Beynin % 90 Oranında Kullanılamamasının Hikmeti Nedir?

Konu 'Dini Bilgiler' bölümünde Lethe tarafından paylaşıldı.

  1. Lethe

    Lethe Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    12 Nisan 2010
    Mesajlar:
    8.551
    Beğenileri:
    8.201
    Ödül Puanları:
    113

    [​IMG]

    Eli var ama tutabileceği bir şey yok. Ayağı var ama koşabileceği bir yer yok. Gözü var ama görebileceği bir manzara yok. Kulağı var ama duyabileceği güzel sesler yok. Organlarının şehadetiyle diyebiliriz ki o çocuk o içerisinde bulunduğu anne rahminde kalmak için yaratılmamıştır. Aksine bütün organlarını ve duyularını kullanabileceği başka bir yer için daha güzel bir dünya için tasarlanmış ve yaratılmıştır.

    Aynen bunun gibi insanın da beyni var ama çok azını kullanabiliyor. Gözü var ama ışığın belli bir dalga boyu aralığını görüyor. Kulağı var ama belli frekans aralığındaki sesleri duyuyor. Sevmek duygusu var ama tatmin olamıyor. Ebedi yaşamak isteği verilmiş ama ömrü kısa. O halde bunların kulanılacağı ve tatmin olacağı başka bir dünya olmalıdır.

    Demek ki, beynin çoğunun kullanılamaması, onun tamamının kullanılacağı ebedi ve sonsuz hayat olan ahiretin varlığına bir delildir.

    İnsan, bu kainatta Allah’ın ahsen-i takvim üzere yarattığı (Tin, 4), maddi ve manevi azalarla ve özelliklerle donattığı (İnfitar, 7), ihtiyaç duyduğu her şeyi kendisine ihsan ettiği (İbrahim, 34), yer yüzünde bir halife olarak tayin ettiği (Bakara, 30), mükerrem (İsra, 70) bir varlıktır.

    İnsanın büyüklüğünü anlamak için sadece insan beynine bakmak yeterlidir. Şöyle ki, kainatta yaklaşık 2³°° adet atom bulunduğu hesaplanmıştır. İnsan beyninde ise, ortalama 10 milyar adet sinir hücresi mevcuttur. Her sinir hücresi birbirinden farklı iki cevaba muktedir olduğundan 10 milyar sinir hücresi, 2¹°•°°°•°°°•°°° kabiliyet taşımaktadır. 2³°° ile, 2¹°•°°°•°°°•°°° hesaplanırsa, bir insan beyninin kaç kainat demek olduğu açıkça görülecektir. (1)

    Işık hayret verici bir hızla saniyede 300.000 km. hızla gitse de, insan düşünce ve hayal yoluyla şıktan daha hızlı bir şekilde güneşe ve yıldızlara ulaşmakta, düşünceleriyle adeta kainatı kucaklamaktadır. (2)

    İnsanın diğer maddi organları da böyledir. Her bir organda adeta yüzlerce fabrika çalışmaktadır. Hatta bir tek hücrede dahi, kilometrelerce yer işgal eden büyük fabrikalarda yapılamayan işler gerçekleştirilmektedir.

    İnsanın maddi yapısı böyle olunca, acaba manevi yapısı, ruh alemi nasıldır? Ruh maddeden ne derece üstün ve yüce ise, şüphesiz insanın ruhi hayatı, istidat ve kabiliyetleri de öylesine hayret verici, akılların idrak edemeyeceği bir durumdadır. İnsan ruhunda nihayetsiz ihtiyaçlar, nihayetsiz elemlere ve lezzetlere kabil istidat ve kabiliyetler vardır. İnsan bu yönüyle henüz tam olarak çözülmemiş bir muamma gibidir.

    Hz. Ali'ye nisbet edilen şu beyt, insanın kainattaki yerini ve önemini özet bir şekilde ifade etmektedir:

    Tez'umu enneke cirmun sağirun
    Ve fike intava el-alemu'l-ekber

    Sen kendini küçük bir cisim zannediyorsun,
    Halbuki, koca alem sende dürülmüştür. (3)

    Dolayısıyla, böyle bir yaratılışa sahip insanoğlu başı boş bırakılamaz, ona gösterilen bu büyük ihtimam kısa bir hayat yaşadıktan sonra bir daha kalkmamak üzere mezara girmesi için olamaz. Bilakis insan, bu dünya hayatının ötesinde başka bir hayat için yaratılmıştır. Bütün varlığı buna şehadet etmektedir. Artık insanın benim ne önemim var ki, benim için kainat yıkılsın, kıyamet kopsun ve yeni bir alem inşa edilsin? Ben bu küçük halimle inkar etsem, günah işlesem ne olur?.. diyemez. (4)

    İnsanın yaratılışına, istidat ve kabiliyetlerine dikkat eden, onun ebedi bir alem için yaratıldığını derhal anlayacaktır. Nasıl ki, balina gibi büyük bir balığı küçük bir havuzda çırpınır vaziyette gören bir insan, o balığın o havuza ait olmadığını, büyük denizlere okyanuslara ait olduğunu hemen anlarsa, işte, insanoğlunun fıtratı da öyledir. İnsan fıtratı, istidat ve kabiliyetleri başka bir alem için yaratıldığına şehadet ve delalet etmektedir.

    İnsandaki sayısız istidat ve kabiliyetlerin bu dünya hayatı için verildiği düşünülemez. Çünkü burada onların çoğuna ihtiyaç yoktur. Hatta pek çok istidat ve kabiliyet, hissiyat ve latifeler, yaratıldıkları gayeye yöneltilmedikleri takdirde, çok defa insanın dünyasını karartmakta, başına bela olmaktadırlar. Mesela, insanın geçmiş lezzetlerini düşünmesi, geleceğinden endişe etmesi, dünyaya karşı aşırı hırs ve bağlılığı, buna mukabil tatmin olmaması, onun dünyasını karartmakta, hayatının tadını kaçırmaktadır.

    Demek ki, bu duygular ve latifeler insana dünya hayatı için verilmemiştir. Bilakis ebedi bir hayatı kazanmak için verilmiştir. Çünkü asıl endişe-i istikbal (geleceği düşünüp tasalanmak), kabrin ötesi için gereklidir. Asıl hırs, ahiret azığı kazanmak içindir. Asıl muhabbet de, ahiret ve devamlı dostlar için verilmiştir... Bu duygu ve latifelerin asıl mecraları bunlardır. Aksi halde fayda değil, zarar getirirler.

    Dolayısıyla ahiretin olmadığı farzolunursa, insan derece ve şeref bakımından bütün hayvanlardan daha aşağı ve bedbaht bir duruma düşer. (5) Çünkü, insanın bu dünya hayatında çektiği çile, karşılaştığı bela ve musibetler hayvanlarınkinden daha çoktur.

    Zira insan, beklemesi ve düşünmesinden dolayı, elem ve musibetleri vukuundan önce ve sonra da yaşar. Hayvan ise böyle değildir, elemi sadece olduğu anda yaşar. Bu yüzden rahattır. Geçmiş ve geleceği düşünerek rahatsız değildir.

    Yine insanın dünyevi lezzetleri kemiyet ve keyfiyet açısından hayvanlarınkinden daha azdır. Mesela, kemiyet açısından öküz daha çok yer, serçe daha çok çiftleşir. Keyfiyete gelince, dünya hayatı bela ve musibetlerle, mihnet ve meşakketlerle doludur, lezzetler ise, denizden bir katre misali azdır. Dolayısıyla, insanın elemlerden, hüzünlerden kurtulacağı, safi lezzet ve nimetlere kavuşacağı başka bir alem, ahiret hayatı olmazsa, insan bütün hayvanlardan daha bayağı ve bedbaht duruma düşer. Lezzet ve nimet bakımından hayvanlar ondan daha çok nasip elde etmiş olurlar. (6)

    Cevheri, "Kıyamet gününe yemin ederim. Kendini kınayan nefse yemin ederim" (Kıyame, 1-2) ayetinin tefsiri sadedinde bu mevzuyla alakalı olarak şöyle diyor:

    "Cenab-ı Hak, dirilmemiz hakkında, kıyamet ve nefs-i levvame'ye yemin ediyor. Yani, mutlaka diriltileceksiniz diyor. Cenab-ı Hak, kıyametin azametine ve yücelere yönelen, terakkiyi arzu eden nefse yemin ediyor. Bu nefs öyle bir nefsdir ki, hiç bir mertebe ile iktifa etmeyip, mutlaka başkasını ister. Hiç bir haletle yetinmeyip, peşinden geleni arzular, daha üsttekini ister. Dolayısıyla bu yemin, kıyamete dair bir istidlal gibidir.

    Cenab-ı Hak sanki şöyle buyuruyor: Nefislerinizdeki terakki sevgisi ve bu dünya hayatında mahdut bir sınırda durmama arzusu, insanın rağbet ettiği şeylere kavuşacağı başka bir hayatın varlığına delalet eder. İnsanın tabiatı, kıyamete delalet eder. İnsanların yüce makamlara olan arzuları, susuzlukları, hırsları, mal ve ilimde daima daha fazlasını istemeleri, bir hal üzere karar kılıp yetinmemeleri başka bir hayat olduğunun delili dir.

    İnsan nefsi, araştırmaya, yeni şeyler bulmaya çok arzuludur. Fıtratında galip gelme ve başkalarından üstün olma arzusu vardır... Tarihte her melik hükmettiği insanlardan başkalarına da hükmetmek istemiş, her zengin sahip olduğu maldan daha fazlasına arzulamıştır. İnsanın gözünü ancak toprak doyurur.

    Acaba bu arzular, istekler bizde boş yere mi yaratılmıştır. Hayır! Hayır! Bu ancak ölümden sonra ve kıyamet günü ortaya çıkacak bir sırdan dolayıdır. İnsanın ebedi hayat gibi bir gayesi olmasa, o zaman hayat boş bir şey olur. Yer yüzündeki nizamın sonu apaçık bir hüsran olur. Halbuki, canlılardaki her bir kuvvenin mutlaka bir gayesi vardır. Bu tamahkarlıklar, savaşlar, ilimlerde fani olmalar, temellük, kahr, gemiler inşa etme, silahlar icad etme... bütün bu gayretler, arzular nedendir?

    Bütün bunlar bu yorgunluklara değmeyen bu dünya hayatı için midir? Kur'an bu soruya şöyle cevap veriyor: Hiç bir sınırda durmayan, yüce makamlar peşinde koşan nefs-i levvame'ye yemin ediyorum. Bu yeminin manası şudur: Bu kuvve ruhlarınıza, başka bir alemde her şeyi elde etmek ve hiç bir şeyden mahzun olmamak için konulmuştur". (7)

    İnsanoğluna Karun'un mülkü, Lokman'ın hikmeti, Süleyman'ın saltanatı verilse, hatta yer yüzünü ve içindekileri, semayı ve ihtiva ettiklerini elde etse, daha var mı? der. Sanki, ilahi kalemin ruhuna nakşettiği manaları ifade ederek şöyle der: Böyle (arzu ettiğim gibi) bir mülk ancak bu alemden daha yüksek başka bir alemde ve iştiyakıma münasip, arzularımı tatmin edecek başka bir diyarda olabilir. (8)

    Nitekim, "Dünya hayatına razı oldular ve onunla mutmain oldular..." (Yunus, 7) ayeti de, hakikatte insanoğlunun bu dünya hayatıyla itminan duymayarak başka bir alemin arayışı ve özlemi içinde olması gerektiğine işaret ediyor ve dünya hayatıyla mutmain olanları kınıyor...

    Dipnotlar:
    1. Ayhan Songar. Enerji ve Hayat, Yeni Asya yay. İst. 1979, 8. bsk. s.1.

    2. Georges Lakhovsky, L'Eternitœ La Vie et La Mort, Bibliotheque Charpentier, Paris, s. 202.

    3. Ali b. Ebi Talib, Divanu Emiri'l-Mü'minin, cem ve tertib: A. el-Kerem, Beyrut, 1998, s. 45

    4. Nursi, "O, yeryüzündeki her şeyi sizin için yarattı" ayetinin tefsirinde bu sadedde şöyle diyor: "Bu ayette meadın tahkikine ve bu mevzudaki şüphenin izalesine dair bir işaret vardır. Sanki o inkarcılar şöyle diyor: İnsanın ne kıymeti ve ehemmiyeti ve Allah katında ne makamı var ki, onun için kıyamet kopsun!? Böyle bir şüpheye cevaben Kur'an, bu ayetin işaratıyla diyor ki, Semavat ve arzın onun istifadesi için teshir olunmasından anlaşılıyor ki, insanın yüksek bir kıymeti vardır. Ve yine, Allah'ın insanı mahlukat için değil, mahlukatı insan için yaratmasından anlaşılıyor ki, insanın büyük bir ehemmiyeti vardır. Yine, Allah'ın kainatı kendi zatı için değil de, insan için yaratması, insanı da kendine ibadet etmek için yaratması gösteriyor ki, insanın Allah katında bir makamı vardır. Bütün bunlar gösteriyor ki, insan bu kainatta müstesna ve mümtaz bir varlıktır, diğer hayvanlar gibi değildir. Dolayısıyla, "sonra ona döndürüleceksiniz" (Bakara, 28) ayetinin cevherine mazhar olmaya layıktır (Nursi, İşaratu'l-İ'caz, s. 281).

    5. Bkz. Rağıb, Tafsilu'n-Neş'eteyn ve Tahsilu's-Seadeteyn, s. 178

    6. Favi, s.173.

    7. Cevheri, XII, 2.cüz, s. 308.

    8. Cevheri, V,1.cüz, s.110 ; bk. Veysel Güllüce, Kuranı Kerimde Ahiret İnancının Temelleri.

Sayfayı Paylaş