıyordu.
    Osmanlı Toplum yapısı tarihsel süreçte kendi içinde reform ve ıslahatların da beraberinde getirdiği yeni düzenlemelerle değişim geçirmiştir. Ancak temelde görülen yöneten ve yönetilen ayrımı devam etmiştir .
    Osmanlıda yönetici sınıf üyeleri askeri olarak anılırdı. Yönetici sınıf üyeleri, egemen hanedanın hizmetinde olduklarından, Osmanlı imparatorluğunun ilk yüzyıllarında görevlerinin askeri yönü ağırlık bastığı için “askeri” olarak anılırdı. Yönetilenler ise reaya sınıfını oluşturuyordu.

    Kökenleri ne olursa olsun, bir insanın Osmanlı yönetimi sınıfının tam üyesi olabilmesi için;
    1. İslam dinini ve bunun ayrılmaz parçası olan düşünce ve eylem sistemini kabul edip uygulaması,
    2. Padişaha ve onun hükümdarlık görevlerini üstlenmek ve gelirlerini toplamak için kurulan devlete sadık olması,
    3. Osmanlı yaşam biçimini oluşturan karmaşık davranış, görenek ve dil sistemini bilip uygulaması gerekirdi.
    Bu niteliklere sahip olanlar yönetenler sınıfında yer alırken; sahip olmayanlar ise yönetilenler sınıfında yer almaktadır. Ayrıca yönetici sınıftan yönetilen sınıfa düşüldüğü gibi yönetilen sınıftan yöneten sınıfına da geçilebiliyordu (Shaw, 1994).
    Osmanlı toplum yapısına bağlı olarak devletin asıl amacı; 1. Hükümdara ait olan servetin üretilmesini örgütlemek, 2. Bu servetin genişlemesini ve korumasını sağlamak, 3. Düzeni korumak, 4. Hükümdarın topraklarında diğer dinlerin uygulamasına izin verilmesi yanı sıra islamlığı yaygınlaştırmaktır.
    Bu belirtilenler temelinde 15.yy’ın Osmanlı Tarihçisi Mustafa Naima’nın görüşünden yola çıkarak, Osmanlı toplum düzenine ilişkin şöyle bir değerlendirme yapmak mümkündür:

    Mustafa Naima’ya göre; “1. Asker olmadan devlet ya da mülk (hakimiyet) olmaz, 2. Askere sahip olmak servete ihtiyaç gösterir, 3. Servet uyruklardan toplanır, 4. Uyruklar ancak adaletle refaha kavuşabilirler, 5. Şu halde mülk ve devlet olmadan adalet olmaz. Böylece servetin hükümdar ve devleti desteklemek ve uyruklar için de adalet sağlamak için üretilmesi ve kullanılması siyasal örgütlenmenin ve uygulamanın temeli olarak ifade edilmiştir”.
    Buna göre Toplum iki gruba ayrılmıştı: Yaşamlarında asıl amaçları sanayi, ticaret ve tarımla uğraşarak ve hükümdara vergi ödeyerek servet üretmek olan büyük halk kitleleri; ve kendileri servet üretmeyen, vergi ödemeyen, ama hükümdarın gelirini toplamak ve bunlarla kendilerini olduğu kadar onu ve ailesini geçindirmek için onun aracısı olarak görev alan küçük bir yönetici grubu.

    TANZİMAT ÖNCESİ REFORMLAR

    Osmanlı modernleşme politikaları çabalarını Tanzimat ve Islahat Fermanında atılan ilk adımlarda görmekteyiz. Ancak modernleşmenin Osmanlı’da sadece Tanzimat dönemi ve sonrasında olduğu kanısından uzak kalıp Tanzimat öncesinde de yapılan reformlara bakmakta yarar vardır. Çünkü tarihsel bir gereklilik de Tanzimat Öncesi ve sonrasına bakmak ve değerlendirmektir.
    Tanzimat öncesi ya da Tanzimat’a kadarki değişmelerin ağırlık noktasını Askerlik ve ona bağlı alanlar oluşturmuştur .
    Tanzimat öncesinde - Lale Devrinde (zevkin ve kültürel girişimlerin 12 yıllık simgesi olarak nitelenen) - III. Ahmet’le birlikte Avrupa kültürü, sanatı ve ordusu örnek alınarak yenilikler ortaya çıkmaya başladı .
    Bilindiği üzere Osmanlıda mutlak güç padişahın elindeydi. Yani padişahın siyasal dizginleri elinde tutması, sözünün kanun olması Osmanlı siyasal anlayışında devlet kurumlarının düzgün işlemesini sağlıyordu. Ancak 1600 yılı sonrasında oluşan değişimle birlikte 18.yy’da dışa dönük genişleme siyasetinden uzaklaşılmış, padişahın mutlak gücünden söz etmek mümkün olmamıştır.
    Artık Osmanlı yeni bir değişim sürecine girmiş, Avrupalılaşmaya, “Batılılaşmaya” başlamıştır .
    Osmanlı’da artık savaş yoluyla genişleme değil, diplomasi yoluyla iyi geçinerek barış amaç ediniliyordu.
    Savaştan kaçan Osmanlı, Rusya’nın 1768’de Polonya’nın işlerine karışmasına karşı çıkmış ve Osmanlı - Rus savaşı gündeme gelmişti. 1708 - 1774 savaşında Osmanlı devleti çok zor duruma düşmüştü.
    18.yy ortasında hareketsiz kalmış Osmanlı ordusu ve donanması Rusya karşısında çabuk dağılmıştı.
    Osmanlı bu durumdan kurtulmak için Avrupa bilgisi ve tekniğine dayanan yenilikleri gerekli görüyordu artık .
    1730 yılında Patrona İsyanı ile Lale Devri kapanmış; ancak Osmanlı kurumlarının Batılı örneklere göre düzeltilmesi devam etmiştir. Lale Devri sonrasında I. Mahmut (1730 - 1754), III. Mustafa (1757 - 1774) ve I. Abdülhamid (1774 - 1789) dönemlerinde “Askerlik” alanında bir takım yeniliklerde bulunmuştur.

    I. Mahmut Dönemi

    I. Mahmud döneminde Avrupa eğitim usullerini benimseyen ve kullanan Humbaracı Ahmed Paşa, III. Mustafa döneminde Humbaracı Ahmed Paşa’yı takiben Baron de Tott Avrupa tarzı yöntemlerle Osmanlı topçularını yetiştirmiş, Tophaneyi düzenleyerek yeni biçimde toplar döktürmüştür. Ayrıca bunlar yeterli görülmeyerek “Mühendishane-i Hümayun” adı altında okul da açılmıştı .
    Yapılan yeni düzen çalışmalarında dönemin savaşlarında ordu ve donanmanın yetersizliği ya da başarısızlıkları Askerlik alanında yoğunlaşmasına neden olmuştur. Askerlik alanındaki diğer içerikli düzenlemeler tarihsel süreçte yeni reformlarla desteklenmeye, yenilenmeye çalışılmıştır.
    III. Ahmet zamanında Batı tesirlerinin başladığını tarihsel süreçte özellikle Askeri alanda yapılan yeni düzenlemelerde görmekteyiz. Askerlik alanında genel olarak mevcut olan askeri teşkilatların düzenlenmesi, Avrupa tarzının orduya aşılanması ve yeni tekniklerin Batı tesirleri paralelinde orduda uygulanması şeklindedir.
    Özellikle III. Mustafa döneminde askerlikle ilgili yenilikler dışında tıb ve astronomiye de önem vererek Batı tesirlerinin bu konularda da görülmesini istemiştir .
    Sultan III. Mustafa, Avrupalıların başarılarında bazı yıldızların rol oynadığı kanısında idi. Bu nedenle III. Mustafa o dönemde büyük başarıları kazanan Prusya Kralı Friedrich’e Ahmed Resmi Efendi’yi gönderdi ve kendisinden 3 müneccim istedi. Friedrich’ şöyle cevap verdi: “Kuvvetli bir orduya sahip olmak, onu, barış zamanında savaşa hemen girebilecek şekilde talim ettirmek, hazineyi daima dolu tutmak ve tarih okumak...” Benim 3 müneccimim bunlardır.
    Bu tavsiyeler III. Mustafa’nın yaptığı işlerin gerekliliğini ve önemini ortaya koyuyordu.Bu üç müneccimde ordu ve ekonomik güce dikkat çekilmiş, değişim ve gelişim aşamalarında yarı sömürge durumuna düşmeden düşmanlarına karşı koyabilmek, ilerleyebilmek için güçlü bir ekonomiye ve teknik, yöntem bakımından da düzenli bir orduya sahip olmak gerekliliği ifade edilmiştir.
    Bu amaçla da III. Mustafa döneminde Baron de Tott ile askeri alanda yeni düzenlemeler yapılmışsa da 1768 - 1774 Osmanlı - Rus savaşı Osmanlı ordusunun dağılmasını engelleyememişti. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanmaya başlayan hareketsizliği Halil Hamid Paşa kırmaya çalışmıştı .Halil Hamid Paşa Fransızlarla işbirliği içinde hareket ederek orduyu özellikle de deniz kuvvetlerinin ıslahına ağırlık vermiştir .
    Yıl 1789, Avrupa’da Fransız Devrimi başlamış ve bu devrim dünya ve Osmanlı tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.
    1789 tarihine Osmanlı açısından baktığımızda etkili bir şekilde yürütülmeyen Avrupa tarzı eğitim ve kurumlaşma 1789 yılından sonra yeni bir hız kazandı.
    Fransız devriminin yankıları Osmanlı ülkesine de birkaç yıl sonra da ulaştı ve etkilemeye başladı.
    III. Selim’in padişah olduğu 1789 yılı Osmanlı’da yeni bir dönemin başlangıcı oluyordu. Çünkü bu dönemle birlikte Osmanlı Devleti dış düşmanlara karşı koyma, ülke içinde merkezin hükmünü geçirebilmek için önemli bir değişim sürecine giriyordu .
    III. Selim Dönemi
    Ciddi ıslahatları başladığı dönem olarak adlandırılan III. Selim dönemi de önemli değişimleri içeriyordu.
    III. Selim’de en çok üzerinde durulan konu “Askeri” ıslahatlardır. Bu dönemde askeri alanda yapılacak ıslahatlar için 3 farklı görüş ortaya atıldı.
    I. Görüş: Yeniçeri ocağı ve diğer asker ocakları Kanuni Devri düzenine dönmeli,
    II. Görüş: Yeniçeri ocağı ve diğer ocaklara Kanuni Sultan Süleyman kanunnameleri icablarından diyerek frenk eğitim ve öğretim usulleri ve silahları kabul ettirilmeli.
    III. Görüş: Eski kurumların tasfiye edilip yepyeni kurumların teşkil edilmesini tavsiye etmekteydi.
    Burada I. ve II. Görüş muhafazakar, III. Görüş ise devrimci olarak adlandırıldı. III. Selim ise devrimci yolu seçerek ıslahatlarına devam etti (Karal, E., 1995:63).
    III. Selim, ıslahatları için “Nizam-ı Cedit” adını vermiştir. Fransa, ihtilalin getirdiği düzene “Yeni Düzen” adını takmıştı. III. Selim’in de aynı adı benimsemiş olması ilham kaynağını ve cesaretini göstermiştir (Karal, E., 1995:78-79).
    Nizam-ı Cedit’in dar ve geniş olmak üzere iki anlamı vardı.
    Dar anlamda Nizam-ı Cedit, III. Selim döneminde Avrupa usulünde yetiştirilen talimli askeri anlatır.
    Geniş anlamda ise; III. Selim’in Yeniçerileri kaldırarak ulemanın nüfuzunu kırmak, Osmanlı devletini Avrupa’nın ilim, sanat, ziraat, ticaret ve medeniyette yaptığı ilerlemelere ortak yapmak için giriştiği yenilik hareketlerinin bütünüdür .
    Nizam-ı Cedit ıslahatının etkisi ise en çok askeri alanda görüldü. Önce mevcut ocakların ıslahatına girişildi. İdari ve askeri işlevlere ayrıldı. İşe yaramayan askerler ayıklandı. Ocakların kışlaları genişletildi.
    Kısacası askeri alanda yapılan yenilikler şu çerçevede yapıldı;
    1. Mevcut asker ocaklarının düzenlenmesi,
    2. Avrupa usulünde yeni bir ordu kurulması,
    3. Savaş, teknik müesseselerini düzenlenmesi.
    Mevcut asker ocaklarını sil baştan yenilemek mümkün değildi. III. Selim bunun yerine mevcut ocakları yeniden düzenledi. Avrupa usulünde ise “Nizam-ı Cedit” ocağını kurdu. Yeni düzenleme ve yeni Avrupa usulünde bir ordunun kuruluşu ardından savaş teknik kurumları denilen tophane, tersane ve mühendishanenin düzenlenmesine de girişildi .
    Ordu ve donanmada yapılan yenilikler ise çok paraya maloluyordu. İşte bu nedenle yani Nizam-ı Cedit’in masraflarını karşılamak için İrad-ı Cedit Defterdarlığı kuruldu .
    III. Selim askerlik alanındaki bu yeni düzenlemeler dışında eğitim ve öğretim alanında da düzenlemelerde bulundu. Eğitimli subay ve teknik adamlar için Mühendisane-i Bahri Hümayun (1773) ile mühendishane-i Berr-i Hümayun (1795) okullarını kurdu. Bu okullarda ise Fransız subaylardan da yararlanıldı.
    III. Selim’in ayrıca yaptığı yeni düzenlemeleri destekleyen önemli ıslahatlardan birisi de kitapların Türkçe’ye çevrilmesi ve Türkçe ya da yabancı dilde yazılmış kitapların okunması hususunda çeşitli tevsiyelerde bulunmuştur devlet adamlarına .
    İdare alanında ise bozulmuş olan disiplini tekrar sağlamak amacıyla yeni düzenlemelere gidildi. Bu düzenlemeler ise kanunnamelerle belirlendi.
    Ekonomik ve ticari düzenlemelerde de kaybolan disiplini sağlamak maksatıyla çalışmalar yapıldı. Çalışmalarda “tasarruf” temel alındı. Ticaret hayatında kişisel çıkarları gözönünde bulundururak bu yolda yapılan haksız uygulamaları tespit etmek ve disiplin altına almak için de yeni düzenlemeler getirildi (Karal, E., 1995:70-71).
    Siyasi ve diplomasi alanında Avrupa ile ilişkiler yumuşayarak karşılıklı anlaşmalar yapıldı. Avrupa ile olan bu ilişkilere uygun bir örnek yenilik ise “daimi elçilikler”in kurulmasıdır .
    Nizam-ı Cedit hareketini yani III. Selim ıslahatlarını değerlendiren farklı görüşler vardır.
    Görüşlerden birisi Enver Ziya Karal’a aittir. “Enver Ziya Karal’a göre bu ıslahat, iddialı ismine uygun olarak hayatın pek çok alanlarını içine alan kapsamlı bir hareketti.
    Bernard Lewis de bu görüşe yatkın bir dil kullanmakla birlikte esas ağırlığın askeri ıslahatta olduğunu belirtmektedir.
    Stanford Shaw ise III. Selim’i ıslahatçılığını, yani gelenekçi ıslahat çizgisinin bir devamcısı saymaktadır. Shaw’a göre idari, iktisadi, toplumsal çağdaşlaşma yönünden genel çabalar söz konusu değildir (Akşin, 1995:82)” şeklinde III. Selim ıslahatları değerlendirilmiştir.
    III. Selim ıslahatlarının durduğu dönem ise 1807-1808 gibi çok kısa bir süre padişahlık yapan IV. Mustafa dönemidir.
    Islahatların yeniden canlanması ise II. Mahmut’un padişahlığıyla gündeme gelecektir.

    II. Mahmut Dönemi

    II. Mahmut dönemi ıslahatlarında ise geçmişten gelen birikim söz konusuydu. Bu birikim 18.yy Lale Devri ve III. Selim’den kalma birikimlerdi.
    II. Mahmut düzeninin ya da ıslahatlarının genel karakterinde “İslami zihniyetle Batı düşüncesini bağdaştırmak” yer almaktadır. Bu ise çok güç görünüyordu. İşte bu nedenle de ileride göreceğimiz gibi ıslahatlar şekilsel kaldı.
    Islahatlarında ağırlıklı olarak 1. Ordu, 2. Mektepler, 3. İktisadi (ticari) faaliyetler, 4. Devlet teşkilatında yenileme ya da Avrupa tarzı teşkilatlanmanın getirilmesi üzerinde yoğunlaştı. Bunların dışında diğer bir çok ıslahatlarda da bulunuldu.
    II. Mahmut döneminde yabancılarla ya da Avrupa ile olan sıkı ilişkiler Avrupalı yaşayış tarzlarını beraberinde getirmiştir. Bu tarzlara devlet adamlarının, ulema sınıfının, asker ocaklarının karşı çıkması gündeme geldi ve özellikle de Yeniçeri ocağının bu konudaki direnci yenilikçilerin gelmesinde en büyük engel olmuştur.
    II. Mahmut ilkin orduya yöneldi ve yeni düzenlemeler getirdi. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu bu dönemde iç ve dış baskı ve savaşlarla dağılma ve güçsüz olma noktasına gelmişti. Bu sebeple de II. Mahmut askerliğin düzene konulması konusunda Nizam-ı Cedit’e benzer “Sekban-ı Cedit” ocağını kurdu. Bu ocak ise Yeniçerilerin ayaklanmasına neden oldu. Ayaklanma ocağın kaldırılmasıyla sonuçlandı (Vaka-i Hayriye). Böylece II. Mahmut’un yenileşme çabaları önündeki Yeniçeri Ocağı engeli kalmamış oluyordu.
    Vaka-i Hayriye ile birlikte yeni bir ordunun kurulması gündeme geldi. Yeni ordu Avrupa usulünde düzenlenmiş olan “Asakar-i Mansure-i Muhammediye” adıyla kuruldu. Diğer ocaklar devam ediyordu. Mansure ise Yeniçerilerin yerini almıştı .
    II. Mahmut askerlik alanında yeni düzeni sağlam temellere dayandırmak için, Yüksek Harp Okulu ve Tıp okulu kurdu. Bunun için de Avrupa’ya eğitilmek üzere öğrenciler gönderdi .
    Ayrıca yeni kurulan ordunun ihtiyaçlarını karşılamak ve devletin iktisadına yardım etmek amacıyla bazı fabrikalar kuruldu.
    İktisadi tedbirlerin dışında sosyal faaliyetlerde de yenilikler getirildi. Türkiye’de ilk defa nüfus sayımının yapılması, yurt içi ve dışı gezilerde pasaportun çıkartılması, posta teşkilatının kurulması, polis teşkilatının oluşturulması sosyal hayata yapılan önemli yeniliklerdir .
    Diğer önemli yenilik Avrupa’ya benzer bir devlet teşkilatının oluşturulmasıdır. Devlet işlerinin görüşülmesi üzerine meclisler ve komisyonlar oluşturuldu, sadrazamlık unvanı başvekalete çevrildi. Ve bakanlıklar oluşturularak Avrupa kabine sistemine benzer bir teşkilat oluşturuldu.
    Bütün bu saydığımız, belirttiğimiz yenilikler Batılılaşma yolunda atılan önemli adımları içerisinde barındırıyordu.
    Diğer etkinlikleri ise kısa başlıklar altında topladığımızda modernleşme ya da Batılılaşma yolunda ne kadar yol katedildiğini görebileceğiz.
    Bu etkinlikler içerisinde içtimai faaliyetler ağırlıklı olarak göze çarpmaktadır. Bu ise Avrupa (Batı) tarzında bir yaşam yolu çizildiğini gösterir.
    II. Mahmut yaşam tarzında önemli değişiklikler yaptı. Sarayı 1815’de Topkapı’dan Dolmabahçe’ye taşıdı. Mısır tarzında setre pantolon giymeye başladı. Avrupa’lı hükümdarlar gibi doğum günlerini kutlamaya, resimlerini devlet dairelerine astırmaya, etkinliklere, davetlere gitmeye, yurt içi gezilere çıkmaya başladı. Ayrıca Batı tarzında kıyafetler gündeme geldi ve askerlere giydirildi. Avupa tarzında giyim kuşam ve traş özellikle padişaha yakın çevresinde salgın halini aldı. Unumamak gerekir ki tüm bu yeniliklere karşı çıkanlar da oldu; ancak yeniçerilerin yokluğu karşı çıkanların seslerinin kısılmasına da neden oldu.
    II. Mahmut tüm bu yaptıkları yenilikleri duyurmak üzere 1829’da ilk gazete Takvim-i Vakayi’yi kurdu.

    --------------------------------------------------------------------------------

    byçarşı01-01-2008, 23:49
    TANZİMAT DÖNEMİ VE SONRASI REFORMLAR

    19.yy’da Tanzimat-ı Hayriye ile birlikte 18.yy’da yapılan ıslahatların, yeniliklerin tamamlanması durumu ortaya çıkmıştır. Artık Tanzimatla birlikte modern yapıya geçişin ilk adımları atılmaya başlıyordu. Bu anlamda da modernleşme düşüncesine uygun güçlü bir yapılanmaya gidiliyordu.
    Tanzimat-ı Hayriye’nin muhtevası şöyleydi: “Osmanlı devleti kuruluşundan beri şeriata uyulduğu için devletin kudretli, halkın refah içinde olduğu halde, 150 yıldır şeriata ve faydalı kanunları uyulmaması yüzünden zaaf ve fakirlik geldiği belirtiyor. Oysa bunlar olmadan önce tedbirler alınabilirdi. Bunların başında bütün tebaanın ırz, namus, can ve mal güvenliği geliyordu. Çünkü bu tedbir alındığında herkes kendini işine gücüne verirdi.”
    İkinci olarak “Vergi” konusuydu. Burada “vergi herkesin kudretine göre belirlenmeli ve bundan fazlası alınmamalıydı” düşüncesi içerikte yer aldı.
    Üçüncü konu ise “askerlik”ti. O sıralarda bazı yerlerden nüfusun kaldırabileceğinden fazlası, bazı yerlerden az asker alınıyor, alınanlar ömürlerinin sonuna dek asker kalıyordu. Bu uygulama haksız olduğu kadar, tarım ve ticaret işlerinin de aksamasına neden oluyordu. Bu nedenle askerliğin düzenli bir usule bağlanması söz konusuydu.
    Dördüncü husus ise; Şeriat kanunlarına aykırı davrananların “rütbeye, hatır ve gönüle” bakmadan cezalarını vermek üzere bir ceza kanunnamesi yapılacaktı .
    Tanzimat-ı Hayriye’nin muhtevası bu maddelerden oluşuyordu. Ancak bu maddelerin dışında içtimai ve siyasi hayat alanında da çeşitli düşünceler hakimdi. Bunları genel başlıklar altında ele aldığımızda;
    Hukuk, İdare ve Askeri Islahatlar
    Hukuk alanındaki ıslahatlar çerçevesinde 1840’da Ceza Kanunnamesi çıktı. Bu kanunnamede Fransız hukukundan kısmen esinlenilmiş ve bütün Osmanlı uyruklarının yasa önünde eşitliği vurgulanıyordu. Ayrıca Avrupa ile ticaretin yürümesi için de Ticaret Kanunnamesi hazırlatıldı.Böylece Osmanlı mahkemelerine iki yeni mahkeme daha eklenmiş oldu.
    Askerlik alanında ise Ordu’nun adının “Asakar-i Nizamiye-i Şahane” olarak değiştirilmesiyle gerçekleşti. Ayrıca askere gitmek ise gönüllü ya da kura ile olacaktı .Askerlik alanında Tanzimat’a kadar İmparatorlukta hıristiyan tebaası askerlik yapamaz, yerine cizye verirdi. Ancak Tanzimatla birlikte bu değiştirilerek diğer tebaa (müslüman dışında)lar da Askerliğe çağrıldı. Ancak bu da kargaşaya yol açtı. Bu nedenle ilgili kanun bir süre durduruldu .Batılılaşma sürecinde askerlik alanında yapılan yeniliklerde temel görülen nokta orduların yapı ve kadro bakımında Doğulu, silah ve eğitim yönünden Batılı olmasıydı. Artık Tanzimatla birlikte Osmanlı devletinde sistem, kura usulüne dayalı askerlik olarak da değişiyordu.
    Tanzimat-ı Hayriye’de eğitimden bahsedilmemişti. Eğitim anlayışında ise medreseler hala durumunu, konumunu koruyordu. Ancak diğer taraftan da Batılı anlayışta eğitim düzenlemeleri yapılıyor ve yeni zihniyetlerin oluşturulması sürecinde de yeniliklere karşı gelen bir eğitim sistemiyle yanyana yaşamaya devam ediyordu.
    Kısacası Osmanlı Devletinin eğitim sisteminde ikilik vardı. Tanzimat döneminde de bu ikilik devam ediyordu. Bir tarafta Medreseler (geleneksel yapıyı sürdürüyor) diğer tarafta Batılı tarzda açılan okullar (yenilik tarzı egemen olan) vardı. Bu ikilik Cumhuriyet’e kadar ortadan kaldırılamadı (Karal, E., 1995:183).
    Tanzimat-ı Hayriye’de de yapılan reform hareketlerinde modernleşme sürecinde devlet yönetiminde, hukuk, eğitim, askerlik alanında yeni düzenlemeler dikkati çekmiştir.
    Osmanlı’da bu gelişmeler yaşanırken Batı’nın politikası ise şöyleydi. Batı’nın politikası Osmanlı bütünlüğünü korumak, aynı zamanda asıl amaç olan Osmanlı devleti içindeki Hıristiyanların durumunu düzeltmektir. Bu anlamda 19.yy’da Osmanlı’da bir çok misyoner propaganda yapıyordu. Ayrıca Batı Osmanlı’yı askeri anlamda da kullanıyordu.
    Özellikle Batı, Tanzimatçı hareketi bu çerçevede görüyordu. Bu anlamda Batı Tanzimatçı hareketle gerçekleştirilen reformların kontrolünü elinde tutuyordu.
    Bu bağlamda Tanzimatçılığa yönelik eleştiriler de olmuştur.
    I.Eleştiri: Tanzimatçı hareketin Batıyı örnek almak değil Batı’nın kontrolü altına girmeye yönelttiği şeklindedir.
    II. Eleştiri: Kemalist kanatın modernleşmeyi gerçek anlamda yaparak taklitten uzak kalmayı tercih etmesi şeklindedir (Timur, 1996:97-98).
    I. Eleştiriyi yaparken Batılılaşma çalışmalarını istemeyen, reddeden müslüman tebaadan olan geri düşüncelilerdir. Hıristiyan tebaadan ise böyle bir düşünce olmamıştır.
    I. Eleştiri temelinde düşünüldüğünde III. Selim II. Mahmut ve Tanzimat döneminde yapılan yeni düzen hareketlerine tepkiler olmuş, eski rejim dile getirilmiş, Batılılara düşman olan ve aynı zamanda kendi çıkarlarını da gözönünde bulunduran yöneticiler cahil olan halkı da arkasına alarak düşmanca tavır beslemeyi sürdürmüştür.
    Tanzimat’a yönelik çeşitli eleştirilerin olmasını doğuran sebepleri aslında Tanzimat reformlarını diğerlerinden ayıran farklara bağlamak gerekir.
    Tanzimat öncesinde Batı tesirleri parça parça girmiş ve devlet kurumlarının bazı bölümlerinde ıslahatlar yapılmıştı. Yine tanzimat öncesinde çeşitli alanlarda Avrupa usullerinde teknik yönler alınırken bunun beraberinde getirmesi gereken kanun ve hak düzenlemelerine yer verilmemiştir. Halbu ki Tanzimatla birlikte hak alanında yeni düzenlemelere yer verilerek yeni değerlerin yerleşmesinde önemini ortaya koymuştur.
    Tanzimatı diğer reform hareketlerinden ayıran en önemli yön Haklar alanında gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Osmanlı devleti Tanrı hakları sistemi üzerine kurulmuştu. Yani Din ve devlet birdir. Devletin haklar kaynağı şeriattı. En yüksek yargıç TANRI’dır. Bu sistem Tanzimat’a kadar devam etti. Ancak sisteme Batı devletlerince kabul edilmiş olan bazı hak ilkeleri de alınmıştı. Böylece, yani Tanzimatla Tanrı hakları yanında Batı’nın laik sistemi de değer kazanmaya başlamıştı .Diğer bir fark: Tanzimat-ı Hayriye yazılı bir vesika özelliğine sahip olduğu için sosyal bir kontra karakterini taşır.
    Yine Tanzimat-ı Hayriye’de belirtilen kanunlara riayet edeceği hususunda padişah yerini haklar bazında Tanrı dışında hatta ondan üstün olan “Kanun” kuvvetine bırakması (yeni rejimi kabul etmesi) anlamını taşıyordu.
    Askeri ve teknik olarak başlayan Batılılaşmanın siyasi ve hukuki bir şekil alması veya “Osmanlı devletinin artık başa çıkamadığı, askeri ve siyasi Rus ve Avrupa basksı karşısında, varlığını korumak için yapmak zorunda kaldığı siyasi, adli, içtimai ve medeni bir hareket” şeklinde de tanımlanan Tanzimat zamanında bir sürü tepkilere, karışıklıklara yol açtığı gibi, sonradan da her düzeydeki devlet adamı, yazar ve düşünür tarafından da eleştirilegelmiştir (Göyünç, 105).
    Kimileri Tanzimat’ın bir ikilik yarattığı kimileri ülkeyi sömürge veya yarı sömürge haline getirdiğini belirterek eleştirilerde bulunmuştur.
    Islahat Fermanı
    Tanzimat sonrası modernleşme sürecinde atılan adımlardan birisi de “Islahat Fermanı”dır. Islahat Fermanı, Tanzimat-ı Hayriye’de yer alan düzenleme ilkelerini içerisinde barındıran bir reform programıdır.
    Islahat Fermanı Gülhane Hattı’na göre daha geniş ve gerekliydi. Gülhane Hatt-ı’nda da olduğu gibi Islahat Fermanında da başlıca düşünce tebaayı ırk ve din farkı gözetmeksizin kaynaştırmak ve imparatorluğun mukadderatı ile ilgili bir Osmanlı topluluğu yaratmaktı.
    Islahat Fermanı geçmişte yapılan reformalara yenilerini ekleyerek kendi içeriğini oluşturmuştur. İçerik şöyledir: “Tebaanın can ve mal, ırz ve namus masunluğu, kanun önünde eşitlik, şahsın ve topluluğun tasarruf hukuklarına saygı, devlet hizmetlerine ve askerlik ödevine bütün tebaanın kabulü, bazı sınırlar içinde mezhep ve milli eğitim hürriyeti, vergiler hususunda eşitlik, iltizam usulünün kaldırılarak verginin doğrudan doğruya alınması, mahkemelerde şahitlik hususunda eşitlik, tebaanın mahkemeler huzurunda hüküm giymesinden sonra idam veya af hususunun padişahın hakları cümlesinden olduğu, mahkemelerin açık olması ve ilamların yayınlanması, suçlu mülklerinin müsaderesi usulünün kaldırılması, işkencenin kaldırılması, hapishane usul ve nizamlarının insanlık kaidelerine daha uygun bir şekilde tutulması, karma ticaret, ceza ve cinayet davaları için karma mahkemeler kurulması, bu mahkemelerde yürütülecek haklar ve ceza kanunlarıyla mahkeme usullerinin düzenlenmesi, müslüman olmayan toplulukların din yönünden olan imtiyazları muhafaza edilerek, diğer imtiyazlarının incelenmesi ve değiştirilmesi, patrikhanelerin veya müslüman olmayan meclislerin, bazı hallerde hukuk davalarında sahip olacakları salahiyetlerin teyidi; adı geçen meclisler tarafından vilayet ve nahiye meclisleriyle Ahkam-ı Adliye meclisinde aza bulundurulması, resmi yazılarda hıristiyanlar için hakaret manası taşıyan tabirlerin kullanılması, rüşvetin kaldırılması, irtikab ve ihtilasın kaldırılması için kanun şiddetle yürütülmesi” (Karal, E., 1995:250).
    Islahat Fermanında dikkati çeken insanlar arasındaki eşitliği sağlamaya ve din sistemleri arasındaki eşitsizliği de kaldırmaya yönelik maddelerin var olmasıdır.
    Bu fermanla Osmanlı İmparatorluğu’ndaki müslüman olmayan tebaaya devletçe müslüman tebaaya tanınmış olan hakların tanınmasıdır. Bu hakların tanınmasında Avrupa’lı devletlerin bu yönde ıslahatların yapılması konusundaki tavırları da etkin olmuştur.
    Arka arkaya hazırlanan reform programları elbetteki aralarında bariz farklarla kendini ifade etmiştir. Tanzimat ile Islahat Fermanına karşılaştırmalı bakarsak farklarını da görmüş oluruz.
    Birinci fark; Gülhane Hattı Hümayun Mustafa Reşit Pşa tarafından açık bir yabancı tesir görülmeksizin hazırlanmıştır. Islahat Fermanı ise esasları itibariyle Ali Paşa ile Fransız ve İngiliz elçilikleri arasında kararlaştırılmıştır.
    İkinci fark; Gülhane Hattı Hümayun yabancılara sadece bilgi edinmeleri için bildirilmiştir. Islahat Fermanında Sadrazama hitap kısmında “Osmanlı Devletinin iyiliğini isteyen ve dostu bulunana büyük devletlerin yardım ve hizmetlerine” şeklinde yer alan ifadeler yabancı tesiri göstermektedir.
    Üçüncü fark; Gülhane Hattı Hümayunu bütün tebaanın canı, malı, ırz ve namusu gibi tabii haklarının güvenliğini sağlamak, vergi usulünün ve askerlik hizmetinin adalet esasına uygun bir şekilde düzenlenmesini temin etmek yönünde prensipleri tespit etmiştir. Ayrıca tebaanın bütününe veya bir kısmına verilen siyasi haklar bahis konusu olmamıştır.
    Islahat Fermanı ise Gülhane Hattı Hümayunda geçenleri içerisinde barındırdığı gibi bütün tebaanın din ve ırk farkı gözetilmeksizin kanun önünde hürlüğü ve eşitliği prensibi kabul edilmiştir. Siyasi haklar temelinde ise Osmanlı tebaası dışında herhangi milletten olanlara Devletin hizmet ve memurluklarına kabul edilmesi, tayin edilmesi, eyalet meclislerinde ve Meclis Vala’da temsil edilmesi gibi siyasi haklar da verilmiştir.
    Tanzimat’tan ayrı Islahat Fermanında alınan kararlar hem müslüman hem de hıristiyan halkı memnun etmemişti. Bu nedenle de çeşitli tepkiler (Cidde ve Kuleli olayları) doğmuştur. Tepkilerde müslümanlar tahriklerle hıristiyanlara saldırmış; bunun üzerine Fransız ve İngiliz kolonileri de Cidde kentini topa tutmuşlardır .

    Abdülaziz Dönemi
    Bu olayların ardından 1861 - 1876 yılları arasında padişahlık yapan Abdülaziz döneminde ise mali problemler gündeme gelmiştir. Bu nedenle de borçlanmaya ve tasarrufa gidilmek istenmiştir.
    Abdülaziz dönemi ıslahatlarında ise merkeziyetçilik hafifletilerek yerel halka- uygulamada ayan sınıfına-, eşrafa söz hakkı verilmiştir.
    II. Abdülhamit Dönemi
    1876 yılından itibaren Meşrutiyet (I.)dönemi başlamıştır. Bu tarih aynı zamanda II. Abdülhamit döneminin başlangıcıdır. II. Abdülhamit tahtında güvenle oturabilmek için Meşrutiyet rejimine son vermiş; buna tepki ise 1889’da kurulan İttihat ve Terakki Cemiyet’inden gelmiştir.
    II. Abdülhamit dönemi hakkında ileri sürülenler şunlardır: Onun zamanında eğitimde, bayındırlıkta, kültür ve edebiyatta, adalet ve maliyede sağlam ilerleme ve yararlar belirtilerek, kendisinin Tanzimat’ı kurtarıp sürdüren ve taçlandıran imparatorluğu ve toplumu yeniden canlandıran bir padişah olduğu” ileri sürülüyor.
    Aynı zamanda 1881 - 1908 dönemlerini “Abdülhamit mutlakiyeti” olarak adlandıranlar da vardır.


    Mutlakiyet dönemi deniliyordu; çünkü;
    Sansür ve Jurnalciliğin hat safhaya gelmesi, iç seyahat özgürlüğünün bile kısıtlanması, insanları biraraya getirdiği için ilke olarak şirketleşmenin (dolayısıyla iktisadi gelişmenin) önlendiği bir rejim.Fakat bu övgüleri fazla bulan düşünürler de vardır. Bu düşünürler eğitimde bir ilerleme olduğunu kabul etmektedirler. Ama bu gayri müslimlerin çok ilerde olan eğitimlerinden daha da fazla geri kalmasın, imparatorluk batmasın, işler az çok yürüyebilsin diye yapılmıştır.
    Demiryolları da yapılmıştır; ama bu yabancı sermaye tarafından yapılmıştır.
    II. Abdülhamit dönemi hukuksuzluğun olduğu ve ülkeyi gerilere götürmüş olan bir dönemdir. Bunun kanıtlarını hareket katan İslamcılık düşüncesinde, dağıtılan parlementoda ve geliştirilen panislamizm politikasında görmekteyiz.
    Bu dönem (19.yy) Osmanlı Devletinin Batı tesirleriyle çeşitli düşünce akımlarının içersine girdiği bir dönemdir.

    OSMANLI DEVLETİNDEKİ DÜŞÜNCE AKIMLARI VE BATI

    18.yy’da başlayan reform hareketleri Lale Devri ile birlikte Batı tesirlerini ülkeye girdirmiştir. Özellikle yeni getirilen düzenlemelerde Batı özellikleri göz önünde bulundurulmuş ve bu yönde de büyük çabalar gösterilmiştir.
    19.yy’da yeni düzen hareketlerine yenileri eklenerek devam edilmiştir. Tarihsel süreçte Batı’nın etkisi ise halen devam ediyordu. Bu değişim sürecinde Osmanlı tamamen yok olmak istemiyor; bu nedenlede Batılılaşmayı seçiyordu. Ancak güçlü ordusuyla savaş amacıyla Batı’ya yönelmiyordu. Bu yönelişte zor durumdan, dağılmaktan, çökmekten kurtulmak, batı’nın kan dolaşımı içerisinde yer almak amacı vardı.
    Bundan dolayı 19.yy’da Osmanlı Devleti’nde içte ve dışta çeşitli düşünce akımları egemen olmuştur. Düşünce akımlarının etkilerini, olumlu - olumsuz yanlarını, bu akımları benimseyen temsilcilerin temel dayanak noktalarını ele alabilmek beraberinde siyasal ve sosyal mekanizmaya bakmayı da gerektirmektedir.
    Osmanlı İmparatorluğu tarihsel süreç içerisinde 19.yy’da Batı etkisinde kalmıştır. Bu süreçte Batı’nın fikirlerini, bilimini, bilimselliğini benimseyen, çağa ayak uydurmak gerektiğini ifade eden kişiler ve bu kişilerin oluşturdukları gruplar ortaya çıkmıştır.
    Bu gruplar Batı düşüncelerinden teorik düzeyde etkilenme yoluna gitmiş; ancak bu düşüncelerin aktarımında farklılıklar yaşanmıştır.
    Batı düşüncesinin Osmanlı İmparatorluğu’na girişini Şerif MARDİN başlangıç olarak Batı’da Aydın despotizmi adı verilen siyasal görüşün kuramını oluşturan “Kameralizm” düşüncesinde görmekteydi.
    Bu düşünceyle Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk karşılaşması 1795’te Batı’yı ziyaret eden diplomatlar vasıtasıyla olmuştur.
    Kameralizmle Osmanlı devlet düzeni arasında şöyle bir ilişki kurulmuştur. Kameralizm düşüncesinde güçlü bir devlet, güçlü ve problemsiz bir orta sınıf söz konusuydu. Batı’ya gidip bu fikire tanık olan diplomatlar Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesinin sebebini açıklamışlardır: “Osmanlı devleti toplumun dizginlerini elinde tutamamıştır”. Çünkü Kameralizm’e göre devletin hem “koruyucu” hem “kolaylaştırıcı” hem de “güçlendirici” özelliklerini içinde barındırması gerekir. Bunu yapamayan Osmanlı İmparatorluğu’nun toplumla olan bağı kopmuştur.
    İşte bu noktada yani Osmanlı devletinin sorunlu toplumunda yeniden denetimi sağlaması (içerik değiştirerek), problemleri çözmesi “Tanzimat” kavramını ortaya çıkarmıştı. Tanzimat’ı ise diğer reform hareketleri takip etmiştir.
    Batı düşüncesinden etkilenen Osmanlı İmparatorluğundaki pratik yaşam alanında ise “Yeni Osmanlı” hareketi başlamıştır. Yeni Osmanlı hareketinde yer alan Şinasi Batı düşüncesinin gelişmesinde ve yayılmasında gayri şahsi ilişkilerin gelişmiş olmasını görüyordu. Yani Batı’da fikirlerin ortaya atılması, yazılması, aydınlar arasındaki ilişkiyi güçlendirmiştir. Bu ilişkilerin güçlü olmasının sonucu Batı’da kitle iletişimde bir hareketlenme yaşanmıştı. Böylece geleneksel özelliklerden sıyrılma kendini hissettirmiştir. Artık farklı kültürler gelişmeye başlamıştır.
    Osmanlı İmparatorluğu’nda Şinasi bunu görerek bu yolda - yani kitle iletişim yolunda - Tasvir-i Efkar gazetesini çıkarmıştır .Batı ve Osmanlı’yı bu anlamda ele aldığımızda, 19.yy’da batı’da gelişen, değişen siyasal, sosyal, kültürel olaylar Osmanlıyı da etkilemiştir. Bu etkilenme sürecinde Batı’yı benimseyen gruplar ya da temsilciler Osmanlı’da değişim sürecinin içerisinde yer almışlardır.
    1865’de, İslam felsefesini temel alan, ıslahatı eleştiren, Tanzimat’ı taklitçilikle suçlayan Yeni Osmanlılar Hareketi ortaya çıkmıştır .Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi beylerin bulunduğu aydın grup Osmanlı’da parlementer sistemin gelmesini istiyor ve bunu Tanzimat’ın doğal sonucu olarak görüyordu .Bu hareket Batı’yı arama hareketiydi. Her ne kadar hepsi o zaman yetişme sistemi içinde kafaları sarıklı; ama bu sarığın altında dünyanın gidişini kavrabilmiş görüş imkanına sahip, inkılapçı, ilerici, hakiki kurtuluşun kültüre, batı medeniyetini idrake ve devrini tamamlamış kurumlardan kurtulmaya dayandığını bilen insanlardı .İşte bu nedenle Yeni Osmanlıların eserleri II. Abdülhamit döneminde okutulmuyordu.
    Yeni Osmanlılar hareketinde Batıcılığı itici görmeyen Şinasi, parlementer yönetimden yana olan Namık Kemal, parlementer yönetimi kabul etmeyen Ali Suavi üç ayrı fikir oluşturdular.
    Bu üç ayrı fikir “terakki” kavramında birleşmiştir. Özellikle Ali Suavi parlementer demokrasi yerine “doğrudan demokrasiyi” benimseyerek modernleşme sürecinde yerini almıştır .
    1839’dan beri yaşanan değişme çabaları sürecinde Yeni Osmanlılar dönemi sonrası II. Abdülhamit döneminde İslamcılık hareketi şekillenmeye başlamıştır. İslamcılıkla anlatılmak istenen “şeriatın” gereklerini Osmanlı imparatorluğuna tekrar kazandırmaktı.
    II. Abdülhamit dönemi çerçevesinde bakıldığında “islamcılık” düşüncesi hareket kazanmıştır. Ayrıca parlemento dağıtılmış (13 Şubat 1878) ve Panislamizm politikası geliştirilmiştir .Panizlamizm ile anlatılmak istenen ise tüm müslümanları “islam” çatısı altında toplamaktır.
    Yine II. Abdülhamit döneminde Milliyetçilik akımı ön plana çıkıyordu. 19.yy’da Batı Avrupa’da “her millet kendi devletine sahip çıkmalıdır” ilkesiyle kendini gösteriyordu. Bu tarihsel durumu Osmanlıyla karşılaştırdığımızda farklı kimlikleri içerisinde barındıran bir imparatorluk söz konusuydu. Bu esnada Namık Kemal Milliyetçilik akımı yerine “Osmanlılık” akımı ortaya koymuştur. Ancak bu akım da günün koşulları gereği suni kalmış ve etkili olmamıştır.
    II. Abdülhamit döneminde Osmanlı’da çeşitli akımlarla toplumda birlik kurma çabaları etkili olamamıştır. Birlik kurma ya da kimlik oluşturma çabalarında gazeteler etkili olmuştur. Özellikle Türklerin birleşmesi fikri çeşitli sloganlarla dile getiriliyordu. Bu konuda Gaspıralı İsmail Bey ön plana çıkıyordu.
    1890 sonrası İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birlikte Osmanlı devletini kurtarma düşüncesi hakim olmuştur. Ancak İttihat ve Terakki fikrine eleştirilerde bulunulmuştur. Eleştiri noktaları ise kişilerin yeteneklerini göstermesi, başka bir ifade ile “hürriyet” kavramı gündeme getirilerek önem kazandırılması etrafında şekillenmiştir .Sonuçta Osmanlı Devletinde modernleşme çabaları Batı’nın etkisiyle veya politikasıyla çeşitli akımlar çerçevesinde yaşanmıştır. Bu akımlar etrafında Batı modeli ya da Osmanlı’nın yaşadığı değişim ya kabul edilmiş ya kabul edilmemiş ya da oportünist davranışlar söz konusu olmuştur. Bu durum ise ortaya çıkan akımlarla birlikte oluşan gruplar ve temsilcileri düşün alanından kültürel boyutlu değişimlere zemin hazırlamıştır.
    Batı’nın Osmanlı üzerindeki politikası ise 18.yy’la birlikte değişmiştir. Artık Osmanlı Devleti eski gücünü yitirmeye başlamış, doğudan gelen bir tehlike olmaktan çıkarak yerini Rusya’ya bırakmıştır.
    Ancak bu yeni durumda Batı doğudan gelebilecek tehlikeye (Rusya’ya) karşı Osmanlı’yı tampon devlet olarak görerek Osmanlı’ya yeni bir rol verilmiştir.
    Batı’nın bir diğer politikası, Osmanlı bütünlüğünü korumak aynı zamanda asıl amaç olan Osmanlı Devleti içindeki Hıristiyanların durumunu düzeltmektir. Bu anlamda 19.yy’da Osmanlı’da bir çok misyoner propaganda yapıyordu. Sonuçta 19.yy’ın siyasal, tarihsel, toplumsal koşullarına dayalı olarak Osmanlı Batı’dan etkilenmiş, bununla birlikte Batı da Osmanlıyı modernleşme sürecinde kendi çıkarlarını da göz önünde bulundurarak yönlendirmiştir.
  5. merwiş

    merwiş Üye

    Katılım:
    21 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    14
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    1
    edebiyat kitabı 12.sayfa 2.etkinlik

    OSMANLI TOPLUMUNA BAKIŞ

    Osmanlı bir göçebe/akıncı toplumuydu ve bu savaşçı özelliklerinden doğan devlet yapısı da askeri bir niteliğe bürünmüştür. Çünkü önemli devlet adamları askeri yöneticiliklerden geliyordu. Bu yapılanma içerisinde ise genişleme siyaseti izleniyordu.
    Osmanlı toplum yapısı genel olarak yönetenler - yani askeri - sınıfı ve yönetilenler - reaya - sınıfı diye ikiye ayrılıyordu.
    Osmanlı Toplum yapısı tarihsel süreçte kendi içinde reform ve ıslahatların da beraberinde getirdiği yeni düzenlemelerle değişim geçirmiştir. Ancak temelde görülen yöneten ve yönetilen ayrımı devam etmiştir .
    Osmanlıda yönetici sınıf üyeleri askeri olarak anılırdı. Yönetici sınıf üyeleri, egemen hanedanın hizmetinde olduklarından, Osmanlı imparatorluğunun ilk yüzyıllarında görevlerinin askeri yönü ağırlık bastığı için “askeri” olarak anılırdı. Yönetilenler ise reaya sınıfını oluşturuyordu.

    Kökenleri ne olursa olsun, bir insanın Osmanlı yönetimi sınıfının tam üyesi olabilmesi için;
    1. İslam dinini ve bunun ayrılmaz parçası olan düşünce ve eylem sistemini kabul edip uygulaması,
    2. Padişaha ve onun hükümdarlık görevlerini üstlenmek ve gelirlerini toplamak için kurulan devlete sadık olması,
    3. Osmanlı yaşam biçimini oluşturan karmaşık davranış, görenek ve dil sistemini bilip uygulaması gerekirdi.
    Bu niteliklere sahip olanlar yönetenler sınıfında yer alırken; sahip olmayanlar ise yönetilenler sınıfında yer almaktadır. Ayrıca yönetici sınıftan yönetilen sınıfa düşüldüğü gibi yönetilen sınıftan yöneten sınıfına da geçilebiliyordu (Shaw, 1994).
    Osmanlı toplum yapısına bağlı olarak devletin asıl amacı; 1. Hükümdara ait olan servetin üretilmesini örgütlemek, 2. Bu servetin genişlemesini ve korumasını sağlamak, 3. Düzeni korumak, 4. Hükümdarın topraklarında diğer dinlerin uygulamasına izin verilmesi yanı sıra islamlığı yaygınlaştırmaktır.
    Bu belirtilenler temelinde 15.yy’ın Osmanlı Tarihçisi Mustafa Naima’nın görüşünden yola çıkarak, Osmanlı toplum düzenine ilişkin şöyle bir değerlendirme yapmak mümkündür:

    Mustafa Naima’ya göre; “1. Asker olmadan devlet ya da mülk (hakimiyet) olmaz, 2. Askere sahip olmak servete ihtiyaç gösterir, 3. Servet uyruklardan toplanır, 4. Uyruklar ancak adaletle refaha kavuşabilirler, 5. Şu halde mülk ve devlet olmadan adalet olmaz. Böylece servetin hükümdar ve devleti desteklemek ve uyruklar için de adalet sağlamak için üretilmesi ve kullanılması siyasal örgütlenmenin ve uygulamanın temeli olarak ifade edilmiştir”.
    Buna göre Toplum iki gruba ayrılmıştı: Yaşamlarında asıl amaçları sanayi, ticaret ve tarımla uğraşarak ve hükümdara vergi ödeyerek servet üretmek olan büyük halk kitleleri; ve kendileri servet üretmeyen, vergi ödemeyen, ama hükümdarın gelirini toplamak ve bunlarla kendilerini olduğu kadar onu ve ailesini geçindirmek için onun aracısı olarak görev alan küçük bir yönetici grubu.

    TANZİMAT ÖNCESİ REFORMLAR

    Osmanlı modernleşme politikaları çabalarını Tanzimat ve Islahat Fermanında atılan ilk adımlarda görmekteyiz. Ancak modernleşmenin Osmanlı’da sadece Tanzimat dönemi ve sonrasında olduğu kanısından uzak kalıp Tanzimat öncesinde de yapılan reformlara bakmakta yarar vardır. Çünkü tarihsel bir gereklilik de Tanzimat Öncesi ve sonrasına bakmak ve değerlendirmektir.
    Tanzimat öncesi ya da Tanzimat’a kadarki değişmelerin ağırlık noktasını Askerlik ve ona bağlı alanlar oluşturmuştur .
    Tanzimat öncesinde - Lale Devrinde (zevkin ve kültürel girişimlerin 12 yıllık simgesi olarak nitelenen) - III. Ahmet’le birlikte Avrupa kültürü, sanatı ve ordusu örnek alınarak yenilikler ortaya çıkmaya başladı .
    Bilindiği üzere Osmanlıda mutlak güç padişahın elindeydi. Yani padişahın siyasal dizginleri elinde tutması, sözünün kanun olması Osmanlı siyasal anlayışında devlet kurumlarının düzgün işlemesini sağlıyordu. Ancak 1600 yılı sonrasında oluşan değişimle birlikte 18.yy’da dışa dönük genişleme siyasetinden uzaklaşılmış, padişahın mutlak gücünden söz etmek mümkün olmamıştır.
    Artık Osmanlı yeni bir değişim sürecine girmiş, Avrupalılaşmaya, “Batılılaşmaya” başlamıştır .
    Osmanlı’da artık savaş yoluyla genişleme değil, diplomasi yoluyla iyi geçinerek barış amaç ediniliyordu.
    Savaştan kaçan Osmanlı, Rusya’nın 1768’de Polonya’nın işlerine karışmasına karşı çıkmış ve Osmanlı - Rus savaşı gündeme gelmişti. 1708 - 1774 savaşında Osmanlı devleti çok zor duruma düşmüştü.
    18.yy ortasında hareketsiz kalmış Osmanlı ordusu ve donanması Rusya karşısında çabuk dağılmıştı.
    Osmanlı bu durumdan kurtulmak için Avrupa bilgisi ve tekniğine dayanan yenilikleri gerekli görüyordu artık .
    1730 yılında Patrona İsyanı ile Lale Devri kapanmış; ancak Osmanlı kurumlarının Batılı örneklere göre düzeltilmesi devam etmiştir. Lale Devri sonrasında I. Mahmut (1730 - 1754), III. Mustafa (1757 - 1774) ve I. Abdülhamid (1774 - 1789) dönemlerinde “Askerlik” alanında bir takım yeniliklerde bulunmuştur.

    I. Mahmut Dönemi

    I. Mahmud döneminde Avrupa eğitim usullerini benimseyen ve kullanan Humbaracı Ahmed Paşa, III. Mustafa döneminde Humbaracı Ahmed Paşa’yı takiben Baron de Tott Avrupa tarzı yöntemlerle Osmanlı topçularını yetiştirmiş, Tophaneyi düzenleyerek yeni biçimde toplar döktürmüştür. Ayrıca bunlar yeterli görülmeyerek “Mühendishane-i Hümayun” adı altında okul da açılmıştı .
    Yapılan yeni düzen çalışmalarında dönemin savaşlarında ordu ve donanmanın yetersizliği ya da başarısızlıkları Askerlik alanında yoğunlaşmasına neden olmuştur. Askerlik alanındaki diğer içerikli düzenlemeler tarihsel süreçte yeni reformlarla desteklenmeye, yenilenmeye çalışılmıştır.
    III. Ahmet zamanında Batı tesirlerinin başladığını tarihsel süreçte özellikle Askeri alanda yapılan yeni düzenlemelerde görmekteyiz. Askerlik alanında genel olarak mevcut olan askeri teşkilatların düzenlenmesi, Avrupa tarzının orduya aşılanması ve yeni tekniklerin Batı tesirleri paralelinde orduda uygulanması şeklindedir.
    Özellikle III. Mustafa döneminde askerlikle ilgili yenilikler dışında tıb ve astronomiye de önem vererek Batı tesirlerinin bu konularda da görülmesini istemiştir .
    Sultan III. Mustafa, Avrupalıların başarılarında bazı yıldızların rol oynadığı kanısında idi. Bu nedenle III. Mustafa o dönemde büyük başarıları kazanan Prusya Kralı Friedrich’e Ahmed Resmi Efendi’yi gönderdi ve kendisinden 3 müneccim istedi. Friedrich’ şöyle cevap verdi: “Kuvvetli bir orduya sahip olmak, onu, barış zamanında savaşa hemen girebilecek şekilde talim ettirmek, hazineyi daima dolu tutmak ve tarih okumak...” Benim 3 müneccimim bunlardır.
    Bu tavsiyeler III. Mustafa’nın yaptığı işlerin gerekliliğini ve önemini ortaya koyuyordu.Bu üç müneccimde ordu ve ekonomik güce dikkat çekilmiş, değişim ve gelişim aşamalarında yarı sömürge durumuna düşmeden düşmanlarına karşı koyabilmek, ilerleyebilmek için güçlü bir ekonomiye ve teknik, yöntem bakımından da düzenli bir orduya sahip olmak gerekliliği ifade edilmiştir.
    Bu amaçla da III. Mustafa döneminde Baron de Tott ile askeri alanda yeni düzenlemeler yapılmışsa da 1768 - 1774 Osmanlı - Rus savaşı Osmanlı ordusunun dağılmasını engelleyememişti. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanmaya başlayan hareketsizliği Halil Hamid Paşa kırmaya çalışmıştı .Halil Hamid Paşa Fransızlarla işbirliği içinde hareket ederek orduyu özellikle de deniz kuvvetlerinin ıslahına ağırlık vermiştir .
    Yıl 1789, Avrupa’da Fransız Devrimi başlamış ve bu devrim dünya ve Osmanlı tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.
    1789 tarihine Osmanlı açısından baktığımızda etkili bir şekilde yürütülmeyen Avrupa tarzı eğitim ve kurumlaşma 1789 yılından sonra yeni bir hız kazandı.
    Fransız devriminin yankıları Osmanlı ülkesine de birkaç yıl sonra da ulaştı ve etkilemeye başladı.
    III. Selim’in padişah olduğu 1789 yılı Osmanlı’da yeni bir dönemin başlangıcı oluyordu. Çünkü bu dönemle birlikte Osmanlı Devleti dış düşmanlara karşı koyma, ülke içinde merkezin hükmünü geçirebilmek için önemli bir değişim sürecine giriyordu .
    III. Selim Dönemi
    Ciddi ıslahatları başladığı dönem olarak adlandırılan III. Selim dönemi de önemli değişimleri içeriyordu.
    III. Selim’de en çok üzerinde durulan konu “Askeri” ıslahatlardır. Bu dönemde askeri alanda yapılacak ıslahatlar için 3 farklı görüş ortaya atıldı.
    I. Görüş: Yeniçeri ocağı ve diğer asker ocakları Kanuni Devri düzenine dönmeli,
    II. Görüş: Yeniçeri ocağı ve diğer ocaklara Kanuni Sultan Süleyman kanunnameleri icablarından diyerek frenk eğitim ve öğretim usulleri ve silahları kabul ettirilmeli.
    III. Görüş: Eski kurumların tasfiye edilip yepyeni kurumların teşkil edilmesini tavsiye etmekteydi.
    Burada I. ve II. Görüş muhafazakar, III. Görüş ise devrimci olarak adlandırıldı. III. Selim ise devrimci yolu seçerek ıslahatlarına devam etti (Karal, E., 1995:63).
    III. Selim, ıslahatları için “Nizam-ı Cedit” adını vermiştir. Fransa, ihtilalin getirdiği düzene “Yeni Düzen” adını takmıştı. III. Selim’in de aynı adı benimsemiş olması ilham kaynağını ve cesaretini göstermiştir (Karal, E., 1995:78-79).
    Nizam-ı Cedit’in dar ve geniş olmak üzere iki anlamı vardı.
    Dar anlamda Nizam-ı Cedit, III. Selim döneminde Avrupa usulünde yetiştirilen talimli askeri anlatır.
    Geniş anlamda ise; III. Selim’in Yeniçerileri kaldırarak ulemanın nüfuzunu kırmak, Osmanlı devletini Avrupa’nın ilim, sanat, ziraat, ticaret ve medeniyette yaptığı ilerlemelere ortak yapmak için giriştiği yenilik hareketlerinin bütünüdür .
    Nizam-ı Cedit ıslahatının etkisi ise en çok askeri alanda görüldü. Önce mevcut ocakların ıslahatına girişildi. İdari ve askeri işlevlere ayrıldı. İşe yaramayan askerler ayıklandı. Ocakların kışlaları genişletildi.
    Kısacası askeri alanda yapılan yenilikler şu çerçevede yapıldı;
    1. Mevcut asker ocaklarının düzenlenmesi,
    2. Avrupa usulünde yeni bir ordu kurulması,
    3. Savaş, teknik müesseselerini düzenlenmesi.
    Mevcut asker ocaklarını sil baştan yenilemek mümkün değildi. III. Selim bunun yerine mevcut ocakları yeniden düzenledi. Avrupa usulünde ise “Nizam-ı Cedit” ocağını kurdu. Yeni düzenleme ve yeni Avrupa usulünde bir ordunun kuruluşu ardından savaş teknik kurumları denilen tophane, tersane ve mühendishanenin düzenlenmesine de girişildi .
    Ordu ve donanmada yapılan yenilikler ise çok paraya maloluyordu. İşte bu nedenle yani Nizam-ı Cedit’in masraflarını karşılamak için İrad-ı Cedit Defterdarlığı kuruldu .
    III. Selim askerlik alanındaki bu yeni düzenlemeler dışında eğitim ve öğretim alanında da düzenlemelerde bulundu. Eğitimli subay ve teknik adamlar için Mühendisane-i Bahri Hümayun (1773) ile mühendishane-i Berr-i Hümayun (1795) okullarını kurdu. Bu okullarda ise Fransız subaylardan da yararlanıldı.
    III. Selim’in ayrıca yaptığı yeni düzenlemeleri destekleyen önemli ıslahatlardan birisi de kitapların Türkçe’ye çevrilmesi ve Türkçe ya da yabancı dilde yazılmış kitapların okunması hususunda çeşitli tevsiyelerde bulunmuştur devlet adamlarına .
    İdare alanında ise bozulmuş olan disiplini tekrar sağlamak amacıyla yeni düzenlemelere gidildi. Bu düzenlemeler ise kanunnamelerle belirlendi.
    Ekonomik ve ticari düzenlemelerde de kaybolan disiplini sağlamak maksatıyla çalışmalar yapıldı. Çalışmalarda “tasarruf” temel alındı. Ticaret hayatında kişisel çıkarları gözönünde bulundururak bu yolda yapılan haksız uygulamaları tespit etmek ve disiplin altına almak için de yeni düzenlemeler getirildi (Karal, E., 1995:70-71).
    Siyasi ve diplomasi alanında Avrupa ile ilişkiler yumuşayarak karşılıklı anlaşmalar yapıldı. Avrupa ile olan bu ilişkilere uygun bir örnek yenilik ise “daimi elçilikler”in kurulmasıdır .
    Nizam-ı Cedit hareketini yani III. Selim ıslahatlarını değerlendiren farklı görüşler vardır.
    Görüşlerden birisi Enver Ziya Karal’a aittir. “Enver Ziya Karal’a göre bu ıslahat, iddialı ismine uygun olarak hayatın pek çok alanlarını içine alan kapsamlı bir hareketti.
    Bernard Lewis de bu görüşe yatkın bir dil kullanmakla birlikte esas ağırlığın askeri ıslahatta olduğunu belirtmektedir.
    Stanford Shaw ise III. Selim’i ıslahatçılığını, yani gelenekçi ıslahat çizgisinin bir devamcısı saymaktadır. Shaw’a göre idari, iktisadi, toplumsal çağdaşlaşma yönünden genel çabalar söz konusu değildir (Akşin, 1995:82)” şeklinde III. Selim ıslahatları değerlendirilmiştir.
    III. Selim ıslahatlarının durduğu dönem ise 1807-1808 gibi çok kısa bir süre padişahlık yapan IV. Mustafa dönemidir.
    Islahatların yeniden canlanması ise II. Mahmut’un padişahlığıyla gündeme gelecektir.

    II. Mahmut Dönemi

    II. Mahmut dönemi ıslahatlarında ise geçmişten gelen birikim söz konusuydu. Bu birikim 18.yy Lale Devri ve III. Selim’den kalma birikimlerdi.
    II. Mahmut düzeninin ya da ıslahatlarının genel karakterinde “İslami zihniyetle Batı düşüncesini bağdaştırmak” yer almaktadır. Bu ise çok güç görünüyordu. İşte bu nedenle de ileride göreceğimiz gibi ıslahatlar şekilsel kaldı.
    Islahatlarında ağırlıklı olarak 1. Ordu, 2. Mektepler, 3. İktisadi (ticari) faaliyetler, 4. Devlet teşkilatında yenileme ya da Avrupa tarzı teşkilatlanmanın getirilmesi üzerinde yoğunlaştı. Bunların dışında diğer bir çok ıslahatlarda da bulunuldu.
    II. Mahmut döneminde yabancılarla ya da Avrupa ile olan sıkı ilişkiler Avrupalı yaşayış tarzlarını beraberinde getirmiştir. Bu tarzlara devlet adamlarının, ulema sınıfının, asker ocaklarının karşı çıkması gündeme geldi ve özellikle de Yeniçeri ocağının bu konudaki direnci yenilikçilerin gelmesinde en büyük engel olmuştur.
    II. Mahmut ilkin orduya yöneldi ve yeni düzenlemeler getirdi. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu bu dönemde iç ve dış baskı ve savaşlarla dağılma ve güçsüz olma noktasına gelmişti. Bu sebeple de II. Mahmut askerliğin düzene konulması konusunda Nizam-ı Cedit’e benzer “Sekban-ı Cedit” ocağını kurdu. Bu ocak ise Yeniçerilerin ayaklanmasına neden oldu. Ayaklanma ocağın kaldırılmasıyla sonuçlandı (Vaka-i Hayriye). Böylece II. Mahmut’un yenileşme çabaları önündeki Yeniçeri Ocağı engeli kalmamış oluyordu.
    Vaka-i Hayriye ile birlikte yeni bir ordunun kurulması gündeme geldi. Yeni ordu Avrupa usulünde düzenlenmiş olan “Asakar-i Mansure-i Muhammediye” adıyla kuruldu. Diğer ocaklar devam ediyordu. Mansure ise Yeniçerilerin yerini almıştı .
    II. Mahmut askerlik alanında yeni düzeni sağlam temellere dayandırmak için, Yüksek Harp Okulu ve Tıp okulu kurdu. Bunun için de Avrupa’ya eğitilmek üzere öğrenciler gönderdi .
    Ayrıca yeni kurulan ordunun ihtiyaçlarını karşılamak ve devletin iktisadına yardım etmek amacıyla bazı fabrikalar kuruldu.
    İktisadi tedbirlerin dışında sosyal faaliyetlerde de yenilikler getirildi. Türkiye’de ilk defa nüfus sayımının yapılması, yurt içi ve dışı gezilerde pasaportun çıkartılması, posta teşkilatının kurulması, polis teşkilatının oluşturulması sosyal hayata yapılan önemli yeniliklerdir .
    Diğer önemli yenilik Avrupa’ya benzer bir devlet teşkilatının oluşturulmasıdır. Devlet işlerinin görüşülmesi üzerine meclisler ve komisyonlar oluşturuldu, sadrazamlık unvanı başvekalete çevrildi. Ve bakanlıklar oluşturularak Avrupa kabine sistemine benzer bir teşkilat oluşturuldu.
    Bütün bu saydığımız, belirttiğimiz yenilikler Batılılaşma yolunda atılan önemli adımları içerisinde barındırıyordu.
    Diğer etkinlikleri ise kısa başlıklar altında topladığımızda modernleşme ya da Batılılaşma yolunda ne kadar yol katedildiğini görebileceğiz.
    Bu etkinlikler içerisinde içtimai faaliyetler ağırlıklı olarak göze çarpmaktadır. Bu ise Avrupa (Batı) tarzında bir yaşam yolu çizildiğini gösterir.
    II. Mahmut yaşam tarzında önemli değişiklikler yaptı. Sarayı 1815’de Topkapı’dan Dolmabahçe’ye taşıdı. Mısır tarzında setre pantolon giymeye başladı. Avrupa’lı hükümdarlar gibi doğum günlerini kutlamaya, resimlerini devlet dairelerine astırmaya, etkinliklere, davetlere gitmeye, yurt içi gezilere çıkmaya başladı. Ayrıca Batı tarzında kıyafetler gündeme geldi ve askerlere giydirildi. Avupa tarzında giyim kuşam ve traş özellikle padişaha yakın çevresinde salgın halini aldı. Unumamak gerekir ki tüm bu yeniliklere karşı çıkanlar da oldu; ancak yeniçerilerin yokluğu karşı çıkanların seslerinin kısılmasına da neden oldu.
    II. Mahmut tüm bu yaptıkları yenilikleri duyurmak üzere 1829’da ilk gazete Takvim-i Vakayi’yi kurdu.

    --------------------------------------------------------------------------------

    byçarşı01-01-2008, 23:49
    TANZİMAT DÖNEMİ VE SONRASI REFORMLAR

    19.yy’da Tanzimat-ı Hayriye ile birlikte 18.yy’da yapılan ıslahatların, yeniliklerin tamamlanması durumu ortaya çıkmıştır. Artık Tanzimatla birlikte modern yapıya geçişin ilk adımları atılmaya başlıyordu. Bu anlamda da modernleşme düşüncesine uygun güçlü bir yapılanmaya gidiliyordu.
    Tanzimat-ı Hayriye’nin muhtevası şöyleydi: “Osmanlı devleti kuruluşundan beri şeriata uyulduğu için devletin kudretli, halkın refah içinde olduğu halde, 150 yıldır şeriata ve faydalı kanunları uyulmaması yüzünden zaaf ve fakirlik geldiği belirtiyor. Oysa bunlar olmadan önce tedbirler alınabilirdi. Bunların başında bütün tebaanın ırz, namus, can ve mal güvenliği geliyordu. Çünkü bu tedbir alındığında herkes kendini işine gücüne verirdi.”
    İkinci olarak “Vergi” konusuydu. Burada “vergi herkesin kudretine göre belirlenmeli ve bundan fazlası alınmamalıydı” düşüncesi içerikte yer aldı.
    Üçüncü konu ise “askerlik”ti. O sıralarda bazı yerlerden nüfusun kaldırabileceğinden fazlası, bazı yerlerden az asker alınıyor, alınanlar ömürlerinin sonuna dek asker kalıyordu. Bu uygulama haksız olduğu kadar, tarım ve ticaret işlerinin de aksamasına neden oluyordu. Bu nedenle askerliğin düzenli bir usule bağlanması söz konusuydu.
    Dördüncü husus ise; Şeriat kanunlarına aykırı davrananların “rütbeye, hatır ve gönüle” bakmadan cezalarını vermek üzere bir ceza kanunnamesi yapılacaktı .
    Tanzimat-ı Hayriye’nin muhtevası bu maddelerden oluşuyordu. Ancak bu maddelerin dışında içtimai ve siyasi hayat alanında da çeşitli düşünceler hakimdi. Bunları genel başlıklar altında ele aldığımızda;
    Hukuk, İdare ve Askeri Islahatlar
    Hukuk alanındaki ıslahatlar çerçevesinde 1840’da Ceza Kanunnamesi çıktı. Bu kanunnamede Fransız hukukundan kısmen esinlenilmiş ve bütün Osmanlı uyruklarının yasa önünde eşitliği vurgulanıyordu. Ayrıca Avrupa ile ticaretin yürümesi için de Ticaret Kanunnamesi hazırlatıldı.Böylece Osmanlı mahkemelerine iki yeni mahkeme daha eklenmiş oldu.
    Askerlik alanında ise Ordu’nun adının “Asakar-i Nizamiye-i Şahane” olarak değiştirilmesiyle gerçekleşti. Ayrıca askere gitmek ise gönüllü ya da kura ile olacaktı .Askerlik alanında Tanzimat’a kadar İmparatorlukta hıristiyan tebaası askerlik yapamaz, yerine cizye verirdi. Ancak Tanzimatla birlikte bu değiştirilerek diğer tebaa (müslüman dışında)lar da Askerliğe çağrıldı. Ancak bu da kargaşaya yol açtı. Bu nedenle ilgili kanun bir süre durduruldu .Batılılaşma sürecinde askerlik alanında yapılan yeniliklerde temel görülen nokta orduların yapı ve kadro bakımında Doğulu, silah ve eğitim yönünden Batılı olmasıydı. Artık Tanzimatla birlikte Osmanlı devletinde sistem, kura usulüne dayalı askerlik olarak da değişiyordu.
    Tanzimat-ı Hayriye’de eğitimden bahsedilmemişti. Eğitim anlayışında ise medreseler hala durumunu, konumunu koruyordu. Ancak diğer taraftan da Batılı anlayışta eğitim düzenlemeleri yapılıyor ve yeni zihniyetlerin oluşturulması sürecinde de yeniliklere karşı gelen bir eğitim sistemiyle yanyana yaşamaya devam ediyordu.
    Kısacası Osmanlı Devletinin eğitim sisteminde ikilik vardı. Tanzimat döneminde de bu ikilik devam ediyordu. Bir tarafta Medreseler (geleneksel yapıyı sürdürüyor) diğer tarafta Batılı tarzda açılan okullar (yenilik tarzı egemen olan) vardı. Bu ikilik Cumhuriyet’e kadar ortadan kaldırılamadı (Karal, E., 1995:183).
    Tanzimat-ı Hayriye’de de yapılan reform hareketlerinde modernleşme sürecinde devlet yönetiminde, hukuk, eğitim, askerlik alanında yeni düzenlemeler dikkati çekmiştir.
    Osmanlı’da bu gelişmeler yaşanırken Batı’nın politikası ise şöyleydi. Batı’nın politikası Osmanlı bütünlüğünü korumak, aynı zamanda asıl amaç olan Osmanlı devleti içindeki Hıristiyanların durumunu düzeltmektir. Bu anlamda 19.yy’da Osmanlı’da bir çok misyoner propaganda yapıyordu. Ayrıca Batı Osmanlı’yı askeri anlamda da kullanıyordu.
    Özellikle Batı, Tanzimatçı hareketi bu çerçevede görüyordu. Bu anlamda Batı Tanzimatçı hareketle gerçekleştirilen reformların kontrolünü elinde tutuyordu.
    Bu bağlamda Tanzimatçılığa yönelik eleştiriler de olmuştur.
    I.Eleştiri: Tanzimatçı hareketin Batıyı örnek almak değil Batı’nın kontrolü altına girmeye yönelttiği şeklindedir.
    II. Eleştiri: Kemalist kanatın modernleşmeyi gerçek anlamda yaparak taklitten uzak kalmayı tercih etmesi şeklindedir (Timur, 1996:97-98).
    I. Eleştiriyi yaparken Batılılaşma çalışmalarını istemeyen, reddeden müslüman tebaadan olan geri düşüncelilerdir. Hıristiyan tebaadan ise böyle bir düşünce olmamıştır.
    I. Eleştiri temelinde düşünüldüğünde III. Selim II. Mahmut ve Tanzimat döneminde yapılan yeni düzen hareketlerine tepkiler olmuş, eski rejim dile getirilmiş, Batılılara düşman olan ve aynı zamanda kendi çıkarlarını da gözönünde bulunduran yöneticiler cahil olan halkı da arkasına alarak düşmanca tavır beslemeyi sürdürmüştür.
    Tanzimat’a yönelik çeşitli eleştirilerin olmasını doğuran sebepleri aslında Tanzimat reformlarını diğerlerinden ayıran farklara bağlamak gerekir.
    Tanzimat öncesinde Batı tesirleri parça parça girmiş ve devlet kurumlarının bazı bölümlerinde ıslahatlar yapılmıştı. Yine tanzimat öncesinde çeşitli alanlarda Avrupa usullerinde teknik yönler alınırken bunun beraberinde getirmesi gereken kanun ve hak düzenlemelerine yer verilmemiştir. Halbu ki Tanzimatla birlikte hak alanında yeni düzenlemelere yer verilerek yeni değerlerin yerleşmesinde önemini ortaya koymuştur.
    Tanzimatı diğer reform hareketlerinden ayıran en önemli yön Haklar alanında gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Osmanlı devleti Tanrı hakları sistemi üzerine kurulmuştu. Yani Din ve devlet birdir. Devletin haklar kaynağı şeriattı. En yüksek yargıç TANRI’dır. Bu sistem Tanzimat’a kadar devam etti. Ancak sisteme Batı devletlerince kabul edilmiş olan bazı hak ilkeleri de alınmıştı. Böylece, yani Tanzimatla Tanrı hakları yanında Batı’nın laik sistemi de değer kazanmaya başlamıştı .Diğer bir fark: Tanzimat-ı Hayriye yazılı bir vesika özelliğine sahip olduğu için sosyal bir kontra karakterini taşır.
    Yine Tanzimat-ı Hayriye’de belirtilen kanunlara riayet edeceği hususunda padişah yerini haklar bazında Tanrı dışında hatta ondan üstün olan “Kanun” kuvvetine bırakması (yeni rejimi kabul etmesi) anlamını taşıyordu.
    Askeri ve teknik olarak başlayan Batılılaşmanın siyasi ve hukuki bir şekil alması veya “Osmanlı devletinin artık başa çıkamadığı, askeri ve siyasi Rus ve Avrupa basksı karşısında, varlığını korumak için yapmak zorunda kaldığı siyasi, adli, içtimai ve medeni bir hareket” şeklinde de tanımlanan Tanzimat zamanında bir sürü tepkilere, karışıklıklara yol açtığı gibi, sonradan da her düzeydeki devlet adamı, yazar ve düşünür tarafından da eleştirilegelmiştir (Göyünç, 105).
    Kimileri Tanzimat’ın bir ikilik yarattığı kimileri ülkeyi sömürge veya yarı sömürge haline getirdiğini belirterek eleştirilerde bulunmuştur.
    Islahat Fermanı
    Tanzimat sonrası modernleşme sürecinde atılan adımlardan birisi de “Islahat Fermanı”dır. Islahat Fermanı, Tanzimat-ı Hayriye’de yer alan düzenleme ilkelerini içerisinde barındıran bir reform programıdır.
    Islahat Fermanı Gülhane Hattı’na göre daha geniş ve gerekliydi. Gülhane Hatt-ı’nda da olduğu gibi Islahat Fermanında da başlıca düşünce tebaayı ırk ve din farkı gözetmeksizin kaynaştırmak ve imparatorluğun mukadderatı ile ilgili bir Osmanlı topluluğu yaratmaktı.
    Islahat Fermanı geçmişte yapılan reformalara yenilerini ekleyerek kendi içeriğini oluşturmuştur. İçerik şöyledir: “Tebaanın can ve mal, ırz ve namus masunluğu, kanun önünde eşitlik, şahsın ve topluluğun tasarruf hukuklarına saygı, devlet hizmetlerine ve askerlik ödevine bütün tebaanın kabulü, bazı sınırlar içinde mezhep ve milli eğitim hürriyeti, vergiler hususunda eşitlik, iltizam usulünün kaldırılarak verginin doğrudan doğruya alınması, mahkemelerde şahitlik hususunda eşitlik, tebaanın mahkemeler huzurunda hüküm giymesinden sonra idam veya af hususunun padişahın hakları cümlesinden olduğu, mahkemelerin açık olması ve ilamların yayınlanması, suçlu mülklerinin müsaderesi usulünün kaldırılması, işkencenin kaldırılması, hapishane usul ve nizamlarının insanlık kaidelerine daha uygun bir şekilde tutulması, karma ticaret, ceza ve cinayet davaları için karma mahkemeler kurulması, bu mahkemelerde yürütülecek haklar ve ceza kanunlarıyla mahkeme usullerinin düzenlenmesi, müslüman olmayan toplulukların din yönünden olan imtiyazları muhafaza edilerek, diğer imtiyazlarının incelenmesi ve değiştirilmesi, patrikhanelerin veya müslüman olmayan meclislerin, bazı hallerde hukuk davalarında sahip olacakları salahiyetlerin teyidi; adı geçen meclisler tarafından vilayet ve nahiye meclisleriyle Ahkam-ı Adliye meclisinde aza bulundurulması, resmi yazılarda hıristiyanlar için hakaret manası taşıyan tabirlerin kullanılması, rüşvetin kaldırılması, irtikab ve ihtilasın kaldırılması için kanun şiddetle yürütülmesi” (Karal, E., 1995:250).
    Islahat Fermanında dikkati çeken insanlar arasındaki eşitliği sağlamaya ve din sistemleri arasındaki eşitsizliği de kaldırmaya yönelik maddelerin var olmasıdır.
    Bu fermanla Osmanlı İmparatorluğu’ndaki müslüman olmayan tebaaya devletçe müslüman tebaaya tanınmış olan hakların tanınmasıdır. Bu hakların tanınmasında Avrupa’lı devletlerin bu yönde ıslahatların yapılması konusundaki tavırları da etkin olmuştur.
    Arka arkaya hazırlanan reform programları elbetteki aralarında bariz farklarla kendini ifade etmiştir. Tanzimat ile Islahat Fermanına karşılaştırmalı bakarsak farklarını da görmüş oluruz.
    Birinci fark; Gülhane Hattı Hümayun Mustafa Reşit Pşa tarafından açık bir yabancı tesir görülmeksizin hazırlanmıştır. Islahat Fermanı ise esasları itibariyle Ali Paşa ile Fransız ve İngiliz elçilikleri arasında kararlaştırılmıştır.
    İkinci fark; Gülhane Hattı Hümayun yabancılara sadece bilgi edinmeleri için bildirilmiştir. Islahat Fermanında Sadrazama hitap kısmında “Osmanlı Devletinin iyiliğini isteyen ve dostu bulunana büyük devletlerin yardım ve hizmetlerine” şeklinde yer alan ifadeler yabancı tesiri göstermektedir.
    Üçüncü fark; Gülhane Hattı Hümayunu bütün tebaanın canı, malı, ırz ve namusu gibi tabii haklarının güvenliğini sağlamak, vergi usulünün ve askerlik hizmetinin adalet esasına uygun bir şekilde düzenlenmesini temin etmek yönünde prensipleri tespit etmiştir. Ayrıca tebaanın bütününe veya bir kısmına verilen siyasi haklar bahis konusu olmamıştır.
    Islahat Fermanı ise Gülhane Hattı Hümayunda geçenleri içerisinde barındırdığı gibi bütün tebaanın din ve ırk farkı gözetilmeksizin kanun önünde hürlüğü ve eşitliği prensibi kabul edilmiştir. Siyasi haklar temelinde ise Osmanlı tebaası dışında herhangi milletten olanlara Devletin hizmet ve memurluklarına kabul edilmesi, tayin edilmesi, eyalet meclislerinde ve Meclis Vala’da temsil edilmesi gibi siyasi haklar da verilmiştir.
    Tanzimat’tan ayrı Islahat Fermanında alınan kararlar hem müslüman hem de hıristiyan halkı memnun etmemişti. Bu nedenle de çeşitli tepkiler (Cidde ve Kuleli olayları) doğmuştur. Tepkilerde müslümanlar tahriklerle hıristiyanlara saldırmış; bunun üzerine Fransız ve İngiliz kolonileri de Cidde kentini topa tutmuşlardır .

    Abdülaziz Dönemi
    Bu olayların ardından 1861 - 1876 yılları arasında padişahlık yapan Abdülaziz döneminde ise mali problemler gündeme gelmiştir. Bu nedenle de borçlanmaya ve tasarrufa gidilmek istenmiştir.
    Abdülaziz dönemi ıslahatlarında ise merkeziyetçilik hafifletilerek yerel halka- uygulamada ayan sınıfına-, eşrafa söz hakkı verilmiştir.
    II. Abdülhamit Dönemi
    1876 yılından itibaren Meşrutiyet (I.)dönemi başlamıştır. Bu tarih aynı zamanda II. Abdülhamit döneminin başlangıcıdır. II. Abdülhamit tahtında güvenle oturabilmek için Meşrutiyet rejimine son vermiş; buna tepki ise 1889’da kurulan İttihat ve Terakki Cemiyet’inden gelmiştir.
    II. Abdülhamit dönemi hakkında ileri sürülenler şunlardır: Onun zamanında eğitimde, bayındırlıkta, kültür ve edebiyatta, adalet ve maliyede sağlam ilerleme ve yararlar belirtilerek, kendisinin Tanzimat’ı kurtarıp sürdüren ve taçlandıran imparatorluğu ve toplumu yeniden canlandıran bir padişah olduğu” ileri sürülüyor.
    Aynı zamanda 1881 - 1908 dönemlerini “Abdülhamit mutlakiyeti” olarak adlandıranlar da vardır.


    Mutlakiyet dönemi deniliyordu; çünkü;
    Sansür ve Jurnalciliğin hat safhaya gelmesi, iç seyahat özgürlüğünün bile kısıtlanması, insanları biraraya getirdiği için ilke olarak şirketleşmenin (dolayısıyla iktisadi gelişmenin) önlendiği bir rejim.Fakat bu övgüleri fazla bulan düşünürler de vardır. Bu düşünürler eğitimde bir ilerleme olduğunu kabul etmektedirler. Ama bu gayri müslimlerin çok ilerde olan eğitimlerinden daha da fazla geri kalmasın, imparatorluk batmasın, işler az çok yürüyebilsin diye yapılmıştır.
    Demiryolları da yapılmıştır; ama bu yabancı sermaye tarafından yapılmıştır.
    II. Abdülhamit dönemi hukuksuzluğun olduğu ve ülkeyi gerilere götürmüş olan bir dönemdir. Bunun kanıtlarını hareket katan İslamcılık düşüncesinde, dağıtılan parlementoda ve geliştirilen panislamizm politikasında görmekteyiz.
    Bu dönem (19.yy) Osmanlı Devletinin Batı tesirleriyle çeşitli düşünce akımlarının içersine girdiği bir dönemdir.

    OSMANLI DEVLETİNDEKİ DÜŞÜNCE AKIMLARI VE BATI

    18.yy’da başlayan reform hareketleri Lale Devri ile birlikte Batı tesirlerini ülkeye girdirmiştir. Özellikle yeni getirilen düzenlemelerde Batı özellikleri göz önünde bulundurulmuş ve bu yönde de büyük çabalar gösterilmiştir.
    19.yy’da yeni düzen hareketlerine yenileri eklenerek devam edilmiştir. Tarihsel süreçte Batı’nın etkisi ise halen devam ediyordu. Bu değişim sürecinde Osmanlı tamamen yok olmak istemiyor; bu nedenlede Batılılaşmayı seçiyordu. Ancak güçlü ordusuyla savaş amacıyla Batı’ya yönelmiyordu. Bu yönelişte zor durumdan, dağılmaktan, çökmekten kurtulmak, batı’nın kan dolaşımı içerisinde yer almak amacı vardı.
    Bundan dolayı 19.yy’da Osmanlı Devleti’nde içte ve dışta çeşitli düşünce akımları egemen olmuştur. Düşünce akımlarının etkilerini, olumlu - olumsuz yanlarını, bu akımları benimseyen temsilcilerin temel dayanak noktalarını ele alabilmek beraberinde siyasal ve sosyal mekanizmaya bakmayı da gerektirmektedir.
    Osmanlı İmparatorluğu tarihsel süreç içerisinde 19.yy’da Batı etkisinde kalmıştır. Bu süreçte Batı’nın fikirlerini, bilimini, bilimselliğini benimseyen, çağa ayak uydurmak gerektiğini ifade eden kişiler ve bu kişilerin oluşturdukları gruplar ortaya çıkmıştır.
    Bu gruplar Batı düşüncelerinden teorik düzeyde etkilenme yoluna gitmiş; ancak bu düşüncelerin aktarımında farklılıklar yaşanmıştır.
    Batı düşüncesinin Osmanlı İmparatorluğu’na girişini Şerif MARDİN başlangıç olarak Batı’da Aydın despotizmi adı verilen siyasal görüşün kuramını oluşturan “Kameralizm” düşüncesinde görmekteydi.
    Bu düşünceyle Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk karşılaşması 1795’te Batı’yı ziyaret eden diplomatlar vasıtasıyla olmuştur.
    Kameralizmle Osmanlı devlet düzeni arasında şöyle bir ilişki kurulmuştur. Kameralizm düşüncesinde güçlü bir devlet, güçlü ve problemsiz bir orta sınıf söz konusuydu. Batı’ya gidip bu fikire tanık olan diplomatlar Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesinin sebebini açıklamışlardır: “Osmanlı devleti toplumun dizginlerini elinde tutamamıştır”. Çünkü Kameralizm’e göre devletin hem “koruyucu” hem “kolaylaştırıcı” hem de “güçlendirici” özelliklerini içinde barındırması gerekir. Bunu yapamayan Osmanlı İmparatorluğu’nun toplumla olan bağı kopmuştur.
    İşte bu noktada yani Osmanlı devletinin sorunlu toplumunda yeniden denetimi sağlaması (içerik değiştirerek), problemleri çözmesi “Tanzimat” kavramını ortaya çıkarmıştı. Tanzimat’ı ise diğer reform hareketleri takip etmiştir.
    Batı düşüncesinden etkilenen Osmanlı İmparatorluğundaki pratik yaşam alanında ise “Yeni Osmanlı” hareketi başlamıştır. Yeni Osmanlı hareketinde yer alan Şinasi Batı düşüncesinin gelişmesinde ve yayılmasında gayri şahsi ilişkilerin gelişmiş olmasını görüyordu. Yani Batı’da fikirlerin ortaya atılması, yazılması, aydınlar arasındaki ilişkiyi güçlendirmiştir. Bu ilişkilerin güçlü olmasının sonucu Batı’da kitle iletişimde bir hareketlenme yaşanmıştı. Böylece geleneksel özelliklerden sıyrılma kendini hissettirmiştir. Artık farklı kültürler gelişmeye başlamıştır.
    Osmanlı İmparatorluğu’nda Şinasi bunu görerek bu yolda - yani kitle iletişim yolunda - Tasvir-i Efkar gazetesini çıkarmıştır .Batı ve Osmanlı’yı bu anlamda ele aldığımızda, 19.yy’da batı’da gelişen, değişen siyasal, sosyal, kültürel olaylar Osmanlıyı da etkilemiştir. Bu etkilenme sürecinde Batı’yı benimseyen gruplar ya da temsilciler Osmanlı’da değişim sürecinin içerisinde yer almışlardır.
    1865’de, İslam felsefesini temel alan, ıslahatı eleştiren, Tanzimat’ı taklitçilikle suçlayan Yeni Osmanlılar Hareketi ortaya çıkmıştır .Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi beylerin bulunduğu aydın grup Osmanlı’da parlementer sistemin gelmesini istiyor ve bunu Tanzimat’ın doğal sonucu olarak görüyordu .Bu hareket Batı’yı arama hareketiydi. Her ne kadar hepsi o zaman yetişme sistemi içinde kafaları sarıklı; ama bu sarığın altında dünyanın gidişini kavrabilmiş görüş imkanına sahip, inkılapçı, ilerici, hakiki kurtuluşun kültüre, batı medeniyetini idrake ve devrini tamamlamış kurumlardan kurtulmaya dayandığını bilen insanlardı .İşte bu nedenle Yeni Osmanlıların eserleri II. Abdülhamit döneminde okutulmuyordu.
    Yeni Osmanlılar hareketinde Batıcılığı itici görmeyen Şinasi, parlementer yönetimden yana olan Namık Kemal, parlementer yönetimi kabul etmeyen Ali Suavi üç ayrı fikir oluşturdular.
    Bu üç ayrı fikir “terakki” kavramında birleşmiştir. Özellikle Ali Suavi parlementer demokrasi yerine “doğrudan demokrasiyi” benimseyerek modernleşme sürecinde yerini almıştır .
    1839’dan beri yaşanan değişme çabaları sürecinde Yeni Osmanlılar dönemi sonrası II. Abdülhamit döneminde İslamcılık hareketi şekillenmeye başlamıştır. İslamcılıkla anlatılmak istenen “şeriatın” gereklerini Osmanlı imparatorluğuna tekrar kazandırmaktı.
    II. Abdülhamit dönemi çerçevesinde bakıldığında “islamcılık” düşüncesi hareket kazanmıştır. Ayrıca parlemento dağıtılmış (13 Şubat 1878) ve Panislamizm politikası geliştirilmiştir .Panizlamizm ile anlatılmak istenen ise tüm müslümanları “islam” çatısı altında toplamaktır.
    Yine II. Abdülhamit döneminde Milliyetçilik akımı ön plana çıkıyordu. 19.yy’da Batı Avrupa’da “her millet kendi devletine sahip çıkmalıdır” ilkesiyle kendini gösteriyordu. Bu tarihsel durumu Osmanlıyla karşılaştırdığımızda farklı kimlikleri içerisinde barındıran bir imparatorluk söz konusuydu. Bu esnada Namık Kemal Milliyetçilik akımı yerine “Osmanlılık” akımı ortaya koymuştur. Ancak bu akım da günün koşulları gereği suni kalmış ve etkili olmamıştır.
    II. Abdülhamit döneminde Osmanlı’da çeşitli akımlarla toplumda birlik kurma çabaları etkili olamamıştır. Birlik kurma ya da kimlik oluşturma çabalarında gazeteler etkili olmuştur. Özellikle Türklerin birleşmesi fikri çeşitli sloganlarla dile getiriliyordu. Bu konuda Gaspıralı İsmail Bey ön plana çıkıyordu.
    1890 sonrası İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birlikte Osmanlı devletini kurtarma düşüncesi hakim olmuştur. Ancak İttihat ve Terakki fikrine eleştirilerde bulunulmuştur. Eleştiri noktaları ise kişilerin yeteneklerini göstermesi, başka bir ifade ile “hürriyet” kavramı gündeme getirilerek önem kazandırılması etrafında şekillenmiştir .Sonuçta Osmanlı Devletinde modernleşme çabaları Batı’nın etkisiyle veya politikasıyla çeşitli akımlar çerçevesinde yaşanmıştır. Bu akımlar etrafında Batı modeli ya da Osmanlı’nın yaşadığı değişim ya kabul edilmiş ya kabul edilmemiş ya da oportünist davranışlar söz konusu olmuştur. Bu durum ise ortaya çıkan akımlarla birlikte oluşan gruplar ve temsilcileri düşün alanından kültürel boyutlu değişimlere zemin hazırlamıştır.
    Batı’nın Osmanlı üzerindeki politikası ise 18.yy’la birlikte değişmiştir. Artık Osmanlı Devleti eski gücünü yitirmeye başlamış, doğudan gelen bir tehlike olmaktan çıkarak yerini Rusya’ya bırakmıştır.
    Ancak bu yeni durumda Batı doğudan gelebilecek tehlikeye (Rusya’ya) karşı Osmanlı’yı tampon devlet olarak görerek Osmanlı’ya yeni bir rol verilmiştir.
    Batı’nın bir diğer politikası, Osmanlı bütünlüğünü korumak aynı zamanda asıl amaç olan Osmanlı Devleti içindeki Hıristiyanların durumunu düzeltmektir. Bu anlamda 19.yy’da Osmanlı’da bir çok misyoner propaganda yapıyordu. Sonuçta 19.yy’ın siyasal, tarihsel, toplumsal koşullarına dayalı olarak Osmanlı Batı’dan etkilenmiş, bununla birlikte Batı da Osmanlıyı modernleşme sürecinde kendi çıkarlarını da göz önünde bulundurarak yönlendirmiştir.
  6. xaslix

    xaslix Üye

    Katılım:
    17 Eylül 2008
    Mesajlar:
    43
    Beğenileri:
    57
    Ödül Puanları:
    6
    maşallah teşekkür ediyoruz da çok uzun değil mi?
  7. merwiş

    merwiş Üye

    Katılım:
    21 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    14
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    1
    edebiyat kitabı 12.sayfa 2.etkinkinlik

    :rolleyes:
  8. merwiş

    merwiş Üye

    Katılım:
    21 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    14
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    1
    okadarına size kalmışş daha kısasını aradım ama bulamadım üzgünüm kolay gelsinn
  9. PC_TüRK

    PC_TüRK Guest

    biraz daha kısa cevap

    EDEBİYAT SAYFA 12 / 1.ETKİNLİK

    Osmanlı Devleti 17. yüzyılın sonlarına doğru kaybedilen savaşlarla tanışmaya başlamıştır. Kaybedilen savaşlar sonrasında sarsılan askeri otorite ve devlet düzeninin yanında, ekonomik ve sosyal hayatta olumsuz yönde etkilenmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti bu durumu düzeltmek için kendi içinde arayışlara başlamıştı. Fakat bu amaç doğrultusunda yapılan çalışmalardan iyi bir derecede başarı sağlanamamıştı. Osmanlı bu içinde bulunduğu durumu düzeltmek için yüzünü artık batıya çevirmeye başladı. Bunun ilk örneklerini III. Selim ve II. Mahmut’la vermiştir. Güçsüzleşen, Osmanlı’nın durumundan yararlanmaya çalışan batılı devletlerin baskısından, kurtulmak amacıyla Osmanlı Devleti 1839 da Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanı’nı yayınlamıştır. Bu fermanların yayınlanması bile Osmanlı’nın hem içteki hem de dıştaki baskıları azaltmada yeterli olamamıştı. Değişen dünya şartları doğrultusunda Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumu düzeltmek için II. Abdülhamit ve Mithat Paşa birlikteliyle Osmanlı’nın ilk anayasası olan Kanun-i Esasi 23 Aralık 1876’da ilan edilmiştir. Bu anayasa doğrultusunda ülke içinde seçimler yapılarak, 19 Mart 1877 de, Dolmabahçe sarayında padişah tarafından Osmanlı’nın ilk meclisi açılmıştır. Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 93 harbinin patlak vermesiyle kapatma yetkisi elinde bulunduğuna padişah II. Abdülhamit 28.6.1877 günü meclisi kapatmıştır.

    MODERNİZM

    Kültürel anlamda modernizm, 19. yüzyılda geleneksel anlamdaki edebi, sanatsal, sosyal organizasyon ve gündelik yaşamın geçerliliğini yitirdiği fikriyle ortaya çıkmıştır.
    Modernist hareketin 19.yy ortasında Fransa'da ortaya çıktığı kabul edilir. Modernizm kabaca 1884-1914 yılları arasında hüküm sürmüştür. Temelde dayandığı fikir, geleneksel sanatlar, edebiyat, toplumsal kuruluşlar ve günlük yaşamın artık zamanını doldurduğu ve bu yüzden bunların bir kenara bırakılıp yeni bir kültür icat edilmesi gerektiğidir. Modernizm ticaretten felsefeye her şeyin sorgulanmasının gerekliliğini savunur. Böylelikle kültürün öğeleri yeni ve daha iyi olanla değiştirilebilir. Modernizme göre 20.yy'ın ortaya çıkardığı yeni değişiklikler ve yenilikler kalıcıydı, aynı zamanda yeni oldukları için 'iyi' ve 'güzeldi' ve toplum dünya görüşünü bu öngörülere göre gözden geçirip uyarlamalıydı.
    Modernizm tanınmış gelenekleri kıran bir sitil anlatmak için kullanılmıştır.Yeni bir çağında duyarlılığına daha yerinde formları yaratmayı amaçlamıştır. Bazıları 20. yy'da gözlemnenen modernizmi "modernizm" ve "postmodernizm" olmak üzere iki harekette incelerler. Fakat bazı görüşlere göre modernizm ve postmodernizm bir hareketin sadece iki farklı açısıdır.

    MODERNLEŞME

    Modernleşme devrimci bir süreçtir. ‘Devrimci” sıfatıyla, modernleşmenin kökten ve esaslı değişimleri toplum gündemine getirmesi anlatılıyor. Geleneksellikten modernliğe geçiş, temelli ve önemli değişimler yaratır. Modernleşmeyle birlikte, artık hiçbir şey geleneksel durumda olduğu gibi değildir. Gerek yaşam üslubunda, gerek siyasette ciddi değişimler ortaya çıkar. İşte bu mana- da devrimci bir süreçten söz edilir. XIX. Yüzyılın birinci yarısında, olgu üzerinde düşünenler, eski ve yeni arasındaki farkın önemi ne işaret ediyordu. Yeni bir döneme girildiği, bu yeni dönemde eski usullerle yaşamın devam etmediği ve edemeyeceği belirtiliyordu. Değişimin ne denli köklü bir değişim olduğu, başlangıçtan itibaren özenli ve dikkatli bakışların tespit ettiği bir gerçektir. Modernlik, eğer yarattığı durumlar geleneks karşılaştırılarak düşünülürse, René Char ve Tocqueville’den esinlenerek Arendt’in yaptığı tespite göre, adeta vasiyetten yoksun bir miras’ gibidir. Modernleşmeyle birlikte, toplumların zaman ve mekan anlayışlarında bile, belki özellikle bu iki alanda, gelenek seilikle taban tabana zıt anlayış- lar oluşmakta; birey ve dünya anlayışlarında köklü farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Toplumu toplum yapan kurum ve kav ramların, baştan aşağıya dönü şüm geçirdiklerini belirtelim. Tanzimat kalemlerinden Sadullah Paşa’nın şu dizesinde, geleneksellikten kopuşun yarattığı dehşet olanca çarpıklığıyla görülür: “Yıkıldı belki esasından eski malümat; ne kaldı şöhret-i Rum [Roma] ü Arap, ne Mısr ü Herat”. Keza, Cevdet Paşa da Tezakir’de eski malümatın zamanını açıklamada yetersiz kaldığını açıkça yazar.

    POZİTİVİZM

    Felsefede olgularla desteklenen ya da olgularla ilgili verilere dayanan bilginin tek sağlam bilgi türü olduğu görüşü
    Genel çizgileriyle Olguculuk, deney konusu edilebilecek olgularla ilgili, yani en geniş anlamıyla bilimsel bilginin sağlam bilgi olduğunu vurgular.
    pozitivizm terimini ilk kullanan Saint Simon(Sen Simon)dur
    Bu felsefeyi geliştirip sistemleştiren temsilcisi August Comte(Ogüst Komt)
    Fransız devriminden sonra oluşan toplumsal karmaşayı yeni bir toplumsal düzenleme ve reformla ortadan kaldırmayı isteyen bir fransız düşünür…
    Aynı zamanda sosyolojinin de kurucusudur. Comte toplumu bilim yoluyla yeni baştan düzenlemeyi amaçlamıştır. COmte'a göre toplumun kuruluşunu sağlayacak tek şey pozitivizmdir. *onun pozitivizminin en önemli özelliği; “doğanın mutlak ve yüce bir amacı olduğu” düşüncesini reddetmesidir. Ayrıca Comte, olguları araştırmak ve varlıklar arasındaki sabit ilişkileri gözetlemek gerektiğini savunur. Comte,"Tarihi Toplumsal Evre" anlayışını "Üç Hal Kanunu" ile açıklar..

    EDEBİYAT SAYFA 12 / 2.Etkinlik

    Birinci grup: Siyasi alanda yapılan yenilikler ve gelişmeler:
    2.Mahmut döneminde Sekbad-ı Cedit ordusu kuruldu ve daha sonra kaldrıldı.Eşkinci ocağı kuruldu.Yeniçeri ocağı kaldırıldı yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adında yeni bir ordu kuruldu.Harp okulu açıldı.Subay yetiştirildi.Subayların eğitimi için Avrupa'dan uzmanlar getirildi.

    İkinci grup: Sosyal hayatta meydana gelen değişmeler olayları ve Toplumun genel yapısı
    Divan örgütü kaldırıldı. Bakanlıklar kuruldu.İllere valiler atandı. Köylere muhtarlıklar kuruldu. Memurlara rütbe verildi maaş bağlandı.ceket,pantalon,fes zorunlu hale getirildi.İlk nüfus sayımı yapıldı.Özel mülkiyet güvencesi getirildi.Takvim-i vekay-ı adlı ilk resmi gazete çıkarıldı..

    Üçüncü grup: Ekonomik ve askeri alan ile eğitim alanındaki yenilikler:
    Eğitim : İstanbul'da ilkokul zorunlu hale getirildi. Ortaokullar subay okulları açıldı. Devlet memuru yetiştirmek üzere okullar açıldı. Devlet memuru yetiştirmek üzere okullar açıldı.Yabancı dil okulları açıldı.Avrupa'ya öğrenci gönderildi.
    Ekonomik : Herkesten kazancına göre vergi alındı mal mülk edinmesine hak tanındı.İstediğine satabilmesi sağlandı.Miras bırakma hakkı verildi.İlk kağıt para basıldı.

    Dördüncü grup: Yapılan savaşlar ve bu savaşların sonuçları:
    Boğazlar sorunu sonucu : Boğazların yönetimi Londra antlaşması ile Osmanlı'da kalacak barış zamanı boğazlar savaş gemilerine kapalı , ticaret gemilerine açık olacak.

    Kırım savaşası ve sonucu : Rusya ie Paris antlaşması yapıldı.Ruslar karadenize giremeyecek. Osmanlı devleti avrupa devleti sayılacaktı.

    Osmanlı ve Rus Savaşı sonucu : Romanya,kazdağı,sırbistan tam bağımsız olacak.Kars, batum ardahan ruslara bırakılacak.Teselya ruslara verilecek.Bosna-Hersek geçici olarak avusturyaya bırakılacak..

    Sırp isyanı ve sonucu : isyan ruslar tarafından desteklendi.Bükreş antlaşması ile ayrılacak Edirne antlaşması ile iç işlerinde bağımsızlık berlin antlaşması ile tam bağımsızlık verildi..

    Yunan isyanı ve sonucu : Edirne antlaşması ile tam bağımsızlık verildi

    Mısır sonucu ve sorunu : Mısırın sorunu londra antlaşması ile Mehmed ali paşa'ya ve oğullarına bırakıldı.Mısır'ın dış işlerinde osmanlı devletine bağımlı olmasına ve vergi verilmesine karar verildi
  10. ScOrPiOn_-_ibO

    ScOrPiOn_-_ibO Üye

    Katılım:
    15 Eylül 2008
    Mesajlar:
    2
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    1
    arkadaşlar çok teşekkürler

Sayfayı Paylaş