Bu vatan kimin? şiirinin tahlili

Konu 'Edebiyat 12.Sınıf' bölümünde EsLoW tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. EsLoW

    EsLoW Üye

    Katılım:
    14 Eylül 2008
    Mesajlar:
    6
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    1

    yorumlanması ve kitaptaki cevaplarını yapan var mı

  2. Rüzgar

    Rüzgar Moderatör Yönetici Moderatör

    Katılım:
    31 Ekim 2008
    Mesajlar:
    2.043
    Beğenileri:
    879
    Ödül Puanları:
    113
    ORHAN ŞAİK GÖKYAY’IN “BU VATAN KİMİN?” ŞİİRİNİ TAHLİL



    Bu vatan, toprağın kara bağrında,

    Sıradağlar gibi duranlarındır.

    Bir tarih boyunca onun uğrunda,

    Kendini tarihe verenlerindir…



    Tutuşup, kül olan ocaklarından,

    Şahlanıp kan akan ırmaklarından,

    Hudutlarda gaza bayraklarından,

    Alnına ışıklar vuranlarındır…



    Ardına bakmadan yollara düşen,

    Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan,

    Huduttan hududa yol bulup koşan,

    Cepheden cepheyi soranlarındır…



    İleri atılıp sellercesine,

    Göğsünden vurulup tam ercesine,

    Bir gül bahçesine girercesine,

    Şu kara toprağa girenlerindir…



    Tarihin dilinden düşmez bu destan,

    Nehirler gazidir, dağlar kahraman,

    Her taşı bir yakut olan bu vatan,

    Can verme sırrına erenlerindir…



    Gökyay'ım ne desen ziyade değil,

    Bu sevgi bir kuru ifade değil,

    Sencileyin hasmı rüyada değil,

    Topun namlusundan görenlerindir…

    (Ülkü, XII/69 İkinciteşrin 1938)





    Şiirin Yazılış Sebebi: Şair, bu şiirin yazılış sebebi hakkında Günay Kut’a şunları söylemiş: “Yıl 1937. Bursa’dayım. Bir yerlerden geliyorum. Tam bizim evin oralarda resmî bir daire var. Karakol mu ne? Bayrağı direkte unutmuşlar. Rüzgar da yok. Bayrak kendisini bırakıvermiş. Bu bana öylesine dokundu ki… Bu, içimde bir yerlerde “asker” oluşumdan kaynaklanıyor. Biz İstiklal Savaşı’nda yetiştik. Gençliğim Harb-i Umumînin (Birinci Dünya Savaşı) bozgunlarıyla başladı. İşte bayrağımın bu hâli bana hemen daha oracıkta şiirimin ilk mısralarını yazdırdı.” (Günay Kut, Orhan Şaik Gökyay, Kültür Bakanlığı yayınları, Ankara 1989, s.37-38)

    Konu: Vatan

    İzlek: Bir toprak parçasının vatanlaşması, ancak onu yurt edinen milletin orayla tam anlamıyla özdeşleşmesiyle, onu korumak uğrunda her şeyini verecek bir fedakârlık şuuruna sahip olmasıyla mümkün olur.

    Düşünce: Metin, barındırdığı düşünce unsuru bakımından ağırlıklı olarak mistik bir şiirdir. Şair, burada bir vatan mistiği olarak karşımıza çıkıyor. Bütün varlığıyla vatanla özdeşleşen, vatanı yücelten, vatan sevgisini âdeta kutsallaştıran yaklaşımıyla şair, fena fi’l-vatan (vatanda fani olmak) olmuştur. Dolayısıyla şiirde vatan mistisisizmi öne çıkıyor. Buna bağlı olarak milliyetçi düşüncenin telkini kendiliğinden gelen bir olgu olduğu için ikinci planda ideolojik bir şiir diyebiliriz.

    Olay: Şiir, manzum hikâye değil. Dolayısıyla başı sonu belli bir hikâye anlatılmıyor. Bu, saf bir şiirdir. Yüzey yapıda yer alan değinmelik olay unsuru, ancak tahayyül edilerek kurgulanabilir. Yani değinmelik malzeme olarak üretilebilecek olay parçaları vardır. Bunlar, Türk askerinin vatanını korumak için ortaya koyduğu olağanüstü fedakârlıklara dayalı savaş olaylarıdır. Dolayısıyla şiirde olay unsuru çok çok geri planlardadır. Asıl olan, duygu ve düşüncedir.

    Varlık: Şiirde yaygın olarak gördüğümüz somut nesneler, vatan yahut vatanı meydana getiren şu varlıklardır: Toprak, sıradağlar, ırmaklar, hudutlar, yollar, sel, gül bahçesi, nehirler, taş. Dolayısıyla aslında tek bir nesne var; o da vatan. Şairin vatanı ilham kaynağı olarak almış. Vatan denilen bu somut varlık, sadece bir kalkış noktasıdır, amaç değildir; araçtır. Asıl amaç, Türk millî yapısını, bu yapının millî ve manevî özlerini, milletleşme kültürünü vurgulamaktır. Soyut millî değerler bütünü varsa, vatan bir anlam kazanır. Yoksa vatan, kuru dağ taştan ibaret bir şey olur.

    Duygu: Şiirde esas itibariyle hamasî bağlamda heyecan duygusunu hissediyoruz. Şair, vatan ve bu yurdu vatan yapan millî ve manevî değerlerden oluşan Türk millî yapısı karşısında olağanüstü heyecanlanıyor ve bu heyecanını hamasî bir yaklaşımla, büyük bir yiğitlik, kahramanlık, özgüven duygusuyla yansıtıyor.

    Görüntü: Nesnel Görüntü: Şiirde çok belirgin biçimde nesnel görüntü sunulmuyor. Somut anlamda vatan tasviri yok. Ülkemizin, vatanımızın bilinen anlamda somut, canlı tasvirini göremiyoruz. Şairin amacı, bir manzara, bir coğrafya tasviri değil. Daha önce vurguladığımız gibi vatan, sadece vesiledir, çıkış ve hareket noktasıdır; asıl amaç, millî duygu ve düşüncenin verilmesidir.

    Öznel Görüntü: Nesnel görüntünün hemen hemen hiç olmadığı şiirde hayalî bağlamda öznel görüntüler hâkim. Buradaki görüntülerin fotoğrafı da çekilemez, resmi de yapılamaz, sadece hayal edilebilir.

    Soyut Görüntü: Simge ve İmgeler:

    *”Bu vatanın toprağın kara bağrında, sıradağlar gibi duranlara ait olması”: Buradaki imgesel yapı, iki katmanlıdır: 1.Bu vatanın asıl sahibi, bu toprağın bağrında yani altında sıradağlar gibi azametle, heybetle, gururla, onurla, şerefle yatan şehitler ordusudur. Bu toprakların Türk vatanı olması, fethedilmesi için şehit düşmüş ecdat ruhlarıdır. 2.Bundan sonra da bu vatanın bize ait kalabilmesi, ancak sınır boylarında sıradağlar gibi, yiğitçe duracak, düşmana karşı vatanı koruyacak karaman Türk evlatlarının fedakârlığına bağlıdır.

    *”Bu vatanın bir tarih boyunca onun uğrunda, kendini tarihe verenlerin olması”: Bu imge de iki anlamlı olarak okunmaya müsait: “1. Bu vatan, en başından günümüze kadar kendisi için her türlü görevi fedakârca üstlenen asıl vatanseverlerin malıdır. 2. Bundan sonra da bu vatanı koruyacak olanlar sadece kendini tarihe, Türk tarihinin temsil ettiği millî değerlere verenlerin, onlara sahip çıkanların, millî tarih şuuruyla hareket edenlerin olacaktır. Dolayısıyla buradaki “kendini tarihe vermek” ifadesi, tevriyeli olarak iki anlamda da okunabilmektedir: 1.Vatan için şehit düşüp tarih içinde yerini almak, tarihe mal olmak. Bu anlamı, ölmüş olan atalar için geçerlidir. 2. Tarih bilinciyle, tarihsel değerlerle donanmak, millî tarih bilgisi ve bilinciyle hareket etmek. Yani bu bağlamda tarihe önem vermek. İfadenin bu anlamı da yaşayan Türkler için geçerlidir.

    *”Bu vatanın tutuşup, kül olan ocaklarından, alnına ışıklar vuranların olması”: Vatan, ancak, evi ocağı, yurdu yuvası yakılıp yıkılsa bile yani, bireysel anlamda en kötü durumlara, belalara maruz kalsa bile yanan evinin alevinden alnına ışık alıp vatana sahip çıkmak adına büyük bir fedakârlıkta bulunan hakiki evlatlarınındır. Yani gerektiğinde vatanı, milleti için bireysel zararlara uğramayı göze alabilenlerindir. Burada tabii millet menfaatini ferdî menfaate tercih etme anlayışı hâkimdir. Bir bakıma “ben, sen, o yok; biz varız” ilkesinin değişik tarzda bir açılımıdır bu imge.

    *”Bu vatanın şahlanıp kan akan ırmaklarından, alnına ışıklar vuranların olması”: Bu da yukarıdaki imgenin değişik bir türevidir. Vatanı için seve seve kanını ırmaklar gibi akıtabilen fedakâr vatanseverler, vatanları için akan kanlarından şikâyet etmezler; tam tersine ondan hız ve ışık alarak, o kanın kırmızısından alınlarına ışık yansıyarak daha bir gayretle vatanlarına sahip çıkmaya devam ederler.

    *”Bu vatanın hudutlarda gaza bayraklarından, alnına ışıklar vuranların olması”: Bu imgeyi de yine yukarıdaki imgeleri pekiştiren tamamlayıcı bir imge olarak değerlendireceğiz. Vatanseverler, vatanın sınır boylarında vatanı, milleti, dini korumak için yapılan gazalarda yani savaşlarda dalgalanan bayraklardan heyecanlanırlar, o savaş bayrağı onlara hız ve coşku verir. Bayrağın savaş meydanında dalgalanıyor olması, o milletin savaşı kaybetmediğini, savaşma azim ve kararlılığını diri tuttuğunu simgeler. Savaşta bayrak düşmez, elden ele devredilir ki ümitsizliğe düşülmesin.

    *”Bu vatanın, ardına bakmadan yollara düşen, şimşek gibi çakan, sel gibi coşan, huduttan hududa yol bulup koşan, cepheden cepheyi soranların olması”: Buradaki “ardına bakmadan yollara düşmek” alt imgesi, kişisel menfaatlerini, ailesini, eşini dostunu, çoluğunu çocuğunu, parasını pulunu, malını mülkünü; her şeyini geride bırakarak, onlardan vazgeçerek tek vatan kurtulsun diyerek büyük bir fedakârlıkla vatanı için savaşmayı göze almayı ifade eder. “şimşek gibi çakmak, sel gibi coşmak” ifadesi ise çevik, atak, coşkulu, azimli olmayı karşılar. Kişinin vatanını savunmak adına bütün güç ve kabiliyetlerini son sınırına kadar kullanmayı, enerjisini en üst noktaya çıkarmayı ifade eder. “Huduttan hududa yol bulup koşmak” ifadesiyle de Türk askerinin, kendisine nerede ihtiyaç duyulursa oraya seve seve gitmesi, kendi işini bitirdikten sonra diğer kardeşlerinin de imdadına yetişmesi durumu vurgulanmaktadır. “Cepheden cepheyi sormak” alt imgesi ise Türk askerinin millî birlik ve bütünlük ruhu içinde milletinin her ferdiyle ilgilenmesi, diğer kardeşlerinin derdiyle dertlenmesi, onların hüznüne ve sevincine ortak olmasını ifade eder.

    *”Seller gibi ileri atılmak”: Sellerin ileri atılması, önüne çıkan engelleri yok ederek ilerlemeyi ifade eder. Nasıl büyük sellerin önünde hiçbir engel duramazsa, her şeyi kolayca aşabilirse, kahraman vatanseverler de önlerindeki düşmanı büyük bir hücumla ezer geçerler.

    *”Tam ercesine göğsünden vurulmak”: Türk geleneğinde yiğitliğin bir ifadesi, geri dönüp kaçmamak, düşmanın üzerine çekinmeden gitmek, vurulacaksa bile geri dönüp kaçarken arkadan vurulmak değil; göğüs göğse çarpışırken alnından vurulmaktır. Dolayısıyla vatansever Türk milleti, düşmandan yüzgeri edip kaçmayı çok büyük bir alçaklık olarak algılamakta, savaşta, düşmandan kaçmayı onuruna hiçbir zaman yedirememektedir. Geri dönüp kaçarak milleti arasında onursuzca yaşayacağına erkekçe dövüşüp alnından vurularak şehit olmayı her zaman tercih eder.

    *”Bu vatanın gerçek sahiplerinin bir gül bahçesine girercesine, şu kara toprağa girenlerin olması”: Müslüman Türk milletinin en yüce değerlerinden birisi şehitlik mertebesidir. Vatanı, milleti, dini, devleti için savaşta ölen kişi, hem milletinin kalbinde, hem Allah katında en büyük manevî mertebeyi kazanmıştır. Dolayısıyla şehitlik en büyük rütbe ve en değerli madalya ve en sevindirici bir ödüldür. Şehitlik mertebesinin değeri burada birbirine zıt iki unsurun karşı karşıya getirilmesiyle belirginleştirilmektedir. “Gül bahçesine girmek” ve “kara toprağa girmek”. “Gül bahçesine girmek” ifadesi, hem evlenip gerdek gecesine girmek, hem cennet bahçelerine girmek bağlamında düşünülürse kişinin ulaşabileceği en büyük mutluluk durumunu ve ortamını ifade eder. İşte vatansever Türk, şehit olup kara toprağın altına girmeyi, gül bahçesine girmekle eşdeğerde tutmaktadır.

    *”Bu destanın tarihin dilinden düşmemesi”: Destan, genel olarak olağanüstü, insanüstü kahramanlıkları ifade eden metinlerdir. Vatansever Türk milleti, tarih boyunca o kadar çok olağanüstü, insanüstü kahramanlık örnekleri göstermiştir ki tarih kitapları, şiirleri, hikâyeler, romanlar ve başka türlü yazı türleri, Türk milletinin destansı kahramanlıklarını anlata anlata bitiremez.

    *”Nehirlerin gazi, dağların kahraman olması”: Burada hem teşhis hem mecaz-ı mürsel sanatıyla anlam kuvvetlendirilmiştir. Nehirler ve dağlar bütün bir Türk vatanını temsil eden parçalardır ve bunlara insanî özellikler yüklenmiştir. Uzun tarih boyunca Türk milleti, o kadar çok ve büyük kahramanlar, gaziler, şehitler ortaya koymuştur ki nehirleriyle ve dağlarıyla bile bu büyük kahramanlık âdeta özdeşleşmiştir.

    *”Her taşı bir yakut olan bu vatanın, can verme sırrına erenlerin olması”: Yakut, değerli bir mücevherdir. Türk milleti için Türk vatanının en değersiz görünen bir taşı bile yakut değerindedir. Dolayısıyla hiçbir Türk, bu vatanın en küçük bir çakıl taşını bile kimseye vermez. Küçücük bir çakıl taşına bile canını vermekten çekinmeyen bu aziz millet, bu vatanın sahibi olabilir ancak.

    *”Gökyay'ın ne dese ziyade olmaması”: Şair, kendine hitap ederek vatan ve bu vatana sahip çıkan aziz Türk milleti için söylediklerinin fazla değil; az bile olduğunu, belki söylenmesi gereken daha çok sözün bulunduğunu vurguluyor.

    *”Bu sevginin bir kuru ifade olmadığı”: Şairin ve Türk milletinin vatan sevgisini dile getiren sözleri kuru, boş, anlamsız ifadeler değil; içten gelen samimi bir duygunun karşılığı olmasıdır.

    *”Bu vatanın hasmı rüyada değil, topun namlusundan görenlerin olması”: Bu vatanın gerçek sahipleri, düşmanı rüyada değil; gerçek savaş ortamlarında yüz yüze gelenlerdir. Vatan için bizzat kan ter dökenlerdir. Yani somut olarak emek, kan, gözyaşı ortaya koyanlarındır.

    *Metinlerarası İlişkiler:

    *“Ardına bakmadan yollara düşen,” mısraında şu tarihsel olayların izleri vardır:

    Yavuz Sultan Selim, 1514 yılı Mart ayında Edirne’den İran seferine çıkar. Sivas’a gelinir, son hazırlıklar gözden geçirilir ve Erzincan sınırı geçilir. Bu arada askerler arasında uzun yol yorgunluğu, erzak sıkıntısı baş gösterir. Ordu içinde hoşnutsuzlar artar, yeniçeriler homurdanır, savaştan vazgeçip geri dönmek isterler. Ağustos ayı ortalarında Eleşgirt’te düşman hâlâ ortalarda görünmez. Yeniçerilerin sabrı taşar ve taşkınlığa başlarlar. Bu durumda Yavuz Sultan Selim orduyu toplayıp oldukça dokunaklı ve yüreklendirici olan şu tarihî nutkunu söyler:

    “Ehl ü ıyâl kaydında (çoluk çocuk, aile derdinde) olanlara destûrdur, gerü karılarınun yanına getsünler. Biz buraya gerü dönmek içün gelmedük. Rahat isteyen bu yola yaraşmaz. Bizi isteyüp yolumuzda can ve baş feda idecek yiğitler ölümden havf itmez (korkmaz). Ölümden korkanlar gerü dönsün, düşmenle çarpuşacak merdler benümle gelsün! Eğer içinüzde er yoğ ise ben yalınuz giderüm!” (Erol Güngör, Tarihte Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1993, s.261.)

    Bir diğer olay da şudur: Endülüs’ün fethi sırasında İslam komutanı Tarık Bin Ziyat, askerlerini cesaretlendirmek için onlara “Kaçacak yer var mı? Önünüz düşman, arkanız deniz” demiş, böylece onların geriye dönüş ümidini ortadan kaldırarak arkalarına bakmadan savaşmaya devam etmelerini sağlamıştır.

    *“Her taşı bir yakut olan bu vatan, / Can verme sırrına erenlerindir…” mısraları, eski Türk tarihindeki bir anekdottan esinlenmeler taşımaktadır.

    Büyük Türk hakanı Mete, Çinliler karşısında zor durumda kalınca barış ister. Çinliler barış karşılığında atını isterler verir, şahsına ait her şeyi isterler hepsini verir, sonunda bunlarla yetinmeyip sınırda küçük bir arazi isterler. İstedikleri bu yer işe yaramaz, kurak, kumlu bir toprak parçasıdır. Mete buna öfkeyle, şiddetle karşılık verip şöyle der: “Benden ne istedinizse verdim, çünkü onlar benim malımdı. Ama bu toprak benim değil, milletimindir. O toprağı korumak için savaşır, canımı veririm.” (Erol Güngör, Tarihte Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1993, s.18)

    Mete’nin torunlarından büyük milliyetçi Türk önderi II. Abdülhamit de Filistin toprağını parayla satın alıp orada İsrail Devleti kurmak isteyen Theodor Herzl’e şöyle diyecektir: “Benim bir karış toprak vermem söz konusu olamaz. Zira istenen toprak bana ait değildir. O milletime aittir. Bu devleti kuran ve kanıyla besleyen milletime.. Herhangi birisine vermek veya bizden koparılmasına razı olmaktansa yeniden kanımızla yıkamayı tercih ederiz. Benim Suriye ve Filistin’den gelen iki alayım Plevne’de son neferlerine kadar şehit oldular. Türk imparatorluk toprakları bana değil, Türk milletine aittir. Bu imparatorluğun hiçbir parçasını hiçbir kimseye veremem. Yahudiler şimdilik milyarlarını biriktirsinler. Kim bilir bir gün bu imparatorluk paylaşılırsa onlar da istediklerini belki de bir şey ödemeden elde edebilirler. Fakat ancak kadavramız paylaşılır. Canlı vücuttan parça koparılmasına müsaade edemem.” (Ergun Göze, Siyonizmin Kurucusu Theodor Herzl’in Hatıraları ve Sultan Abdülhamid, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1995, s.14-15)

    Atatürk’ün de vatan toprağını satmamak, sömürge yaptırmamak, işgalden kurtarmak için Kuva-yı Milliye ile büyük bir Millî Mücadele verdiğini yakinen biliyoruz.

    Yine Nedim’in bir kasidesinde geçen şu beytten de izler bulmak mümkündür: “Bu şehr-i Stanbul ki bî-misl ü bahâdır / Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır”

    *”Bu sevgi bir kuru ifade değil,” mısraında “vatan sevgisi imandandır” hadis-i şerifinin yansımaları görülmektedir.

    Nazım Şekli: Şiir, Türk Âşık Edebiyatı nazım şekillerinden koşma ile yazılmıştır. Türk halk edebiyatındaki koşmanın hem mısra düzenlemesine uyularak dörtlükler hâlinde düzenlenmiş, hem kafiye düzenine uyulmuş (baba-ccca-ddda-eeea-fffa-ggga), hem son dörtlükte şair, mahlasını söylemiş, hem de 6+5 duraklı 11’li hece vezniyle yazılmıştır.

    Dil ve Üslup: Şiirin dili son derece yalın, açık ve saf Türkçedir. Yabancı söz unsuru hemen hemen hiç yok. Ayrıca dil sapmalarına da rastlanmıyor. Şair, düzgün, yalın, saf bir Türkçe kullanma gayreti içindedir.

    Şiirde hitabet üslubunu belirgin biçimde hissediyoruz. Çünkü şairin amacı, okuyucu ya da dinleyiciyi vatan sevgisi konusunda duygulandırmak ve heyecanlandırmaktır.

    Ahenk: Şair, yukarıda vurguladığımız gibi kafiye, redif ve vezin sistemlerinden faydalanarak şiirini ahenkli kılmayı başarmıştır.



    bunu buldum.. Umarım işine yarar..
    Özel Üye Esra ve EsLoW bunu beğendi.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş