Çağdaş Türk Tarihi soruları

Konu 'Tarih - İnkılap Tarihi 12. Sınıf' bölümünde zErEm tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. zErEm

    zErEm Üye

    Katılım:
    4 Mayıs 2008
    Mesajlar:
    6
    Beğenileri:
    1
    Ödül Puanları:
    1

    Arkadaşlar soruların cevaplarında yardımcı olursanız sevinirim.

    1.I. Dünya savaşı hangi siyasi bloklaşmanın oluşumuyla ortaya çıkmıştır?
    2.I. Dünya savaşası sonunda yenilen devletlerle yapılacak anlaşmaların içeriğini görüşmek amacıyla toplanan konferansın adı nedir?
    3.Osmanlı Devletlerinin I.Dünya savaşına giriş nedeni nedir?
    4.I.Dünya savaşası sonucunda anlaşma devletleriyle yenilenler arasında yapılan Barış anlaşmalarının adlarını ve kimlerle yapıldığını yazınız?
    5.Mondroe Doktirini nedir?Açıklayınız.
    6.1917 Devrimiyle Rusya da kurulan yeni devletin adı nedir?
    7.1917 Ekim Devrimi'nin nedenlerini açıklayınız.
    8.Basmacı harekatı nedir?
    9.1.Dünya savaşından sonra(wilson ilkelerinden sonra)Batılı ülkelerin sömürgelerini devam ettirebilmek amacıyla uyguladıkları yeni sistemin adı nedir_
    10.Orta Doğu hangi özellikleriyle büyük devletlerin ilgi alanı olmuştur?
    11.San remo(1920)Konferansının amacı ve sonucu nedir?
    12.Merji restorosyonu nedir?Açıklayınız.
    13.1929 Ekonomik krizi ilk kez hangi ülkede çıkmıştır?
    14.1929 Ekonomik krizi ilk kez hangi ülkede çıkmıştır?
    15.1929 Ekonomik krizinin Türkiye ye etkileri nelerdir?


    Şimdiden teşekkürler arkadaşlar.​
  2. dadlu_qıs

    dadlu_qıs Üye

    Katılım:
    12 Kasım 2009
    Mesajlar:
    33
    Beğenileri:
    20
    Ödül Puanları:
    0
    . Dünya Savaşı sonrası meydana gelen küresel bazdaki olayların oluşturduğu yeni güç dengesinin ve beraberinde getirdiği farklı güvenlik anlayışının kıta Avrupa’sındaki yansımaları, 1940’lı yılların sonlarına kadar gitmektedir. Gerçek anlamda Avrupa’da ortak güvenlik ve dış politika alanındaki yetersizlikler, 1991 sonrası dönemin kendine özgü atmosferiyle farklı boyutlara ulaşacaktır. Tarihsel husumetlerin ve iç dinamiklerin tetiklediği savaşlara tanıklık eden Avrupa, Napolyon’dan Hitler’e değin Birleşik Avrupa idealinin reel-politik eksene oturtulma isteğine sahne olmuştur. Bu idealin düşünsel zemini Orta Çağ’a kadar uzanmaktayken; aynı kültürel mirasa sahip olmanın avantajı, Avrupa merkezli iki büyük savaşın yaşanmasından sonra kullanılacaktır. Bu manada, günümüz Avrupa Birliği’nin temeli olarak kabul edilen Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun ekonomik ortaklığı öngören kuruluş amacı, Avrupa’da farklı alanlarda da işbirliğine gidilebileceğinin göstergesi olmuştur. Daha sonraki zamanlarda ortak hukuksal anlayıştan ortak güvenlik mimarisinin inşasına kadar çeşitli alanlarda ilerlemeler kaydedildiği görülmüştür.

    Tarihsel süreç içerisinde Avrupa’da güvenlik kavramının oluşumuna bakıldığında Batı Avrupa Birliği (BAB)’nin önemli bir paya sahip olduğu görülmektedir. NATO’nun 1949 yılında kuruluşuyla birlikte, Batı Bloğu içerisinde yer alan devletleri kapsaması başta Fransa olmak üzere Batı Avrupalı Devletler arasında rahatsızlık yaratmış ve Avrupa’nın kendine özgü bir güvenlik ve savunma sisteminin oluşması için çalışmalarda bulunulmuştur. Bu noktada BAB, bu çalışmaların başlangıç noktasını teşkil etmektedir. Teşkilatın kuruluşu, 17 Mart 1948’deki İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika ve Lüksembourg’un bir araya gelmesiyle imzalanan ‘Brüksel Ekonomik, Sosyal ve Kültürel İşbirliği ve Ortak Savunma Antlaşması’na dayanmaktadır. Doğu’dan gelen Sovyet tehdidine karşı hayat sahası bulan oluşum, 50 yıllık bir süreyi kapsamakta; askeri, ekonomik ve sosyal alanda çok boyutlu bir işbirliğini içermekteydi.[2]

    Batı Avrupa Birliği’nin (BAB)[3] resmi kuruluşu, 6 Mayıs 1954 tarihinde imzalanan Paris Antlaşması’dır. Bu antlaşmayla birlikte Brüksel Antlaşması’nın yerini BAB alıyor ve örgüt Almanya ve İtalya’yı da kapsayacak şekilde üye sayısını 7’ye çıkartıyordu. Paris Antlaşması’nın temel hedefleri başlangıç itibariyle şunlardır:

    1. II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da ekonomik kalkınmayı sağlamak ve refah seviyesini yükseltmek,

    2. Birlik üyelerine yöneltilecek herhangi bir saldırıda birlikte yardımda bulunmak,

    3. Avrupa’nın bütünleşme sürecine katkıda bulunmak

    1954’ten 1973 yılına kadar temel işlevi Avrupa ülkeleri arasındaki işbirliğini artırmak olan Birlik, Federal Almanya’nın NATO İttifakı’na üyeliğini sağlamaya çalışmış, Almanya ile Fransa arasındaki çeşitli sorunların çözümünde arabulucu rolünü üstlenmiş ve BAB üyesi olup da Avrupa Topluluğu (AT)’na dahil olmayan İngiltere’nin AT ülkeleriyle ilişkilerinde köprü olma işlevini görmüştür. Ne var ki, 1973’te İngiltere’nin de AT’ ye tam üye oluşu, Birliğin hareket sahasını daraltmasına yol açacaktır. Güvenlik konularını yetkisi dahilinde tutan BAB, ekonomik, sosyal ve kültürel konulardaki çalışmaları Avrupa Topluluğu’na ve Avrupa Konseyi’ne devretmiştir.

    1984’e kadar NATO ile uyumlu olduğu gözlenen BAB’ın, bu tarihten itibaren ayrı bir güvenlik kurumu olma amacıyla hareket ettiği dikkati çekmektedir. Özellikle 27 Ekim 1984 tarihli Roma Deklarasyonu’nda BAB’ın daha aktif bir misyon üstlenmesi ve Avrupa dışındaki kriz bölgeleriyle de muhatap olması gerektiği vurgulanmıştır. Daha sonra 27 Ekim 1987’de Lahey Platformu’nda Kuzey Atlantik İttifakının “Avrupa Kanadı” olarak BAB’ın daha da güçlendirilmesi şartının ileri sürülmesi [4] Avrupalı devletlerinin ayrı bir güvenlik kimliği oluşumuna gitme kararlılığını ortaya koymaktadır.

    İki kutuplu uluslararası sistemin sona ermesine adım adım yaklaşıldığında, Batı Avrupa ile Atlantik Ötesindeki Güç arasındaki ilişkilerde eskiye oranla bir gevşeklik ortaya çıkarken; Avrupa’nın Ortak Dış Politika ve Güvenlik Politikası geliştirme bağlamında ABD’ye olan bağımlılığını azaltma gayretleri gözlemlenmektedir.

    2). 1991 SONRASI DÖNEMDE AVRUPA’NIN GÜVENLİK ANLAYIŞI VE ATILAN ADIMLAR

    “Dehşet Dengesi”nin bitişiyle birlikte yeni uluslararası sistemin dengesizlikler üzerine kurulması kıta Avrupa’sıyla ABD arasında farklı menfaat algılamalarına neden olmuştur. Soğuk Savaş Dönemi’ni NATO’nun şemsiyesi altında geçiren Avrupa ülkeleri için bu dönemin Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği (AGSK) oluşturma çalışmaları için hazırlık devresi olduğu göze çarpmaktadır. Bu suretle, 1991 sonrası dönemde gerek Doğu Avrupa ülkeleriyle entegrasyon sürecine girilip Avrupa Birliği[5] (AB)’ne adapte edilmesi, gerekse ortak güvenlik politikaları konusunda gelişmeler kaydedilmesi, oluşumun her şeyden önce bir medeniyet projesi olduğu izlenimini uyandırmaktadır. Ancak, her uygarlık projesinin jeopolitik bir realiteye[6] ve tarihsel arka plana sahip olma zorunluluğu bulunmaktadır.

    Soğuk Savaş Dönemi’nde güvenlik gereksinimini küresel anlamda NATO, kıtasal boyutta ise BAB ile sınırlı tutan Avrupa, bu dönemi sosyo-ekonomik ve kültürel gelişmelere ağırlık vererek geçirmiştir. Ancak, izlenen bu politika neticesinde 1991 sonrası uluslararası sisteminin ihtiyaçlarını güvenlik ve savunma boyutunda karşılamaktan uzak olduğu ortaya çıkacaktır. Varşova Paktı’nın dağılmasından sonraki süre zarfında ortak güvenlik ve savunma politikalarına özel önem veren AB, kıta içerisindeki ekonomik gelişmelerde gösterdiği performansı ortak savunma politikalarında da sergileyerek genel bir başarının küresel ayağını oluşturma niyetindedir.[7]

    1980’lerin ortalarında imzalanan ‘Avrupa Tek Senedi’[8] ile ilk kez ortak dış politika ve savunma sistemi fikrini ortaya atan Avrupalılar, 1 Kasım 1993’te yürürlüğe giren Maastricht ve daha sonra imzalanan Amsterdam Antlaşmaları ile bu konudaki ciddiyetlerini ortaya koymuşlardır. İleride ortak bir savunma platformu oluşabileceği düşüncesiyle BAB, Avrupa Birliği’ne entegre edilmeye çalışılmıştır. Zira söz konusu dönem itibariyle 15 üyeli AB’nin katılımcı üyeleri BAB’ın dışındaydı. Ancak, AB üyesi ülkeler arasında genelde ortak dış politika, güvenlik ve savunma konularında tam bütünlük sağlanamaması, özelde ise Avrupa ülkeleri arasındaki görüş ayrılıkları BAB’ın, AB çatısına entegre edilememesine neden olmuştur..[9]

    Maastricht Antlaşması’yla Atlantik İttifakında Avrupa kanadının güçlendirilmesi savı yinelenirken, sonrasında bir araya gelen AB ülkelerinin liderleri, BAB’a Avrupa savunmasının güçlendirilmesi açısından daha fazla önem verilmesi gerektiğini vurgulamışlardır. Ayrıca, 19 Haziran 1992 tarihli Petersburg Toplantısı’nda BAB’ın askeri misyonunu tanımlaması bakımından öne sürülen güvenlik maddeleri dikkat çekmektedir:

    —İnsani yardım ve kurtarma operasyonları (humanitarian and rescue tasks)

    —Barışın korunması (peacekeeping)

    —Krizleri önlemek için müdahale kuvvetlerinin oluşturulması

    —Barış yapma (peacemaking).[10]

    1997 yılındaki Amsterdam Antlaşmasıyla Petersberg Görevleri’nin Avrupa Birliği’nin ortak güvenlik ve savunma politikası kapsamında değerlendirilmesi, Avrupa’nın bürünmek istediği yeni kimliğine katkıda bulunmuştur. Ne var ki, 1990’lı yıllarda Balkan coğrafyasında meydana gelen karışıklıklar, AB’nin güvenlik ve savunma alanındaki açılımlarının işlevselliğini değerlendirme tahtası olmuştur. Gerek Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde Bosna Krizi, gerekse Kosova’daki sancılı günler AB’nin NATO’dan bağımsız bir dış politika ve güvenlik stratejisi izleyemeyeceğini ortaya koymuştur. Ayrıca, ABD ile Avrupa arasındaki görüş ayrılıkları, kriz bölgesine müdahaleyi birkaç ay geciktirecek ve bölge çok bilinmeyenli bir denklemin içine sürüklenecektir. Bu kriz dönemini fırsata çevirmeyi başaran NATO, Kosova müdahalesiyle varlık sebebini sorgulayanlara ‘meşruiyetini ve gerekliliğini’ kanıtlamaya çalışmıştır.

    Diğer taraftan, NATO İttifakının Avrupa kanadını oluşturan devletler Balkanlardaki fiyaskodan dersler çıkararak, ortak güvenlik ve savunma konusundaki arayışlarını sürdürmüştür. Haziran 1999 Köln Zirvesi ve aynı yıl içerisindeki Aralık Helsinki Zirvesi bu arayışlara sahne olmuştur. Genel bir perspektiften bakıldığında, söz konusu zirvelerde ortak güvenlik ve savunma politikaları hususunda somut atılımların gerçekleştirildiği ortaya çıkmaktadır. AB’nin Köln ve Helsinki Zirvelerinde kriz bölgelerine NATO’ya bağımlı olmadan, doğrudan müdahale etmek istemesi de Atlantik Ötesi Güç ile kıta Avrupa’sı arasındaki görüş ayrılıklarına ivme kazandırmıştır. Köln Zirvesinde Amsterdam Antlaşması’na gönderme yapılarak ortak savunma politikasına yönelik AB’nin daha işlevsel boyut kazanması ve uyuşmazlıkların çözümlenmesinde Bakanlar Konseyi’nin AB Antlaşması’nda yer alan yetkileri kullanılması için gereken irade vurgulanmıştır. Yine bu zirvede uluslararası uyuşmazlıkların çözümü ve kriz bölgelerine müdahale etmek amacıyla NATO’nun hareket sahasına girilmeyecek şekilde bir “Avrupa Askeri Gücü” oluşturulmaya çalışılmıştır. Aynı zamanda bu oluşumun uluslararası barış ve istikrara katkıda bulunacak şekilde faaliyet göstereceği öngörülmüştür.[11] Öte yandan savunma sanayinde işbirliği ve askeri araçların modernizasyonunda uyum sağlanması, Avrupa güvenlik ve savunma politikalarının pratik boyutunu oluşturmaktadır.

    Köln Zirvesi’nde güvenlik ve savunma politikasına yönelik kararlarda Avrupa Askeri Gücü’nün oluşturulmasına ilişkin üye ülkeler arasında gerekli katılım ve işbirliği biçimleri belirlenmeye çalışılmıştır. Bu belirlemeye göre; AB operasyonları, NATO’nun imkan ve kaynaklarına başvurulmadan ve NATO’nun gerekli yeteneklerinden faydalanılabilecek operasyonlar şeklinde iki kategoride incelemek mümkündür. Salt AB Askeri Gücü’ne dayanılarak yapılacak müdahalelerin sınırı ise Avrupa’da cereyan edecek olan kriz bölgeleridir. NATO ile ortak yapılacak operasyonlara ilişkin düzenlemeler de NATO’nun 1999 Washington Zirvesi’nde aldığı kararlara dayandırabilir.[12] NATO’nun 50. yıl toplantılarında NATO üyesi AB ülkelerinin güvenlik ve savunma konularında AB’nin bağımsız hareket etmek niyetinde olduklarını belirtmeleri ve ABD’nin olası bir Avrupa Silahlı Gücü’nü önlemede pasif kalacağı düşüncesi, NATO’nun 1999 Washington Zirvesinde her iki tarafın da kabulleneceği, kurumsal yanları ağır basan kararların alınmasına neden olmuştur.[13]

    Köln Zirvesi’ne farklı bir anlam kazandıran özelliği ise, Rusya Federasyonu ile ekonomik, politik ve stratejik ilişkilerin geliştirilmesi ve bu ilişkilerin derinleştirilmesi yönündeki AB iradesidir. AB’nin Rusya ile öngörülen bu işbirliği süreci, NATO’daki büyük ortak ABD’ye yönelik bir gönderme şeklinde düşünülebilmektedir.

    10–11 Aralık 1999 tarihlerinde gerçekleştirilen AB Helsinki Zirvesi alınan kararlar itibariyle ortak güvenlik ve savunma politikası çerçevesinde “kriz yönetimi”ne ilişkin tartışmalara sahne olurken, varılan mutabakat sonucunda NATO’nun tamamen taraf olmadığı durumlarda AB’yi temsilen kriz bölgelerine müdahale edebilecek bir güvenlik biriminin oluşturulması kararına varılmıştır.[14] Söz konusu karara göre; 2003 yılına kadar 60 gün içerisinde hazır olabilecek ve bir yıllık süre zarfında görev yapabilecek, 50–60 bin kişiden oluşan bir Askeri Gücün yapılandırılması öngörülmüş ve bu güvenlik biriminin amacı, Petersberg Görevleri’ni yerine getirmek olarak belirlenmiştir. Ayrıca, AB ülkelerinin bu oluşumun inşası için NATO imkân ve kabiliyetlerinden faydalanmak istemesi günümüze kadar çözülmesi zor olan bir problemi de beraberinde getirmiştir.[15] Ancak, dikkati çeken hususlar, Helsinki Sonuç Bildirgesi’nde Petersberg Görevleri’ni yerine getirmek üzere oluşturulacak askeri birimin “Avrupa Ordusu “ şeklinde algılanmaması gerektiğine vurgu yapılması ve kıta Avrupa’sındaki güvenlik ihtiyaçlarını karşılayabilecek unsur olarak NATO’nun işaret edilmesidir. Öte yandan, yine Helsinki Zirvesi’nde AB ülkelerinin gelecekte AB askeri gücünün gerçekleştireceği operasyonları siyasal ve stratejik açıdan yönlendirecek olan kurumsal yapının inşa edilmesi konusu görüşülmüş ve bu suretle Avrupa güvenlik mimarisinin çekirdeğini oluşturan BAB’ın Petersberg Görevleri ile ilgili işlevlerinin AB çatısına entegre edilmesine karar verilmiştir.[16] Bununla birlikte aynı zirvede Birleşmiş Milletler (BM) Sözleşmesi’ne uygun bir şekilde uluslararası barış ve istikrara katkıda bulunulacağına gönderme yapılmıştır.

    1999 Helsinki Zirvesi’nden bir yıl sonra gerçekleşen Feira ve Nice Zirveleri de Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği (AGSK)’nin şekillenmesinde katkıda bulunması ve AB güvenliğinin kurumsallaştırılması açısından ayrı bir önem teşkil etmektedir. Haziran 2000’deki Feira Zirvesi’nde NATO’ya üye olan fakat AB içersinde yer almayan ülkelerin[17] durumları tartışılmıştır. Zirvede alınan kararlara göre, NATO’nun AB üyesi olmayan ülkelerinin ve AB’ye aday ülkelerin çeşitli görüşmelere katılabilmeleri için Avrupa güvenlik yapısına entegre edilmeleri gerekli görülmüştür. [18]

    Bütün bu gelişmelerin yanı sıra 21 Eylül 2001 tarihinde gerçekleşen AB Konseyi’nin olağanüstü toplantısında ortak dış politika ve güvenlik politikasının gereksinimlerine ilişkin eksikliklerin tamamlanması ve operasyon kabiliyetine sahip bir Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasının (AGSP) oluşturulması yönündeki irade ortaya konmuştur. Netice itibariyle, AB Konseyi tarafından bu politika resmen onaylanmıştır. Açık bir şekilde görülmektedir ki, 11 Eylül saldırılarının kıta Avrupa’sındaki izdüşümü, AB Konseyi’nin ortak dış politika ve güvenlik politikaları geliştirme bağlamında tetikleyici bir misyon üstlenmiştir. Öte yandan, 14–15 Aralık 2001’deki Laeken Zirvesi’nde de Köln ve Helsinki Zirveleri’nde alınan kararların uygulanması aşamasında önemli ilerlemeler sağlanmıştır.

    3). AVRUPA GÜVENLİK POLİTİKALARININ NATO VE TÜRKİYE AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

    11 Eylül saldırılarından sonra ABD dış politikasını neo-realist eksene oturturken, haydut devletler tanımladığı ülkelere meşruiyeti sorgulanır nitelikte savaşlar açmıştır. Yeni uluslararası sistemde milat olarak kabul edilen 11 Eylül sonrasında değişen şartlarda güvenlik kavr***** yeni anlamlar yüklenmiştir. 1990’lı yıllar boyunca ortak dış politika ve güvenlik politikalarını teorik boyuttan pratiğe dökme noktasında AB karar mekanizmaları eksikliklerini hızla giderme sürecine girmiştir. AB’nin güvenlik politikaları geliştirme kararlılığı değerlendirilirken, söz konusu sürecin NATO ve Türkiye ile olan ilişkilere yansımalarını incelemek de kaçınılmaz oluyor.

    1. Avrupa Güvenlik Politikalarının Oluşum Çalışmalarının AB-NATO İlişkilerine Etkisi

    II. Dünya Savaşı sonrasından bugüne kadar gelinen noktada ortak güvenlik ve savunma politikalarına yönelik en somut adımlar, 1990’lı yılların sonlarında ve 2000’li yılların başlangıcında atılmıştır. Avrupa savunma sisteminin temeli olan BAB’dan günümüze değin ortaya çıkan tabloda güvenlik politikalarındaki eksiklikler tamamlanıp, son tahlilde “Birleşik Avrupa Devletleri” ülküsüne yürüyen bir kıta Avrupa’sı tasavvur edilmektedir. Bu bağlamda NATO’ya “meşruiyet ve işlev” kazandıran sistemin çözülüşüyle kâğıt üzerinde NATO’yla sürdürülecek bir ortaklığın pragmatikliğinin ne olacağı sorgulanmıştır. Sonuçta, NATO’dan bağımsız olarak oluşturulmak istenen Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisinde ABD’nin dışarıda tutulmak istenmesi, eski müttefikler arasındaki ilişkilerde farklı çıkar algılamalarını ayyuka çıkarmıştır. Birleşik Avrupa ülküsü için son genişleme dalgasıyla devasa bir boyut kazanan AB’nin[19] ekonomik ve siyasi işbirliğinde gösterdiği başarıyı ortak güvenlik ve savunma politikalarında ne kadar gerçekleştirebileceği merak konusudur. Ancak, ekonomik ve siyasi gelişmelerde sağlanan başarının Avrupa- iç dinamiklerinin yarattığı bir sonuçken; ortak güvenlik politikaları bağlamında yakalanmak istenen performansın yalnızca iç dinamiklerle değil; dış etkenlere bağlı olarak gerçekleşeceği göz ardı edilmemelidir. İşte, NATO bu sürecin dış etkenlerinden biridir. Bu hususta NATO’yla ilişkilerde izlenmesi gereken politikalar birçok stratejist ve akademisyen nazarında ilgi odağı olmuştur.

    II. Dünya Savaşı’nın sona erişiyle birlikte birbirine taban tabana zıt olan iki ideoloji arasındaki çekişme, bloklaşmaları da beraberinde getirmiştir. Bu bloklaşmanın Batı kanadını oluşturan devletlerin Doğu’dan gelen Sovyet tehdidine karşı ortak bir müdafaayı öngören 24 Ağustos 1949 tarihli “North Atlantic Treaty Organization (NATO)” denilen savunma paktı yürürlüğe girmiştir. 1 Temmuz 1966’da Amerikan karşıtı siyasetçilerin Fransa’da iktidara gelişi, bu ülkenin NATO’nun askeri kanadından ayrılmasına neden olacak ve ulusal savunma gücünü artırmaya yönelik girişimlerde bulunmasına yol açacaktır. ABD’nin Avrupa üzerindeki hâkimiyetinden rahatsız olan Fransa, bu dönemden itibaren Avrupa’nın kendine özgü bir güvenlik sisteminin olmasından yana tavır koymuştur. Ayrıca Fransa, Sovyetler Birliği ile özel ilişkilerini yürütmeye devam etmiştir.[20] Ancak, Fransa’nın Avrupa savunma sistemi adına ortaya koyduğu doktrinin işlevsellik kazanması için zamana ihtiyaç duyulacaktır.

    AB içerisinde Federal Avrupa’nın savunucusu olan Fransa tarafından Avrupa’nın bağımsız savunma sistemi için yükseltilen sesler, NATO’nun 50. Yıl Toplantıları’nda gündeme getirilmiştir. AB ve ABD arasındaki görüşmelerin 1999 Washington Zirvesi’nde sonuca bağlanmasıyla Avrupa’nın güvenlik stratejisi farklı bir kimliğe bürünmüştür. Söz konusu zirvenin kararlarıyla AB, ABD’yi ve dolayısıyla NATO’yu zafiyete uğratacak sonucu elde etmiştir.[21] Bu noktada oluşturulacak “Avrupa Silahlı Gücü”ne yeşil ışık yakılmıştır. Ancak zirve kararlarına “NATO bir bütün halinde katılmadığı krizlerde AB’ye otonom müdahale hakkı verir.”[22] maddesinin eklenmesi de ABD’nin Avrupa üzerindeki hakimiyetini NATO aracılığıyla sürdürmek istemesinin dışa vurumudur.

    1997 Amsterdam Antlaşması ile başlayan ileri bir boyut kazanan ortak güvenlik ve dış politika süreci, 1999’daki Köln ve Helsinki zirveleriyle devam etmiş; Feira, Nice ve Laeken zirveleriyle de bu politika kararlılıkla sürdürülmüştür. Öte yandan, Avrupa’nın üç devi olarak nitelenen Fransa, İngiltere ve Almanya arasındaki görüş ayrılıkları ise bu sürece darbe vurma potansiyeline sahiptir. Fransa’nın ısrarla savunduğu özgün bir Avrupa güvenlik sistemine ilişkin olarak İngiltere, ABD’nin yer aldığı bir NATO’nun Avrupa güvenliğinde olmazsa olmaz denebilecek bir misyona sahip olduğunu düşünmektedir. Bu bağlamda, İngiltere Fransa tarafından Amerikan yanlısı olmakla itham edilmektedir.[23] Yine Almanya’nın kararsız politikaları görüş ayrılıklarını derinleştirmektedir. AB içerisinde mevcut sorunların ortak güvenlik politikalarına olumsuz etkileri sonucunda “Avrupa Ordusuna” giden süreci baltalanmaktadır.

    Genel anlamda kıta Avrupa’sında ortak dış politika, güvenlik ve savunma alanlarında NATO’nun dışlanarak ayrı bir gelişmenin kurumsallaşması İngiltere ve Danimarka[24] muhalefeti sebebiyle pek mümkün görünmemektedir. AB içerisinde NATO’cu kanadı teşkil eden bu devletlere göre, içerik değiştiren ve genişleme sürecine girmiş bir NATO hala çok önemlidir ve NATO’suz bir Avrupa güvenliği tasavvur edilemez.[25] Zira ABD’nin 2003 Irak Savaşı’nda da görüldüğü gibi, Avrupa devletlerinden Fransa ve Almanya’nın harekâta karşı çıkmalarına rağmen; İngiltere’nin ABD’nin müttefiki olarak harekâta çok boyutlu bir şekilde iştirak etmesi, ortak dış politika ve güvenlik stratejisi alanında gerekli disiplininin oluşmadığını açığa çıkarmıştır.

    Avrupa Birleşik Devletleri fikrinin hararetli savunucusu Fransa’ya göre, Avrupa güvenlik ve savunma alanında ABD’ye bağımlı olmamalıdır. Son gelişen küresel olaylarla farklılaşan uluslararası konjonktür, eski müttefikler arasındaki görüş ayrılıklarını derinleştirmiştir. ABD’nin bu noktadaki güvenlik politikalarının oluşumuna destek vermeyişi, NATO sayesinde Avrupa güvenliğinde kazandığı avantajlı konumu kaybetmek istememesinden kaynaklanmaktadır. NATO’nun genişleme süreci göz önünde tutulduğunda, ABD’nin izlediği bu politika daha da berraklaşmaktadır.

    2. Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikaları Denkleminde Türkiye

    Tarihsel deneyimlerden dersler çıkarmanın gerekliliği, Türkiye-AB ilişkilerinden söz açıldığında daha farklı bir anlam kazanmaktadır. Ancak günümüz dünya siyasasının yenilikleri bu tecrübenin bertaraf edilmesini ve karşılıklı çıkar ilişkisine göre ilişkilerin yeniden düzenlenmesini öngörmektedir. Bu noktada, yeni uluslararası sistemdeki karşılıklı bağımlılık ilkesi ikili ilişkilere ivme kazandırmıştır. Uzun bir tarihsel arka plana dayanan Türkiye-Avrupa ilişkilerinde yakın geçmişte yaşanan gelişmeler ve bu gelişmelerin Avrupa’da ortaya konmak istenen güvenlik mo****ne etkileri önemlidir. Türkiye’nin 40 seneyi aşkın bir süredir AB’ye aday statüsünde bulunması, soğuk savaş döneminde aynı askeri ittifak içinde yer alınması ve Türkiye’nin çevresindeki ateş çemberine AB’nin yoğun ilgisi ikili ilişkilerin ulaştığı boyutları göstermesi bakımından açıklayıcıdır.

    Türkiye kendisinin de üye bulunduğu NATO, AGİT ve BAB gibi oluşumlarda Avrupa ülkeleriyle yakın işbirliğinde bulunmuştur. Avrupa’da soğuk savaşın bitimiyle oluşturulmaya çalışılan güvenlik politikalarını da yakından takip etmiş ve bu yeni oluşumların içinde bulunmak istemiştir. AB ülkeleri, Türkiye ile yaşanan NATO tecrübesi ve AGİT’te sürdürülen sıkı ilişkiler münasebetiyle Türkiye’nin bu yeni güvenlik oluşumu içerisinde yer alma taleplerine 1999 Washington zirvesi de dâhil olmak üzere olumsuz yanıt vermemiştir. Ancak 1999’un sonlarına doğru gerçekleşen Köln ve Helsinki zirvelerinde AB ülkelerinin bu hususta bir politika değişikliğine gittikleri görülmüştür. Washington Zirvesinde NATO’nun imkan ve yeteneklerinden faydalanmak üzere kurulacak askeri birimin, NATO’nun AB üyesi olmayan ülkelerinin de operasyonlara en üst düzeyde katılımı teyit edilirken, Köln Zirvesinde bu kriter dikkate alınmamıştır. Başka bir ifadeyle, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikaları (AGSP) çerçevesinde kullanılması düşünülen bu imkân ve kabiliyetlerin sadece AB üyesi ülkelerin ulaşabilmeleri hedeflenmiş ve NATO üyesi olup da AB üyesi olmayan ülkelerin[26] farklı bir kategoride değerlendirilmelerinin amaçlandığı ortaya çıkmaktadır.[27] Washington Zirvesinde alınan kararların Köln Zirvesi’nde by-pass edilmesi, Türkiye’nin yasal zeminde 1999 NATO zirvesi kararlarına dayanarak itiraz etmesine yol açmıştır.[28] Bu bağlamda, Türkiye’nin itirazı AGSP’ nin karar mekanizmalarında yer alarak daha önce BAB ile sahip olduğu avantajlı konumunu kaybetmek istemediği ortaya çıkmaktadır. Ne var ki, daha sonra gerçekleşen Helsinki, Feira ve Nice zirvelerinde de Türkiye’yi tatmin edici kararlar alınmamış ve ikili ilişkilerde gerginliğe neden olan temel sorun bir türlü giderilememiştir. Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını önemli ölçüde zedeleyen bu statüyle birlikte etki alanı içerisinde gördüğü Balkanları Avrupa’nın kontrolüne devretmek zorunda kalmıştır.[29]

    Türkiye’nin bu pek de adil olmayan durum karşısında AGSP kapsamında faydalanılacak NATO imkân ve kabiliyetlerinin kullanımı veto edebileceğini açıklaması, orta bir yolun bulunması yönünde tetikleyici olmuştur. Mevcut uyuşmazlığın çözümü için harekete geçilmesiyle Türkiye, İngiltere ve ABD arasında Aralık 2001’de “Ankara Mutabakatı”[30] olarak isimlendirilen metin ortaya çıkmıştır. Akabinde 24–25 Ekim 2002’de imzalanan Nice Uygulama Dokümanıyla da sadece NATO-AB ilişkilerinin seyri değil, Türkiye-AB arasındaki işbirliği de çizilmekteydi. Söz konusu dokümana göre; AB önderliğinde gerçekleştirilecek operasyonlarda NATO’nun imkân ve yeteneklerinden faydalanılacaksa, Türkiye’nin operasyonlara doğrudan katılımı söz konusu olacaktı. Ancak, NATO imkân ve kabiliyetlerinin kullanılmayacağı operasyonlara Türkiye, Avrupa Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyi tarafından davet edildiği takdirde katılabilecekti.[31]

    Diğer taraftan, AB’nin kendi imkân ve yeteneklerini kullanacağı bir operasyondaki amacının ABD ve dolayısıyla NATO’ya bağımlı olmadan bütüncül bir politikayla kriz bölgelerine müdahale etmek olduğu bilinmektedir. Hiç şüphesiz, AB’nin AGSP kapsamında müdahil olmak istediği kriz bölgelerinin başlıcaları; Orta Doğu, Kafkasya, Balkanlar ve Orta Asya olarak karşımıza çıkmaktadır. AB’nin karar mekanizmalarında Türkiye olmaksızın bu bölgelere müdahalelerde bulunulması içinden çıkılması güç problemleri de beraberinde getirebilir. Bölgenin ağabeyi olarak sivrilen Türkiye’nin sahip olduğu tarihsel tecrübeden faydalanamayacak bir AB için kriz müdahalelerinin fiyaskoyla sonuçlanması kuvvetle muhtemeldir. Bütün bunların yanı sıra, Türk Ordusu, iyi eğitimli ve profesyonel personeli olan; çağın son teknolojisiyle modernize edilmiş savaş teçhizatlarına sahip ve caydırıcılığı tüm bölge ülkelerince kabul edilen bir realitedir.[32]

    İşte bu realiteyi by-pass edecek bir AGSP’nin başarı şansı yok denecek kadar azdır. Bununla birlikte, Türkiye’nin Türk Silahlı kuvvetleri (TSK) hususundaki avantajlı konumunu diplomatik kazanımlarla perçinleştirmeli ve “bekle-gör” politikalarını bir tarafa koyup ulusal çıkarlarının savunuculuğunu yapmalıdır.

    Sonuç

    İki kutuplu sistemin çözülüşüyle birlikte uluslararası sistemde meydana gelen teorik ve pratik değişimler, AB’nin AGSP kapsamında geliştirdiği güvenlik projesini zorunlu kılmaktadır. BAB’dan AGSP’ye uzanan süreçte başta Fransa olmak üzere AB ülkelerinin bu konudaki hassasiyetleri ve kararlılıkları göze çarpmaktadır. 1997 Amsterdam Zirvesiyle BAB’ın AB çatısına entegre edilip yerini AGSP’ye bırakması bu kararlılıkların dışa vurumudur.

    Ortak güvenlik, savunma ve dış politika sistemi geliştirme bağlamında gerçekleştirilen açılımların önemi yadsınamaz niteliktedir. Zira Soğuk Savaş döneminin bitimiyle güvenlik politikalarının işlevsellik kazanma bakımından 1997 Amsterdam Antlaşması ile başlayan oluşumda Köln, Helsinki, Feira, Nice ve 2001 Laeken zirveleri önemli dönüm noktalarıdır. AB’nin AGSP alanında kaydettiği gelişmeler dikkate alındığında, söz konusu projenin ciddiyeti ortaya çıkar. Bütün bu gelişmelerle birlikte, her şeyin güllük gülistanlık içinde bulunduğunu söylemek mümkün değildir. Bu suretle AB içerisindeki çatlak sesler olarak bilinen İngiltere ve Danimarka’nın ortak dış politika ve güvelik politikalarına mesafeli durdukları göze çarpmaktadır. Son yaşanan Irak Savaşıyla da görülmüştür ki, AB nin bu politikalarda kat etmesi gereken hayli mesafe bulunmaktadır.

    Reel-politik açıdan düşünüldüğünde, kısa ve orta vadede Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikaları NATO’ya alternatif olacak kapasite ve yeterliliğe sahip değildir. Şüphesiz, ABD’nin bu rekabete izin vermesi de düşünülemez. Orta ve kısa vadede Avrupa’da NATO hâkimiyeti devam edecek olsa da AB ortak güvenli ve dış politika geliştirme alanında sabit kalacağı beklenmemelidir. 11 Eylül sonrasında yaşanan global nitelikteki gelişmeler de AB’nin bu konuda çaba sarf etmesini zorunlu kılmaktadır.

    Öte yandan, günümüz uluslararası arenasında belirleyici unsurlar olan güç ve çıkar ilişkileri, geleceğin değişmesi kuvvetle muhtemel şartlarında farklı güvenlik oluşumlarını da beraberinde getirebilir. AB içerisinde ABD’ye muhalif olan Fransa ve Almanya haricindeki ülkelerin ABD ile olan yakın ilişkileri, kısa vadede AB ile ABD arasında işbirliği ve dayanışmanın hâkim olacağının göstergesidir.

    AB’nin güvenlik mo**** olarak şekillenişinde başından beri yer alan Türkiye’nin son yıllarda söz konusu oluşumların dışında değerlendirilmesi AB’nin AGSP alanında zafiyetine yol açacak kapasitededir. AB, NATO’dan bağımsız olarak müdahale etmek istediği kriz bölgelerinde Türkiye’nin oynayacağı rolü göz önünde bulundurup yeni konjonktüre göre bir eylem planı hazırlamalıdır. Zira AB, Türkiye’yi tamamen dışlamaktan da çekinmektedir ki, bu durum Ankara Mutabakatı ve Nice Dokümanıyla gün ışığına çıkmıştır. Türk Devleti’ne düşen görev ise güvenlik çıkarlarına zarar verecek oluşumları bertaraf etmektir. Bu bağlamda, halkı arasında yaygın olan “Diplomasi akar, Türk bakar.” imajını ortadan kaldırmak için dış politik olaylarda daha aktif rol üstlenmelidir
    isuperisi, burcc ve zErEm bunu beğendi.
  3. dadlu_qıs

    dadlu_qıs Üye

    Katılım:
    12 Kasım 2009
    Mesajlar:
    33
    Beğenileri:
    20
    Ödül Puanları:
    0
    aradığın herşey içinde
    burcc ve zErEm bunu beğendi.
  4. ~~Özge~~

    ~~Özge~~ Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    19 Nisan 2008
    Mesajlar:
    1.864
    Beğenileri:
    1.697
    Ödül Puanları:
    36
    2- paris barış konferansı

    4-Osmanlı-sevr
    bulgaristan-nöyyi
    avusturya- sen jermen
    macaristan- triyanon
    almanya-versay

    5-A.B.D nin yalnızlık politikası

    6- SSBC

    8-1918-1931 yılları arasında rusyada gerçekleşen hareketin adı

    9-manda ve himaye

    10-petrol...

    12)Japonyada gerçekleşen batılı tarzda yapılan reform hareketleri
    burcc ve zErEm bunu beğendi.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş