Bizans Sanatı

Konu 'Kültür-Sanat' bölümünde Moderatör Güleda tarafından paylaşıldı.

  1. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.623
    Beğenileri:
    4.563
    Ödül Puanları:
    113

    Erken Hristiyan ve Bizans Sanatı

    Bizans Sanatı, Roma İmparatorluğu’ndaki siyasal değişikliklerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Büyük ölçüde Roma Sanatı ile ilişkili bir sanat olmuştur. Hristiyanlığın yasak olduğu yıllarda dini ibadetlerini gerçekleştirmek için katakomplar ( yeraltı mabedleri ) yapmışlardır. Burada sembolik bir sanat vardır. Erken Hristiyan Sanatının gelişmesinde en önemli bölge Kapadokya bölgesidir. Bu alandaki kaya mezarlarında birçok resime rastlanır. Bizans Sanatı’nın dönemleri:
    1. Erken Bizans Dönemi : 5. yy sonundan 726 yılına kadar devam eder. Bu dönemde Hellenistik ve Roma sanatı özellikleri Bizans sanatı üzerinde etkili olmuştur.
    2. İkonoklaşma Dönemi : (726-842) Bu dönemde tasvir yasağı vardır.
    3. Orta Bizans Sanatı : (842-1204) Bizans sanatının kendine özgü karakterini bulduğu dönemdir. İslam uygarlığı ile beraber, ilkçağın bilgi ve doğunun sanat zevkinin egemen kıldıkları bir dönemdir.
    4. Son Dönem : 1261’den 1453’e kadarki son eserlerin verildiği dönemdir.

    Mimari
    Bizans sanatı M.S. 4. ve 5. yüzyıllarda Hellen ve Roma kültürünün yeni bir yorumu olarak Anadolu’da doğmuş ve Konstantinopolis’te gelişmiştir. Selçuk uygarlığı (1071-1299) sağlam ve bakımlı yolları, taş köprüleri, kervansarayları, su kemerleri, camileri, medreseleri, rasathaneleri, kütüphaneleri, hamamları ve sarayları ile Avrupa dahil Ortaçağ dünyasının en ileri düzeydeki temsilcilerinden biri idi. Haçlı Seferleri sırasında Anadolu’ya gelen Avrupalılar Selçuklular’dan bir çok konuda etkilendiler. Başlangıçta ilk olarak Şam mimarisinden faydalanmış ve bunları yeni amaçlarına uydurmasını bilmiştir. Esası bir bir toplantı yeri olan bazilikayla, ufak ticari anlaşmazlıkları halleden hakimin yerine İsa mefhumunun alınması ile Hıristiyanlaştırarak bir kilise haline getirmişlerdir. Bazilika şeklindeki kilise, uzun bir yapıdır. Doğu ucunda yarım yuvarlak bir şekilde dışarı taşan bir apsis, batı ucunda ise, narteks adı verilen bir hol bulunur. Narteksin iki yanındaki merdivenlerden yan neflerin üzerinde uzanan ve kadınlara ait olan galerilere çıkılır. Bir bazilikanın üstü çift meyilli ve kiremit kaplı ahşap bir çatı ile örtülü olurdu. Bu basit ve sade kilise tipi; Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında ve Bizans Sanatının özellikle ilk devrinde hayret verici bir derecede tutulmuş ve sayısız denecek kadar çok örnek meydana getirilmiştir.
    Bu tipin karakteristik örneklerinden biri de başkent İstanbul’dadır. 461’de kurulan Studios Manastırı’nın Aziz Ioannes Prodromos’a ithaf edilen kilisesi olan bu bina, önce İmrahor Anıtı sonra İlyas Bey Camii adını alarak zamanımıza kadar gelmiştir. Yıkık bir halde olan bu binada bazilika tipi en yalın biçimde uygulanmıştır. Yapının iç mekanı bütün normal bazilikalarda olduğu gibi iki sütun dizisi ile üç nefe ayrılmıştır. 18. yüzyıldaki yangından sonra sağ taraftaki sütunlar kaldırılmış, ahşap çatıdan da hiçbir iz kalmamıştır. Henüz ayakta duran soldaki sütun dizisinin, yangın nedeniyle süslemelerini tümüyle yitirmiş başlıkları üzerinde zengin bir biçimde işlenmiş mermer bloklardan oluşan bir arıitrav bulunmaktadır. Dışarı taşkın apsis dıştan üç cepheli, içerden ise yarım yuvarlaktır .
    Kaynağını ilkçağ sanatının türbe ve hamamlarından alan ve Hıristiyan mimarisi tarafından özellikle anı yapılarında kullanılmak üzere benimsenen bu tipin güzel bir örneği, İstanbul’da bugün Küçük Ayasofya Camii adını taşıyan eski Sergios ve Bakkhos Kilisesi’dir. İmparator İmparator I. Jüstinyen tarafından 526-530 yıllarında yaptırılan bu yapının dış duvarları, pek düzgün olmayan bir kare oluştururlar. Batıya bakan cephe önündeki sütunlu son cemaat yeri, bir Türk dönemi eklentisidir. içerde sekiz güçlü paye ile oluşturulan sekizgen bölümü basık, dilimli bir kubbe örtmektedir. Bu orta mekan doğu yönünde ileri doğru uzanan ve dışarı taşan bir apsise sahiptir. Payeler ve bunların arasındaki sütunlar ile dış duvarlar arasında kalan dehliz, orta kısmı bir atnalı gibi sarmakta, üst kısımda ise bir galeri bulunmaktadır.
    Bizans mimarisi bu iki ayrı tipi, bazilika ve merkezi planı birleştirerek yeni bir mekan yaratmaktan da geri kalmamış, bunun sonucunda 5. yüzyılın sonlarına doğru kubbeli bazilika denen tip doğmuştur. Yuvarlak bir mekan esas oluşturacak şekilde kurulan bu binalarda, mekanın üstü yapının bütününü kaplayan bir kubbe ile belirtilmiştir.
    İlk örnekleri Anadolu’da yapılan kubbeli bazilikaların en görkemlisi ise, İstanbul’daki Ayasofya’dır. Burayı Anadolulu iki mimar İmparator I. Jüstinyen’in emri ile 532-537 yıllarında, yanmış olan eski bir kilisenin yerine yapmışlardır.
    Bizans Sanatının ilk devresi siyasi ve askeri gerilemelerle beraber 726'da ortaya çıkan ve kiliselerin dini resimlerle süslenmesini yasak eden bir cereyan ile sarsıntı geçirmiş ve bu durum, kısa bir ara ile 842 tarihine kadar sürmüştür. Bu döneme ikonaklasma denir .
    İkonaklasmanın 842'de ortadan kalkması ile gerçek anlamı ile başlayan Orta Bizans devri sanatı, 1204'de Bizans'a karşı yapılan Haçlı seferlerinin sonunda İstanbul'u 'u ele geçiren Latinlerin burada bir Latin İmparatorluğu kurmalarına değin sürmüştür.
    Bu devirde Bizans Sanatı, kilisenin İkonaklasmaya karşı kazandığı zaferle yeni bir yön almış ve sanat, önceki devrindeki özgünlüğünü yitirerek, kilisenin günden güne kuvvetlenerek hakimiyeti altında belki de sert ölçülere bağlanmak zorunda kalmıştır.
    Orta Bizans devrinde ufak ölçüler hakim olmakla beraber dış çizgilerin zarif, ölçülerinse uyumlu olmasına önem verilmiştir. Yunan Haçı plan bu devirde mimari tiplerin başında gelmekte, hatta uzun süre tek mimari tipi teşkil etmektedir. Bu tipte binanın orta kısmının bir Yunan haçı biçimindedir ve tam ortada bir kubbe bulunmaktadır . Başlangıçta hayli kaba ve ağır bir görünüşe sahip olan Yunan haçı planı sonradan geliştirilerek iç çizgilerin incelmesi ile daha hafif bir görünüş almıştır.
    Bu ikinci safhada kubbe Kalenderhane Caminde olduğu gibi ağır masif köşe duvarlarına değil, paye ve sütunlara bindirilmiş. Bu tip yapılardan biri olan Bodrum Cami yüksek bir kripto üzerinde kurulmuştur. Dört sütunlu Yunan haçı planı bütün özelliklerini burada gayet açık bir biçimde görmek mümkündür. Bir narteksi takip eden naos dört ince payenin yardımı ile taksim edilen bir Yunan haçı çeklindedir. Binanın dış cephelerine konulan birtakım yan yuvarlak payeler ve bunların arasına yerleştirilen kor kemerlerle hareket ve plastik bir ifade kazandığı görülmektedir.
    10. yüzyılda inşa edilen Lips Manastırı kilisesi olan Fenari İsa Cami'nin kuzey kanadı da aynı tipin gayet karakteristik bir örneğidir. Yalnız burada 17. yüzyıldaki bir tamir esnasında dört sütun kaldırılarak yerlerine iki büyük kemer inşa edilmiş ve 13. yüzyılda güney tarafına ikinci bir kilise eklenmiştir . Eski adı bilinmeyen ve 10. veya 11. yüzyılda. yapıldığı tahmin edilen Vefa Kilise Cami adıyla da bilinen Molla Gürani Cami ise, 14. yüzyılda eklenen büyük Theotokos Ton Diakonissa Kilisesi (Akataleptos) = Kalenderhane Cami ve anıtsal dış narteksi bir tarafa bırakacak olursa dört sütunlu Yunan haçı planı veren bir Orta Bizans devri kilisesidir .
    Komnenos sülalesi zamanında 1081 - 1118 yılları arasında yapılan ve Pantepoptes Manastırının kilisesi olan Eski imaret Cami ise. aynı tipin en güzel örneğidir. Komnenos sülalesi tarafından kurulan ve esası 1136.da yapılan Pantakrator Manastırının kilisesi olan Zeyrek Kilise Cami, bu devirde büyük kiliselerin ancak ufak kiliselerin birleşmesiyle meydana getirildiğini gösteren karakteristik bir örnek olarak dikkati çeker.
    Yunan hacı planlı kiliselerin en büyük örneklerinden biri olan Zeyrek Cami güney kanadı ancak 16 m. uzunluğundadır. Orta Bizans devrinde daha az uygulama alanı bulmuş plan tipine sahip yapılara da rastlanmaktadır. Bu yapılardan biri, Kariye Cami olarak tanınan Khora Manastırının kiborium planlı naos kısmıdır. Son Bizans devrinde, İstanbul'da yeni bir mimari tipin doğduğunu ve bunun 12841294 yılları arasında yapıldıkları bilinen üç kilisede uygulandığını görüyoruz. Bunlar, fetihten sonraki isimleri ile Koca Mustafa paşa Cami, Fenari İsa Cami ve Fethiye Cami esas binasıdır.
    Bu tip binalarda görülen plan şemasının, Orta Bizans devrinde görülen Yunan haçı planıyla hiç bir suretle ilgisi yoktur. Zira, bu plan şemasında naos kısmında dört kemer üstünde yükselen bir kubbe bulunmakta ve orta mekan bu kare alanın altında kalmaktadır. Bu orta kısmın etrafında, üç taraftan onu bir at nalı gibi saran basık tonozlu dehlizler uzanmakta ve bu yüzden de bu plan tipine kısaca Dehlizli tip adı verilmektedir.

    Su tesisleri
    İstanbul'da Roma devrinden beri su tesisleri yapılmış, bunlar Bizans devrinin başında da yapılmaya devam edilmiştir. Fakat bu tesislerin Bizans devrinde ne zamana kadar kullanıldığı belli değildir. İstanbul'a gelen su, özel tesislerle şehre iner, baş havuzlara gider ve yer altı kanallarıyla şehre yayılırdı. Romalılar tarafından yapılan isale hatları ve şehir içi şebekesinin Bizanslılar tarafından korunamadığı ve devamlılığının sağlanamadığı söylenebilir. 10. yy' dan sonra şehir şebekesi harab olmuş ve 1204 yılındaki Latin istilası sırasında ise hem sur dışındaki hemde sur içindeki su şebekesi hemen hemen tamamen tahrip edilmiştir. 4.yy'dan itibaren şehrin su ihtiyacının karşılanabilmesi ve kuşatmalara direnebilmek için çok sayıda açık ve kapalı sarnıçlar yapıldığı bilinmektedir. Kare veya dikdörtgen planlı, üzeri, taş sütunlar ve tuğla kemerlerle taşınan bir tonozla örtülmüş olan su tesisleridir. Bu yapıların görevi, suyu muhafaza etmektir .

    Açık Sarnıçlar
    Bunlar şehrin dışından gelen suları toplama havuzlarıdır. Burada biriken su, şehre dağıtılırdı.Tamamen Roma inşa tekniğine göre yapılmış olan bu açık hazneler, son derece sağlam ve büyük havuzlardır.
    § Edirnekapıdaki günümüzde Vefastadı olarak kullanılan ve AETIOS tarafından 421 yılında yapılan 244 metreye 85 metre ölçülerindeki sarnıç.
    § Sultanselim'deki ASPAR tarafından 459 yılında yapılan 152 metreye 152 metre ölçülerindeki sarnıç.
    § Fındıkzade'deki ANASTASIUS tarafından 491-518 yılları arasında yapılan 170 metreye 147 metre ölçülerindeki sarnıç.
    § Bakırköy Osmaniyedeki gümüzde açık hava konser alanı olarak kullanılan ve FİL DAMI olarak adlandırılan 127 metreye 75 metre ölçülerindeki sarnıç.
    Kapalı sarnıçlar
    Sur içinde bugüne kadar tesbit edilen kapalı sarnıçların sayısı 70' in üzerinde olmakla beraber bu sarnıçların yalnızca iki tanesi oldukça büyük olarak inşa edilmiştir. Binbirdirek sarnıcı olarak anılan sarnıç ve Yerebatadır. Her iki sarnıçta günümüzde müze olarak kullanılmaktadır. Açık ve kapalı sarnıçlar Osmanlılar tarafından su tesisi olarak kullanılmamıştır.Özellikle açık sarnıçlar Çukurbostan adı ile bostan olarak kullanılmıştır. Osmanlılar Roma ve Bizanslılardan kalan su tesislerinden yalnızca bazı kemerleri su isale hatları kapsamında kullanmışlardır. Şehirde Roma ve Bizans dönemi su tesisleri olarak günümüze yalnızca bazı kemerler ve sarnıçlar ulaşmış olup isale hatları, şehir şebeke sistemi ve çeşmeler ile ilgili hiç bir örnek günümüze ulaşmamıştır. Yerebatan Sarayı Sarnıcı: İstanbul'daki sarnıçların içinde en büyüğü ve en çok tanınan şüphesiz ki, Sultanahmet meydanındaki Yerebatan Sarayı Sarnıcıdır. İmparator Justinianos devrinde genişletilen yapı 140 x 70 m. ölçülerindedir. İçinde, her dizide 28 sütun olmak üzere, 12 sütun dizisinden toplam olarak 336 sütun bulunur. Sütunlar ve başlıkları devşirmedir .
    Binbirdirek Sarnıcı: Genel olarak, Konstantin devrine ait olarak düşünülür.
    64 x 56 m. ebadındaki yapının içinde 224 sütun bulunur. Sütunlar, alışılmışın dışında, ortalarında bilezik bulunan, üst üste oturtulmuş iki ayrı sütundan oluşturulmuştur .
    Bozdoğan Kemeri:Genel olarak imparator Valens (364368) zamanında yapıldığı ileri sürülür. Bu kemer, iki yüksek yer arasında inşa edilmiştir. Su, kemerler yardımıyla bugünkü Üniversite Merkez binasının bulunduğu yerdeki merkez havuza getiriliyordu. Kemer , bugünkü haliyle tam değildir, her iki uçtan da parçalar eksilmiştir.

    Anıtlar
    Bizans döneminde, kentin çeşitli yerlerinde dikilmiş anıtlar da vardır. Bunların en önemlilerinin bulunduğu Hipodrom, şehrin eğlence ve siyaset merkezi, yarışların ve politik mücadelelerin yapıldığı yerdir. Burası, Sultanahmet ile Adliye Sarayı arasındaki düzlükte uzanan U şeklinde bir saha idi. Anıtlar, ortada bulunan ve Spina adı verilen bir eksenin üzerinde sıralanırdı.
    Yılanlı sütun: Bu eski bir sütundur, 4. yüzyılda İstanbul'a getirilmiştir. Bu sütun, birleşmiş çeşitli Yunan sitelerinin İranlılara galip gelmesi üzerine, elde edilen ganimetlerin eritilmesi suretiyle meydana gelmiştir. Orijinal durumunda atın üzerinde altın bir kazan vardı ve bu kazanı tutan burmaların her biri bir yılan şeklinde son buluyordu.
    Dikilitaş: Aslı bir Mısır eseri olan, 1600 yılında Firavun Tutmosis adına Karnak'da dikilmiştir. Pembe granitten yekpare olarak yapılan Dikilitaş 390 yılında İstanbul'a getirilmiş. Mermer bir kaide üzerinde, 4 bronz ayak tarafından taşman anıtın kaide kısmının 4 yüzü de mermer kabartmalarla kaplıdır. Bu kabartmalarda, I. Theodosius, oğulları, karısı ve yardımcıları ile Hipodrom sahneleri ve atın dikilişini gösteren tasvirler görülür. Anıtın kaidesinde, biri Latince, biri Grekçe olmak üzere 2 kitabe vardır. Latincede Anıtın kendi ağzından konuşur, dikiliş sebebini ve kaç günde dikildiğini anlatır. Grekçe kitabede ifade daha sadedir; Obelisklerin dikilme gayeleri tamamen Roma imparatorlarının bunları, ne kadar zorluk ve fedakarlıklarla getirtip diktirdiklerini göstermek istemelerine dayanmaktadır. Bu şekilde, halk üzerinde imparatorun ihtişam ve kudretinin artması sağlanmıştır.
    Örme Obeliks: Bu anıt, İmparator Konstantin Porphyrgennetos zamanında dikilmiştir. Üzerinin zamanında madeni plakalarla kaplı olduğu bilinir.
    Gotlar sütunu: Gülhane Parkındadır. Tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, 4. yüzyıla ait olduğu düşünülmektedir. Bir kaide üzerinde monolit olarak yükselen gövde en tepede korint üslubunda bir başlıkla son bulmaktadır.
    Çemberlitaş sütunu: Meydan ortasında hala ayakta duran bu taş anıt, daha Bizans devrinde çatlamış ve demir çemberle takviye edilmiştir. Bu yüzden Çemberlitaş olarak tanınan bu anıt, aslında mermer kaide üzerinde üst üste oturtulan yuvarlak porfir taşlardan meydana gelmiştir. Her bir okun üst tarafında kabarık taş kısımlar vardır. Ek yerlerini buralarda yer alan çelenk şeklindeki süslemeler gizler. Anıtın üzerinde, kendini tanrı Apollon Helios şeklinde tasvir ettirmiş imparator Konstantin'in heykelibulunmaktadır.
    Theodosius Zafer Takı Anıtı:Bugün Beyazıt meydanında, eski adı ile Theodosius formunda, I.Theodosius'a ait bir Zafer Takı bir de sütun bulunmaktadır. Bunlardan, Zafer Takının parçalarının bir kısmı bugün yerinde durmaktadır. Sütun ise, 557 yılında yer sarsıntısında yıkılmış, 16. yüzyıl başlarında ise, tamamen kaybolup gitmiştir.
    Arkadius Anıtı: Bugün Cerrahpaşa semtinde, Arkadius adına yapılmış olan formun ortasında yer alan bu anıt, bir kaide üzerinde helezoni olarak yükselen bir sütundur. Bu helezoni kısım bir kabartma ile süslüdür. Bu anıtın bugün sadece kaide kısmı ayaktadır.
    Kız Taşı : Fatih semtinde, 452 yılında Markianos adına dikilmiş, ufak ölçüde bir anıttır. Kaidesinde çelenk taşıyan iki zafer tanrıçası vardır. Kaidedeki bu figürlerden dolayı Türk devrinde Kız Taşı olarak anılmıştır.

    Askeri Mimari Surlar
    İstanbul'un esasını teşkil eden Byzantion'un antik çağdaki durumu hakkında pek bilgi yoktur.İmparator Konstantin’in, 330'da İstanbul'u kara tarafından sızarak fethettiği bilinmektedir. İstanbul surları, zamanla genişleyen şehre uygun olarak batıya doğru genişletilmiştir.
    Surlar, 408 - 450 yılları arasında İmparator olan Theodosius zamanında batıya doğru iyice genişletilmiştir. Theodosius surları veya kara tarafı surları adı verilen bu Surların 96 kulesi vardır. Marmara' dan mermer kule ile başlar, Haliç e uzanır, Edirne Kapının biraz ilerisinde ise, kesilir. Buradan ilerdekiler daha sonraki devirlere aittir.Surların yer yer dışarıya bağlantı sağlayan kapıları vardır. Bu kapılara Türk devrinde çeşitli isimler verilmiştir.
    Sur kapılarının bir kısmının eski isimleri bilinmemekle beraber, sadece 3 tanesinin tam ve kesin olarak isimleri, üzerlerindeki kitabelere dayanılarak tespit edilmiştir. Bunlar, Porta Aerea ( Altın Kapı ), Pege ( Silivrikapı ), ve Rhegium ( Mevlevihane kapısı )'dır . Surlar, üç bolümden meydana gelmekteydi, 1) Anasur, 2) İçsur, 3) Hendek. Surların, Ayvansaray tarafındaki ucu Theodosius zamanından sonra şehrin genişlemesine uyarak yenilenmiştir. Özellikle Komnenoslar devrinde, burada İmparatorluk sarayı olduğu için bu bölge (Blakhemae) özel olarak genişletilmiştir.
    Kara surlarının devamlı olarak tamir edildiği, Bizans kaynaklarından ve kulelerdeki kitabelerden belirlenmektedir. Marmara ve Haliç surları, kara surları kadar önemli değildir. Özellikle Haliçtekiler iyice zayıf tutulmuş, Marmara surları da çok kuvvetli yapılmamıştır. Haliç surlarının zayıf olmasının sebebi, Haliçin devamlı olarak kapalı tutulması, Marmara surlarının kuvvetli olmamasının sebebi ise, denizin bu bölgede çok akıntılı olması yüzünden gemilerin buraya yanaşmasının güç olmasıdır.
    Altınkapı: Kara surlarının en önemli kapısı olarak bilinir. Altınkapının özel bir durumu vardır, o da Via Egneüa adı verilen İstanbul Roma ana yolunun buradan başlamasından kaynaklanmaktadır. Kendine özgü bir cephe mimarisine sahiptir.
    Normal kapılarda görülen bir açıklık yerine burada 3 açıklık vardır. Esas giriş imparatora mahsustur, halk yan kapılardan geçer. Cephe mermer bloklarla kaplıdır.
    Saraylar
    Büyüksaray: İstanbul'un ilk büyük imparatorluk sarayıdır. Topkapı Sarayı gibi geniş bir saha içinde kurulmuş ve çok sayıda yapıdan meydana gelmiş olan saray, Sultanahmet'ten K. Ayasofya'ya kadar olan sahayı kaplıyor ve denize uzanıyordu. Saray, 4. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar devamlı olarak inşa ve tadil edilmiş olan irili, ufaklı binalarla adeta küçük bir şehir görünüşünde idi. Tamamen harap olmuş bu Kompleks'den zamanımıza yalnızca bazı cephe kalıntıları ulaşmıştır.
    Tekfur Sarayı: Bizans İmparatorlarının ikinci saray kompleksi Edirnekapı yakınlarında bulunan Blakhernai Saray kompleksidir. Bu yapı grubundan günümüze sadece bir pavyon ulaşmıştır. Tekfur Sarayı adı ile tanınan bu yapı, Bizans sarayları hakkında fikir veren bir örnektir. Eski adı ve yapılışı tarihi kesin olarak bilinememekle birlikte, 12. yüzyılın ikinci yarısına ait olduğu düşünülebilir. Yapı, Bizans Latinlerden geri alındıktan sonra onarım görmüş ve bu esnada yapıya bazı kısımlar da eklenmiştir. On kısmında bir avlu bulunan yapı, bir bodrum katı ve iki tam kattan meydana gelmiştir. Bodrum kat kemerlidir ve bu kemerler vasıtasıyla avluya asılmaktadır. Son derece zengin bir cephe mimarisi ve süslemelerin görüldüğü yapıda özel olarak imal edilen süs tuğlaları kullanılmıştır. Pencere kemerleri ise, renkli ve beyaz bir taş ile iki veya üç tuğlanın alternatif olarak dizilmesiyle oluşturulmuştur.Yapı, fetihten sonra çini fabrikası ve cam atölyesi olarak da kullanılmıştır.

    Bizans İkonaları
    İlk Bizans döneminde (330-726) yapılmış olan duvar mozaiklerinden İstanbul’da hiçbir örnek kalmamıştır. Bunun başlıca nedeni de mozaiklerin 726-842 yıllarındaki ikonoklast (Resim kıran) akım sırasında tahrip edilmiş olmasıdır.
    Khora manastırı: ( KARİYE CAMİİ ) Eksiksiz ve olağanüstü mozaikleriyle fresklerinin, bir Paleologos Rönesansı sorusunun ortaya atılmasında tüm diğer yapıtlardan daha fazla payı vardır.Konstantinapolis' te bugün hayranlıkla seyredilen en eksiksiz ikonografi dizisi olan Hora Manastırı' ındaki tasvirler ve eşsiz mozaikler, Bizans sanatının son altın çağını en görkemli bir şekilde canlandırmakta; altın, toprak, mor, leylak ve gece mavisi renkleri, günbatımı gibi parıldamaktadır. Üç kurucu Osmanlı döneminde Kariye' ye ( köy ) dönüştürülmeden önce, manastıra adını veren hora teriminin ( en geniş anlamıyla "ülke") kökeni bilinmemektedir. Belkide simgesel bir gönderme olabilir.
    Kilisenin dört ayrı yerinde İsa ve Meryem Ana tasvirlerinde yaşayanların ülkesi, hiçbir yerlere sığmayanların ülkesi olarak nitelendirilmiştir. İlk manastırın Iustinianos' un yada Fokas' ın (602-610 ) hükümdarlık döneminde inşa edildiği sanılmaktadır ve 8. yüzyılın başlangıcından itibaren başrahiplerin adları verilmiştir. Bununla birlikte kesin arkeolojik ve tarihsel bulgulara sahip ilk kilise, Kommenoslar döneminin hemen başına aittir ve 1077 ile 1081 arasında I.Aleksios' un kayınvaldesi Maria Dukiana tarafından inşa ettirildiği sanılmaktadır. Bu yapının planı, tümü şimdiki ana mekanın içinde yer alan bir yunan haçı biçimindeydi. Yaklaşık elli yıl sonra I.Aleksios'un oğlu Isaakios Komnenos tarafından yeniden inşa edildi. Üçüncü kurucu Theodoros Metohitis'dir. 1315 ile 1320 arasında kilisenin ana kubbesini yeniden yaptırdı ve bir dış narteks ekletti. Narteksin bir uzantısı olan şapel, Hora ve Pammakaristos'da mezar işlevi görür.
    Kilise İsa' ya adanmıştır, ama bağışçı aynı zamanda Meryem Ana' yı onurlandırmak istemiş ve iki narteks ile ana mekanda mozaik, parekklesion' da ise fresk şeklindeki başlangıçta üç yüz kadar sahne ve ayrı figür yer alıyordu. İkonografi ikili bir yüceltimi öngörmüştür. Narteksin ince dilimlere bölünmüş olan iki kubbesi, güney kubbede dilim sayısı yirmidörde ulaşır. İsa' nın soyağacını temsil etmeye ayrılmış, yassıtılmış kubbe şeklindeki diğer dokuz tonoz, sivri köşelerin araya girmesine meydan vermeden Meryem Ana' yla oğlunun hayatını canlandırmak için bu şekilde tasarlanmıştır.
    Freskler mozaiklerle bezenmiş kilisenin ve nartekslerin aksine, parekklesion tamamen fresklerle donatılmıştır. Fetihten sonra herhalde boş kalan Hora Kilisesi , 1501-1503 ve 1506-1511 arasında sadrazamlık yapan Atik Ali Paşa tarafından camiye dönüştürülmüştür.
    Bizans ikonaları, günümüze kadar korunmuş en ünlü örnekleri Fayum mezar portreleri olan Roma portre sanatına dayanır. Bizans çöktükden sonra da bütün ortadoks dünyasında varlığını sürdürmüştür.
    Kariye pareklesion kubbesi, Meryem ve etrafında melekler. Bazı portre türlerinin, özellikle de İsa ve Meryem Ana portrelerinin Konstantinapolis modellerinden kaynaklandığı bilinmektedir. Bunu ötesinde ikonalar sadece Bizans sanatının değil, Ortadoks dindarlığının da simgesidir. Şefaatçi ve koruyucu nitelikleri, onları kültür temel nesneleri haline getirmiştir. Onların aracılığıyla, üçüncü bir kişiye ya da herhangi bir entelektüel çabaya gerek kalmadan, inananla Tanrı arasında derhal doğrudan bir iletişim kurulur. Bu nedenle ikonalar, Bizans döneminde halk kesiminde olduğu gibi aristokratik kesimde de ibadete damgalarını vurmuşlardır.


    Edebiyat
    Bizans edebiyatı, diğer konularda olduğu gibi ilk zamanlar Antik edebiyatın bir devamıdır. Hıristiyanlığın devlet dini olarak kabul edilmesine rağmen eski putperest edebiyat hemen ortadan kalkmamıştır. Ancak Hıristiyan düşünüşü çok geçmeden edebiyatta da ağırlığını ortaya koymuştur. Şekil olarak eskiye bağlı kalmakla beraber ruh bakımından Hıristiyan idi. Bizans yazarlarının çoğunda Kitab-ı Mukaddes'in bilinmesi, Antik eserlerin bilinmesi kadar önemli sayılırdı.
    Bizans edebiyatı en parlak dönemini Justinianos zamanında yapmıştır. İstanbul merkez olmakla beraber Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır'daki kentlerde de canlı bir edebi faaliyet göze çarpıyordu. Tarih, hukuk, bilim ve teknoloji şiirin konusunu oluşturuyor ve her çeşit düz yazı şiire çevriliyordu.
    Önemli şairler arasında Nannos, Romanos, Musaios, Patrik Sergios'u sayabiliriz. 7. yüzyılın ortalarından itibaren Bizans edebiyatında bir duraklama dikkati çekmektedir. Özellikle ikon-oklazma yanlız kutsal resimleri yok etmekle kalmamış aynı zamanda bilim ve edebi faaliyetlerin de durmasına neden olmuştur.
    Bu dönemde çoğunlukla din konuları işlenmiştir. Ayrıca din uğruna ölenlerin biyografileri de bu dönemde oldukça yoğun işlenen konular arasındadır.
    Bizans'ın ilk kadın şairi Kosia bu dönemde yaşamıştır. İki yüzyıl devam eden duraklama döneminden sonra yeni ve parlak dönem İstanbul Üniversitesi'nin yeniden kurulmasıyla (863) başlamıştır. Antik ve Bizans eserleri toplanmış ve incelenmiş, özetlerini içeren ansiklopediler yazılmaya başlanmıştır. Bunun en önemli örneği Suidas'dır.
    Bu dönemde ayrıca milli destanlar, epigramlar, ilahiler, manzumlar yazılmıştır. 12. yüzyıldan itibaren halk diliyle yazılmış didaktik, satirik, lirik şiirlere, atasözlerine ve hikayelere rastlanır. Diğeryandan eski mitolojik konular halk edebiyarı üzerinde etkili olmuştur.

Sayfayı Paylaş