atatürk dönemi türk dış politikası

Konu 'Sosyal Bilgiler 8. Sınıf' bölümünde ilayda_i tarafından paylaşıldı.

  1. ilayda_i

    ilayda_i Üye

    Katılım:
    20 Nisan 2009
    Mesajlar:
    15
    Beğenileri:
    4
    Ödül Puanları:
    0

    Atatürk döenmi Türk dış politikası konu anlatımı gerekiyor. Balkan Antantı, Möntro Boğazlar Sözleşmesi ve Sadabat Paktı ile ilgili bilgilere ihtiyacım var. Pek detaylı olmasına gerek yok kısaca açıklansa yeter ama çok da kısa olmaması gerekiyor. (çok şey mi istedim? :/ ) bulabilirseniz şimdiden çok teşekkürler
  2. Sevqi. .

    Sevqi. . Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    23 Şubat 2010
    Mesajlar:
    1.130
    Beğenileri:
    1.863
    Ödül Puanları:
    0
    gs_77.5, Sevqi. . ve Tolqa Oral bunu beğendi.
  3. ilayda_i

    ilayda_i Üye

    Katılım:
    20 Nisan 2009
    Mesajlar:
    15
    Beğenileri:
    4
    Ödül Puanları:
    0
    ya çok teşekkür ederim ama ben açamıyorum bu dosyayı. yani garip garip harfler sayılar falan çıkıyo. :( buraya kopyalayabilir misin zahmet olmazsa?
  4. ActuaLLy

    ActuaLLy Üye

    Katılım:
    4 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    64
    Beğenileri:
    23
    Ödül Puanları:
    0
    VIII. ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI II (1930-1938)
    Balkan Antantı
    Türk-Yunan anlaşmazlığının çözümlenmesinden sonra meydana gelen
    yakınlaşma bir işbirliği havası doğurdu.
    I. Dünya Savaşından hemen sonra ekonomik buhranlarla karşılaşan ve geniş
    topraklar kaybederek Balkan ülkeleri içinde savaştan en zararlı çıkan
    Bulgaristan’ın Makedonya meselesini çözümlemek amacıyla Romanya ve
    Yugoslavya ile yaptığı temaslar bir netice vermemişti. Bulgaristan’da 1923
    darbesiyle Başbakan Stambulski’nin iktidardan uzaklaşmasından sonra yeni
    yöneticiler, onun uzlaşma politikasını terk ettiler. 1927’den sonra Bulgaristan’ın
    revizyonist bir politika takip etmeye başlaması, Balkanlarda işbirliğini zorlaştıran
    sebeplerden biridir.
    1929’dan itibaren ortaya atılan Balkan Birliği fikri çeşitli organizasyonlarla
    uygulamaya konulmuştu. Ancak bunun siyasi alana intikal etmesi pek kolay
    olmadı. Arnavutluk ve Bulgaristan’ın mevcut statüko’yu değiştirmekten yana
    (revizyonist) olmaları, buna karşılık; Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan’ın
    statüko taraftarı bulunmaları anlaşmayı geciktirmiştir.
    İşbirliğinin gecikmesindeki diğer önemli sebep de Türkiye ile Yunanistan
    arasındaki kötü ilişkilerdi. Ancak 1930’da Ahali mübadelesi ile ilgili anlaşmadan
    sonra ilişkiler düzelmeye başlayınca Balkan Devletleri arasında bir yakınlaşma
    mümkün olabilmiştir. Türkiye, bundan sonra Balkan Antantına varan
    görüşmelerde son derece aktif bir tutum takındı.
    Türk-Yunan ilişkilerinin iyileşmesinden sonra, 1930-1933 yılları arasında
    Bulgaristan’ın da katıldığı Balkan Konferanslarında yeni fikirlerin ortaya atılması
    ve karşılıklı anlayışın yaratılması konularında bazı gelişmeler sağlanmışsa da,
    İtalya’nın baskıları sonunda Arnavutluk ve Bulgaristan delegeleri konferanstan
    çekilmişlerdir. Bulgaristan’ın Balkan Birliğine katılmasını engelleyen iki mesele
    vardı: Azınlıkların haklarının korunması (Makedonya’da önemli bir Bulgar azınlık
    vardı), diğeri ise Ege Denizi’ne çıkabilmek için Bulgaristan’a bir çıkış verilmesi.
    Ancak 1933’te Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan ve tarafların Trakya
    sınırını garanti eden “Samimi Anlaşma Misakı” bu imkanı ortadan kaldırmıştı.
    Türkiye’nin davetine rağmen paktı kendilerine karşı bir oluşum gibi
    değerlendiren Bulgarlar, Balkanlarda statükonun korunmasını amaçlayan bir
    işbirliğine yanaşmayacaklardır. Öte yandan Türk-Yunan Anlaşması Romanya’yı
    harekete geçirecek ve Başbakan Titulescu’nun Ankara’yı ziyareti sırasında 17
    Ekim 1933’de Türkiye ile Romanya arasında Dostluk, Saldırmazlık, Hakem ve
    Uzlaşma Anlaşması imzalanacaktır. Romanya, Bulgaristan’ın revizyonist isteklerinden
    endişe duyduğu ve kendi deniz ticareti de Boğazlardaki serbest
    geçişe bağlı bulunduğu için bu anlaşmayı menfaatlerine uygun bulmuştur.
    Türkiye’nin yaptığı bu ikili anlaşmalar, Bulgaristan’da tepkiyle karşılandı ve
    Bulgar basını Türkiye aleyhinde bir kampanya başlattı. Bulgaristan’ın Balkanlarda
    statükonun korunmasına bu kadar sinirlenmesi Yugoslavya’yı endişeye sevk etti.
    Türk Dışişleri Bakanının Belgrad’ı ziyareti sırasında 27 Kasım 1933’de bir
    Dostluk ve Saldırmazlık Anlaşması imzalandı.
    1933 yılında bu gelişmelerin ortaya çıkması tesadüf eseri olmamıştır. Zira,
    aynı yıl Almanya’da Nazi Partisi’nin iktidara gelmesi, Avrupa’da revizyonist
    gelişmelere zemin hazırlamıştı. Balkanlardaki Alman ve İtalyan baskısı giderek
    artıyordu. Arnavutluk İtalya’nın kontrolü altına girmişti. Bu durumda Balkanlarda
    Türkiye’nin önderliğini yaptığı statükocu devletler, aralarında yaptıkları ikili
    anlaşmaları birleştirerek dörtlü bir Pakt imzaladılar (9 Şubat 1934).
    Bu anlaşma ile devletler (Türkiye-Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya)
    sınırlarını karşılıklı olarak garanti ediyorlar, birbirlerine danışmadan herhangi bir
    Balkan devletiyle birlikte bir siyasi harekette bulunmamayı ve herhangi bir siyasi
    anlaşma yapmamayı taahhüt ediyorlardı.
    Antant ile birlikte imzalanan bir gizli anlaşmayla da taraflardan biri Balkanlı
    olmayan bir devletin saldırısına uğrarsa ve Balkanlı bir devlet de saldırgana
    yardım ederse diğer taraflar bu Balkanlı devlete karşı birlikte savaşa gireceklerdi.
    Fakat bu protokole Türkiye, eğer bir Rus-Romen çatışması çıkarsa Türkiye’nin
    Romanya’ya yardım etmeyeceğini Sovyet Rusya’ya bildirmiş, Yunanistan ise
    protokolün kendisini İtalya ile bir çatışmaya götürmeyeceği konusunda rezerv
    koymuştur.
    Çeşitli sebeplerle zayıf doğan bu anlaşma etkili bir işbirliğinin doğmasını
    sağlayamamıştır. Fakat, Türkiye’nin dış politikasında bölgede barış ve güvenliğe
    ne kadar önem verdiğini göstermesi bakımından dikkat çekici bir anlaşmadır.
    Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi
    Lozan Konferansında tespit edilen Boğazlar Statüsünün yabancı gemilerin
    geçişi ile ilgili hükümleri Misak-ı Milli esaslarına uygun olmakla birlikte,
    Boğazların silahtan arındırılması, yani silahsızlandırılması Türkiye’nin güvenliği
    açısından sakıncalar doğuruyordu. Bu bölgenin güvenliği Milletler Cemiyeti’nin
    güvencesi altındaydı. Ancak 1930’lu yıllarda ortaya çıkan çeşitli olaylar Cemiyetin
    güvencesinin pek etkili olmadığını göstermişti. İtalya, Habeşistan’ı işgal etmiş,
    Almanya Ren Bölgesini silahlandırmış, Avusturya ise zorunlu askerliği yeniden
    başlatmıştı. Cemiyet bu gelişmeler karşısında bir şey yapamamıştı. Bu durumda
    Türkiye, Boğazların durumunun, değişen dünya şartları ışığında yeniden
    görüşülmesini istedi. Bu sıralarda Batı kamuoyunda Türkiye’nin gerek bölgesinde
    komşuları ile barışı sağlamak üzere kurduğu ittifaklar ve güvenlik anlaşmaları
    yapması, gerekse uluslararası platformda yapıcı ve aktif rol üstlenerek dünya
    barışına katkı yapan tavrı ile Almanya ve İtalya örneğini takip etmemesi,
    problemlerini Avrupalı devletler ile görüşmeler yoluyla ve onları şartların
    değiştiğine ikna ederek sonuç alma tavrı takdir ediliyordu.
    Türkiye bu isteğini ilk defa 1933’te Londra’daki silahsızlanma konferansında
    dile getirdi. 1934 yılında Balkanlarda Yugoslavya-Bulgaristan yakınlaşması ve
    aynı yıl Faşist lider Mussolini’nin, İtalya’nın Asya ve Afrika’daki emellerini dile
    getirmesi üzerine Türkiye bu isteğini çeşitli vesilelerle tekrarlamaya devam etti.
    Ancak bu istek 1936’ya kadar büyük devletlerce olumlu karşılanmadı.
    Atatürk’ün 1936’da, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a, Boğazlar Meselesini
    çözümlemek için durumu uygun gördüğünü söylemesi üzerine, Türk dışişleri
    harekete geçerek, 11 Nisan 1936 tarihinde Lozan Anlaşmasına taraf olan
    devletlere birer nota göndermek suretiyle, Boğazlar sözleşmenin değiştirilmesini
    istedi. Sovyetler Birliği başından beri Türk tezini desteklemişti, İngiltere de
    nota’ya uygun cevap verince, aslında bu gelişmeden hoşnut olmayan Fransa da
    gelişmeyi olumlu karşılamak zorunda kaldı.
    Boğazlar rejimini değiştirecek olan konferans, 22 Haziran 1936’da İsviçre’nin
    Montrö şehrinde toplandı. Türk tasarısına göre Türkiye, Boğazlar bölgesini
    silahlandırmak ve buralarda askeri kuvvet bulundurmak istiyordu. Bundan başka,
    Boğazlar Komisyonu’nun da kaldırılması isteniyordu.
    Bu esaslar dahilinde Türkiye, ticaret ve savaş gemilerinin Boğazlardan geçiş
    serbestliğini bazı şartlar altında kabul ediyordu. Savaş zamanında, Türkiye
    tarafsız olduğu takdirde bu kayıtlar altında savaş gemileri Boğazlardan
    geçebilecekti. Türkiye savaşta olduğu takdirde savaş gemilerinin geçişi
    Türkiye’nin müsaadesine tabi tutulacaktı.
    20 Temmuz 1936 tarihinde Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Sözleşme
    20 yıl süreli idi. Ancak, taraflardan hiçbiri sözleşmenin feshedilmesi için talepte
    bulunmadığından hala yürürlüktedir.
    Bu sözleşme, iki dünya savaşı arasında Türkiye’nin başta Atatürk olmak üzere
    Türk yöneticilerinin önemli bir başarısıdır. Türk yöneticileri bu başarıyı sorunu
    zamanında gündeme getirme, kararlılıkla savunma ve sabırla takip etme
    sayesinde elde etmişlerdir.
    Sâdâbat Paktı
    İtalya’nın Habeşistan’ı işgali Doğu Akdeniz’de İtalyan tehdidini ortaya
    çıkarırken, Asya’da bazı hedeflere yöneldiğini belirtmesi de Türkiye’yi bir yandan
    İngiltere’ye bağlanmaya götürmüş, öte yandan Ortadoğu devletleriyle işbirliği
    yapmak ve bazı savunma tedbirleri almak zorunda bırakmıştır. Bu sırada var olan
    Türkiye’deki ayaklanmanın (Dersim) önlenmesi için Güneydoğu ve doğu
    sınırlarının güvence altına alınması da önem arzediyordu.
    Daha İtalyan-Habeş anlaşmazlığının başında, İtalya’nın bölgedeki yayılmacı
    emellerine karşı tedbirler almak ihtiyacını duyan Ortadoğu devletlerinden İran’ın
    teşebbüsü üzerine Cenevre’de 2 Ekim 1935’de Türkiye, İran ve Irak arasında
    üçlü bir anlaşma parafe edilmişti. Türkiye tarafından hararetle desteklenen bu
    anlaşmayı uygulama alanına sokabilmek hemen mümkün olmadı. Ancak, İran ile
    Irak arasındaki sınır anlaşmazlığı ve Türkiye ile İran arasındaki hudut meseleleri
    halledildikten sonra bu mümkün olabildi. Zorlama tedbirleri konusunda İtalya’nın
    aldığı sert tutum ve Habeşistan’ın istilasının gerçekleşmesi bu devletleri birbirine
    yaklaştıran önemli bir unsur olmuştur. 1937 yılında İran ile Türkiye arasında
    çeşitli konularda işbirliğini amaçlayan anlaşmaların imzalanmasından sonra
    Ortadoğu’da Türkiye’nin faaliyetleri arttı. 7 Nisan 1937’de Mısır ile bir Dostluk
    Anlaşması imzalandı. Nihayet İran ile Irak arasında sınır anlaşmazlıkları
    Türkiye’nin gayretiyle ortadan kalktı. Bu arada Afganistan da anlaşmaya
    katılacağını bildirince, 8 Temmuz 1937’de Tahran’da Sadabad Sarayında
    Türkiye-İran-Irak ve Afganistan arasında Sadabad Paktı adını alan anlaşma
    imzalandı.
    5 yıl süreyle imzalanan bu anlaşmayla taraflar; Milletler Cemiyeti ve Briand-
    Kellog Paktına bağlı kalmayı, birbirlerinin içişlerine karışmamayı, ortak sınırlara
    saygı göstermeyi, birbirlerine karşı herhangi bir saldırıya girişmemeyi taahhüt
    ediyorlardı. Böylece Türkiye Batıdan sonra Doğuda da bir güvenlik sistemi
    kurmuş ve kendisi için önemli olan bu iki bölgede barış politikasını
    kuvvetlendirmiştir.
    Hatay Sorunu
    Türkler nüfusun çoğunluğunu teşkil ettikleri Sancak bölgesi Misak-ı Milli
    hudutları içinde idi. Ancak 20 Ekim 1921’de Fransa ile yapılan Ankara
    İtilâfnamesi ile Sancak yani Hatay ve İskenderun Fransız “Mandat” yönetimine
    bırakılmış ancak Bölge Türklerine muhtariyet ve kültürel bakımdan ayrıcalık
    kazandırılmıştı. Suriye’nin Fransız mandası altına girmesinden sonra da
    Sancağın bu statüsü sürdü.
    Suriye’deki Fransız mandasının kaldırılması için Fransa ile Suriye arasında 9
    Eylül 1936’da bir antlaşma yapıldı. Bu anlaşmada, Sancağın kaderi de Suriye
    hükümetine bırakılıyordu ve Suriye Sancak’la ilgili tüm sorumlulukları Fransa’dan
    devralıyordu. Şüphesiz bu yeni durum hem Sancak’ta yaşayan Türkleri, hem de
    Türkiye Cumhuriyetini rahatsız etmişti. Bu durum karşısında Türkiye’nin Sancağı
    Suriye’ye terk etmemek hususundaki kararlılığı bizzat Atatürk tarafından dile
    getirilmişti. Türk hükümeti 9 Ekim 1936’da Fransa’ya verdiği bir nota ile bu
    durumu protesto etti. Türkiye, Fransa’dan Suriye ve Lübnan’a tanınan bağımsızlığın
    ayrı bir bölge olan İskenderun Sancağı’na da tanınmasını istedi.
    Fransız hükümetinin 10 Kasım’da verdiği cevabi notada Türk görüşünün kabul
    edilemeyeceği bildiriliyordu. Türkiye’nin bu meselenin halledilmesi konusundaki
    ısrarı üzerine, Sancak meselesinin Milletler Cemiyeti’ne götürülmesi
    kararlaştırıldı. Konu 14-16 Aralık 1936 tarihleri arasında görüşüldü ve İsveç
    Temsilcisi Sandler raportör olarak tayin edildi.
    Sandler, hazırladığı raporda Sancak Meselesinin çözümü için bir Komisyon
    kurulmasını teklif etti ve bu teklif kabul edildi. İngiltere’nin Akdeniz dengesi
    açısından önemli iki ülkenin arasının açılmasını istemeyişi, Türkiye ile ilişkilerin
    düzelmesi ve Türkiye’nin sorunu barış yolu ile halletmesini onaylaması sebebiyle
    aracılık etmesi üzerine 26 Ocak 1937’de iki hükümet arasında bir prensip
    anlaşmasına varıldı. Bu prensip anlaşmasıyla İskenderun ve Antakya içişlerinde
    bağımsız, fakat Suriye ile gümrük birliği halinde olan bir statüye kavuşturuluyor
    ve bir Anayasa ile idare edilen “ayrı bir varlık” teşkil ediyordu. Buna göre
    Sancak’ın dışişleri, bazı şartlar altında Suriye Hükümeti tarafından idare
    edilecekti. Türkçe resmi dil olacaktı. Bundan sonra 29 Mayıs 1937’de Sancak’ın
    milli bütünlüğünü teminat altına alan ve Türkiye-Suriye sınırını tespit eden bir
    anlaşma yapıldı.
    Ancak Sancak’ın bu yeni statüsü uygulanırken bazı sorunlar çıktı. Sancak’ta
    seçimlerin yapılması sırasında bazı haksızlıkların ortaya çıkması üzerine Türkiye
    duruma müdahale ederek, seçim sisteminin düzeltilmesini istedi. Ocak 1938’de
    seçim sistemi değiştirildi. Bu sıralarda Avrupa’da savaş tehlikesi gittikçe daha
    belirgin bir hale geliyordu. Fransa, Ortadoğu’da güçlü bir devlet olan Türkiye’ye
    yanaşmak zorunda kalmıştı. 3 Temmuz 1938’de Sancak’ta sükunet ve asayişi
    sağlamak üzere 6.000 kişilik bir kuvvet kurulması ve bunun 1000’inin Sancak’tan,
    geri kalanın Türkiye ve Fransa tarafından sağlanması kararlaştırıldı. Anlaşmadan
    iki gün sonra Türk kuvvetleri Hatay’a girdi. Ağustos’ta yapılan seçimler
    sonucunda 40 Mebusluktan 22’sini Türkler kazandı. Bütün mebuslar Meclis’te
    Türkçe yemin ederek göreve başladılar. Meclis Sancağa Türkçe adıyla Hatay
    Devleti adını verdi.
    Eylül 1938’de kurulan Hatay Devleti bir yıl kadar bağımsız kaldıktan sonra 29
    Haziran 1939’da son toplantısını yapan Hatay Meclisi, oybirliğiyle Anavatan’a
    katılma kararı aldı.
    Bu Bölümle İlgili Okuma Kitapları ve Makaleler:
    Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler, Ankara, 1956
    Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, C.II, İstanbul, 1982
    Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., C.II; Ankara, 1989
    Turhan Feyzioğlu; “Atatürk’ün Dış Politikasının İlke ve Amaçları”, Atatürk Türkiyesinde Dış
    Politika Sempozyumu, İstanbul, 1984
    Mehmet Gönlübol, “Atatürk’ün Dış Politikası, Amaçlar ve İlkeleri”, Atatürk Yolu, Ankara, 1987
    Fahir Armaoğlu, “Atatürk’ün Dış Politika Prensipleri”, Atatürk’ün Milliyetçilik ve Devletçilik
    Anlayışı, Kültür ve Turizm Yay., Ankara, 1992
    Abtülahat Akşin, Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi, T.T.K. Yay., Ankara, 1991
    A.Haluk Ülman, “Türk Dış Politikasına Yön Veren Etkenler 1923-1968”, S.B.F.Dergisi, C:XXIII,
    No: 3, Ankara, 1968, ss. 241-273.
    A.Haluk Ülman-Oral Sander, “Türk Dış Politikasına Yön Veren Etkenler 1923-1938 II”,
    S.B.F.D., C.XXVIII, No: I, Ankara, 1972, ss. 1-24.
    M.Murat Hatipoğlu, Yakın Tarihte Türkiye ve Yunanistan 1923-1954, Ankara 1997.
    Dimitri Pentzopoulos, Balkan Exchange of Minorities and Impact.upon Greece, Paris, 1962.
    Adnan Sofuoğlu, Fener Rum Patrikhanesi ve Siyasi Faaliyetleri, İstanbul, 1996
    Murat Hatipoğlu, Yakın Tarihte Türkiye ve Yunanistan, 1923-1954, Ankara, 1997.
    Baskın Oran, Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, c.I,
    İstanbul, 2001
    I.Dünya Harbinde, Türk Harbi, C.III., İran-Irak Cephesi 1914-1918, Kısım I, Genelkurmay
    Başkanlığı Yay., Ankara, 1978
    Seha L Meray, Lozan Barış Konferansı Belgeler, C.I/1/1, Ankara, 1978
    Kamuran Gürün, Savaşan Dünya ve Türkiye, Ankara, 1986
    Mim Kemal Öke, Belgelerle Türk-İngiliz İlişkilerinde Musul ve Kürdistan Sorunu 1918-1926,
    Ankara, 1992
    Ömer Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz İlişkileri (1919-1926), Ankara, 1978
    Ahmet Şükrü Esmer, Siyasî Tarih 1919-1939, Ankara, 1953
    Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devleti’nin Dış Siyasası, T.T.K.Yay., Ankara, 1995
    Mehmet Gönlübol, Cem Sar, Olaylarla Türk Dış Politikası, A.Ü.S.B.F.Yay., C.I., X.Baskı,
    Ankara, 1982
    Fahir Armaoğlu, 20.Y.Y.Siyasî Tarihi, T.İ.B.Yay., C.I, X.Baskı, Ankara, 1994
    A.Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya, Ankara, 1990.
    Fahir Armaoğlu, Siyasî Tarih 1789-1960, Ankara, 1973
    Mehmet Gönlübol, Cem Sar, Atatürk ve Türkiye’nin Dış Politikası (1919-1938), Atatürk
    Araştırma Merkezi Yay., Ankara, 1990
    Yahya Akyüz, Türk Kurtuluş Savaşı ve Fransız Kamuoyu (1919-1922), Ankara, 1975
    hasret002 ve ilayda_i bunu beğendi.
  5. ilayda_i

    ilayda_i Üye

    Katılım:
    20 Nisan 2009
    Mesajlar:
    15
    Beğenileri:
    4
    Ödül Puanları:
    0
    :) teşekkürler
  6. ActuaLLy

    ActuaLLy Üye

    Katılım:
    4 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    64
    Beğenileri:
    23
    Ödül Puanları:
    0
    rica ederim :)
    Talci arkadaşşada teşekkür etmelisin onun sayfasını kopyaladım çnkü
    :D
    gs_77.5 bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş