başarı öyküleri (arvişi)

Konu 'Alıntı Yazılar' bölümünde Moderatör Gül tarafından paylaşıldı.

  1. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0

    İki fincan kahve ve kavanoz

    Ne zaman hayatında bazı şeyler taşınamaz hale gelirse, ne zaman 24 saat kısa gelmeye başlarsa, o zaman mayonez kavanozu ve 2 Fincan Kahveyi hatırlayınız!

    Bir gün bir profesör, elinde birkaç kutu olduğu halde derse gelir. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir mayonez kavanozunu alır ve ağzına kadar tenis topları ile doldurur. Ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar;
    Öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler. Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker,

    Ne zaman hayatında bazı şeyler taşınamaz hale gelirse, ne zaman 24 saat kısa gelmeye başlarsa, o zaman mayonez kavanozu ve 2 Fincan Kahveyi hatırlayınız!

    Bir gün bir profesör, elinde birkaç kutu olduğu halde derse gelir. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir mayonez kavanozunu alır ve ağzına kadar tenis topları ile doldurur. Ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar;
    Öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler. Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur. Ve öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar, onlar da 'evet' doldu derler, profesör bu defa masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker.
    Tabii Ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur.
    Ve tekrar öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar, Öğrenciler de koro halinde 'evet' derler.
    Bu sefer profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, Kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur. Öğrenciler gülerler!
    Profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek 'eveet' Diyerek;


    Ben '
    Bu kavanozun sizin hayatınızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım ' Der.

    Şöyle ki;


    Bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir; aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan şeylerdir.

    Diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı doldurur.


    O çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeylerdir; işiniz,
    eviniz, arabanız vs.
    Kum ise diğer ufak tefek şeylerdir.

    'Şayet Kavanoza önce kum doldurursanız...' diye, anlatmaya devam eder, 'çakıl taşlarına Ve özellikle de tenis toplarına (yeterli) yer kalmaz.
    Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır.
    Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz Eden şeylere çevirin. Çocuklarınızla oynayın. Sağlığınıza dikkat edin. Eşinizle yemeğe çıkın. Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın. Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin. Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin


    . Gerisi hep kumdur.
    Bu Ara Bir öğrenci sorar; 'Peki, O iki fincan kahve nedir?'
    Profesör gülerek: 'Bu soruyu bekliyordum, Hayatınız ne Kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan Kahve içecek kadar yer vardır.
  2. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    Görmüyordu, Duymuyordu ama insanlığın ışığı oldu

    Renklerden ve seslerden mahrum Bir Çocuk..
    Tüm insanlık için insan beyninin ne büyük mucizeler yarattığının canlı örneğiydi. Helen Keller 27 Haziran 1880 de dünyaya geldi. Ancak henüz 19 aylıkken geçirdiği birkaç gün süren yüksek ateşli bir hastalık sonucunda görme, işitme ve konuşma yeteneklerini kaybetti. İnsanı adeta bir kara kuyuya hapseden bu rahatsızlık dış dünyayla bağlantısını kopardı.

    Renklerden ve seslerden mahrum Bir Çocuk..
    Tüm insanlık için insan beyninin ne büyük mucizeler yarattığının canlı örneğiydi. Helen Keller 27 Haziran 1880 de dünyaya geldi. Ancak henüz 19 aylıkken geçirdiği birkaç gün süren yüksek ateşli bir hastalık sonucunda görme, işitme ve konuşma yeteneklerini kaybetti. İnsanı adeta bir kara kuyuya hapseden bu rahatsızlık dış dünyayla bağlantısını kopardı.

    Bir buçuk yaşını henüz doldurmuşken böyle bir güçlükle karşılaşan küçük kızın konuşmayı öğrenmesi elbette çok zordu. Birtakım hırıltılar çıkarıyordu sadece. Durup dururken öfke nöbetlerine giriyor, tabakları kırıp döküyor ve odada kendisiyle birlikte olanlara saldırmaya başlıyordu. Birkaç doktor kendisine zihinsel olarak hasta teşhisi koydu. Ömür boyu bir akıl hastanesinde kalması öneriliyordu Helen’in. Ailesi ise kızlarının zihinsel olarak hasta olduğunu hiçbir zaman kabul etmedi.
    Küçük kız beş yaşından sonra kendisinin diğer insanlardan farklı olduğunu anlamaya başladı.. Düşünebildiği, hissedebildiği halde görememek, duyamamak ve konuşamamak onu çileden çıkarıyor, kendisine dayanılmaz acılar veriyordu. Sağı solu tekmeliyor, çığlık atıyor, kendisine yaklaşanları ısırıyordu.
    Öğretmeniyle yeniden doğdu..
    3 Mart 1887 de küçük kız yeniden doğdu adeta. Artık yedi yaşındaydı. Ailesi Helen’e özel öğretmenlik yapması için genç bir bayan eğitmen tuttu. Anne Sullivan. Anne Sullivan anne ve babasını kaybetmiş ve kimsesizler yurdunda büyümüştü. Beş yaşında görme yetisini büyük ölçüde yitirmişti; ancak daha sonra geçirdiği iki operasyon sonucu normal baskıda hazırlanmış bir kitabı okuyabilecek kadar görebiliyordu.
    Anne Sullivan Helen’le iletişim kurabilmek için ona parmaklarla yazmayı öğreterek başladı işe. Helen için bir oyuncak getirmişti yanında. Bu hediye oyuncağı işaret etmek için oyuncak anl***** gelen “doll” sözcüğünü Helen’in avucuna parmaklarıyla yazdı. Helen avuçlarının içinde öğretmeninin parmaklarını hissedebiliyor, parmaklarıyla yazdıklarını tekrar edebiliyor ama yazdıklarının ne anlama geldiğini anlayamıyordu henüz.
    Bir gün Helen’in elini akan musluğun altına tuttuğu bir anda öğretmeni Anne Sullivan da diğer eline “su” sözcüğünün harflerini yazdı. İşte bu andan sonra müthiş bir gelişme başladı. Helen bir elinde hissettiği serin suyla diğer elinde hissettiği parmakların yazdığı “su” sözcüğünü ilişkilendirebilmişti. Bundan sonra müthiş bir gelişme başladı. Ansızın ortaya çıkan bu kıvılcımla dünyanın kapıları küçük kıza ardına kadar açıldı. Hocasından eline geçirdiği her şeyi kendisine hecelemesini istiyordu. Artık sözcükleri ve yazılımlarını büyük bir hız ve hevesle öğrenebiliyordu.
    Helen Keller 1888’de Körler Enstitüsüne başvurdu. 1890’da konuşmayı öğrendi ve 1894 yılında New York’taki körler okuluna gitti. Redcliffe Kolejine başladığında Almanca ve Latince biliyordu. Daha sonra Fransızca ve Rusça öğrendi. Artık spor yapabiliyor, ata binebiliyor ve kağıt oyunlarını başarıyla oynuyordu.
    Pedagoji eğitimi aldı ve 1904 yılında 24 yaşına geldiğinde o artık üniversiteden mezun ilk sağır ve kör kişiydi. Mücadelesini “Her şey su ile Başladı” isimli kitabında anlattı.
    Parmak uçlarıyla Tanıdığı Yaşamı Bizden Daha İyi Tanıdı
    H. Keller ışık ve sesten mahrum bir duyu hayatına sahipti; ama diğer algıları öyle güçlüydü ki karşısındaki insanın kişiliğini bile tartabilirdi. Kendisine gece ve gündüzü nasıl ayırt ettiği sorulduğunda şöyle cevap vermişti: gündüz hava ve kokular daha hafiftir.
    Mark Twain 19. yy. ın iki büyük kişisinden biri olarak tanımladığı Keller’in örnek yaşamı 1968’de sona erdi. Helen Keller hayatı parmak uçlarıyla tanımıştı; ama eminiz ki hayat hakkında bizden çok daha fazla şey biliyordu.
  3. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    İlkokul mezunu bile olmayan çoban 3 kitap yazdı

    Şanlıurfa’dan Ankara’ya kitap okuyarak yürüyen, ilkokul mezuniyeti bile olmayan çoban şair Ahmet Aslan, koyun otlatırken bulduğu ilginç taşlardan esinlenerek 3. kitabını yazdı. Ahmet Aslan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 10 yıl önce iş bulamadığı için Şanlıurfa’dan yola çıktığını, bir yakınının yaşadığı Konya’nın Cihanbeyli ilçesine geldiğini söyledi.

    “Burada ne iş yapabilirim” diye düşünürken çobanlığın, ailesinin geçimini sağlayacak parayı kazandırabilecek bir iş olduğunu öğrenip, Gölyazı beldesine bağlı bir köyde işe başladığını anlatan Aslan,

    Şanlıurfa’dan Ankara’ya kitap okuyarak yürüyen, ilkokul mezuniyeti bile olmayan çoban şair Ahmet Aslan, koyun otlatırken bulduğu ilginç taşlardan esinlenerek 3. kitabını yazdı. Ahmet Aslan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 10 yıl önce iş bulamadığı için Şanlıurfa’dan yola çıktığını, bir yakınının yaşadığı Konya’nın Cihanbeyli ilçesine geldiğini söyledi.

    “Burada ne iş yapabilirim” diye düşünürken çobanlığın, ailesinin geçimini sağlayacak parayı kazandırabilecek bir iş olduğunu öğrenip, Gölyazı beldesine bağlı bir köyde işe başladığını anlatan Aslan, “2 yıl burada çalıştım, ardından Yenicoba beldesinde çobanlığa devam ettim. Daha sonra da ailemle beraber Cihanbeyli ilçe merkezine yerleştim” dedi.

    Çobanlık yaparken çok boş zamanı olduğunu bunu okuyarak değerlendirmeye başladığını anlatan Aslan, öyküsünü şöyle anlattı:

    “Ben Şanlıurfa’da ancak ilkokul 3. sınıfa kadar okuyabildim, ilköğretim okulu mezunu bile değilim. Ancak okumak, özellikle de şiir kitapları okumak bende zamanla bir tutkuya dönüştü. Küçük kağıt parçalarına kendi şiirlerimi yazmaya başlamıştım, bunu kitap haline getirdim. ’Bütün kuşları alkışlamaya gidiyorum’ isimli bu şiir kitabım, gazetecilerin yaptığı haberin ardından Türkiye gündeminde ses getirdi. Bu hevesle ’İdil’ isimli ikinci şiir kitabımı da yazdım, bu da ilgi uyandırdı. Son olarak da koyun otlatırken bir gazete parçasındaki şiir haberinden yola çıkarak Bursa’nın Yıldırım ilçesine gittim. Burada yaşadıklarımdan etkilenerek de ’Peron Nilüfer’ isimli öykü kitabımı kısa süre önce yazdım, baskısı tamamlandı. Bu kitaptaki kısa öykülerin çoğu kendi yaşadıklarım.” Bu son kitabında “insanı, yaşamı ve çobanlığımla ilgili ilginç anıları” konu edindiğini vurgulayan Ahmet Aslan, “2008 yılında benim yetiştiğim ve ait olduğum kırsal kesim insanına kitabın önemini anlatmak için asıl memleketim olan Şanlıurfa’dan Ankara’ya tam 809 kilometre kitap okuyarak yürüdüm. Bu eylemim de basında geniş yer almıştı” dedi.

    Aslan, son kitabını yazarken en çok, koyun otlatırken bulduğu, insan ve hayvan yüzlerine çok benzeyen, kendiliğinden doğal etkiyle şekillenmiş ilginç taşlardan esinlendiğini, kitabında bu taşların fotoğraflarına da yer verdiğini belirterek, şöyle devam etti:

    “Bu taşlar, İstanbul’da müzesi olan Sunay Akın’ın da dikkatini çekti. Hatta taşlardan 4’ü şu an onun müzesinde bulunuyor. Bu taşlardan toplamaya devam ediyorum, şu an bu ilginç görünümlü taşların sayısı 20’yi aştı. Bu taşlarla bir taş müzesi kurmayı kafama koydum. Binlerce yılda doğal etkiler sonucu şekillenen bu taşlar beni adeta cezp ediyor, bu işi çok önemsiyorum. Bu taşların sayısı bir müze kurulacak sayıya ulaştığında, bugüne kadar çobanlıktan kazandığım birikimlerle bile olsa ’İlginç Taşlar Müzesi’ adı altında bir müzeyi hayata geçireceğim.”
  4. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    Üniversiteden terk, garajdan mezun

    Türkiye’de hayatını kurtarmak isteyen gençler için “tek” adres üniversiteyi kazanmak olarak gösterilir. Küçük yaşta çocukların çalışmak istediği meslekler de buna göre şekillenmiştir.

    Doktor mühendis avukat vs... Üniversitelerin en yüksek puan isteyen bölümleri de bu meslek gruplarına aittir ve gelecek arayanların hücumuna uğrar. Türkiye’de gençlik yılları okul dershane ve ev üçgeninde geçirilen saatlerce sınav hazırlığı ile geçer. Her yıl Forbes dergisi dünyanın zenginleri listesini açıklar.

    Türkiye’de hayatını kurtarmak isteyen gençler için “tek” adres üniversiteyi kazanmak olarak gösterilir. Küçük yaşta çocukların çalışmak istediği meslekler de buna göre şekillenmiştir.

    Doktor mühendis avukat vs... Üniversitelerin en yüksek puan isteyen bölümleri de bu meslek gruplarına aittir ve gelecek arayanların hücumuna uğrar. Türkiye’de gençlik yılları okul dershane ve ev üçgeninde geçirilen saatlerce sınav hazırlığı ile geçer. Her yıl Forbes dergisi dünyanın zenginleri listesini açıklar. Ancak ağzımız açık hayranlıkla ve ilgiyle takip ettiğimiz zenginlerin hiçbirinin doktor mühendis veya avukat olmaması birçoğumuzun dikkatine takılmaz. Onları başarılı kılan yapmak istedikleri işin peşinden koşacak özgür bir alana sahip olmak ve girişimcilik ruhunu yakalamak...

    Sergey Brin Larry Page ile Google’ı 24 yaşında kurdu

    İnternet dünyasını Google kasırgası kavuruyor. Google basit arayüzü ve hızla sonuç getiren bir arama motoru olarak kurucularını milyarderler listesine sokuverdi. Larry Page ve Sergey Brin Stanford Üniversitesi’nde doktora çalışmalarında denedikleri arama yöntemi ile yola çıktılar. Doktora çalışmalarına ara verip bu fikrin peşinden koşan iki arkadaş kendilerine yatırım yapacakları işadamları aramaya başlarlar. Sun şirketi kurucularından Andy Bechtolsheim henüz ortada olmayan Google isimli şirkete 100 bin dolar yatırır. Öyle ki resmi anlamda Google şirketi olmadığı için çeki bankada nakde dönüştüremezler ve para bir çekmecede birkaç hafta beklemek zorunda kalır. Yatırımcılardan toplamda 1 milyon dolar toplamayı başaran Page ve Brin Eylül 1998’de Kaliforniya’da bir arkadaşlarının garajlarında Google şirketini resmen kurarlar. Arama motoru olarak başlayan Google kısa zamanda dev bir şirkete dönüşmeyi başardı. O kadar ki kurulmasından 6 yıl sonra 2004 yılında Google’ın halka arz edilmesiyle Larry Page ve Sergey Brin Microsoft kurucuları Bill Gates ve Paul Allen’dan daha hızlı milyarderler kulübüne katıldı. Şu an Larry Page ve Sergey Brin 32 yaşında ve her biri yaklaşık 13 milyar dolarlık bir servetleriyle dünya zenginler sıralamasında 12. ve 13. sırada yerlerini aldı. Google arama motoru dışında birçok alanda faaliyet göstermeye devam ediyor.

    Microsoft doğduğunda Bill Gates 20 yaşındaydı

    80’li yıllarda bilgisayarın hayatın her alanına girmesiyle teknoloji şirketlerinin isimleri sahipleri kulaklarımıza aşina gelmeye başladı. Bu dünyanın ortak özelliklerine bakıldığında göze çarpan iki nokta var: Garaj veya üniversiteyi terk etmek... Bill Gates 50 milyar dolarlık serveti Windows işletim sistemi ve MSN Messenger ile artık aileden biri. Peki son 13 yıldır dünyanın en zengini unvanını kimseye bırakmayan bu adam 50 milyar doları kazanmaya nasıl başladı. Harvard Üniversitesi’nde hukuk okumak için girmesine rağmen özel ilgisi bilgisayar programcılığıydı. 1 Ocak 1975 sayılı Popüler Elektronik dergisinde Altair8800 adlı bilgisayarı görünce bunun için bir program göstermek istediğini bilgisayar üreticisine söyler. Ancak elinde ne bilgisayar vardır ne de göstermeyi taahhüt ettiği program. Bill Gates ve Paul Allen 8 haftada programı yazarlar ve Altair8800 üstündeki denemede başarılı olur. Bill Gates Harvard’ı bırakır ve Altair8800 firmasının üretim yaptığı şehre taşınır Microsoft’u kurar. Her ne kadar Bill Gates kadar ön plana çıkmasa da şirketin kurucu ortaklarından olan Paul Allen da Washington Eyalet Üniversitesi’ndeki eğitimini bırakarak Microsoft’un kurulmasını sağlar. Nitekim Bill Gates’in Harvard’ı bırakmasında Paul Allen’ın etkisi büyüktür. Allen 22 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zenginleri arasında ilk 10’daki yerini korumaya devam ediyor.

    Garajda doğan YouTube 16 milyar dolara Google’a satıldı

    Garajda kurulan şirketler listesinin son popüler örneği YouTube. Kullanıcılarının kendi çektikleri videoları paylaştığı bir site olan YouTube kurucusu ise 20’li yaşlardaki 3 arkadaştan oluşuyor. 2005 yılında kurulan şirket 2006 yılında TIME dergisi tarafından yılın icadı seçildi. YouTube hızla yükselen popülerliği sayesinde 9 Ekim 2006’da Google tarafından 16 milyar dolara satın alındı ve sahiplerini zenginler kulübüne dâhil etti.

    iPod ürecisi Apple’ın patronu Steve Jobs 21 yaşında yola çıktı

    Her eve bilgisayar girme rüyası 1970’li yılların sonlarında Apple’ın kişisel bilgisayarının doğuşuyla hız kazandı. Renkli grafikleriyle ev kullanıcılarının ilgisini çekmeyi başaran Apple’ın kurucularından Steve Jobs Apple bilgisayarlarını ilk önce yatak odasında burası küçük gelmeye başlayınca evlerinin garajında üretmeye başladı. Jobs Reed College’da bir dönem okuduktan sonra üniversiteyi bıraktı. Ruhsal aydınlanma aramak için Hindistan’a giden Jobs dönüşte Hint kıyafetleri ve tıraş edilmiş kel kafası ile Atari bilgisayarda çalışmaya başladı. Kısa süre sonra da Apple I için çalışmalara başlayan Steve Jobs 21 yaşında Apple Computer firmasını 1976 yılında kurdu. 25 yaşına geldiğinde 1980 yılında Apple’ı halka arz etti ve milyonerler dünyasına adım attı. Apple şirketi şu an iMac kişisel bilgisayarlarının ve iPod müzik çalarların üreticisi konumunda bulunuyor. Steve Jobs 44 milyar dolarlık kişisel servetiyle milyarderler listesinde yer alıyor.

    Michael Dell 19 yaşında Dell’in başına geçti

    80’li yıllarda yazılım alanında Microsoft ile Bill Gates’in adı duyulurken Apple ve IBM’e bilgisayar dünyasından yeni rakipler de doğmaya başladı. Bunların arasından Dell bilgisayarları diğerlerinden pazarlama tekniği ile kendini ayırt ediyordu. Henüz 19 yaşında Texas Üniversitesi’nde okurken Dell bilgisayar şirketini kuran Michael Dell tüketicilere bilgisayarları bir mağaza aracılığı satmıyor PC Limited dergisine verdiği ilanla müşterilere birebir ulaşmaya çalışıyordu. Bu strateji Dell bilgisayarlarının rakiplerine oranla daha ucuza mal olmasına ve kişilerin ihtiyaçlarına göre cevap vermesine imkan sağladı. İlk yılında 6 milyon dolar ciro yapan şirketin başarısı Dell’in üniversiteyi bırakıp tam zamanlı şirket yöneticiliğiyle sonuçlandı. 2004 yılında Dell dünyanın en çok kâr eden bilgisayar üreticisi olarak 49 milyar dolar ciro ve 3 milyar dolar kâr etti. Michael Dell 41 yaşında 171 milyar dolar kişisel servetiyle 2006 yılında dünyanın en zengin 12. milyarderi unvanına sahip.
  5. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    Öğretmen olmak

    Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Bayan Mediha bir yıl önce Mustafa yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki,

    Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Bayan Mediha bir yıl önce Mustafa yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, Bayan Mediha onun kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (x ) yapmaktan ve kâğıdın üstüne büyük? F? (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu.

    Bayan Mediha nın okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu ve Mustafa nın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı.

    Mustafa nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

    Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli? İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

    Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evde ki yaşamı mücadele içinde geçiyor.?

    Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

    Mustafa nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evde ki yaşamı yakında onu etkileyecek. Mustafa nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı: "Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok
    fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.Bunları okuyunca, Bayan Mediha problemi kavradı ve kendinden utandı.

    Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafa nın hediyesini alıncaya kadar bu böyle devam etti.Mustafa nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı ile beceriksizce sarılmıştı. Bayan Mediha onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Bayan Mediha pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı.

    Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz.

    Çocuklar gittikten sonra, Bayan Mediha en az bir saat ağladı. O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı. Bayan Mediha, Mustafa ya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna kadar Mustafa sınıfta ki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.

    Bir sene sonra, Bayan Mediha kapısının altında Mustafa dan bir not buldu,ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.Altı yıl sonra Mustafa dan bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı. Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını,sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Bayan Mediha nın tüm yaşamında ki en iyi ve ne favori öğretmen olduğunu yazmıştı. Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama simdi ismi biraz daha uzundu. Mektup söyle imzalanmıştı,

    Prof. Dr. Mustafa Yılmaz ( Tıp Doktoru)

    Öykü burada bitmiyor. Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var. Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde BayanMediha nın damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.Şüphesiz Bayan Mediha bunu kabul etti. Ve tahmin edin ne oldu? Taşları düşmüş olan o bileziği takti. Dahası, Mustafa nın annesinin süründüğü parfümden sürdü.Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Bayan Mediha nın kulağına şöyle fısıldadı,"Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim. Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim" Bayan Mediha, gözlerinde yaslarla fısıldadı, söyle dedi,Mustafa, yanlış şeylere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum". Birinin Hayatında Bir Fark Oluşturmaya Çalışın.Bunu iletin, birinin yüreğini ısıtın, hayatında bir fark oluşturmaya çalışsın.
  6. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    Kendinize Engel Olmayın.

    1950"li yıllarda kamuoyunda; doktorların araştırmalarına dayanarak "bir mil dört dakikanın altında koşulamaz, bu insan fizyolojisi açısından mümkün değildir" yargısı vardı. Bu görüşler atletizmle uğraşan atletleri ve atletizm otoritelerini etkilemiştir. Atletizm otoriteleri ve atletler bu görüşün etkisinde kalarak bir mili dört dakikanın altında koşmayı hiç düşünmediler. Yarışmalarda bütün atletler artık rekor kırmak için değil sadece birinci olmak için koşuyorlardı.

    Roger 1954 yılında yapılacak olan yarışa bir yıl kala bir mili dört dakikanın altında koşmak için hazırlanmaya başladı. Bu hedefine ulaşmak için tam bir yılı vardı. Bir yıl boyunca bütün fiziki çalışmalarını yaptı; ama Roger biliyordu ki bu yarışmada hedefe ulaşmak için sadece fiziksel antrenmanlar yeterli değildi. O her gün zihinsel antrenmanlar da yapmayı ihmal etmedi. Zihninde artık tek bir düşünce vardı: Hedefe ulaşmak. Hedef ise bir mili dört dakikanın altında koşmaktı. Bunun için bütün yolları deneyecekti. O, bu yarışa hazırlanmaya "Bir mili dört dakikanın altında koşacağım" diye başladı. Kendisine olan güveni tamdı. Zihninde hep bir yıl sonraki yarışı ve onun sonunda kıracağı rekoru düşünüyordu. Yarış başladığında tüm yarışçılar birinci gelmeyi düşünürken Roger rekora koşuyordu. Onun tek hedefi vardı, bir mili dört dakikanın altında koşmak.

    Onu gerçekleştireceğinden şüphesi yoktu. Yarış Roger"in birinciliğiyle bitti. Onun için birinci gelmek önemli değildi. Skor borda yöneldi. Orada yazan rakam 3,59" du.

    Roger başarmıştı. Bir yıl boyunca çaba sarf ettiği hedefine ulaşmıştı. Roger zaferi bedensel gücü ile değil, zihinsel gücü ile kazandı.

    Roger"den sonra gelen birçok sporcu da zihnin gücünü keşfederek inanılması mümkün olmayan rekorlara imza attılar. Bir yıl içerisinde aynı rekoru 300 atlet kırmayı başardı. Artık sporcular inanılmazları gerçekleştirmenin formülünü %20 bedensel güç % 80 zihinsel güç olarak özetliyorlardı.
  7. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    Başarının Sırrı

    Tarihte şöyle anlatılır...
    Bir savaşta komutanın ordusu savaşı kaybeder ordu dağılır
    komutanda kaçarak bir mağaraya sığınır. Mağarada oturup düşünürken bir karıncanın duvara doğru yürüdüğünü görür
    Karınca bulduğu küçük bir arpa tanesini ağzına alıp duvara tırmanmaya çabalıyormuş.İlk çabası daha işin başındayken boşa çıkmış.

    Sonra tekrar denemiş ve duvarı yarılamışken tekrar aşağı yuvarlanmış ağzındaki arpayla birlikte.Kimi zaman duvarın daha altındayken, kimi zaman da duvarın ortasındayken kimi zamanda tam duvarın sonuna vardığı bir anda aşağı düşüyormuş.Ama karınca her defasında bir daha deniyormuş.Yılmadan ve kararlıkla. Sabırla…
    Komutan tam YETMİŞ ÜÇ denemeyi saymış ve nihayet karınca kendini duvarın öte tarafına atmayı başarmış
    İşte o an Komutan mağaradan haykırarak kalkmışve avazı çıktığı kadar bağırmış. heeeeeeeeeeeeytttttt.Kendini dışarı atarak tekrar yeniden savaşmaya başlamış.Bunu gören askerler cesaretlenerek savaşı kazanmışlar.Ardındandır ki özürlü baçağına rağmen dünyayı fetihe kalkmıştır.Komutan başarısını bir karıncanın cesaretini mo****yerek almıştır.
  8. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    BAŞARININ SIRRI kasada degil yürektedir...

    İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu. Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece borçlarıydı. Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti. Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı.

    Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu. 'Çok üzgün görünüyorsun. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli… Benimle Paylaşmak ister misin?' diye sordu yaşlı adam. İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, 'Sana yardım edebilirim' dedi. Çek defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki ona verirken de şöyle dedi: 'Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al' dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu.

    İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza ise John Rockefeller' e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin ad*****. 'Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim' diye düşündü. John Rockefeller' e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı. Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.

    Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya başlamıştı. Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti. Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü. Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı. Hemşire 'Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir' dedi. 'Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor. Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor' diye ekledi. Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.

    İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı. Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı.
    Birden, hayatının akışının değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.
    Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı.

    Başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda olanlardır. Başka yerde aramaya gerek yok.
    yalnızlık bunu beğendi.
  9. yalnızlık

    yalnızlık Üye

    Katılım:
    24 Şubat 2010
    Mesajlar:
    94
    Beğenileri:
    36
    Ödül Puanları:
    0
    Ayşegül,teşekkürler..
  10. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    İnanmak

    Köyün birinde kuraklık olmuş..Ne tarlaları canlandıracak, ne de hayvanların içebileceği bir damla su varmış..Tam bir kuraklık havası hakimmiş.
    Çaresiz köylüler, çareyi Hak kapısında aramışlar..Çoluk çocuk herkesi toplanmış, yanlarına hayvanlarını da alarak, yağmur duası için kırlara çıkmışlar..

    Köyün imamı eşliğinde tövbe ve istiğfar edip Allah’tan merhamet dilemişler..
    Henüz onlar ellerini indirmeden, Allah’ın inayetiyle gök gürlemeye başlamış..
    Köy halkı da sağanak yağmur altında sırılsıklam olmuş..
    Sadece şirin bir kız çocuğu ıslanmamış!..
    Çünkü dua edince yağmurun yağacağına bir tek o, gönülden inanmış ve yanına minicik şemsiyesini almış.

Sayfayı Paylaş