Atatürk'ün 3 Ayrı DiL SiyaSeti

Konu 'Atatürk'ün Hayatı' bölümünde S. Moderatör Uğur tarafından paylaşıldı.

  1. S. Moderatör Uğur

    S. Moderatör Uğur Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Şubat 2008
    Mesajlar:
    8.241
    Beğenileri:
    6.155
    Ödül Puanları:
    36

    ATATÜRK, 1930-1938 yılları arasında, üç ayrı Türkçe siyasetinin takipçisi ve uygulayıcısı oldu. Birbirlerinden tamamen farklı olan bu üç ayrı görüşün ikisi yanlış, birisi doğrudur.Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile 1966 yılında bir röportaj yaptım. Konuştuklarımızın çok büyük bir bölümü o yılın Kasım ayında, Hisar dergisinde yayımlandı.
    Karaosmanoğlu'nun da bilhassa belirttiği gibi, Atatürk şöven derecede bir Türk Milliyetçisiydi. Yani kendi soyunu, milletini,kültürünü en ön plana çıkaran, dünya milletleri arasında kendi ırkını hep yükseklerde tutmaya çalışan bir siyaset ve devlet adamıydı.

    'Bir Türk dünyaya bedeldir' veya 'Türk öğün! Çalış! Güven! veya 'Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!'derken, Türklüğü hep yücelerde görmek ve göstermek istiyordu. Hiç kimse Atatürk'ü bu sevdası yüzünden suçlayamaz. Hz.Muhammed'in de söylediği gibi: 'Kişi kavmini sevdiği için kınanamaz!'Kendi milletini çok seven bir kimse, milletinin kültür kaynaklarını da mükemmel bilir ve bu inaç, onu bazen, yanlışlara da sürükler.İlk dil cemiyeti
    ATATÜRK, 1930- 1834 yılları arasında inandı ki Türkçe, hiçbir dilden kelime almak ihtiyacında değildir. Bu bakımdan dildeki bütün Arapça ve Farsça kelimeleri atmak ve tamamen öz Türkçe kelimelerle düşünmek, konuşmak ve yazmak gerekir. Atatürk'ün bu dönemini, O'nun en büyük hayranlarından biri olan Fatih Rıfkı Atay'ın Çankaya isimli şaheserinden okumak gerek. 1932 yılında Türk Dilini Tetkik Cemiyeti de kurulunca, Atatürk çevresindeki bütün yazarların tamamen öztürkçeyle yazmalarını emretti. Hatta o kadar ki 'şey' kelimesi Arapça olduğu için, yazı ve konuşma dilimizde 'şey' denilmesini bile yasakladı. Fatih Rıfkı Atay diyor ki:
    - Ben kolay yazan bir kimseyim. Fakat Atatürk'ün bu tasfiyecilik anlayışı yüzünden, yarım sütunluk bir yazı için, bir masa etrafında dört saat dönüp durduğumu hatırlarım!
    Bir akşam köşkte, İçişleri Bakanımız Şükrü Kaya, tamamen öztürkçe kelimelerle örülü bir konuşma yaptı. Hiçbirimiz o beyanı anlayamadık. Atatürk beni masanın yanındaki bir iskemleye oturttu ve 'Çocuk' dedi 'dili bir çıkmaza sokmuşuzdur. Hiç kimse dili bu çıkmazda bırakmaz. Türkçe'yi bu çıkmazdan biz kurtarmalıyız!'
    Atatürk 1934 yılında bu yanlış dil anlayışından veya kendi ifadesiyle 'bu çıkmaz sokaktan' geri döndü. Yanlışta ısrarlı olmadı. Bin yıldan beri konuşa konuşa Türkçeleştirdiğimiz, türkülerimizi, şarkılarımızı, atasözlerimizi ve yazılı edebiyatımız nakışladığımız kelimeleri: 'Bunlar öztürkçe değildir!' iddiasıyla dilimizden çıkarıp atmanın çok yanlış ve tehlikeli olduğunu gördü ve Türkçe'yi
    kısırlaştırmaktan, takırtılı tukurtulu bir dil haline getirmekten tamamen vazgeçti.
    Kök önemli değil ATATÜRK 1934 yılları arasında, Türkçüler'in dil anlayışını benimsedi. Bu, çok doğru, dolayısıyla ilmi bir görüştür. 'Türkçeleşen kelimeler hangi kökten gelirse gelsin, Türkçe'dir!' esasına, inancına dayanan bir görüştür. Tanzimattan önce başlayan Türkçe'de sadeleşme hareketleri, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ve Ali Cenap Yöntem tarafından doğru bir temele oturtuldu. 1912 yılında Selanik'te çıkarılan Genç Kalemler dergisinde, Ömer Seyfettin'in uzun bir başmakalesi, Türkçemize aydınlık bir yol çizdi. Türkçü Atatürk bu Türkçü görüşe maalesef 22 yıl sonra katıldı. Bir gece Çankaya'da, Ahmet Cevat'ın kendisine sunduğu bir listeyi okuyarak dedi ki: 'Arkadaşlar! Bu listedeki kitap, katip, mektup, kalem bizimdir. Çünkü bu kelimeler tamamen Türkçeleşmişlerdir. Ama aynı kökten gelen 'Ketebe, yektubu, lem yektup, en yektup, iktip, ektip... Arabındır!'
    Şaşıracaksınız ama maalesef doğru...: Atatürk 1936-1938 yılları arasında, yen bir dil anlaşının heyecanlı takipçisi oldu. Bu yeni dil tezini, Atatürk'e Dr. Kıvırgiç isimli bir Avusturyalı telkin etti. Kıvırgiç, Yakup Kadri'nin bana anlattığına göre Atatürk'ün şoven yapısını bildiğin için, yeni bir nazariyeyle Türkiye'ye geldi. Dr. Kıvırgiç'ı Atatürk'e Yakup Kadri çıkardı. Kıvırgıç Atatürk'e, kendi görüşlerini şöyle anlattı:

    - Efendim, ilk insan güneşi gördüğü zaman ağızından ilk defa (A) sesli harfini çıkardı. Sonra çeşitli tabiat hadiseleri karşısında o-ö, u-ü, ı-i ve e sesli harflerini telaffuz etti. İlk insanın yine ilk hecesi AĞ oldu. AĞ aynı zamanda Güneş demektir. İlk insan Türk'tür. İlk lisan Türkçe'dir. Dünyanın bütün dilleri Türkçe'den doğmuştur!

    Atatürk bu nazariyeye heyecanla sarıldı. Ve çevresindekilere emir verdi: 'Bütün dünya dillerinin Türkçe'den doğduğuna dair eser yazacaksınız!' dedi. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ne 'Güneş-Dil Teorisine Göre Dil Tetkikleri' dersleri konuldu. Prof. H. Reşit Tankut, Atatürk'ün ölümüne kadar bu dersleri okuttu. Arapça'nın ve İngilizce'nin Türkçe'den doğduğuna dair kitap yazan ilim adamlarımız oldu. İsmet İnönü Cumhurbaşkanı seçildikten sonra bu yanlış nazariyenin Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde okutulmasını yasakladı.

    YAVUZ BÜLENT BAKİLER
    Bixi bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş