Atatürk'ün Gerçek **üm Nedeni

Konu 'Atatürk'ün Hayatı' bölümünde nazmiye61 tarafından paylaşıldı.

  1. nazmiye61

    nazmiye61 Üye

    Katılım:
    9 Mart 2008
    Mesajlar:
    559
    Beğenileri:
    71
    Ödül Puanları:
    16

    Hafta sonu Ceyhan Mumcu?yu dinledim Konu AB?nin Kemalizm?e bakışıydı Konuşmasına Attila İlhan?ı anarak başladı Onun aydınlanma etkinliklerine editörlük yaptığından söz etti ?Parola vatan, işareti namus? sözünü yeniden gündeme getirişini anlattı Bu söz İzmir?de şehitlik anıtının taşında Arapça harflerle yazılmış biz sözdü Attila İlhan o yazının tozlarını parmaklarıyla silmiş, yeniden gündeme taşımıştı

    Konuşmasının sonunda sorular-yanıtlar bölümüne geçildi Ceyhan Mumcu?ya Attila İlhan?ın bir dergide yayınlanan kendisiyle yapılan röportajda ?Atatürk?ün nasıl öldüğü araştırılmalıdır? dediğini anımsattım ?Bu sözünü onun vasiyeti kabul etmek gerekir Sizin bu konuda bir bilginiz var mı?? diye sordum Aldığım yanıtı okurlarımla paylaşmak istiyorum

    Bir deniz tabip albayın bu konuda yaptığı doktora tezi vardır Orada Atatürk?e yanlış tedavi uygulandığı anlatılmaktadır Atatürk sanıldığı gibi siroz hastası değildi Atatürk?e sıtma tedavisi yapılmış, aşırı ?kinin? yüklenmiş ve karaciğeri bu yüzden iflas etmiş, siroza dönüşmüştü Tedaviyi yapan doktor mason locası üstadı azamlarından doktor Mim Kemal?dir

    Durumu iyice fenalaştıktan sonra Celâl Bayar?ın ısrarı ile dışarıdan bir doktor getirilir Yanlış tedavi yapıldığını, karaciğerinin bu yüzden iflas ettiğini rapor eden bu yabancı doktordur

    İstirahat için 2 ay kadar kaldığı Savarona?da nemli sıcaktan durumu daha da kötüleşmiş, son günlerinde Dolmabahçe Sarayı?na götürülmüştü

    Peki, nasıl oldu da sirozdan öldüğü açıklandı ve bütün yazılı kaynaklara da böyle girdi?

    Büyük Millet Meclisinde ölüm raporu gündeme getirildi Mason locaları 1935?de kapatılmasına rağmen Mecliste hala mason milletvekilleri vardı ?Efendim, gençlerimize terbiye olur, onun alkol ve sigaradan öldüğünü duyuralım?? denir ve kabul edilir Arkasından Yeşilay icad edilir, tarih kitaplarına da böyle girer?

    Ceyhan Mumcu?dan bunları duyduktan sonra ne yapmam gerekir diye düşündüm İlk işim bu bilgiyi okurlarımla paylaşmak

    Şimdi bu bilgiler elimizde ve biz çocuklarımızı terbiye edeceğiz diye, yüce önderimizin hakkındaki bu yalanla O?nu halkımızın gözünde küçültmeye devam edecek miyiz?

    Okul kitaplarından Atatürk?ü çıkartmak için elinden geleni yapan AB, bu düzeltmeyi yapmamıza izin verir mi? Demek ki kendi kitaplarımızı kendimiz yazmak zorundayız

    En çok satılmakta olan ?Şu Çılgın Türkler? kitabı belli ki bir boşluğu dolduruyor Demek ki; halkımız şiddetle kendi tarihiyle ilgili doğru bilgilere ulaşma ihtiyacı duyuyor

    Neyse ki Türk ulusu ATATÜRK?ünü hâlâ çok seviyor, hiçbir yalan O?nu gözden düşüremiyor!

    Bu yazıya Sayın Yılmaz Dikbaş?ın bir eklemesi oldu onu da aşağıya aktarıyorum;

    Başka bir gerçek daha var: Atatürk?ün en yakınlarının anılarını okuduğunuzda, Atatürk?e siroz hastası olduğunun söylenmemiş olduğunu görürsünüz! Hastalığının adı, tanımı, Atatürk?ten saklanmıştır!

    Asker, siyasetçi ve devrimci olarak her zaman gerçeklerle yüzleşerek her zaman gerçek olan olguları hesaba katarak yürümüş olan Atatürk?ten, hastalığının adinin gizlenmiş olmasının mantıklı bir açıklaması olabilir mi?

    Daha su yüzüne çıkarılacak çok şey var!

    ATATÜRKÜN VASİYETNAMESİNİ YAZMAYA KARAR VERİŞİ

    Atatürk'ün vasiyetnamesini nasıl düzenlendiğini, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak şöyle anlatmıştı;

    "1938 senesi sonbaharı, Dolmabahçe Sarayı'ndayız Bir sabah Atatürk'ün yatak odasına girdim Büyük adam, yatağında başı biraz yüksekte arka üstü yatıyordu Salonu solgun bir güneş kaplamıştı Yüzü fildişi rengindeydi Çehresi her gün biraz daha zayıflayıp uzuyor, o gök mavisi gözleri irileşiyordu

    Ben yatağının ayak ucuna doğru, gösterdiği yere oturdum Her zaman ki suallerini tekrarladı:

    "Ne haber?"

    O günlerde Avrupa'da siyasi hava çok bozulmuştu Atatürk umumi endişelere ve bir takım tehlikeli belirtilere rağmen, Almanların henüz, İtalyanların ise hiç hazırlanmamış olduklarını ileri sürerek müsterih bulunuyor O sene harp olmayacağını, ihtilafların behemahal bir pamuk ipliğine bağlanacağını, harbi ancak 1939 senesinde veya ondan sonraki senelerde beklemek lazım geldiğini söylüyorlardı

    Son yirmi dört saat zarfında günlük meselelere dair gelen haberleri hülasa ettim Görüşünü teyid eder mahiyette olan bu haberleri alaka ile dinliyor, ara sıra bazı şeyler soruyor ve kısa cümlelerle mütalaalar beyan ediyordu Böyle olmakla beraber düşünceli ve heyecanlı olduğu belliydi

    Sözlerimi bitirince sağ kolunu bana doğru uzattı Doktorlar, kati lüzum olmadıkça kuvvet sarfetmesini yasakladıkları için hareketlerinde yardım ediyorduk Elini tuttum, doğruldu, yatağının içinde bağdaş kurdu Birkaç dakika denize ve karşı sahile baktı Belliydi ki heyecanını yenmeye çalışıyordu Gözlerini bana çevirdiği zaman, uzun kirpiklerinin ıslandığını farkettim Bütün hastalığı boyunca yanımda gösterdiği yegane zaaf (eğer bu ulvi sükunete zaaf demek uygunsa) buydu Sonra önüne baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı

    "Bu yolda konuşmak benim içinde, senin için de, ağır bir şey ama başka çaremiz yoktur Konuşmaya mecburuz çocuk Hani seninle ara sıra bir işimizden bahsederdik Hatta bunun içinde kanun çıkarılmıştı: Şu vasiyetname meselesi Bugün yarın o işi bitirmeliyiz Nasıl olsa bir gün karnımdan su alınacaktır Ne olur ne olmaz Bağırsaklardan biri ****nebilir, başka bir arıza olabilir Herhalde ihtiyatlı olmalı"




    ATATÜRK'ÜN VASİYETİNİ NOTERE VERİŞİ


    "Atatürk, 6 Ekim 1938 'de Noter'in getirilmesini istemişti Noter İsmail Kunter Bey, Prof Neşet Ömer Bey ve ben, yatak odasının altındaki bir odada huzuruna girebilme emrini bekliyorduk Bu daveti alınca hep beraber üst kata çıktık ve yatak odalarına girdik

    Vaziyeti şöyleydi; yataktan çıkmış, ipek bir pijama ve yine kırmızı ipek bir rob döşambr giymiş, boynuna koyu vişne renginde ipek bir eşarp bağlamıştı Denize bakan pencerelerin önüne koydurduğu bir şezlongun üzerine oturmuş sigara içiyordu
    Bizi görünce hafifçe kımıldandı: "Buyrunuz" dedi

    Tam karşısına koydurduğu sandalyelerde üçümüze de yer gösterdi Hatırımda kaldığına göre Noter İsmail Kunter Bey ile, yeni çıkmış olan Noter Kanunu ve İstanbul'daki noterler üzerine görüştü Getirilen kahvelerin içilmesini bekledi Sonra önündeki sigara masasının koyduğu kapalı zarfı aldı:

    " Bu benim vasiyetnamemdir İcap ettiği zaman muamelesini yaparsınız" diyerek zarfı notere verdi




    ATATÜRK'ÜN VASİYETNAMESİ'NİN TAM METNİ


    Malik olduğum bütün nutuk ve hisse senetleriyle Çankaya'daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi'ne atideki şartlara, terk ve vasiyet ediyorum:

    1 Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır

    2 Her seneki gibi nemadan, nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule'ye ayda bin, Afet'e 800, Sabiha Gökçen'e 600, Ülkü'ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile'ye şimdiki yüzer lira verilecektir

    3 Sabiha Gökçen'e bir ev de alınabilecek, ayrıca para verilecektir

    4 Makbule'nin yaşadığı müddetçe Çankaya'da oturduğu ev de emrinde kalacaktır

    5 İsmet İnönü'nün Çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır

    6 Her sene nemedan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir

    KAtatürk

    İLK MUAYENE


    Atatürk 1937 yılının ilk aylarından bu yana çeşitli rahatsızlıklar duymaya başlamıştı Burnu kanıyor, vücudu kaşınıyor ve kabarıyordu Yüzü solmuş, sinir dengesi bozulmuştu Kendini iştahsız ve halsiz hissediyordu

    Hasta olan arkadaşlarına kızan, doktor muayenesini sevmeyen Atatürk, fırsat buldukça çok güvendiği Neşet Ömer Bey (İrdelp)'e kendini muayene ettirmeye ve sağlık durumu hakkında bilgi almaya başlamıştı Ancak ilk muayene sonunda, kalbinde, karaciğerinde, böbreğinde bir şey bulunamamıştı Buna rağmen Atatürk'ün renginde ve yüzündeki çizgilerde bariz değişiklikler başlamıştı

    İLK TEŞHİS


    Doktorlar Atatürk'e kaplıca tavsiye etmişlerdi Atatürk kür tedavisi için ani bir kararla Yalova'ya gitmeye karar verdi

    Prof Dr Nihat Reşat Belger anlatıyor;

    "1937 senesinde, Yalova kaplıcalarının hekimiydim O sıralarda, Atatürk de birkaç aydan beri Yalova'da istirahat buyuruyordu Bir gün beni çağırttı Bir müddetten beri kaşıntıdan şikayetçi olduğunu söyledi" Müsaade ederseniz sizi önce bir muayene edeyim"dedim ve ettim Muayenemde, bilhassa bacaklarında kaşıntıdan mütevellit tırnak izleri müşahade ettim Palpasyonda (elle muayenede) karaciğerin, kosta (kaburga kemiği) kenarını üç parmak kadar geçmiş olduğunu ve sertleştiğini tespit ettim Muayene sırasında hiç konuşmadık Kendisine muayenenin bittiğini bildirdiğim zaman, Atatürk kaşıntının sebebinin ne olduğunu sordu

    "Efendim, bu kaşıntı kanaatimce yemekle, daha doğrusu içmekle ilgilidir" dedim
    Atatürk önce inanmak istemedi Beni imtihan etmek istercesine, "Buna kati olarak emin misiniz?" dedi

    "Evet efendim karaciğeriniz normale nazaran büyük ve sert Kaşıntının sebebi budur"dedim

    Prof Dr Nihat Reşat Belger'den sonra, Atatürk'ü İstanbul'dan gelen Prof Dr Neşet Ömer'de muayene etti İki doktorun müşterek teşhisi aynı idi Atatürk, Yalova'da rejime alındı Tedaviden bir süre sonra iyileşme sezilmeye başlamıştı Fakat Atatürk Bursa'ya oradan Mudanya'ya geçti Mudanya'dan Ege Vapuru ile İstanbul'a hareket etti Atatürk Şubat ayı başında Dolmabahçe Saray'ında idi Park Oteldeki davetten geç saat saraya dönen Atatürk, ertesi gün şiddetli öksürük ve göğüs ağrısı ile uyandı Prof Dr Nihat Reşat Belger, Dolmabahçe sarayındaki muayenesinde Atatürk'e zatürre teşhisi koydu

    SAVARONA


    Atatürk yurt gezisinden geldikten sonra çok yorulmuştu karnındaki şişlikte giderek artıyordu Florya'dan Dolmabahçe'ye dönerken küçük bir de kriz atlatmıştı



    31 Mayıs 1938'de Atatürk'ün sabırsızlıkla beklediği Savarona Yatı gelmiş Dolmabahçe önünde demirlemişti 1 Haziran 1938'de Atatürk,

    Savarona'ya geçti
    İtina ile giyinmiş olan Atatürk önce her yeri gezdi, ayrıntılarla meşgul oldu bu da onu yordu

    Deniz havasının kendisine iyi geleceğini hissediyor ve orda şifa bulacağını düşünüyordu

    Ama Savarona'daki tedaviden de müspet sonuç alınamamıştı Bedeni sürekli güç kaybediyor, karnındaki şişlik giderek artıyordu Dr Fissenger tekrar davet edildi 25 Temmuz akşamı Atatürk fenalaşmıştı Atatürk yatı terkederek saraya çıkmayı düşündü Saraydaki odalarının daha serin olabileceğini ve orada daha rahat edebileceğini düşünüyordu




    DOKTORLARI


    Atatürk kendisine yabancı doktor getirilmesini ısrarlı ricalardan sonra kabul etmiş, bu arada sağlığını devamlı kontrol altında tutabilmek için ülkenin tanınmış hekimlerinden iki ekip oluşturulmuştu Sürekli ve danışman doktorlar

    ? Prof Dr Neşet Ömer İRDELP
    ? Prof Dr Nihat Reşat BELGER
    ? Opr Dr Mim Kemal ÖKE
    ? Prof Dr Mustafa Hayrullah DİKER
    ? Prof Dr Akil Muhtar ÖZDEN
    ? Prof Dr Süreyya Hidayet SERTER
    ? Dr Asım ARAR
    ? Prof Dr Abravaya MARMARALI
    ? Dr Mehmet Kamil BERK

    KARNINDAN SU ALINMASI


    Profesör Fissenger 4 kez İstanbul'a gelmişti Fissenger saraya gelir gelmez Atatürk'ü baştan aşağıya tekrar muayene etti Atatürk artık ıstıraba dayanamıyor; karnında toplanan suyun verdiği sıkıntıdan kurtulabilmek için bir an evvel alınmasını istiyordu Hastalık artık iyice ilerlemiş son ve en tehlikeli dönemine girmişti Birinci ponksiyon 7 Eylül 1938'de Profesör Fissenger ve Profesör Neşet Ömer İrdelp nezaretinde, Operatör Mim Kemal Öke tarafından yapıldı
    Kılıç Ali Anlatıyor:

    "Ponksiyondan sonra derhal odalarına girdim Gördüğüm manzara şuydu
    Atatürk adeta birdenbire zayıflamış, çok zayıflamıştı İki kolunu başının altına alarak arka üstü yatıyorlardı Karnını büyük bir sargı ile sarmışlardı Odadan içeriye girer girmez yanlarına koştum

    " Geçmiş olsun paşam!" diyerek başının altına aldığı kollarının pazusunu öptüm Bana doktorların duyamayacağı kadar yavaş bir sesle ;

    "Çıkan suyu gördün mü? Bu kadar bir su kabı insanın karnının üstüne konsa nasıl tahammül eder ? Bak ben ne haldeyim, nasıl tahammül etmişim ?"

    "Geçmiş olsun Paşam, bunların hepsi geçecek" dedim ve gözyaşlarımı kendilerine göstermeden ve teessürümü hissettirmemek için bir fırsat bularak doktorların arkasından sıyrılıp hemen odadan dışarı çıktım"

    Atatürk'ün artık tam bir istirahate ihtiyacı vardı Fazla konuşmaması ve yanlarında konuşulup kendilerinin yorulmaması lazımdı Bu konuya doktorları büyük önem veriyorlardı

    İLK KOMA


    Profesör Fissenger'in fikrinin alınmasından sonra, doktorlar ikinci ponksiyon'un gününü tespit için toplandılar Operatör Doktor Mim Kemal Öke, 21 Eylül günü Atatürk'ün karnında biriken suyu tekrar aldı 26-27 Eylül günü Atatürk ilk kez komaya girdi Komayı atlatan Atatürk Ankara'ya gitmek istiyordu Ancak doktorlar Atatürk'ün Ankara'ya gitmesine izin vermiyorlardı Atatürk isyan edercesine "Ankara'ya gi****m Ne olacaksam orada olayım " diyor, doktorların izin vermemelerinin sebepleri açıklanınca hiddetleniyordu

    Atatürk "Beni bir an evvel Ankara'ya götürün yapılacak mühim işler var", demiş, ne yazık ki yapacakları, düşündükleri ne ise yapamamıştı

    Yapılan tüm tedavilere rağmen Atatürk günden güne kötüleşiyor, karın bölgesinde su toplanmaya devam ediyordu Viyana'dan Eppinger, Almanya'dan Bergmann adında iki profesör gelmişti Bunların koydukları teşhis ve tedavi aynı idi "siroz" Atatürk 16 Ekim 1938'de ağır bir komaya daha girdi ve 20 Ekim gününe kadar komada kaldı

    Alıntı

Sayfayı Paylaş