Atatürk’ün Gençliğe Bakişi Ve Günümüzdeki Durumu

Konu 'Gençliğin Ata'ya Cevabı' bölümünde `☆мiśśiśєℓℓά☆` tarafından paylaşıldı.

  1. `☆мiśśiśєℓℓά☆`

    `☆мiśśiśєℓℓά☆` Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    12 Eylül 2008
    Mesajlar:
    826
    Beğenileri:
    489
    Ödül Puanları:
    16

    Yıllık programımızın önceki çalışmalarında ATATÜRK’ün;

    - Çağdaş uygarlık düzeyine erişme,
    - Laiklik,
    - Dil ve Tarih,
    - Hukuk,
    - Kadın hakları,
    - Ekonomi,
    - Dış siyaset,


    Konularındaki görüşleri ile bu konularda başlatılan çalışma ve uygulamalarını incelemiş ve bir ulusun tarih içindeki yolculuğunda çok kısa sayılacak bir sürede yola çıkıp, nerelere geldiğimizi bütün yönleri ile irdelemeye çalışmıştık.

    Saydığım konular; ATATÜRK’ ün daha ilk gençlik yıllarında kafasında beliren, zamanla olgunlaşıp kesinleşen, özgürlüğe, benliğine ve onuruna yeniden kavuşturduğu ulusunun geleceğe uzantısı olan GENÇLİK’ e emanet ettiği Ulusal Egemenlik ve Cumhuriyetin temelini oluşturan öğelerdir.

    ATATÜRK’ ün güvendiği, başlatılan çalışmaları sürdürmek ve geliştirmekle görevlendirdiği geleceğin bekçisi GENÇLİK için neler düşündüğünü yinelemeye gerek yok. İlköğrenim yıllarında hepimizin tümünü ezberlemek ve öğrenmekle yükümlü olduğumuz İstiklal Marşı’ nın hemen ardından ezberleyip öğrendiğimiz “Gençliğe Hitap” ında, gençlikten beklentisini açıkça belirtmiştir.

    Günümüzdeki durumu incelemeden önce, nereden nereye gelindi, neler oldu, kısaca bir göz atalım.

    Ulusal kurtuluş için yurt düzeyinde başlatılan çalışmalar, TBMM’nin kurulması, Kurtuluş Savaşı, Osmanlı döneminin son bulması, Saltanat ve hilafetin kaldırılması, Cumhuriyetin ilanı ile yeni Türk Devleti’ nin kurulması, Lozan Barışı, Devrimler, yenilikler...

    Bu yoğun olaylar, 5 yıl gibi çok kısa zamanda yaşandı. Atılan bu temeller üzerinde sağlam bir yapı oluşturma çalışmaları ATATÜRK döneminde büyük bir hız ve coşku ile yürütüldü.

    Toplumsal değişiklik ve yeniliklerin her biri ATATÜRK’ ün kesin tutumu ve ulusuna olan güveni ile, tüm zorluklar aşılarak yerine oturtuldu.

    Kısa bir sürede kocamış bir imparatorluk ve onun ümmet toplumundan yeni bir Devlet ve ulus oluşturuldu.

    Tarihte ilk kez, TÜRK adını kullanan bir TÜRKİYE CUMHURİYETİ.....

    Gerçektende asırlar yıllara sığdırılmıştır.

    R. Halit Karay bir öyküsünde; çok hızlı yaşanan o yılların başında bellek çalışmaları duran birinin 5-6 yıl sonra sağlığına kavuştuğunda, değişikliklerin şokuna dayanamayarak bu kez **** olmasını anlatır: Padişahsız bir idare, başlarına fes yerine garip şeyler giyen beyler, çarşafsız sokağa çıkan hanımlar, acayip bir müzik eşliğinde erkeklerle sarmaş dolaş oynaşan, sigara-içki içen kadınlar, Latin harfleri ile basılan günlük gazeteler, korkusuzca kullanılan hürriyet, cumhuriyet sözcükleri.... Gerçekten de içinde yaşanmadıkça kolay kolay kabul edilemeyecek olaylar.

    Birbirinin ardından büyük bir hızla yapılan köklü değişikliklerin ulusun her bireyince aynı düzeyde anlaşılıp benimsendiği, özümlendiği düşünülemez doğal olarak.

    ATATÜRK döneminde ondan korkanlar, art niyetli olup da bir süre kabuklarına çekilenler, kötü yöneticiler ve politikacılar, ATATÜRK’ ü ATATÜRK’ süz yaşamaya başlayan kuşakları türlü yöntemlerle etkilemeye, yapılan işleri kıyısından-kenarından didiklemeye, kötülemeye başladılar. Zaman zaman bu amaçlarında başarılı da oldular. Atılan temel üzerinde pırıl pırıl, sağlam bir yapı yükseltme çalışmaları, bazı çarpık oyunlarla kösteklendi, çok değerli yıllar boşa harcandı gitti.

    Bizim kuşak ATATÜRK’ ü “EBEDİ ŞEF-ULU ÖNDER” olarak tanıdı. Törenlerde, söylevlerle, abartılmış anılarla bir efsane, bir mit oldu. ATATÜRK Erişilmez eşi benzeri doğmamış doğmayacak sanıldı. Sanki O’ nun başlattığı işleri sürdürememe beceriksizliğin ayıbı, O’ nu yüceltmekle örtülür kaygısı içinde giderek O’ nu tanıyamaz, anlayamaz duruma düştük.

    Bazı çevreler ATATÜRK’ ü ters yönden anlattı, bazı çevreler O‘nu unutturmak için faaliyet gösterdi. Biz çocuklarımıza Fransız İhtilali’ ni, Lenin’ i anlattık ama ATATÜRK’ ü anlatmadık.

    Bu sözler, bu özeleştiri, 10 Kasım 1985’ te Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından dile getirildi.

    ATATÜRK’ ten bu yana, dilde üç-dört kez değişiklik yapıldı. Babalar oğulları, oğullar-çocuklarını anlamakta zorlandı. Genelgeler ve yasalarla kullanılan sözcükler değiştirildi, yasaklandı. Durmadan yeni sözcükler-lugatlar basıldı, tabelalar indirildi, çıkartıldı. Bu çatı altında bile türlü çeşitli dillendirdik Ritüellerimizi, “Saygıdeğer, Üstad-ı Muhterem” gibi yanlışlıklar yaptık. “Devrim” sözcüğü öylesine korkunç çağrışmalar yapıyor ki belleklerimizde, şimdi artık “İlke ve İnkılâp diyoruz, gerektiğinde.

    Başlatıp ilk çalışmalarını yürüttüğü, yaşadığı sürece büyük önem verdiği dil ve tarih konularını da bir karmaşa aldı götürdü. Kurduğu ve yaşatılmasını vasiyetnamesinde özellikle istediği kurumlar yok edilmeye çalışıldı.

    Türkçe’yi Yunus Emre gibi kullanan ozanlar, Türk tarihini 7000 yıl öncelere götüren yazarlar karalandılar. Kimi zaman, sanki 1920’ lerde hiçbir tarihi bağı, kökü-kökeni olmayan bir toplum birdenbire oluşmuş gibi; tarihi geçmişi göz ardı etmeye, yadsımaya yeltenenler oldu.

    Aslında okumayı pek sevmeyen bir toplumu,” el yakan kitap “ iddiaları biraz daha uzaklaştırıldı kitapçılardan. Okumayan kitleler, kendi dilinde düzgün konuşmayı ve yazmayı da unuturlar doğal olarak.

    Dış satıma vergi iadesi uygulanırken, yapılan eğitime uygun iş alanlarının kısıtlı olması bir yana, yüksek öğrenimde harç ödeme yükümlülüğü getirildi.

    Değişim her canlının kaçınılmaz yazgısıdır. Toplum ve toplumsal olgular da bu yazgıdan etkilenir. Bir toprağı yurt bilenlerin oluşturduğu topluluklara “Ulus” niteliğini kazandıran din,dil,değer yargıları,gelenek ve görenekler,kültür vb. öğelerde değişime uğrarlar.

    Ancak; genç Cumhuriyetin temelini oluşturan devrimlerin, ATATÜK’ süz geçen 47 yılda (1985) böylesine çabuk ve sık değişmesine akıl erdirmek olası değil...

    Değişim değil de değiştirilmenin ağır basması sonucu kuşaklar, hatta aynı kuşaktan bireyler arasında ortak görüş ve davranışlarda uyum ve denge kalmadı.

    Gençlerin, kendilerinden bir önceki kuşak tarafından yönetilmeleri, eleştirilmeleri, daima yanlış yapıyorlarmışçasına uyarılmaları, kendilerine denetim altında tutulmaları gerekli tehlikeli yaratıklarmış gibi davranılmaları, nedense, bu bir önceki kuşağa doğal hakları gibi görünür, öte yandan böylesi davranışlar da gençleri çileden çıkarır.

    Mezopotamya’da bulunan günümüzden 4000 yıl öncelerine ait bir tablete “Gençlik nereye gidiyor,sonumuz ne olacak, bu yurdu bunlara nasıl emanet edeceğiz...” diye yazanlar, kuşaklar arasındaki çatışmanın giderek arttığı günümüzde yaşasalardı ne yazarlardı acaba?

    Her şeye karşın, dünya dönmeye ve insan soyu sürdüğüne göre, gençlerimizin:

    - Aramızdaki görüş ve davranış farklılıklarına,
    - Onlara gereken önem ve değer vermemize,
    - Yeterli inanç aşılamamıza,
    - Yalanlarımızla kandırıp, doğruları bulmada yalnız bırakmamıza


    Aldırmayıp sıraları geldiğinde işlevlerini, sorumluluklarının bilincinde, bizlerden daha iyi yerine getirdiklerini de görüyor, yaşıyoruz.

    Bize düşen; onlara yaşam boyu yeterli ve geçerli bilgilerin verildiği bir ilk ve orta öğrenim; tesis ve elemanları eksiksiz kurumlarda istediği dalda bir yüksek öğrenim ve bu öğrenime uygun alanda çalışma ve gelişme olanağı sağlamak.

    Onların, sorunlarımıza ortak olabilecek düzeyde sağlıklı düşünme niteliğine sahip olgunluğa erişmeleri için gerekli sevgi ve hoşgörü dolu bir ortam hazırlamak.

    İşte o zaman ATATÜRK ilke ve devrimleri; bir kez daha ertelenme, bozulma ve yanlış yorumlama gibi tehlike ve çıkmazlara sürüklenmeden, Türk ulusuna yol gösterici işlevlerini tarih boyunca kesintisiz sürdürebileceklerdir.

    Ben diktatör değilim. Benim kuvvetim olduğunu söylüyorlar. Evet bu doğrudur. Benim isteyip de yapamayacağım bir şey yoktur. Çünkü ben zoraki ve insafsızca hareket etmesini bilmem. Ben kalpleri kırarak değil kazanarak hükmetmek isterim.

Sayfayı Paylaş