Celali isyanları dönem ödevim

Konu 'Tarih - İnkılap Tarihi 10. Sınıf' bölümünde zeki_hoca tarafından paylaşıldı.

  1. zeki_hoca

    zeki_hoca Üye

    Katılım:
    1 Kasım 2008
    Mesajlar:
    6
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0

    arkadaslar celali isyanları ile ilgili dönem ödevim var bana yardımcı olabirlimisniz:confused::confused:
  2. gulhan

    gulhan Üye

    Katılım:
    14 Eylül 2008
    Mesajlar:
    429
    Beğenileri:
    127
    Ödül Puanları:
    16
    Celali İsyanları
    Yavuz Sultan Selim döneminde binlerce taraftarı ile ayaklanan Yozgatlı Celal, Osmanlı Devleti için büyük problem olmuştu. Bu isyanlar bastırıldı ise de Anadolu'da meydana gelen iç isyanlar ve karışıklıklara yine Celali İsyanları denildi. Sultan Birinci Ahmed döneminde Celali İsyanları tekrar patlak verdi.Bunların en önemlileri;
    Yavuz Sultan Selim döneminde binlerce taraftarı ile ayaklanan Yozgatlı Celal, Osmanlı Devleti için büyük problem olmuştu. Bu isyanlar bastırıldı ise de Anadolu'da meydana gelen iç isyanlar ve karışıklıklara yine Celali İsyanları denildi. Sultan Birinci Ahmed döneminde Celali İsyanları tekrar patlak verdi. Bunların en önemlileri;

    Tavil Ahmed Canbolatoğlu Kalenderoğludel.i Hasan ayaklanmalarıdır. Bu sırada Sadrazam olan Kuyucu Murad Paşa son derece sert bir askerdi. Acıma nedir bilmezdi. Bunları bastırmak için çok şiddet gösteriyor, hatta şuçlu ile suçsuz ayırımı yapmadan "ibret osun" diye masumları da öldürtüyordu. ö.ldürttüklerini açtığı kuyulara attırmak gibi bir alışkanlığı olduğundan kendisine "Kuyucu" lakabı takıldığı söylenir. Kuyucu Murad Paşa'nın ısrarlı ve sert politikaları sonunda Celali İsyanları zor da olsa bastırıldı.
    İsyanlar
    Celali İsyanları, 16. ve 17. yüzyıllarda, Osmanlı yönetimindeki Anadolu'da toplumsal ve ekonomik yapının bozulmasından kaynaklanan ayaklanmaların tümüne verilen addır. Bu ayaklanmaların adı, bu kapsamdaki ayaklanmaların ilkinin önderi olan Şeyh Celal’den gelir. Bozoklu ( Yozgat) olan Şeyh Celal, Mehdi olduğu iddiasıyla 1519'da Osmanlı yönetimine başkaldırdı. Tokat yöresinde başlayan Şeyh Celal ayaklanması, Alevi Türkmenler ve göçebe yaşayan diğer boylar arasında destek buldu ve devletin ağır vergi yükü altında ezilen binlerce çiftçinin de katılmasıyla hızla yayıldı. Ayaklanma aynı yıl kanlı bir biçimde bastırıldı.

    Celali isyanlarının nedenleri


    16. yüzyıl ortalarında Osmanlı Devleti'nde ekonomik ve toplumsal bunalım baş gösterdi. Anadolu ve Akdeniz üzerinden geçen uluslararası ticaret yollarının keşifler sonucunda yön değiştirmesi de bunda etkili oldu. Osmanlı Devleti, bu ticaret yollarının kendi topraklarından geçtiği dönemlerde sağladığı kazancı yitirdi. Öte yandan Avrupa devletlerinin güçlenmesi karşısında fetihlerin durmasıyla ganimet gelirleri de ortadan kalktı. Devlet, gereksinim duyduğu geliri sağlayabilmek için vergileri artırdı. Osmanlı Yönetiminin Babadan-Oğula geçmemesinde titizlikle durduğu tımar sistemi saltanat haline geldi. Oluşan bu yarı-feodal durum, vergileri ödeyemeyen köylülerin topraklarını terk etmesine, kasaba ve kentlere iş için göç etmesine yol açtı. Geçim yolu bulamayanlar ise eşkıyalığa başladılar ya da eşkıyaya katıldılar. Bütün bunların sonucunda Osmanlı toplumsal ve ekonomik düzenin alt üst oldu. İşsizlik ve geçim sıkıntısı, medrese öğrencisinden askerine kadar toplumun bütün kesimlerine yansıdı.

    Diğer yandan Osmanlı Devleti'nin güttüğü sunni din politikası yine Alevi Türkmenler'de, göçebeyi yerleşik hayata geçirip vergilendirmeyi amaçlayan yerleştirme politikası diğer göçebe Türkmen ve Yürük boylarında rahatsızlık yaratmaktaydı.

    Anadolu'da ilk büyük Celali hareketleri, medrese öğrencilerinin (suhte ya da softa) hareketi olarak ortaya çıktı. Medrese öğrenciler ve medrese bitirip iş bulamayanlar Bursa, Konya, Bolu ve Samsun yörelerinde büyük ayaklanmalar başlattılar. Bu ayaklanmalar tarihe Suhte ayaklanmaları olarak geçti. Daha sonra, asker sınıfından levent ve sekbanlar ayaklandılar. Bu arada Osmanlı Devleti'nin yerel yöneticileri, güç kullanarak halktan vergi toplamaya başladılar. Yerel yöneticilerin zulmü merkezi hükümet tarafından önü alınamaz duruma gelince, III. Murat ( 1574- 1595), III. Mehmet ( 1595- 1603) ve I. Ahmet ( 1603- 1617) soygunlara, yöneticilere ve memurlara karşı köylülerin silahla mücadele etmesini isteyen fermanlar çıkardılar.

    Anadolu'daki önemli Celali ayaklanmaları ve önderleri


    İlk Celali önderlerinden biri Bolu ve Gerede yöresinde 1581'de ortaya çıkan Köroğlu Ruşen'di. Köroğlu, soyguncu devlet yöneticilerine ve beylere karşı mücadele etti. Yaşamı ve serüvenleri, halk arasında derin izler bıraktı ve Köroğlu Destanı’na konu oldu.

    16. yüzyılın sonlarına değin Celali ayaklanmaları, daha çok yöresel bir özellik taşıyordu. 1598'de Sivas ve Maraş bölgesinde çıkan Karayazıcı Ayaklanması, Celali hareketlerinin niteliğini değiştirdi. Sekban askerlerinin komutanıyken ayaklanan Karayazıcı’ya, dirlikleri ellerinden alınan sipahiler, topraklarını terk eden köylüler, işsiz kalan sekbanlar, yönetimden hoşnut olmayan beyler ve paşalar da katıldı. 20 bin kişilik bir ayaklanmacı ordusunu yöneten Karayazıcı, büyük kentlere bile baskınlar düzenleyip çekiliyordu. Karayazıcı üzerine gönderilen Osmanlı ordusu karşısında Tokat'a çekildi ve 1601'de öldü.

    Karayazıcı'nın ölümünden sonra ayaklanmacıların başına kardeşi del.i Hasan geçti. Osmanlı Devleti, Orta Anadolu'ya egemen olan del.i Hasan kuvvetlerini bastıramayınca, onunla anlaşma yolunu seçti. Del.i Hasan’ı paşa unvanıyla Bosna beylerbeyliğine atadı. Ancak devletin bu tavrı öbür Celali önderlerini cesaretlendirdi. 1603- 1607 arasında Celali ayaklanmaları bütün Anadolu'ya yayıldı. Tavil Ahmed, Canbulatoğlu ve Kalenderoğlu gibi Celali önderler devlet otoritesini ortadan kaldırdılar. Anadolu’daki köylüler canlarını kurtarmak için yerleşim yerlerini terk ederek dağlara sığınmak zorunda kaldılar. Osmanlı tarihine bu dönem "Büyük Kaçgun" olarak geçmiştir.

    Sonunda Osmanlı Devleti, Celalileri kesin olarak ortadan kaldırmaya karar verdi. Sadrazam Kuyucu Murat Paşa büyük bir orduyla 1606’da Anadolu'ya geçti. 1610 yılına kadar giriştiği savaşlarda Celalileri ve adamlarını acımasızca öldürerek cesetlerini açtırdığı kuyulara doldurttu. Bu dönemde öldürttüğü insan sayısı 65 bin civarındadır.

    Erzurum beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa 1622'de yeni bir ayaklanma başlattı ve bu ayaklanma ancak 1627’de bastırılabildi. Sultan I. İbrahim döneminde ( 1640- 1648) Sivas Valisi Vardar Ali Paşa ve Isparta yöresinde Kara Haydaroğlu ile Katırcıoğlu ayaklanmaları çıktı. Ama Osmanlı Devleti, ayaklanmacılara karşı siyasetini belli ölçülerde değiştirdi ve onları denetim altına alma yolunu kullandı. Katırcıoğlu, Karaman beylerbeyliğiyle ödüllendirilerek etkisiz hale getirildi. 1658'de ayaklanan Abaza Hasan Paşa'ya da devlet görevi verildi. Anadolu'da 17. yüzyıl ortalarından sonra görülen yerel Celali toplulukları da II. Viyana Kuşatması'ndan sonra Avusturya ve müttefiklerine karşı yürütülen savaşlarda asker olarak orduya alındı.

    Celali ayaklanmalarının sonuçları


    Celali ayaklanmaları, Osmanlı toprak düzenini büyük ölçüde değiştirdi. Ağır vergiler yüzünden ya da “Büyük Kaçgun” sırasında yerlerinden olan çiftçilerin toprakları mültezimlerin ya da yerel yöneticilerin eline geçti. Vergiler yüzünden borca giren köylüler, işledikleri toprakları sonunda tefecilere kaptırdılar. Osmanlı toprak düzeninin belkemiği olan tımar sistemi bozuldu. Büyük nüfus hareketleri ortaya çıktı ve kentlere büyük göçler oldu. Tarımsal üretim geriledi ve kıtlık tarım ürünleri fiyatlarının yükselmesine yol açtı. On binlerce insan yaşamını yitirdi ve pek çok yerleşim yeri yıkıma uğradı.

    Türkçe'ye yerleşmiş olan "Celallenmek" deyimi de, Celali ayaklanmalarının günümüze bıraktığı miraslardandır.

    umarım işine yarar;)
  3. gulhan

    gulhan Üye

    Katılım:
    14 Eylül 2008
    Mesajlar:
    429
    Beğenileri:
    127
    Ödül Puanları:
    16
    OSMANLI DEVLETİNDE CELALİ İSYANLARI

    Toprak mülkiyeti sisteminin değişmesinden sonra Osmanlı ülkesinde birtakım kargaşa ve düzensizlikler başlamış-tır. Timar (dirlik) sistemi, Osmanlı devletinin temel taşını oluşturmaktaydı. Bu müessese ile diğer kurumlar arasında çok uyumlu bir ilişki mevcuttu. Devletin çöküş sebepleri arasında belki de en önemlilerinden birini timar sisteminin bozuluşu teşkil etmektedir. Sözlük anlamı; hayat, yaşayış, ömür, yaşamak için lazım olan şey olan "dirlik" belirli bir hizmet karşılığı, geçimlerini temin etmek için devlet tarafından bir kısım asker ve memurlara verilmekteydi.

    Haliyle dirlik sisteminin bozulmasıyla birlikte tımarları ellerinden alınan tımarlı sipahilerin bu hadiselere karıştıkları görülmektedir.

    Tarihçilerin belirttiğine göre; isyanlar 1550 den beri meydana gelen bunalımların, sıkıntıların, patlamaların bir neticesi olarak değerlendirilmektedir. İlk isyancılardan birinin isminden dolayı da "Celâlî isyanları" adı verilmektedir.

    Celâlî isyanları, 1576-1596 yılları arasında doruk noktasına ulaşmış ve 1610 yıllarında da durulma noktasına gelmiştir. Celâlî isyanlarına her kesimden katılma olmuş, çiftbozanların oluşturduğu asker birikintileri, devlet memurları, medrese öğrencileri, yeniçeriler, tımarlı sipahiler ve diğer asker taifesi (1) yüzbinlerce insan bir araya gelerek Osmanlı düzenine başkaldırmış ve sosyal düzenin yıkımında önemli rol oynamışlardır. Tımarlı sipahilerin tımarlarının zorla ellerinden alınması, reâyâ (köylü) sınıfının ağır vergiler altında ezilmesi neticesinde Osmanlı tarım düzeni bozulmuş köylü ise fakirleşmiştir. Bu ve benzeri sebeplerden dolayı sosyal yapı ve ekonomik yapı felce uğramıştır.

    Mustafa Akdağ, Celâli isyanlarını : "Celâli isyanları denince, aslında en az XVI. yüzyılın başlarından beri imparatorlukçu Osmanlı düzeninin geliştirmeye başladığı siyasi ve sosyal koşullarla atbaşı yürüyen ekonomik darlığın üzerine çöktürdükleri ağır bunalımın bütün Türkiye üzerinde yarattıkları büyük bir karışıklığın her sınıftan insanları birbirleriyle kanlı kavgalara tutuşturmasından çıkan olaylar" (2) olarak değerlendirmektedir.

    Gerçekten Celâli isyanlarını doğuran sebepler oldukça fazla bir yer tutmaktadır. Celâliler, kanun ve kuralları hiçe sayarak suçlanırken, öte tarafta da düzeni sağlamak için görevlendirilmiş "Celâli seferi" görevlileri olmak üzere kavgacılar iki gruba ayrılmışlardı. Ancak, bu kargaşa ortamın-da, kimin celâli kimin gerçekten kanun savunucusu veya düzenin koruyucusu olduğunu anlamak oldukça zordur. Bu konuda Mustafa Akdağ şunları söylemektedir: "Celâli sekbanlarının cenk için birbirleriyle karşılaştıklarında, hiçte vurasıya dövüştüklerinin görülmeyeşi anlatıyor ki; birbirine karşı olan iki obanın insanları arasındaki düşmanlık ancak (Celâli başbuğu) ile onu kovuşturmaya padişah fermanı ile çıkarılmış (Celâli serdarı) arasında kalmakta; (Celâli sekbanları) ile (Hükümet sekbanları) dünkü ve hatta bir karşılaşmanın ertesi günkü canciğer arkadaşlıklarının hatırını saymayı padişahın emrine üstün tutmaktadırlar." (3)

    I- CELALİ İSYANLARININ ÇIKIŞ SEBEPLERİ :

    16. yüzyıldan başlamak üzere Osmanlı devleti sosyal, ekonomik ve askeri bir bunalım içerisine girmiş, ekonomik darlık sebebiyle reâyâya (köylü) yüklenen yeni vergiler, yeniçerilerin halka karşı yapmış oldukları zorbalıklar, halkı tedirgin bir hale getirmişti.

    Osmanlı ülkesini alt üst eden bu ayaklanmaların tabiiki çeşitli sebepleri vardır. Tarihçilerin üzerinde hem fikir oldukları düşünce : Osmanlı devletinin idari mekanizmasının işlemeyişi, devlet ile halk arasındaki münasebetlerin yok denecek kadar az olması, reâyânın mütemadiyen haksızlık-lara uğraması, otoritesi zayıflamış olan devletin yönetimindeki aksaklıklar, rüşvet hadiseleri, tımarları ellerinden alınan sipahilerin hoşnutsuzlukları, celâli isyanlarını doğuran en önemli sebeplerdendir. (4)

    Naima, Celâli isyanlarının çıkış sebeplerini şu şekilde belirtmektedir: "kaçanlarının cezalandırılması: Allah'ın yardımı ile düşman taburu makhûr ve fetih olunduğundan ertesi günü kendisini sadarete nail olduğu gibi işlere başlayıp askerin mevcut ve namevcudunu yoklayıp, üç gün zuamâ ve erbab-ı timar ve kapıkulu yoklanıp, otuzbin neferden ziyade askerin firari namıyla dirlikleri kesilip her kande bulunanlarsa katillerine ferman olunduğundan mada, dönüp firar edenleri haps ve nikâl ve kahretti.....ve firari adını verdiği kimselerin mameleklerini (varını yoğunu) miriye alıp bulduğunu katl ve müsadere ederek nicelerini iklim kaçırdı.....Dünya ve ahiret sıkıntısı müptelası olup ekseri firar edip Anadolu diyarında toplanıp Celâli taifesi bizzanne onlardan zuhur eyledi" (5)

    Görüldüğü gibi Naimâ, "Celâli isyanlarını" harpten kaçanların ve başıboş olanların başlattığını söylemektedir.

    Bu harp kaçaklarının, Anadolu'da müsait bir ortam bularak ayaklandıklarını da, Naimâ şu şekilde açıklamaktadır : "Meydanı boş bulunca reâyânın aşağılıklarını kendine nefer edinip, giderek o hali aldı ki; idare edenlerin kötü tedbirleri ile, mevki sahipleri az zamanda azl olunup kuvvet kullanarak galip olan mağlubun mansıp (memuriyet) ve malını kapıp götürdükte...." (6)

    Celâli ayaklanmalarının sebepleri ve bu ayaklanmalara katılanların maksatları üzerindeki görüşleri belirten Abdizade Hüseyin Hüsameddin, olayları ayrıntılı bir biçimde belirterek Celâli isyanlarının "Eğri seferi firarileri" ile başlamadığını ileri sürmektedir. (7)

    Naimâ, Anadolu'daki Celâlilerin yapmış oldukları hırsızlıklar, zulümler ve işkenceler üzerinde geniş bir şekilde durmakta, Kara Yazıcı, Kara Yazıcı'nın kardeşi **** Hasan ve Katırcıoğlu ayaklanmalarını Celâli isyanlarına örnek göstermektedir. (8)

    Günümüzde Celâli isyanları üzerinde otorite olarak kabul edilen Mustafa Akdağ, Naimâ'nın bu konu ile ilgili görüşlerini tenkit etmekte ve Naimâ'nın ve diğerlerinin Celâli isyanlarının çıkış sebepleri olarak söylemiş olduklarını "eski ve klasik bilgi ve yorum" (9) olarak nitelendirmektedir.

    Mustafa Akdağ, Celâli isyanlarının oluşumunu 1550 yıllarından başlatmakta ve 1576 tarihini de Celâli isyanlarının yoğunlaştığı dönem olarak belirtmektedir.

    1550-1576 tarihleri, mirî toprak sisteminin değiştiği dönem olup, dolayısıyla ekonomik darlık sebebiyle, Celâli isyanlarına zemin hazırlayan korkunç bir işsiz kütlesinin meydana geldiği dönemdir.

    Celâli isyanlarında işsizlerin çok büyük fonksiyonu olmuştur. Yukarıda belirtilen tarihler arasında Osmanlı nüfusu % 40-50 arasında bir artış göstermiş ve bu nüfus artışı, ekonomik bunalımla birleşerek işsiz kitlelerinin büyümesine sebep olmuştur.

    Sosyal ve ekonomik yapının çökmesine sebep olan en önemli mesele de, "iltizam usulü"(*) ile köylülerin topraklarından koparılmış olmalarıdır. Konu ile ilgili olarak İsmail Hakkı Uzunçarşılı şunları söylüyor: " İdari teşkilatı bozup halkı ve bilhassa zûrrâi fena duruma sokan hallerden biride, gerek havas-ı hümayun denilen hazineye ait hasların ve gerek diğer vezir, beylerbeyi ve sancakbeyi ve saray kadın-larına ait paşmaklık hasların ve vakıf yerlerin iltizam suretiyle hasılatının toplanması usulüdür. Yani, evvelce bu haslar, has sahiplerinin emin voyvodaları (resmi vergi memurları) vasıtasıyla haslardaki köylü halk ezilmeden, himaye edilerek öşür ve resim alınırken, Rüstem Paşa zamanından itibaren Havas-ı hümayunun iltizama verilerek bunun diğer haslarada sirayet etmesi ve mültezimlerinde gelecek senelerdeki çiftçi vaziyetini düşünmeksizin köylüyü ezmesi, Anadolu'da yer yer çift bozan köylü, yani, çift ve çubuğunu terk etmeye mecbur olan çiftçi adedini arttırmış ve bu hal, bu çift bozanların Levent olarak şekavet yapmaları kapısını açmıştı....." (10)

    II- CELALİ İSYANLARINA KATILAN

    ZÜMRELER :

    16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren köylerden şehirlere doğru büyük göçler başlamış, böylece büyük şehirlerin ve zengin çiftçilerin sık bulunduğu Marmara bölgesine binlerce işsiz insan yığılmaya başlamıştı. Dolayısıyla buyüzden, şehirlerin de huzuru bozulmuş, cinayet, hırsızlık ve fuhuş gibi hadiseler meydana gelmeye başlamıştı. Yollar, sokaklar biryığın işsiz ve boş insan ile dolu idi. Mesele, devletin siyasi hayatı açısından düşünülecek olursa; bu grupları devlete karşı teşkilatlandıracak kimseler çıkmadığı takdirde bu boş insanların devlet için büyük bir tehlike arzetmediği görülmektedir. (11)

    Celâli kavgalarını çıkaranlar arasında "Ehl-i örf" diye tanımlanan, yani devletin üst seviyesindeki memurları (beylerbeyi, sancakbeyleri, subaşı gibi memurlar) Bunlar, devlet için öylesine tehlikeli bir duruma gelmişlerdi ki Celâli isyanlarında, leventleri, köylüleri vb. grupları teşkilatlandı-rıp, kendi emelleri için, Osmanlı devletinde kapatılması çok zor olan ve uzun yıllar devam eden bir iç savaşa sebebiyet vermişlerdir.(12) Görüldüğü gibi koca bir devlet kendi tayin ettiği memurları yüzünden ne duruma düşmüştür.

    Celâli isyanlarına katılan bir diğer zümre de kapukulu süvarileri olmuş ve bu iç savaşta en baş rolü oynamışlardır. Ayrıca, kendi bayraklarını açarak doğrudan doğruya "sipah hareketi" adı verilen bir çok karışıklıklarında tertipçisi olmuşlardır. (13)

    Celâli isyanlarına katılan bir diğer zümre de suhte taifesi, yani medrese öğrencileridir. İsyanlarda en eylemci grup medrese öğrencileri olmuştur.

    Öğrenci isyanlarındaki önemli bir özellik şudur: Öğrencilerin bazı bölgelerde işsiz insanlarla birleşerek ortak hareket ettikleri görülmekle birlikte, genel olarak "öğrenci bölükleri" adı verilen birliklerin bütünü ile medreseli öğrencilerden meydana gelmesi idi. Medreseliler, karşılarında baş düşman olarak, beylerbeyi, sancakbeyi, subaşı gibi ehl-i örf mensuplarını görüyorlardı. Öğrenciler, kimi zamanda halk ile birleşerek celâlilere karşı ortak hareket etmişler, kasaba ve köyleri birlikte savunmuşlardır. (14)

    Medreselerin herbiri bir vakfın kurumu olup ve harcamalarını da bu vakıflardan sağlamakta idi. Anadolu ve Rumeli'deki medreselerin XVI.yüzyıldan itibaren kendi imkanlarını çok aşmış bir öğrenci yığılması ile karşı karşıya kaldıkları bilinmektedir.

    Medreselerdeki bu öğrenci yığılmalarının sebeplerinden birisi, Osmanlı devletinin kuruluşundan XVI.yüzyılın ikinci yarısına kadar olan zaman zarfında yeni topraklar fethedilmiş olup, medrese bitirenlerede kadılık, müderrislik, imamlık ve benzeri vazifeler verilmekteydi. Özellikle, çiftbozanlığın artması sonucu, medreselere çok miktarda öğrenci başvurmuş ve dolayısıyla büyük bir yığılma meydana gelmiştir. Öğrenciler, medreselerde ve imaretlerde (yurtlarda) barınmakta idiler. Buralar günümüzdeki öğrenci yurtları ile karşılaştırıldığında, o dönem şartlarının pek iyi olmadığı anlaşılmaktadır. İşte bu medrese öğrencileri bu pek iyi olmayan şartlar içinde ruhi bunalıma düşmüşler, toplum ahlakının çökertilmesinde büyük eylemler yapmışlardır. Gruplar halinde köylere, kasabalara gitmişler ve halktan zorla para, yiyecek vb. şeyler almışlar ve zaman zaman halkla çatışmışlar, yaralama adam kaçırma, ırza geçme gibi eylemlerde de bulunmuşlardır. XVI.yüzyılın ortalarına doğru bu eylemler iyice artmış ve doruk noktasına ulaşmıştı. (15)

    Öğrenci hareketlerinin pek yoğun olduğu yöreler, Rumeli yöresi, Bursa-Balıkesir-Afyonkarahisar yöreleri, Manisa-Muğla-İsparta yöreleri, Kastamonu-Çankırı-Bolu yöreleri, Tokat-Amasya-Çorum yöreleri, Tarsus-Silifke-Manavgat yöreleri, genellikle öğrenci hareketleri bu yöreler içerisinde bütün şiddetiyle devam etmiştir. (16)

    Celâli hadiselerine katılan bir diğer zümrede Yeniçeriler ve Acemi oğlanlarıdır. Yeniçerilerin arkasında zaman zaman devletin en üst kademelerindeki vezirler, paşalar olmuş ve onlardan destek görmüşlerdir. Bu sayede köy basmışlar, yol kesmişler, toprak sahibi olmuşlardır.

    Ehl-i şer olarak isimlendirilen kadıların üniversite hocalarının, mahkeme görevlilerinin, cami hocalarının Celâli isyanlarındaki rölü ise, bunlar her zaman köylünün (reâyâ-nın) yanında olmuşlardır.

    Celâli isyanlarında en büyük zararı gören köylüler ise, özellikle ehl-i örf ve yeniçerilerin saldırılarına karşı büyük bir mücadele vermiştir. Halk kadıların ve medreselilerin yardımıyla örgütlenerek "iloğlanları" adı verilen silahlı birlikler meydana getirerek, celâlilere karşı koymuştur.

    Yukarıda görüldüğü gibi, Celâli isyanlarına Osmanlı devletindeki zümrelerin aşağı yukarı hepsi katılmış bulunuyor. İsyanlara katılan zümrelerin bazen birbirleriyle çatış-tığı, bazen isyancıların safında yer aldıkları, bazı defa da isyanlara karşı olanların safında yer almış oldukları görülmektedir. Bu isyanlarda kimin kimden yana olduğu, kimin kime saldırdığı pek anlaşılamamakla beraber, bu olaylarda en büyük zararı gören hiç şüphesiz ki köylüler olmuştur.

    III- CELÂLİ İSYANLARININ DEĞİŞİK ÖZELLİKLERİ :

    Celâli kavgaları, ayrı ayrı dönemlerde çok değişik özellikler göstermiştir. Medreseli öğrencilerin yapmış oldukları

    basit hadiseler, 1575 yıllarında devleti tehdit eden isyanlara dönüşmüş ve bu isyanlar aşağı yukarı on yıl sürmüştür. Netice olarak sosyal yapının yıkımına yol açmış, sonralarıda bu isyanlar, yerini daha güçlü Celâli isyanlarına bırakmıştır.

    Suhteler 70-80'er kişilik gruplar halinde köylere saldır-mışlar, yol kesmişler, haraç almışlar, bu suçlarından dolayı haklarında takibat yapılmış , yakalananlar ise yargılandıktan sonra ölüm cezasına çarptırılmış; fakat suhteler bu cezadan yılmamışlar ve eylemlerine daha şiddetli bir şekilde devam etmişler; bu durum karşısında devlet halktan ve askerlerden oluşturulan bir güç ile suhtelerin üzerine gitmeye karar vermiş, isyanlar bir ölçüde bastırılmıştır.

    Tımarlı sipahilerin önemlerini kaybetmeleri neticesinde toprak ve köylü sahipsiz kalmıştı. Bu fırsattan istifade eden devlet memurları (çoğunluğu devşirme olan) işsiz gruplarını yanlarına toplayarak köy basmaya ve haksız yere toprak sahibi olmaya başlamışlardı. Devlet memurlarının Anadolu'daki işsiz grubuna dayanarak eşkiyalık etmeye başlaması devleti telafisi çok güç bir karışıklığın içerisine atmış, beylerbeyi, sancak beyleri, subaşılar ve diğer vilayet memurları emirlerindeki adamlarla gelişigüzel vergiler toplamışlar; bunlardan başka yeniçerilerin ileri gelenleri, meydana getirdikleri Celâli gruplarıyla sağa sola baskın yapmışlar ve devlete kafa tutup, devlet içinde devlet olmuşlardır. Elbetteki saldırgan yeniçerilerin bu eylemlerinden medet uman devlet büyükleride vardır.

    Devletin yapısında meydana gelen bu düzensizlikler halkın şikayetlerine yol açarak, durum kadılar aracılığı ile saraya iletilmiş ve bu durum karşısında III.Murat 1590 yılın-da bir ferman yayınlayarak, zalim devlet memurlarının, suhtelerin, yeniçerilerin saldırıları karşısında köylünün silahlanarak kendilererini korumalarını istemişti. Görüldüğü gibi, bu fermanlar ile devlet kendi memuruna karşı kendi halkının ve köylüsünün silahlanmasını istemekteydi. Köylü, sarayın da kendisiyle beraber olmasından kuvvet alarak, zalimlere karşı büyük bir mücadeleye girdi. Yayınlanan fermanlara güvenerek "yiğitbaşılar" emrinde "iloğlanları örgütü"nü kurdu ve devlet memurlarının bölükleriyle çatış-maya girdi. Fakat, karşı tarafın çokluğu yüzünden köy halkı her zaman galip gelemiyordu.

    III.Mehmet'in 1595 yılında yayınlamış olduğu ferman da, III.Murat'ın fermanı gibi Anadolu'daki bütün karışıklıkların mes'uliyeti ehli-örf'e yüklenmekte idi. Bu fermanda da, reâyâ'nın haklı olduğu bizzat padişah tarafından kabul ediliyor, kapıkullarının ve devlet adamlarının şiddetle cezalandırılacağı, halkın kendi aralarında birleşerek tedbirler almaları tavsiye ediliyordu. (17)

    Halkı devlet memurlarının baskısından korumak için fermanlar çıkarılması neticesinde, halk kasabalardaki, köylerdeki kadı, müderris ve imam gibi kimselerle birleşerek mülki amirlere, onların memurlarına karşı silahlı savunmaya geçmişti. Hatta vilayet adamlarını saraylarına kapatarak, onların dışarıya çıkmalarına mani olmuşlardı. (18)

    Yukarıda görüldüğü gibi 16.yüzyılın sonlarına doğru Anadolu tam bir kaos durumundadır. Bir yanda devletin vilayetlere hizmet için tayin ettiği vilayet memurları, diğer tarafta bu memurlara karşı cephe almış halk vardır. Padişah ve hükümet yetkilileri kendi memurlarının halka yapmış olduğu zulüm karşısında çaresizdir. Padişah fermanları ile halk silahlandırılıp vilayet memurları ile çatıştırılmıştır. Şu halde; kimin Celâli kimin devleti temsil ettiği belli olmayıp, devlet otoritesi yok olmuş, sosyal yapı felce uğramıştır.

    Köylülerin ehli örf'e karşı başlatmış olduğu silahlı mücadele pek uzun sürmüyor. Bunun sebebi ise, çiftini bozarak bey kapılarında ücretli olarak çalışan eski köylülerin bu başarı karşısında yine işsiz kalmaları idi. Celâli isyanlarının kaynağını büyük ölçüde toprağını terkeden işsiz kütleleri meydana getiriyordu. Bu işsizler bey kapılarına (ücretli asker) olarak gitmişlerdi. Bu yüzden, köylünün silahlanarak beylerin, ağaların üzerine saldırmaları bu ücretli askerlerin işine pek gelmiyordu. Onlar istiyordu ki beylerin, ağaların soygunları, zulümleri devam etsin. Bu yüzden yaşamaları için onlarında saldırması gerekecekti. Köylünün direnci bu yüzden büyük ölçüde kırılmış oluyordu.

    Bu direncin kırılmasındaki ikinci sebep ise, sarayın tutumu ve devlet memurlarının merkezi otoriteye karşı koymaları idi. Devlet memurlarının (ehl-i örf) tutumu sarayı endişeye düşürmüş ve dolayısıyla köylüyü (reâyâ'yı) himayeden vazgeçmesine sebep olmuştur. Bu şartlarda köylü yine yalnız kalmış, vilayet memurları yine zulümlerine ve soygunlarına başlamıştı. Çünkü herbirinin kapısında yüzlerce paralı asker vardı. Bunların geçimini temin için soymak, çalmak, çırpmak, baskın yapmak gerekiyordu. (19)

    Bu yeni durum Osmanlı köylüsünü yoksulluğa mahkum etmekte ve Celâli isyanlarının "kaçgunluk" dönemini başlatmaktaydı. Köylü bu dönemde sürekli olarak Celâlilerin saldırılarına maruz kalmış ve dolayısıyla köylerini, evlerini, tarlalarını kitle halinde bırakarak, kendilerinin emin oldukları yörelere göç etmişlerdir. Bu fırsattan yararlanmasını bilen Celâliler, haksız bir şekilde toprak, mal ve servet sahibi olmuşlardır.

    Bu durum 1610 yıllarına kadar devam etmiştir. Büyük servet sahibi olan beyler ve ağalar daha sonra saraya ve hükümet kuvvetlerine saldırmışlardır. Bu tarihten itibaren büyük "Büyük kaçgunluk" dönemi yıllarına gelinmiştir.

    NETİCE :

    Koca bir devleti uzun yıllar uğraştıran Celâli isyanlarının tesirlerini kısaca şu şekilde özetleyebiliriz:

    Merkezi otorite zayıflamış ve hiç kimseye söz geçiremez duruma gelmiş; devlet ile halk arasındaki münasebet sarsıl-mış, hak haklının olmaktan çıkmış, gücü ve kuvveti olan zorbalıkla istediği toprağı, gayrımenkûlü ve serveti elde etmiş; siyasi entirikalar peşinde koşan vezirler, vezir-i azamlar ve diğer beyler, ağalar Celâli gruplarını kullanarak siyasi emellerine ulaşmışlar; devletin bel kemiğini teşkil eden Timarlı Sipahiler önemini ve gücünü kaybetmiş dolayısıyla köylü korumasız ve savunmasız kalarak büyük saldırıların hedefi olmuş; ordu bozulmuş; büyük bir işsiz kütlesi meydana gelmiş; eğitim kurumları ve medreseler önemini kaybetmiş; pek iyi olmayan iktisadi hayat daha da kötüye gitmiştir. Velhasıl bu isyanlarla birlikte Osmanlı devleti büyük bir sosyal çözülme ve çöküntünün içine girmiştir.

    Bu durum 17.yüzyılın başlarına kadar böyle devam etmiş, daha ileriki yıllarda da devlet ağalarla antlaşmalar imzalamak zorunda kalmıştır.

    bir de bunu buldum;)
  4. zeki_hoca

    zeki_hoca Üye

    Katılım:
    1 Kasım 2008
    Mesajlar:
    6
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    teşekkür ederim
  5. geveze

    geveze Üye

    Katılım:
    28 Ocak 2009
    Mesajlar:
    16
    Beğenileri:
    1
    Ödül Puanları:
    0
    arkadaşlar bu konuya girmişken ahi teşkilatı ile ilgili dönem ödevim var banada yardımcı olurmusunuz(lütfen)
  6. gulhan

    gulhan Üye

    Katılım:
    14 Eylül 2008
    Mesajlar:
    429
    Beğenileri:
    127
    Ödül Puanları:
    16
    Ahi teskilati ve Osmanli ekonomik hayati icindeki yeri.
    Son donemler, insanlari kapitalistik uretim yapisi ve onun insanlar uzerindeki etkisini dusunmeye itiyor.Kapitalizm oncesi toplumlarin da uretim faaliyetleri, bolusum mekanizmalari mevcuttu.Yine insanlar uretimin butun asamalarinda bilfiil isin icindeydiler.Bu donemlerin ana oznesi yine insanin meta karsinda cabasiydi.Emek yine vardi, daha ilkelde olsa isbirligi, uzmanlasma, organizasyon soz konusuydu.Bu dusunceler, tarihimizdeki iktisadi organizasyonlar ve onlarin sosyokulturel yapilarina mecburi bir bakis ve degerlendirme zorunlulugunu beraberinde getirdi.

    Ozelde Osmanlinin ve ondan onceki musluman Turk devletlerinin genelde dunya medeniyetlerinin ana toprak yapisi, topragin dagitim organizasyonu, mulkiyet haklari, vergilendirme, miras haklari bunlarin hepsi birer onemli ana baslik.Iste tam burada, yapinin ortasinda Turkler icin toplumun uretim ahlakini belirleyen, bunu regule eden bir orgut mevcuttu, Ahi teskilati.Osmanlinin ve ondan onceki Turk devletlerinin iktisadi hayatini anlamanin en temel yolu sanirim toprak sistemi ve ticaretin sozlu doktrini Ahi teskilatini iyi incelemekten geciyor.

    Ahi geleneginin felsefesi temelleri tarihsel gercekler isiginda Fatimilere (900’lu yillar) ve futuvvet gelenegine kadar uzanmaktadir.Fatimilerin devlet yapisi ve Islam devletleri icindeki misyonu tartisilagelmistir.Bu sebeplerle bu konuya teget gecilmesini daha saglikli buluyorum.

    Kelime manasi olarak ahiligin kokeni hakkinda kesin bir bilgiye sahip degiliz.Fakat arapcada “ahi” kelimesi kardesim manasina gelmektedir.Ahilik ilk olarak Selcuklularda -literature gecen- kimligine kavusmaya baslamistir.Ahi Evren (1171-1262) Horasan’dan anadoluya gelerek gelenegin kuruculugunu yapmistir. Anadoluya yerlesmeye baslayan Selcuklular, surecin ekonomik ayagini ahi teskilatlari vasitasiyla saglamaya calismislardir.Anadolu ticaret ve sanat hayatinda hakim olan Ermeni ve Rumlara karsi musluman Turk topluluklarinin sistemli bir sekilde yayilmasi misyonunun hem felsefi altyapisini hem de aksiyonel gidisatini bu gelenek olusturmustur.Ahi gelenegi en temelde Islam ahlakinin iktisadi hayata uygulanma seklidir.Ahilik, mensuplarina sanat, ahlak ve edep, ilim, uluhiyet gibi konularda rehberlik ediyordu.

    Teskilata uye olmak isteyen kisilerin mutlaka bir takdim edicisi olmaliydi.Ahi adayinin gecmis yasaminda, kendisini ve dolayisiyla icinde bulunacagi toplulugu utandiracak herhangi bir ayrinti bile bulunmamaliydi.Bir ahi her acidan comertlik kavram.ının dunyadaki yansimasi olmaliydi.Su temel sozler ahiligin temel felsefesini olusturmaktadir; eli açık, kapısı açık,sofrası açık-gözü kapalı, dili bağlı, beli bağlı.Bir ahinin bu dusturlar isiginda hayattaki amaci, insana hizmet dolayisiyla rabbine hizmettir.Bu sartlari yerine getiremeyen uyeler gelenek tarafindan birtakim yaptrimlara ugramislardir.

    Helalinden kazanc gelenek icin en onemli kavramdir.Kisinin neyi ne kadar yaptigindan daha ziyade isin hakkini vererek yapip yapmadigi muhimdir.Bunun denetlemesi yine teskilatin siki sosyal bag ve kurumlariyla saglaniyordu.
    Gelenek ici ogretimin ana isleyisi ustadan alinan derslerleydi.Cirak ustasinin yaninda sanatinin inceliklerini ve bundan daha da onemlisi ahlak sahibi bir insan olmanin ogrenimini aliyordu.Bu bir surec isiydi ve bunun insayitifi tamamen ustanin elindeydi.

    Toplumsal refah kavra.mının daha zihinlerde dahi olmadigi bir donemde ahiler vakif olusumlariyla esitsizliklerin giderilmesi icin sistemler olusturmaktaydi.Hastaneler, imarethaneler, asevleri ahilerin savas donemlerinden bunalan Osmanli cografyasina sundugu hizmetlerin sadece birkacidir.
    Bir diger onemli hizmetleri ise Selcuklularin ve sonrasinda Osmanlilarin hakimiyet cografyasinda sagladiklari Islamlastirma ve Turklestirme misyonlaridir.Kurulan ticari ve sosyal yapiyla anadoluya yerlesen Turkmen topluluklarinin istahdami ve sosyal yapisi konusunda sistemli bir yol gosterici olmustur.
    Gelenek degisen uretim ve sosyal yapiya paralel olarak oncelikle loncalara ve sonrasinda gedik sistemi denilen bir yapiya yerini birakmistir.

    Iste bu yapi hala daha incelenmekte olan Osmanli devleti iktisadi yapisinin arka fonunu olusturmaktadir. Donemin bir parca kefen beziyle hayattan ayrilmanin belkide en evla sey olacagini dusunen felsefesi, -degisen sartlara karsin- bize medeniyetin ana degerlerini ve insanligin ne demek oldugunu guzel bir bicimde aciklamaktadir…

    Zindan

    Saygilar…



    Ahi lideri Seyh Edebali’nin Osman Gazi’ye yönelik ogutleri gercekten cok anlamlidir.


    Ey Oğul!
    Beysin, bundan sonra öfke bize, uysallık sana...
    Güceniklik bize, gönül almak sana.. Suçlamak bize, katlanmak sana, âcizlik, yanılmak bize, hoş görmek sana, geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar anlaşmazlıklar bize adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana...

    Ey Oğul!
    Bundan sonra bölmek bize, toplamak sana, üşengeçlik bize, uyarmak, şekillendirmek, gayrete getirmek sana.

    Ey Oğul!
    Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allahu Teâlâ yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize va’d edilenin önünü açmalıyız.

    Oğul!
    Kuvvetlisin, akıllısın ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgârlarında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlub eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkâr ve iradene sahip olasın...
    “Milletin, kendi irfanı içinde yaşasın. Ona sırt çevirme, her zaman duy varlığını. Toplumu yönetimde diri tutan da bu irfandır.

    Oğul!
    Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğun mücadeleden korkma, bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine del.i derler. En büyük zafer nefsini tanımaktır.... Ülke idare edenin oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir... Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştürdüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar, yaşatamadılar."
    “İnsan bir kere oturdu mu yerinden kolay kolay kalkamaz Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca gayri iflah etmez. Dost düşman olur. Düşman canavar kesilir.
    Akacak kan, boş yere akmamalı. Ona yol ve yön lazım. Zira kan, toprak sulamak için akmaz.
    Kişinin gücü bir gün tükenir ama bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar. Aydınlığa kavuşur.
    Hayvan ölür semeri kalır, insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı, bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli.
    Savaşı sevmem... Ama bilirim ki kılıç kalkıp inmeli. Ama bu yaşatmak için olmalı... Bir savaş yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya dinlenmeye hakkımız yok, süre az...

    Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise sessizliktedir. Bağırarak sevilmez, görünerek de sevilmez.
    Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Osman! Geçmişini iyi bil ki geleceğe sağlam basasın...”

    umarım işine yarar;)
    Son düzenleyen: Moderatör: 28 Ocak 2009
  7. gulhan

    gulhan Üye

    Katılım:
    14 Eylül 2008
    Mesajlar:
    429
    Beğenileri:
    127
    Ödül Puanları:
    16
    Ahilik
    Âhilik, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Kendi kural ve kurulları vardır. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir.

    600 yıl Anadolu'da uygulanan Ahilik, 3. Ahmet dönemine dek sürdü. 1727 yılında "gedik" denen bir düzen uygulanmaya başlandı. Ahiler birliği mensuplarına tezgah başında sanat, zaviyelerde edep öğretmenin, Müslümanlara özgü olarak sürüp gelmesi 17. yüzyıla kadar sürmüş, fakat Osmanlı Devleti’nin Gayr-ı Müslimler üzerindeki egemenlik alanı büyüyüp genişledikçe, sanatkarlar çoğalıp dalları arttıkça, bu Müslüman ve Gayr-ı Müslim ayırımı daha fazla sürdürülmemiş, Gayr-ı Müslim tebaanın artmasıyla doğru orantılı olarak çeşitli dindeki kişiler arasında ortak çalışma zorunluluğu doğmuştur. Bu, din ayırımı gözetilmeden kurulan, eski niteliğinden fazla bir şey kaybetmeyen yeni organizasyona Gedik denmiştir.

    Ahi sözü, Divân-ı Lügati't-Türk ve Atabetü'l Hakayık gibi kaynaklarda “eli açık, cömert” olarak açıklanıyor. Türkçe “akı” kelimesinden geldiği görüşü savunuluyor. “Akı” kelimesi, Türk dilinde çok görülen ve Türkçe kuralları içinde bulunan bir ses olayı olan (k > h) değişimiyle “ahı” şekline dönüşmesi ve dolaylı “ahi” oluşumu savunuluyor. Bu ses olaylarının Türk dilinde birçok örnekleri bulunur.


    Ahilik teşkilatı
    Ahilik teşkilatı Selçuklular döneminde ekonomik ve ticârî faaliyetlerinin yanı sıra, askerî ve siyasî faaliyetlerde de bulundukları, Osmanlı Beyliği'nin kuruluşunda ve güçlenmesinde etkin rol oynadıklarını iddia ediliyor.

    Ahilik teşkilatı Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında ve daha sonrasında da devam etmiş bir sosyal kurumdur. Ahiliğin kurucusu Ahi Evren olarak bilinmektedir. Kırşehir de kabri bulunan Ahi Evran'ın kurduğu bu teşkilatla ilgili Ahilik geleneğinin unutulmaması için Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Odaları tarafından bazı şehirlerde her yıl Ahilik haftası ve kutlamaları yapılmaktadır. Ahilik teşkilatı, gençlerin iyi yetişmesini ve meslek kazanmasını sağlardı. Savaş, afet vs. kötü durumlarda da kuruma üyeler ve halk arasında dayanışma olurdu. Padişahlar ve diğer yöneticiler de ahilik teşkilatına katkılı olup destekleyerek gelişmesini istemişlerdir. Anadolu Selçuklu Devleti'nde sanatkarlar ve zanaatkarlar tarafından yine aynı amaçla kurulan Fütüvvet Teşkilatı ile benzerlikler gösterir. Fütüvvet teşkilatının Osmanlı Devleti'ndeki devamı niteliğindedir.

    Üyelik için kişinin bir Ahi tarafından önerilmesi zorunludur. Çevresinde iyi tanınmayanlar, kötü söz getirebileceği düşünülenler Ahi olamazlar. Örneğin insan öldürenler, hayvan öldürenler (kasaplar), hırsızlar, zina ettiği ispatlananlar örgüte katılamaz.

    Ahilikte sanatkarlar gündüzleri işyerlerinde 4 boyut'dan oluşan hiyerarşi içinde mesleğin inceliklerini öğrenirler, akşamları toplandıkları ahi konuk ve toplantı salonlarında aynı hiyerarşi içinde ahlaki ve felsefi eğitim görürlermiş.


    Ahilik teşkilatı 9 dereceli bir düzene dayanır. 1-Yiğit 2-Yamak 3-Çırak 4-Kalfa 5-Usta 6-Ahi 7-Halife 8-Şeyh 9-Şeyh ül Meşayıh


    Ahilik teşkilatın ve Ahiliğin önde gelen yedi ilkeleri [değiştir]

    1. Elini açık tut,
    2. Sofranı açık tut,
    3. Kapını açık tut,
    4. Ağzını kapalı tut,
    5. Gözünü bağlı tut,
    6. Beline sahip ol,
    7. Diline sahip ol.

    Ahilik teşkilatı 9 dereceli bir düzene dayanır

    Her kapı üç dereceyi içerir. Bu dereceler şöyle sıralanır:

    1. Yiğit
    2. Yamak
    3. Çırak
    4. Kalfa
    5. Usta
    6. Ahi
    7. Halife
    8. Şeyh
    9. Şeyh ül Meşayıh

    Etkisi

    * Ahilik, Galip Demir'e göre, "Türkler'in Rönesansı"dır.
    * Veysi Erkene göre, Ahilik ve kurum düzeni bugünlerin şartlarında bile , 5 çekirdek ilkeleri ile, "Toplumsal sorumluluk, Hizmette mükemmellik, Dürüstlük ve doğruluk, Ortak yaşama ",ile örnek bir 'yatay örgütlenme' toplum hareketi şekilendiriyor.
    * Ahilik töreleri yaygın olan Türkçe deyimlere dönüştüler. Örnek olarak `pabucunu dama atmak` sözünün kökeninin ahiliğin peştamal kuşanma töreni ile ilgili olduğunu. Çıraklıktan kalfalığa geçiş töreni öncesinde eğitimi tamamlanan çırağın pabucu dama atılırmış. Bir yandan da artık ustalarından, kalfalarından eskisi gibi ilgi görmeyeceğini ortaya koyarmış bu deyim.

    bir de bunu buldum;)
  8. geveze

    geveze Üye

    Katılım:
    28 Ocak 2009
    Mesajlar:
    16
    Beğenileri:
    1
    Ödül Puanları:
    0
    çok teşekkür ederim eline sağlık.
  9. gulhan

    gulhan Üye

    Katılım:
    14 Eylül 2008
    Mesajlar:
    429
    Beğenileri:
    127
    Ödül Puanları:
    16
    birşey değil:)
  • zeki_hoca

    zeki_hoca Üye

    Katılım:
    1 Kasım 2008
    Mesajlar:
    6
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    daha baska fikri olan varmi celali isyanları ile ilgili
  • Sayfayı Paylaş