boşuna değilmiş bu koca şehrin veladdalin amin demesi

Konu 'Alıntı Yazılar' bölümünde Okeanus tarafından paylaşıldı.

  1. Okeanus

    Okeanus Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    26 Ocak 2010
    Mesajlar:
    901
    Beğenileri:
    635
    Ödül Puanları:
    0

    BOŞUNA DEĞİLMİŞ BU KOCA ŞEHRİN VELADDALİN AMİN DEMESİ YAKARIŞLARIMA…

    Ruhu bu koca şehirde, öyle bir dar boğaza düşmüştü ki, bırakın geceyi; gündüzlerin bile beti bereketi kalmamıştı.

    Sırf aklı bozuk bir ruhun korkuları yüzünden; bütün devranı aydınlatan ışık; ev sahibesi içtenliğiyle başköşelerde ışıldamayı bıraktığından beri, her karanlığın sonunda kopan tufan; masum ama haşarı çığlıklara gebe kalmıştı.

    Ah, açılmayacak kapılarda inatla matem tutmaya devam eden azizem…

    Kendi içinde bir türlü geri alamadığı pinpirikliğinden ve peltekleşen zamanlarda, sıkça yalnızlığı ile karayel de kaldığından dolayı; yüreği zıvanadan çıkmış, ruhunu tartamaz hale gelmişti.

    Artık mevsimler bu yok’a varış teşebbüsüne çareler aramaya başlıyor, kıvranıp duruyorlardı.
    Öyle ki, kurak topraklardan nasibini almasın, hat da ve hat da nereye ait olduğunu unutmasın diye, gönülsüzce kendi gölgelerine dahi kapatıyorlardı ahvallerini…

    Yıllar önce okyanusun süsleyip püsleyip, kocaman dalgalarına kaderini yükleyerek, kendini bu şehre ihbar eden sefil yürekli azize, artık dergâhtan elini ayağını çekip, son soluğunu alarak, gözlerini kapayarak terki diyar etmek istiyordu.

    Hayretler içindeydi şehir…
    An geliyor dona kalıyordu, tez elden gurbete varmak isteyen haykırışları…

    Çareler aramaya başlasa da, sinsice dolanan bu kötü gidişata mani olmaya çalışsa da,
    bir başına kalakalacağının sinyallerini fazlasıyla hissediyordu.

    Bir zamanlar, yüreğini el üstünde tutan, bir dediğini iki etmeyen yegâne dostu olan bu küçük kız artık ondan gitmek istiyordu.

    Dövünüyordu şehir…
    Hiçbir şeyin farkında değildi azize…

    Bataklıklarla örselenmiş ruhlar arasında, nasıl tava geleceğinin bahsi tutulurken; dem olmayacak sahte düşler bahşediliyordu, yüreğine…

    Her sanrıda bir iç çekişini kaybettiğinin farkında olmadan, bata çıka tutam tutam bin parça kopuyordu özünden…

    Çığlıklarından kıvılcımlar saçıyordu. Lakin gurbetin içindeki zifiriliğin, zifiriliğin içindeki sahte kâinatın, kâinatın içindeki kılı bile kıpırdamayan taş’a dönmüş ruhların hiçbir zaman onu bağrına basıp sarıp sarmalamayacağının farkında değildi.

    Tırnaklarını avuçlarına batırıyordu şehir, koca cüssesiyle kan revan içindeydi karanlığı…
    Gölgeler zapt etmişti bağrına bastığı azizenin kıvranıp duran, durağan sessizliğini…

    Kendini harap ediyordu, dövünüyordu Şehir.
    Ağıtlar yakıyordu, ruhunu taşlayan ve akabinde azizeyi gözü önünde katledecek, öfkeli başıbozuk belâ an’lara…

    Yakarıyordu kinayeli bir şekilde tüm ahaliye...

    Dizleri önünde çökerek, âlemin yedi kat dibine yalvarıyordu. ‘’ Kıyıma uğratmayın, ruhunu takatsiz bırakmayın’’

    Şehrin gizil sessizliği, belki bunca haykırışı duyarda yola gelir diye, serenat yapmaya kalkışsa da; zaferini kazanmaya ramak kalan ve zevkten gürül gürül akan, üzerine kir bulanan belirsiz ruhlarla başa çıkamıyordu.

    Azizeyi oltaya getirmeye uğraşan şanını yitirmiş yürekler, umarsızca elini kolunu sallaya sallaya beklediği mucize gerçekleşmiş gibi geçiyorlardı şehrin göbeğinden, şöyle bir süzdükten sonra zamanı; biçiyorlardı azizenin düşlerini…

    Boşa geçiyordu her bir an…

    Ve her bir an kendi yalnızlığını içerek, gık çıkarmadan en iyi bildikleri oyunu oynuyorlardı.
    İç’e gömülerek, tek tek birer ikişer azizenin korkularını da sıkı sıkıya düğümlediği barınaktan çözerek düşüyorlardı, şehrin en görkemli kubbesinden...

    En sonunda yalpalayarak yürüyordu Şehir.

    Mırın kırın etse de yakarışları, eriyen gölgeleriyle gönlünce salına salına cirit atsa da; azizenin yüreğinden kopan her bir ‘’ ahhh ‘’ ile diriliyordu bu koca şehrin ölüleri…

    Açıkça söylemeseler de ima ettikleri tek bir şey vardı. Azizenin başıbozuk yakarışları, kimi kimsesi kalmayan yalnızlığını ve en nihayetinde de gitmekten yana olan ruhunu bozguna uğratıp yaralı yüreğine dişlerini geçirmek istiyorlardı.

    Yıllar yılı bu şehre umutlarıyla hayalleriyle gelen, akabinde yaşanan her arbededen sonra firar etmek isteyen yüreklere yaptıkları gibi, kaderini dağıtan kimi kimsesi kalmayan ruhlara yaptıkları gibi, hudutsuz bir dehlizin içine taşıyacaklardı, azizenin düşlerini…

    Bir yerden bir yere göçerken öylesine üstünkörü selam verilip geçilecek bir Şehir değildi burası…

    Bu şehrin ölüleri düş yontucularıydı ve kırık dökük hayallerle beslenirlerdi

    Ahh azizem farkında değildi hâlâ, ona vaktiyle kol kanat geren bu diyarlardan gitmek istedikçe; her yakarışı yarım kalan düşlerin arasından fırlayarak, besliyordu şehrin tenha köşelerinde çürümeye yüz tutmuş yarı küstah, yarı lakayt vakitleri…

    Şehir…

    Kendi derdiyle sancıyan, sırtında istemediği kamburuyla düş yontucusu çehresiyle dolambaçlı yollarda kendi kendine dövünen Şehir…

    Bunca esrarlı dönemeçli vakitlerde kanayan,
    Senelerdir dilediğince çığlıklarını duyuramayan Şehir,
    Kurban etmek, yakmak istemiyordu azizenin düşlerini…

    Bu ne menem bir belaydı.

    Kendi içinde kendi derdiyle münakaşa eden şehir daha fazla direnemedi, kamburunda beslediği düş yontucusunun buharlaşan buharlaştıkça çoğalan, çoğaldıkça derin derin soluklanan yakarışlarına…

    Uzun sürmedi sessizlik…

    Düş yontucusu bu şehrin ölüleri tek kelime bile etmeden, bilmiş bilmiş bakan gözlerle, baştan sona sondan başa, ele geçireceklerdi azizenin hayallerini…

    Dövünüyordu şehir…
    Her şeyin farkındaydı azize…

    Yine de gitmek, velhasıl kaçmak istiyordu; yüksekçe bir tepeye kurulmuş hiçbir zaman gerçekleşmeyecek düşlerinden…

    İnfaza varıyordu işte ruhu…

    Irağı yakın eyleyerek avunuyordu.
    Hiç kimseciklerse bilmiyordu.
    Ah azizem, bu koca şehrin garip hallerini, düş yontucusu çehresini, ta evvelinden avucunun içi gibi biliyordu.

    İnfaz ediyordu ruhunu azize, günah keçisi seçmişti şehri…
    İç içe geçmişti, katıksız kayıtsız zaman.
    Haykırıyordu posta koyuyordu cümlesine, yavaş ve aheste çıkıyordu kıt sesi.

    Boşuna değilmiş, bu koca şehrin ‘’ Veladdalin amin ‘’ demesi sureti delik deşik çığlıklarıma; Yol verecekmiş vermesine de ruhuma; amma velâkin ne dese beğenirsiniz patavatsızca.

    ‘’ Ben izin verdiğimde gidersin benden, boşuna dellenip durma. ‘’

    Gamze ATAL
    Lethe bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş