Cephelerdeki Yaşanan Olaylar

Konu 'Sosyal Bilgiler 8. Sınıf' bölümünde tuna460612 tarafından paylaşıldı.

  1. tuna460612

    tuna460612 Üye

    Katılım:
    6 Mart 2010
    Mesajlar:
    16
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0

    cephelerdeki yaşanan olaylar ve askerlerin ailelerine yazmış olduğu mektupları yazabilirmisin




    :shy:
  2. karakan9601

    karakan9601 Üye

    Katılım:
    22 Şubat 2010
    Mesajlar:
    24
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Çanakkale Savaşları esnasında cepheye, memleket müdafaasında gösterilen kahramanlıkların halka ve gelecek nesillere duyurulması amacıyla iki önemli heyet ziyareti gerçekleşmiş. Bu heyetlerden ilki, Harbiye Nezaretinin teşebbüsleriyle tertip edilen “Heyet-i Edebiye” ikincisi ise Suriye, Filistin ve Lübnan’dan gelen, ağırlığını alimlerin oluşturduğu “Suriye ya da Arap İlmî Heyeti”… Uryanizade Ali Vahid Efendi işte bu ikinci heyetin mihmandarlarından biri.

    18 Ekim 1915 Pazartesi tarihinde başlayan, beş günlük ziyaretin anlatıldığı eserde, Ali Vahid Efendi duygu ve düşüncelerini, hissettiklerini edebi bir üslupla anlatmış. Ben bu yazıda daha çok, eserde yer alan ve o günlerde yaşananları hissederek anlamamızı kolaylaştıracak hatıralara yer vereceğim.

    Heyet, Akbaş iskelesinden cepheye ulaşıyor. Buradaki şehitlik ziyaretinden sonra kalacakları yere geçiyorlar. Ertesi sabah top sesleri arasında kılınan bayram namazı ve namazdan sonraki bayramlaşma eserde genişçe anlatılıyor. Öğleden sonra Arıburnu Cephesini ziyarete gidiliyor.

    Arıburnu cephesinde anlatılanlar bize hem kahraman askerlerimizin tevazusunu hem de Çanakkale savaşları esnasında yaşanan ilahi yardım, muhafaza ve inayetin askerlerce nasıl hissedildiğini anlatıyor:



    --------------------------------------------------------------------------------
    - Kumandan Bey bize civarda cereyan eden vakayi'-i azîme (önemli olaylar) hakkında tafsilat verdiler. Vaziyetleri hiç gözümün önünden gitmez. Ayağa kalkıp gür bir ses, açık bir lisanla hikâye ettikleri vakayi'in mevki'lerini (olayların yerlerini) de elleriyle gösterirlerdi. Biz onların muvaffakiyetlerini tebrik ve huda pesendâne (Allah rızası için) mesailerinden dolayı kendilerine teşekkür edecek olduk, hazret hiç oralara yanaşmayıp:
    ‘Efendiler siz ne söylüyorsunuz? Biz mucizeler gördük, harikalar seyrettik. Bu böyle iken biz nasıl olur da kendi sa'y ve tedbirimize bir kıymet verebiliriz?

    Alimallah öyle işler oldu, öyle şeyler görüldü ki ne akla sığar ne de fenne! Bunlar vikayat-ı ilahiden (Allah’ın koruması) başka bir şey değildir.’ diyordu.

    Diğer bir zat ta, şöyle hikâye eyledi:

    Bir gün düşman gemileri bir sahayı saatlerce ardı arası kesilmeksizin dehşetli bir atış altına aldı. Yüz binlerce mermi atarak yaktı, yıktı; kastı kavurdu. Orasını öyle bir hale getirdi ki saklanacak yer koklanacak hava bırakmadı. Bunun üzerine düşman başladı oraya askerini çıkarmaya. Hesapça artık karşı koyacak kimse kalmamıştı. Lakin tam sırası gelince bir “Allah””Allah” dır koptu. Bizim asker hücuma kalkmıştı. Şaşılacak şey! Sanki sur-u İsrafil’e karşı **üler dirilip kalkmışlardı! Onları saklayan “Allah” saklamış o kadar atış, o kadar kıyamet onlara tesir etmemiş. Üzerlerine melekler kanatlarını germiş. İşte düşman bu hal, bu harika karşısında neye uğradığını anlayamadı. Akıl ve fen de mahcup kaldı.



    --------------------------------------------------------------------------------
    Sonrasında heyet, harp sahalarını ve siperleri ziyarete devam etmiştir. Bu b**ümde ve eserin değişik yerlerinde Ali Vahid Efendi, yolların, siperlerin intizamından ve harcanan emeğin büyüklüğünden övgüyle bahseder.
    3. Gün hastane ziyaretleri yapılır. Öğleden sonrasında ise ganimet olarak alınan bir mitralyözün atış talimi seyredilir.

    Seyahatin 4. Günü Anafartalar grubu ziyaret edilir. Burada Mustafa Kemal ile heyet bir araya gelir. Eserin bu kısmında yer alan ifadeler Mustafa Kemalin kahramanlığının daha o günlerde nasıl dilden dile dolaştığının da göstergesidir:



    --------------------------------------------------------------------------------


    - Bu grubun kahramanı Mustafa Kemal Bey’e, bu büyük kumandana bütün İslamlar ve müttefiklerimiz medyunu şükrandır. Anafartalar’ın en nazik bir zamanında Mustafa Kemal Bey’in aldığı tertibat ve tertip ettiği bir hücum sayesinde boğaz büyük bir tehlikeden kurtulmuştur.

    Heyet-i İlmiye bu zatı şerife esasen ani-l gıyab (daha görmeden) gönül vermişti. Memduhları öyle bütün kemâlâtıyla karşılarında tecelli edince hepsi bülbül oldu, şakıdı. Her biri hissiyatını bir başka şekilde meydana koydu. Mustafa Kemal Bey de bilmukabele beyan-ı ihtisasat ederek heyeti büsbütün kendine meftun etti.



    --------------------------------------------------------------------------------


    Daha sonra harp sahalarını gezmek üzere heyet 6 ya ayrılmış, Ali Vahid Efendi İsmail oğlu tepesine giden gruba dahil olmuştur. İntikal esnasında etraflarına düşen top mermileriyle savaşı yaşamak ta kendilerine nasip olur. Ali Vahid Efendi Harp sahasını incelerken yerde bulduğu bir şarapnel parçasını eline alır. O esnada yakınında bulunan bir zabit, elindeki şarapnelin bir askeri şehit ettiğini söylemesi üzerine Ali Vahid Efendi elindeki parçayı hüzünle yere atar. Geç bir vakitte kaldıkları yere dönerler.

    Fırtınalı bir geceden sonra sabah, heyet Hasan Mevsuf tabyasını ziyarete gider. Burada anlatılanlar yine inayeti ilahinin, zaferin kazanılmasındaki tesirini izah etmektedir.



    --------------------------------------------------------------------------------
    - Ba’dez- zafer (zaferden sonra) “Hasan Mevsuf” namı verilen tabyaya giderek oradaki bataryayı ziyaret ettik. Zabitandan biri eliyle toplardan birini okşayarak bize dönüp: “Efendiler! Düşman 5 Martta (Miladi 18 Mart) yalnız bu bataryaya tam üç bin mermi attı. Lakin saklayan “Allah” sakladı. Düşmanın yaptığı zarar işte bundan ibarettir bakınız.” diyerek ehemmiyetsiz çizintiyi gösterdi. Ben kendimden geçerek hemen dudaklarımı o hilafet kapısının mübarek kilidi üstüne koyup tebrik ettim.

    Tepenin vechi tesmiyesi (isim verilmesi) hakkında izahat verdiler. Kale-i Sultaniyeli Hasan Bey o bataryanın kumandanı, Trablusgarplı Mevsuf Bey de takım zabiti imiş. 5 Mart'ta (Miladi 18 Mart) boğazda vuku bulan şiddetli taarruzda kemal-i maharet ve şecaatle (cesaretle) bu bataryayı idare eden bu iki zat ikindi vakti birbirini müteakip burada yaralanarak şehid düşmüşler. Biz o iki mübarek zatla diğer şühedanın ruhlarına Fatiha okurken boğazın koyu mavi dalgaları koşup geliyor, düşmanın mağruk (batık) tahte'l-bahrinin (denizaltısının) meydanda kalan aks***** çarparak köpükler saçıyordu.



    --------------------------------------------------------------------------------


    Daha sonra heyete bir tabyanın nasıl işlediğini gösteren bir atış talimi yapılır. Uryanizade, tabyadaki askerlerin intiz***** hayranlığını ifade etmektedir.

    Akşamüzeri, gezinin bu son gününde, kaldıkları yere doğru at arabalarıyla hareket ederler. Uryanizade Ali Vahid Efendinin arabacıyla arasında geçen konuşmalar oldukça önemlidir. Arabacı cephede, cephane ve yaralı taşıdığı için bizzat savaşı yaşayan biridir. Pek çok olaya şahit olmuştur.

    Yukarda anlattığımız hatıralar daha çok Çanakkale Savaşlarındaki ilahi inayeti vurgularken, arabacının anlattığı hatıralarda cephede savaşan askerin metaneti öne çıkmaktadır. Çanakkale destanının bu eşsiz kahramanlık tablolarını bizzat kendilerinden dinlemeniz için sizleri Uryanizade Ali Vahid Efendi ve Arabacı Hacı Mehmet ile baş başa bırakıyorum:



    --------------------------------------------------------------------------------


    - Sen nerelisin adın nedir?

    -Kirmastılıyım (Bursa Mustafakemalpaşa ilçesinin eski adı). Adım: Hacı Mehmed.

    -Yaşa be Hacı Mehmed! Sen ne vakitten beri buradasın? Buralarda neler gördün söyler misin?

    -Ah Efendi neler görmedim ki... Lakin doğrusunu istersen, bu sefer millet iyi tuttu işi... Asker de of demedi.

    Bakarsın ayak dağılmış, darma duman olmuş “Hayla arkadaş arabayı! Korkma biz dayanırız” derdi. Çok defa biz yorulur uyurduk, arabayı o halleriyle yaralılar haylarlardı. Ne bizde, ne de hayvanlarda dinlenmek var. Hayvancıklarıma torbayı bile yolda takardım. Hem yerler hem giderlerdi. Geceyi gündüze kattık. Dayanmakta olursa bu kadar olur... Efendi! Sen ne dersen de! Asker, Balkan Muharebesi'nin öfkesini bu düşmanlardan aldı.

    Yahu vuruluyor da "of" demiyor bu asker... Usulcacık yanındakinin kulağına: “Ben vuruldum arkadaş” der, verir silahını, fişengini yanındakine. Kendi sessiz sedasız çekilir, **ür de gık demez be!

    -Eyy Hacı Mehmed! Söyle bakayım daha neler gördün?

    -Ah be efendi! Hangi birini söyleyeyim? Bu düşmanın bize yapmadığı kalmadı ama iki para etmedi.

    Demin ateş içine girdin mi demiştin. Şimdi hatırıma geldi. Bir gün "Kirte" tarafında rap arabalarına cephane veriyorduk. Bir şarapnel geldi orada bizimle beraber çalışan bir ****kanlıyı parçaladı. O zavallı can alıp can verirken bize: ”Aman Kardaşlar! Ben gidiyorum, siz elinizi çabuk tutun! Cephaneyi yetiştirin! Kardaşlarımız siperlerde ateş içinde." diyerek ruhunu teslim etti. Biz de yaradanım Allah dedik yapıştık cephaneye ha babam ha!

    Güllenin bini bir paraya... Bir oraya, bir buraya lap lap, güp güp düşer durur. Bini bir paraya... İnsanı "Allah" kolluyor. Yoksa sağ kalmak ne mümkün. Ortalık ateş içinde. Milletin de gözüne ne gülle görünüyor, ne bir şey. Ateş gibi çalıştı. İki dakika içinde onca cephaneyi uçurdu, siperlere yetiştirdi.

    Düşmanın yerden gökten yağdırdığına asker metelik vermedi. Hazreti Allah böyle yürek verdi bu askere... Biz o ateş içinde çalışırken askerin biri de kalkmış şakır şakır oynuyor: "Zorla değil ya **dürmüyor bu herifin güllesi be! Korkmayın!" diyor, göbek atıp duruyor.



    --------------------------------------------------------------------------------


    Çanakkale cephesine dair eserde anlatılan son iki hatıra ise Uryanizade’nin son gece karşılaştığı bir doktordan dinlediği hatıralardır.



    --------------------------------------------------------------------------------


    O gece mülaki olduğum bir doktor da şöyle hikâye ediyordu: "Şu askerin bu harbde gösterdiği metaneti, fedakârlığı tarif kâbil değildir. Bakarsın bir asker gelir, kol parçalanmış: "Doktor şu kolumu kes!" der, fütûr bile etmez. Kolunu değil, sanki saçını kestirecekmiş gibi lâkayd davranır, bir taraftan da "Ah canına yandığım. İntikam alamadım" diyerek göğsünü yumruklar durur. Hele o hastanelerdeki mecruhlar sabretmezler de, henüz yaraları iyileşmeden gizlice taburlarına kaçıp tekrar harbe girerler.

    Bir defa da tuhaf bir şey oldu. Bu da askerlerimizin ulûvvi cenabını (yüksek ahlakını) gösterir. Malum ya bazı yerlerde bizim siperlerle düşman siperleri arasında mesafe pek azdır, hemen 15-20 hatve (adım) kadar bir şey. Bir gün böyle yakın bir Fransız siperinden bizim sipere bazı murdar şeyler atılır. Bizim askerler de bunların yaptıklarına karşılık bir mendilin içine biraz fındık, ceviz koyup o düşman siperine atarlar. Çıkının içindekini gören Fransızlar yaptıklarından utanmış olmalılar ki hemen o mendilin içine bisküvit bağlayarak tekrar bizim sipere atarlar. Bir daha da o siperden bize ateş edilmez. Daha bunun gibi neler…



    --------------------------------------------------------------------------------


    Eserde anlatılan hatıralar maalesef burada bitiyor. Hatıraların tamamı düşünüldüğünde Çanakkale Savaşlarında iki önemli hususun öne çıktığını görmek mümkün. Birincisi askerin sarsılmaz metaneti ikincisi de Allah’ü Teala’nın muhafazası ve inayeti.

    Çanakkale savaşlarından maneviyatın çıkarılmaya çalışıldığı şu günlerde, bizzat savaşan komutanların ağzından ifadeler içeren bu eserin, Çanakkale ruhunu gerçekten anlamaya çalışanlar için çok güzel bir kaynak olduğunu düşünüyorum.



    Basri Emin Sütlü



    Meraklısına Notlar:

    1- Uryânizâde Ali Vahid Efendi'nin"Çanakkale Cephesinde duyup düşündüklerim" eseri şu an Osmanlıca olarak mevcut. Latin harfleriyle baskısı yapılmamış.

    2- Yazımıza konu olan hatırat hakkında, Yrd. Doç. Dr. Serpil Sürmeli tarafından “Çanakkale Çephesi’nde Arap İlmi Heyeti ve Uryanizade Ali Vahid Efendinin Anıları” başlıklı bir makale Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi 53. Sayısında neşredilmiştir
  3. karakan9601

    karakan9601 Üye

    Katılım:
    22 Şubat 2010
    Mesajlar:
    24
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Mektup insanların duygularını birbirlerine samimi olarak aktardığı bir iletişim vasıtasıdır. İnsan şahsiyetinin aynası olan mektuplarda yazanın iç dünyasının resmini görürüz. Şimdilerde ucu yakılan ya da sonuna maniler yazılan, buram buram hasret kokan mektupları özlüyoruz. Sıla kokulu satırlarla en içten ifadelerin yer aldığı bol selamlı mektuplar da artık yok denecek kadar az. Bu gidişle "Yine yar yakmış mektubun ucunu, askerlikte sevda çekmek zor diyor" ifadeleri bir müddet sonra tamamen yabancılaşacak, anlamı zor kavranılır birer cümle haline dönüşecektir.

    Mektup türleri arasında asker mektuplarının ayrı bir yeri vardır. Hayatlarının en **** çağlarında askere giden gençlerimiz memleket özlemi ve aile hasretini satırlara dökerler ve sevdiklerinden gelen mektuplarla moral bulurlar. Geçmişte bir çok cephede savaşan Türk askerlerinin cepheden gönderdikleri mektupların da ayrı bir tarihi ve kültürel değeri vardır. Bazen cepheden yazılan ama bir türlü gönderilmeye fırsat bulunamayan şehit askerlerin ceplerinden çıkan mektup örneklerine de rastlanmıştır. Bunlar içinde elde en çok bulunan örnekler Çanakkale cephesinden yazılan mektuplardır. Bir vasiyet hükmünde de olan bu mektuplar, şehit askerlerin yakınlarına son seslenişleridir. Bu mektuplarda hep ümit, hep asker olmanın vatan için savaşmanın haklı gururu vardır. Seçtiğimiz mektup örneklerinde de görüleceği gibi, bu içten satırlar aslında vatan için çarpışan Mehmetçiklerimizin duygularına tercüman olan vesikalardır. En samimi duygularla ifadesini bulan bu satırlarda bütün bir aileyle helalleşme ve şehitliğe duyulan özlem öne çıkmaktadır. Mektuplardaki edebi ifadeler de o dönemdeki halkımızın kültür seviyesini göstermesi açısından dikkat çekicidir.

    Vatan için savaşmaya çağrıldığında tereddüt etmeden cepheye koşan fedakar Türk askerlerinin anneleri de onları uğurlarken aynı samimi hisler içindeydiler. Bunlara bir örnek Bilecik istasyonunda oğlunu askere uğurlayan "elinde bir değnekcik, sırtında bağlı bir torba başındaki ıslak örtüsü ile Söğüt'ün Akgünlü köyünden Mahmud oğlu Hüseyin'in annesidir. Ciğerparesini koklayan anne oğluna o gün son nasihat olarak şunları söylemekteydi:

    "Hüseyin'im Dayını Şibka'da kaybettik. Baban Dimetoka'da şehid düştü. Ağabeylerin de sekiz aydan beri Çanakkale'de yatıyorlar. Bak yavrum son yongam sensin. Minarede ezan sesi kesilecekse, c*****n kandilleri körlenecekse, sütlerim haram olsun, ** de köye dönme! Yolun Şibka'ya uğrarsa dayının ruhuna fatiha okumayı unutma. Haydi oğul Allah yolunu açık etsin!" 1 Şefkat kahramanı bir anneye bu sözleri söyleten şuur ile cephede bu nasihatin hakkını veren şuur aynı inancın şuuruydu. İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif de bu fedakar Anadolu kadınının hislerine tercüman olarak Türk milletine sesleniyordu:

    Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
    Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
    Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,
    Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli!

    Bu şuurlu vatan evlatlarından biri olan Edirne komutanı Şükrü Paşa, Edirne düşmezden evvel hükümet yetkilerine gönderdiği mektupta şunları söylüyordu:

    "Edirne gibi Dünya'nın en müstahkem yerinde kurulmuş bu kutsi şehri, rezil kan içici bir düşmana teslim edecek alçak bir komutan şanlı Osmanlı tarihinde görülmemiştir. Ben de bu cinayeti işlemeyecek ve son askerimi kendi tabancama kendimi de son kurşunuma tevdi edeceğim. Şehirde savunma imkanı kalmadığını görünce, kuşatmayı sürdüren kırk bin kadar Bulgar'ı bir araya toplayıp kadın ve çocukları konsolosların ellerine birer beyaz çarşaf vererek onların korumasında şehirden çıkaracağım. Şimdiye kadar yaptıkları gibi bunları da onların medeniyet gözleri önünde isterlerse **dürsünler. Ondan sonra toplarımı o dünyaca ünlü tarihi yapılar ve kutsi yerlerimiz ile Bulgarlar üzerine çevirecek ve şehri de ateşlere boğarak harabeye döndüreceğim. İçeride ateş dışarıda **üm içinde kalacak kahraman askerim işte o zaman kuşatma kuvvetleri bir milyon kişi de olsa onu yaracak ve bu şekilde ya kahramanca **ecek ya da atalarının kutsi başşehrini şanla terk edecektir."

    Kefenini çantasında taşıyan civanmert Şükrü Paşa vasiyet olarak da şunları söylemiştir: " Düşman hatları geçtikten sonra **ürsem kendimi şehid olarak kabul etmiyorum. Beni mezara koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesinler. Fakat müdafa hattımız bozulmadan şehid olursam kefenim, lifim, sabunum çantamdadır. Beni bu mahalle gömeceksiniz ve gelen nesiller üzerime bir abide dikeceklerdir." 2

    Bugün Edirne'de abidesi dikilen bu asil vatan paşası, asker olmanın hakkını vererek gelecek nesiller için bir ibret ve örnek şahsiyet olarak tarihin altın sayfalarında yerini almıştır.

    2 Haziran 1915 günü yaralanmış ve Çanakkale Askeri Hastanesi'nde şehitlik rütbesine ulaşmış Kolağası (Ön Yüzbaşı) B**ük Komutanı İstanbul'dan Mehmet Tevfik'in anne babası ve eşine hitaben yazdığı mektupta, vatan için asker olmanın kutsiliği ve haklı gururu ile şehitliğe özlem vardır. Bir vasiyet hükmünde olan bu mektupta ayrıca şehit olması durumunda borçlarının ödenmesi hususundaki hassasiyeti de dikkat çekicidir:

    "Sebebi hayatım, feyz ü refikim,
    Sevgili babacığım, valideciğim,

    Arıburnu'nda ilk girdiğim müthiş muharebede sağ yanımdan ve pantolonumdan kurşun geçti, hamdolsun kurtuldum. Fakat bundan sonra gireceğim muharebelerden kurtulacağımdan ümidim olmadığından bir hatıra olmak üzere şu yazılarımı yazıyorum.

    Hamd ü senalar olsun Cenab-ı Hakk'a beni bu rütbeye kadar eriştirdi. Yine mukadderatı ilahiye olarak beni asker yaptı. Siz de ebeveynim olmak dolayısıyla beni vatan ve millete hizmet etmek için ne suretle yetiştirmek mümkün ise öylece yetiştirdiniz. Sebeb-i feyz ü refikim ve hayatım oldunuz. Cenab-ı Hakk'a ve sizlere çok teşekkürler ederim.

    Şimdiye kadar milletin bana verdiği parayı hak etmek zamanıdır. Vazife-i mukaddese-i vataniyeyi ifaya cehdediyorum. Rütbe-i şehadete erersem Cenab-ı Hakk'ın sevimli kulu olduğuma kanaat edeceğim. Asker olduğum için bu, her zaman bana pek yakındır.

    Sevgili babacığım ve valideciğim,

    Göz bebeğim olan zevcem Münevver ve oğlum Nezih'ciğimi evvele Cenab-ı Hakk'ın saniyen sizin himayenize tevdi ediyorum. Onlar hakkında ne mümkün ise lütfen yapınız.

    Oğlumun talim ve terbiyesine siz de refikamla birlikte lütfen sa'yediniz. Servetimizin olmadığı malumdur. Mümkün olandan fazla bir şeyi isteyemem, istesem de pek beyhudedir. Refikama hitaben yazdığım matuf mektubu lütfen kendi eline veriniz. Fakat çok müteessir olacaktır, o teessürü izale edecek vechile veriniz. Ağlayacak üzülecek tabi teselli ediniz. Mukadderat-ı ilahiye böyleymiş. Malumat ve düyunatım hakkında refikam mektubumda laf ettiğim deftere ehemmiyet veriniz. Münevver'in hafızasında ve yahut kendi defterinde mukayyet düyunat da doğrudur. Münevver'e yazdığım mektubum daha mufassaldır kendisinden sorunuz.

    Sevgili baba ve valideciğim,
    Belki bilmeyerek size karşı birçok kusurlarda bulunmuşumdur. Beni affediniz, hakkınızı helal ediniz, ruhumu şad ediniz, işlerimizi tavsiyesinde refikama muavenet ediniz ve muin olunuz.

    Sevgili Hemşirem Lütfiyeciğim,
    Bilirsiniz ki sizi çok severdim. Sizin için vesayemin yettiği nisbette ne yapmak lazımsa yapmak isterdim. Belki size karşı da kusur etmişimdir, beni affet, mukadderatı ilahiye böyle imiş hakkını helal et ruhumu şadet, yengeniz Münevver hanımla oğlum Nezih'e sen de yardım et, sizi de Cenab-ı Hakk'ın lütuf
    ve himayesine tevdi ediyorum.

    Ey akraba, dostlar ve yakınlar, cümlenize elveda, cümleniz hakkınızı helal ediniz.Benim tarafımdan cümlenize hakkım helal olsun. Elveda, elveda. Cümlenizi Cenâb-ı Hakk'a tevdi ve emanet ediyorum.

    Ebediyen Allah'a ısmarladım. Sevgili Babacığım ve Valideciğim....

    Oğlunuz Mehmet Tevfik 3
    Bazen bu kadar uzun mektup yazmaya fırsat bulamayan bu asil vatan evlatları alelacele yazabildikleri üç beş satırla duygularını özetlemişlerdir. Askerler genel olarak ailelerinden dua ve helallik istemekteydiler:

    Velinimetim sebeb-i hayatım pederim Mehmet Ağa,

    İlk önce saygılarımı sunar ellerinden öperek hatır şeriflerini sual eylerim. Eğer ki oğlunuzdan zerre miktar sual ederseniz Allah'a şükür sağlığım yerinde olup siz pederciğimin de sağlıklı ve afiyetli olmasını Cenâb-ı Mevlâ'ya niyaz eylerim. Elleri havada gözleri yolda dilleri duada olan validelerimin ellerinden öperek mahsus selam edip beş vakitte hayır dualarını isterim… Oğlunuz Kadir 4

    Cepheden yazılan son mektuplara bir örnek de mektubunu yazdıktan iki gün sonra Maydos (Eceabad)'da şehit olan ihtiyat zabit (yedek subay) namzedi Hasan Etem'in mektubudur. Düşmanın Çanakkale'ye dayandığını işittiğinde birçok fedakar Türk genci gibi o da vatan için gözünü kırpmadan cepheye koşmuş, gönüllü yazılmıştır. Kendisi İstanbul Hukuk Fakültesi son sınıfına devam ederken aynı zamanda Bayezit Numune Mektebi'nde öğretmen olarak vazife yapmaktaydı.

    Hasan Etem'in validesine son mektubunda duygularını samimi ve edebi bir şekilde aktarırken askerlerin moral ve motivasyonlarını sağlayan manevi hayatlarından tablolar sunmaktadır.

    Valideciğim, Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi,

    Nasihat-amiz mektubunu Divrin Ovası (Niğde) gibi, güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti.

    Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annenden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı. Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim çağıl çağıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu ...

    Başımı kaldırdım, g**gesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasıyla beni tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.

    İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri:

    -Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi.
    -Pekala dedim, aldım baktım, sütlü çay...
    -Mustafa bu sütü nereden aldın,
    dedim.
    -Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?
    -Evet dedim. Evet ne kadar güzel.
    -İşte onun çobanından 10 paraya
    aldım.

    Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim. Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: "Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi"

    Şevket merak etmesin o görür, belki de daha güzellerini görür.

    Fakat, valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi (kardeşleri) de senin sayende görecekler.

    O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerler saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.

    Ey Allah'ım , bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi.Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık.. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim:

    "Ey benim Rabbim !
    Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i Celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle! "diyerek dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes'ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.

    Oğlun Hasan Etem
    Bir başka hisli mektup da 9 Ocak 1916'da şehit olan Üsteğmen Zahid'in eşine hitaben yazdığı mektuptur. Şehit düşeceğini hisseden üsteğmenin bu mektubu da bir vasiyet tarzındadır:

    "Bu günlerde her zamankinden daha önemli muharebelere gireceğiz. Bilirsin, her muharebeye giren **mez. Fakat eğer ben **ürsem sakın gam yeme... Beni ve seni yaratan Allah bizi nasıl dünyada birbirimize nasip etti ise, benden şehitlik rütbesini esirgemediği taktirde, elbette, ruhlarımızı da birbirine kavuşturur. Vatan yolunda şehit olursam bana ne mutlu. Ancak, sana bir vasiyetim var:

    Birincisi benim için kat'iyyen ağlama...
    İkincisi, eşyamın listesi ilişikte. Bunları sat, ele geçecek paradan "mihr-i muaccel " ve "mihr-i müeccel " ini al, üst tarafı ile bana bir mevlid okut. Eğer bunlar sana borcumu ödemezse hakkını helal et ve ilk gece aramızda geçen sözü unutma..."

    Ayrıca mektubun içinden kırmızı kordelaya bağlı bir de saç demeti çıkar. Saçın tazeliği bunun mini mini bir yavrunun başından kesilmiş olduğunu göstermektedir. İşte o zaman herkes Zahid'in evli olduğunu ve Nadide isminde de bir yavrusunun varlığını öğrenir. Çünkü Zahid Üsteğmen cepheye gelirken arkasında evlâd ü iyâl düşüncesini de bırakmıştır. Ve savaş boyunca ne izin isteyerek evine gitmeyi düşünmüş ne de o konuda iki çift laf etmiştir.

    Gümüşhane'nin Şiran ilçesinden olan Üsteğmen Zahid, Aziziye ilçesinin Kılıç Mehmet Bey köyünden Ahmet Efendi'nin kızı, eşi Hanife Hanım'a yazdığı ve vasiyetini bildirdiği mektubunu şu cümle ile bitirir:

    "Bu vasiyetimi aldığınız zaman yüksek sesle ağlamanıza razı değilim." 5
    Bu mektupların dışında esir düşmüş askerlerimizin yazdığı ve ailelerinin olara hitaben yazdığı mektup çeşitleri de vardır. Bu mektuplarda da yine aynı tema aynı hasret vardır. Hindistan'dan Rusya'ya Sina ç**lerine kadar sayısız birçok cephede yedi düvelle din ve vatan uğrunda çarpışan askerlerimizden esir düşenlerin yakınlarına durumlarını bildirmek için tek umutları yazabildikleri mektuplardı. Bu mektuplar da maalesef zaman zaman ellerine ulaşamamıştır. Her şeye rağmen ümitlerini tazeleyen askerlerimiz yeni mektuplar kaleme almışlar duygularını hasretlerini satırlara dökmüşlerdir. Bazen o meşhur Yemen türküsündeki gibi "gidenler dönmemiş" ne kendilerinden bir haber alınmış ne de mektupları gelmiştir. Bu meçhul kahramanlara Mehmet Akif'in söyleyişiyle Peygamber kucak açmıştır:

    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

    Sonuç olarak bütün bu mektuplar tarihe altın harflerle yazılan sahiplerinin şahsında cepheden cepheye gözünü kırpmadan koşan bütün şanlı Türk askerlerinin duygularına tercüman olan vesikalardır. Bugünün nesillerinin ecdatlarının bu asil davranış ve bakış açılarından alacağı birçok ibretler bulunmaktadır.

    Yağmur Dergisi / 27 Nisan - Mayıs - Haziran 2005




    Güncellenme Tarihi: 04.04.2007 00:27:30

    --------------------------------------------------------------------------------

    Yazıcı Dostu Arkadaşına Gönder Yorum Yaz


    --------------------------------------------------------------------------------

    Bu sayfayı ziyaret eden 30419. kişisiniz.
    --------------------------------------------------------------------------------

    Yorumlar

    Ekrem Taşcı (12.12.2008)
    Her birinde binlerce anı herbirinde binlerce umut herbirinde binlerce acı, korku olan bu manevi değeri yüksek mektupları bulup yayınlamanız inanının insanın yüreğini kabartıyor. Mübarek kurban bayramını biz şimdi kutlarken onlar görevini yapmış olmanın huzuru ile çanakkalede vatan için can verdiklerinde bayramlarını kutluyorlardı. Hepsinin bayramı kutlu olsun .

    Sinan Kartal - Fransa (25.09.2008)
    Merhaba siteye emeği gecmiş ülkemin değerli ve bilinçli topluluğu ve bireyleri. Eski olmayan ve asla yazıları silinmeyecek olan namelerin bilincine erdirdiniz bizi. V atan her zamanki gibi sahip çıkanlara ve kadr kıymetini bilenlere goül kucağını açar.

    Büşra (18.03.2008)
    Vallahi ben bunları okurken kendimi zor tuttum, kendimi bir ana orda hissettim.

    Volkan (30.12.2007)
    Anlatılanları, yazılanları başka bir milletin insanı okusa inanmaz. Sizin kurgularınız der ama bunlar gercek! Biz Osmanlı torunuyuz. Bunlari gelecek nesillere anlatmamız gerek. Eksigimiz bu...

    Nurten Çileli (20.08.2007)
    Bize bu güzel ibret,ibadet,iman vede vatansever kokulu ;manevi değeri asla **çülemeyecek kadar büyük olan aziz şehitlerimizin mektuplarını derleyip ilettiğiniz için size sonsuz teşekkürler ederim.İlk defa bu yaz gittiğim Çanakkaleye daha önce niye gitmediğimi düşünerek hayıflandım.Türk olan herkesin zaruri olarak ziyaret etmesi gerektiğini çok iyi anladım.Allah şehitlerimize rahmet eylesin bizlerinde yar ve yardımcısı olsun inşallah.
  4. karakan9601

    karakan9601 Üye

    Katılım:
    22 Şubat 2010
    Mesajlar:
    24
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Çanakkale’ye ilgi son iki yıldır zirvede. Kimilerine göre millet Çanakkale’de ruhunu arıyor. Peki, geçen yıl başlayan ve bu yıl da devam eden siyasi süreçlerin reva görüldüğü Türk halkı için bu bir kaçış mı?

    Çanakkale’deki gibi bir tarih dünya üzerinde yazılmamıştır herhalde. Bunu sadece imkânsızlıklar içinde verilen vatan müdafaasıyla sağlamamıştır Mehmetçik. Çocuk denecek yaşta işin başa düştüğünü düşünerek öyle bir ruh hâline bürünüp cephedeki yerini almasıyla yapmıştır o kahramanlar. İşte o ruh 93 yıl sonra yeniden dirildi. Zaten diri idi fakat özellikle son dört yıldır ‘tarihî yarımadaya’ yapılan ziyaretlerle o ruhun Türk milletinde dirilik kazandığını söylemek mümkün.

    2001’de din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenliğinden emekli olduktan sonra son on yılın beş yılını çok daha yoğun bir şekilde tarihî yarımadada alan kılavuzluğu yaparak geçiren Hüseyin Babacanoğlu bu tespitin canlı şahidi. Çanakkale Bigalı olan Babacanoğlu, Çanakkale ruhuna halkın giderek daha fazla sarıldığını anlatıyor. Son iki yılda ise bu zirve yaptı denebilir. Peki çoluk çocuk, yaşlı genç, ev hanımı, öğrenci, kısacası Anadolu halkının 1915 Çanakkale Savaşları’nın yaşandığı bu tarihî yarımadaya ilgisi neden?

    Hüseyin Babacanoğlu, ilgiyi birkaç sebebe dayandırıyor. Bilindiği gibi hükümet başta olmak üzere özellikle İstanbul’un AK Partili belediyelerinin b**geye her an kazandırdığı yeni şehitlikleri görmek, bunun bir sebebi. Ama bunun ötesinde sebepler de var muhakkak. Ona göre “Çanakkale’de ruhunu arayan bir millet var.” Ve devam ediyor: “Geçmişinde 93 yıl öncede kazandığı zaferi tekrarlamaktan mutlu olan, bugün yakın geçmişinde böyle bir olay arayan bir millet var karşımızda.” Dış konjonktürde Türkiye’yi sıkıştırmaya çalışan bir dünyaya karşı geçmişe doğru giderek bir savunma geliştiriyor insanımız ona göre.

    Son yıllarda, özellikle son iki yıldır tarihî bir dönemeçten geçiyor Türkiye. Tarih kitapları 2007 ve 2008 yıllarının önemini daha sonra yad edecek muhakkak. Belirli sıklet merkezlerinin 27 Nisan’da başlatıp 367 krizi ve cumhurbaşkanlığı seçimiyle devam ettirdikleri, 2008’de de Ergenekon Terör Örgütü konusundaki gelişmelere karşı başörtüsü ve parti kapatma davasıyla iyice bunalttıkları Anadolu insanı bir kaçış peşinde sanki. Babacanoğlu’nun tespitleri de konuya ışık tutacak nitelikte.

    Küçükçekmece Belediyesi son üç yıldır, yılda 20 bin kişiyi Mehmedime Selam adı altında bir organizasyonla Çanakkale’ye götürüyor. Önceki hafta sanatçı ve gazetecilerin katılımıyla Küçükçekmece Belediye Başkanı Aziz Yeniay’ın öncülüğünde ağaç dikme merasimi için bizler de oradaydık. Gördük ki Çanakkale’de yok yok. Önlerinde Kars, Bursa, Manisa yazan otobüsler tarihî yarımada yollarındaydı. Pek çok üniversiteli de yollara düşmüştü. B**geye Türkiye’nin her yerinden akın var. Öyle ki Şehitler Abidesi’ne vardığımızda uzun bir otobüs kuyruğu ile karşılaştık.

    Tam rakam veremeyeceğiz ama yılda 300 binden fazla kişinin gezdiği b**gede daha çok yapılacak iş var. İngilizler, Çanakkale Savaşları’nda kaybettikleri askerler için savaştan hemen sonra, 1925’te b**geye ilk anıtı diken millet oldu. Yeni Zelanda anıtı da aynı yıl dikildi. Fransızlar ise **en askerlerini 1930’da hatırladı. Türkiye ise 1944’te projelendirmesine rağmen inşaatına 1954’te, Demokrat Parti döneminde başlayabildi şehitler anıtının.

    Anadolu’nun ücra köşelerinden gelenlere karşı kendini sorumlu hisseden Hüseyin Babacanoğlu, kimilerinin Çanakkale’de şehit vermeyen ilimiz yoktur açıklamasına rağmen, en büyük korkusunun b**gede şehit vermeyen iki vilayetten birileriyle karşılaşmak olduğunu söylüyor: “Herkes arıyor şehidini. Bir gün bir grubun gelip de ilinden şehit göremeyeceği korkusuyla irkiliyorum bazen. İki tane vilayet var. Aklımda değil onlar.”
  5. karakan9601

    karakan9601 Üye

    Katılım:
    22 Şubat 2010
    Mesajlar:
    24
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    "...Düşmanın gür sesli büyük topları
    ****k deşik etti toprağı yarı
    Korkak Frenklerin yokmuş hiç ârı

    Bugün bizden vatan razı olacak
    Nefer şehit ordu gazi olacak."

    Bugün, yanmış bir harabeden başka bir şey olmayan Çanakkale şehrinin hemen yanı başında; büyük çaplı toplarını, Seddülbahir- Kumkale kapısına yüklenmeye niyetli haydutlara ateş püskürecek şekilde sıralayan Hamidiye Tabyası, 05 Mart Gazası’nın (miladi 18 Mart) en şerefli kahramanıdır.

    Tabyanın güney tarafındaki kapısından, geniş avlusuna girdiğim zaman yüreğim hoplamaya başladı. Birkaç sene evvel Çanakkale’ye gelmiş, tabyayı dışından görmüştüm. O vakitler; şehrin batısındaki kıyıda, toprak siperlerini denizin dalgalarına yaslayan Hamidiye Tabyası, oldukça mütevazı duruyordu. Üzerine yağacak bir ateş cehennemi altında eriyip gidecek zannını veriyordu. Hâlbuki Boğazın en büyük ve en dehşetli deniz savaşını burası idare etmiş; harp tarihine, altın harflerle yazılan yiğitlik sayfalarından birisini de bu tabya eklemişti.

    Girişte bekleyen gencecik subaylar, bizi hemen topların yanına götürdüler. Büyük bir sükunetle, benliğimizin derinliklerinden yükselen o saygıyla gezdik, gördük; anlattıklarını hayretlerle dinledik. Yanımıza, savaşın dehşetini yaşayan üç asker aldık ve genç subaylarla birlikte, çimenli siperlerden birinin üzerine çıkıp oturduk. Enginlerin parlak maviliklerine dalan gözlerimiz birden; lacivert bir g** gibi uykuda duran ve göğsümüzü kabartan Karanlık Liman’ı gördü. Bu nazlı sulara, kim bilir kaç yüzlerce düşman cesedi gömülmüştü?

    Sonrasında, biraz daha berideki Dardanos Bataryası’na uğradı bakışlarımız. Dardanos denilen yer, tam Boğazın girişine karşıdır. Burada; siperlerin ardındaki çelik kalkanlı kocaman toplar, Boğazın kapısını gözetlerdi. Bunu bilen düşman zırhlıları; daha Boğazın dışarısında dolaşırken, bu tabyayı insan büyüklüğünde gülleleriyle ara sıra döverler; atışlarıyla, karşısındakini yoklayan pehlivana benzerlerdi.

    Gelibolu sahilinin tam karşımıza düşen noktasında ise; Koca Seyit’in destanına ev sahipliği yapan Rumeli Mecidiyesi, vak’arlı bir heybetle nöbetini bekliyordu. Boğazın en dar noktasında, Hamidiye’nin omuz başında durmuş; gelecek düşmanı kolluyordu.

    * * *

    Bin üç yüz otuz bir Martının beşinci günü(18 Mart 1915) sabah erkenden keşfe giden bir tayyaremiz, Bozcaada civarında; 15 İngiliz, 4 Fransız zırhlısıyla 3 kruvazör ve pek çok torpido, nakliye ve mayın tahrip gemisinin Boğaz’a doğru hareket hazırlığında olduğunu haber verdi. Bu haber, muhtelif gözetleme postalarının raporlarıyla ciddiyetini arttırdı. Zabit ve erler, uykusuz geçen gecelerin yorgunluğunu unutarak; büyük bir sevinç ve itimatla, her şeyi hazır olan sevgili toplarının başına geçmişler; şu pek mukaddes vazife ve fedakârlık saatlerinin yaklaşmasını bekliyorlardı. İstihkâmlarda ruhani bir faaliyet başlamıştı. İş başındaki nöbetçilerden, cemaatle kılınan sabah namazına yetişemeyenler teker teker koşuyor; çam ağaçlarının koyu yeşil g**geleri altında, kalplerinden taşan ibadet coşkusuyla; her şeyin Hâlik ve Hâkimi olan Allah’a ve onun irade-i lemyezelîsine muti yakarışlarını yükseltiyorlardı.

    İlerleyen vakitte, düşmanın deniz üzerindeki çelik kaleleri; sağlarından, sollarından ve önlerinden ateşler saçarak Boğaz’ın karşısında sıralandılar. Onların bilmem kaç saatlik yola kadar uçup giden koca gülleleri, tabyalarımızın üzerine bir çelik yağmuru gibi yağıyordu. İşte bu ateş tufanıyla Türk bataryalarını zebun bıraktıklarına kani olup Boğazdan içeri girdiler. Herkesin kabul edeceği gibi tarafların kuvvetleri arasında zalim bir nispetsizlik ve düşmanda önemli derecede üstünlük vardı. Zırhlıları son sistem bir kale; ağır çaplı ve yeni modeldeki çok sayıdaki topları, adeta birer cehennem makinesi; araç ve diğer teçhizat ise “İngiliz istila emeli”ne eşit azamette idi.


    İşte bu güçlü Donanma; henüz Boğaz önündeki gösterişli manevralarıyla, harp hazırlıklarının derecesini denerken, Londra ve Paris’te de İstanbul’a seyahat programları hazırlanmış; Boğaziçi’nin mavi ve ışıltılı dalgaları karşısında geçirilecek günlerin hayali ve düşüncesiyle, vapur acenteleri tarafından seyahat biletleri bile basılmıştı. Onların düşüncesine göre; zırhlılar bir defa Boğaz’dan içeri girdikten sonra bu büyük harbe bitmiş nazarıyla da bakılabilirdi. Çünkü Osmanlı başkentinin düşmesi, Osmanlı’nın felç olması demekti. Sonra Karadeniz’e çıkan bu filo, Rusya ile birleşecek ve Karadeniz’deki hâkimiyet, Balkan devletlerini de işgalcilerin yanına çekecekti. İşte her şey, “bir İngiliz bankasının hesap hareketleri” gibi gayet kolayca ve pek basitçe(?) hesaplandı. Fakat kazanç hanesinin yalancı rakamları arasında görülemeyen ve hesaba katılmayan bir şey vardı: Mehmed’in iman gücü!..

    Salvo atışlar aralıksız sürüyordu. Bizimkiler; yumruğunu, düşmanın sezmez yerine indirmek istiyormuşçasına hiç kımıldamıyordu. Sanki, bu arkası kesilmeyen çelik sağanağı altında sersemleşmiş, kıpırdanacak hali kalmamış izlenimi veriliyordu. Korkunç zırhlılar buna aldandılar mı? Bilmiyoruz. Zırhlılar, ilerlemeye devam ederek karayı daha yakından kasıp kavurmak, küçücük de olsa bir hayat izi bırakmamak; sonra da kollarını sallaya sallaya Boğaz’dan geçmek istiyorlardı. Bu rahatlığın etkisiyle biraz daha sokuldular. Şimdi, bu hesabın bu kadar kolay halledilemeyeceğini anlatmak sırası topçularımıza gelmişti.


    O vakit birdenbire; Dardanos’tan, Hamidiye’den, Rumeli Mecidiyesi’nden, Dardanos’un arkadaşı Baykuş Tabyası’ndan, biraz daha içerilerdeki gizli bataryalardan bir gümbürtüdür koptu. En dehşetli gök gürültülerine bile rahmet okutan bu demir fırtınası içinde; kısa ve metanetli seslerle verilen emirler, yanık bir dua sıcaklığıyla yüreklerden koparak göklere doğru yükselen tekbirler de ayrı bir yankıyla savruluyordu siperlerde. O küçücük Dardanos, karşısındaki cehennem zebanilerine, bir arslanın vakarıyla saldırıyor; on beşlik güllelerini, mutlak isabet kastıyla ve hesaplayarak savuruyordu.


    Tam bu sırada, Dardanos’un hizasına düşen Irresistible zırhlısının yana yattığı, yavaş yavaş Karanlık Liman’ın kaynayan dalgaları arasına kaybolmaya başladığı görülmez mi? Ta Erenköy sırtlarından başlayıp Boğaz kıyılarındaki küçücük bataryalara kadar yayılan bir tekbir yankısı ve bir alkış tufanıdır koptu. Bu manzara, aynı zamanda Mehmed’in arslan yürekliliğini ve âlicenaplığını da gösterdi. Zırhlı batarken bataryaların ateşi birden kesildi. Hatta; Anadolu sahilindeki Mehmedlerin, zırhlıdan denize dökülen düşman askerlerini kurtarmak için suya atıldıkları görüldü. Bu insanlık tablosu karşısında düşman da şaşaladı; birkaç dakika ateşini kesti. Düşman zırhlısının battığı yere koşuşan işgal donanmasının torpidobotları, deniz üzerinde çırpınan askerlerini kurtarmaya çalışırken bizimkiler yine ses çıkarmadılar. Elinden silahı düşmüş mağluplara saldırmak, Türkün ezeli kahramanlığına yakışmazdı.

    Bu durgunluk çok sürmedi. İleriye atılan Ocean ve İnfleksible; batırılan bir diğer zırhlı Bouvet ile beter olan İrresistible’nin öcünü almak ve kendilerine yol açmak için daha bir şiddetle gülle yağdırmaya başladılar. Dardanos’un genç kumandanı Üsteğmen Hasan Bey; yardımcısı Teğmen Mevsuf Efendi ile beraber bir saniye bile durmadan, oturmadan, toptan topa seğirtiyor; kendilerini toplarının başından, gözlerini düşman zırhlılarından ayıramıyorlardı. Bataryaların hemen önüne düşen top mermilerinin tarrakası kulak zarlarını yırtıyor; her patlamanın ardından, cehennemi bir duman kütlesi ve toprak yığını gökyüzüne savruluyordu. Barut kokusunun da eklendiği bu kütle, doğruca siperlerimizin üzerine yığılıyordu. Mehmedlerin barut isine ve toprağa bulanmış yüzlerinde göze çarpan tek şey; imanla parıldayan ve korkudan eser taşımayan gözleriydi.


    Akşam yaklaştığı halde düşman hâlâ yerinde sayıyor, bir adım daha ilerlemeye muvaffak olamıyordu. Bizim tam isabetli güllelerimiz, öne geçen bu iki zırhlıyı, belki geriye dönemeyecek derecede zedelemiş; en arkada, kızgın yanardağlar gibi ateşler kusan Quinn Elizabeth zırhlısını bile epey sersemletmişti. Onun yanındaki Gaulois da dumanlar ve alevler içinde kalarak sendeleye sendeleye gerilemişti. Zırhlılar, akşamın alacakaranlığı içinde geldikleri gibi çekilip gidiyorlardı. Bu kahredici dönüş anında Ocean ile İnfleksible’ın ne oldukları anlaşılamamış; savaş kızgınlığında kaybolan iki zırhlı, Boğaz’ın mavi suları arasında yitip gitmişti. O kadar umulmayan, beklenmeyen bir şeydi ki bu; mağlubiyetin ağırlığı altındaki gözler göremez, zihinler düşünemez olmuştu. Bu korkunç seyyar kaleler, Karanlık Liman’da mıhlanıp kalmış; siperlerimize o kadar cehennem kustuktan sonra, ******* horozlar gibi kös kös geri gitmişlerdi. Tabyalarımız yine yerlerinde, toplarımız yine kundakları üzerinde duruyordu. Ortada; toprak sarsıntısından, beş on şehitten ve yaralıdan başka bir zarar görülmüyordu.

    Akşamın narin sisleri yavaş yavaş inerek gecenin siyah örtüsü her tarafı sararken Dardanos Tabyası; hem muzafferiyeti hem de iki şerefli kumandanının matemini bir arada yaşıyordu. Zırhlıların biri, Dardanos’a son bir gülle savurmuştu. Bu kör tane, melun bir tesadüfle, Dardanos’un sargı yerine düşmüş; orada, şefkatli sözlerle bataryasının yaralılarını teselli eden batarya kumandanı Üsteğmen Hasan ve arkadaşı Teğmen Mevsuf’u koca bir toprak yığını altına almış, ikisini de şehit etmişti.


    Biri, akşamın hüznüyle suskun Kale-i Sultaniye(Çanakkale)’nin, ötekisi ise Trablusgarp’ın, vatana hasret giden yavrularıydı. Onlar bir yürekle, bir imanla, birlikte çarpışmış; en sonunda birlikte **müşlerdi. Hâşâ, **memişler, kahramanlıklarına layık olan gerçek ve ebedî bir hayat kazanmışlardı. Geriye; Dardanos’un eski zamanlardan gelen o şöhretini tamamıyla silen, tamamıyla unutturan yeni bir isim bırakmışlardı: “Hasan Mevsuf Bataryası !”

    Hasan-Mevsuf Bataryası’nı, yaşlı gözlerle selamladık. Süzülen göz yaşlarımızda yüreklerimizin en heyecanlı şükranları titriyordu. O soylu Türk subayı Hasan ki dünyaya yeni gelen kızını görmesi ve adını koyması için savaştan birkaç gün önce, kendisine izin verildiğinde kaşları çatılıyor; böyle bir zamanda topunun başından ayrılmayı ihanet sayıyor, “Nasipse savaşın neticesi alındıktan sonra görürüz” deyip susuyor; bir süre bekledikten sonra da, şahadetin cennetten yükselen kokusunu almışçasına ekliyordu:
    —Kızımın adını Didar koysunlar!

    * * *

    Şimdi, karşımızda diz çöken şu yağız yüzlü ve utangaç Hamidiye kahramanlarını süzüyorduk. Bu yavrular; vakur, hiçbir iddia beslemeyen, yaptığı işin yüksek kıymetinden hiçbir gurur duymayan, vatan gazilerine yakışacak kadar azametli idiler. O anda, onlar kadar yüksek ruhlu olmadığımıza pek acındık. Zannettim ki bu acınmamız kıskançlık olsun. Belki bu büyük ruhlu Mehmedlerin karşısında kendimizi; birer hazıra konmuş mirasyedi kadar suçlu buluyorduk.

    Artık sorularımıza başladık. İmtihan veriyormuş gibi sıkılarak, kızararak anlattılar. Mütevazı cümlelerine bakılırsa; büyük kahramanlıklar, şehit olanlarla şimdi yanımızda bulunmayan arkadaşlarına ait idi. Kendileri sanki hiçbir şey yapmamışlardı. Düşman zırhlılarının yağdırdığı mermi yağmuru altında top başından ayrılmamak, sakin sakin nişan almak, ateş etmek, topu silmek, mermi taşımak zor bir iş miydi? Kim olsa vazifesini yapmayacak mıydı? … Hay gidi kuzu gözlü aslanlar!
    Biri diyordu:

    “Zırhlılar ateş menziline girinceye kadar kıpırdamayın denilmişti. En önden, torpil tarayıcı gemilerle irili ufaklı torpidobotlar geliyordu. Arkalarından zırhlılar; sağ ve sol kıyılara, üzerimize ateş kusarak ilerliyorlardı. Fransızın Bouvet zırhlısı tam karşımıza geldi, durdu.Üzerimize yağan mermilerden, kulaklarımızı yırtan gürültülerden çekiniyorduk; ama kulaklarımız, verilen emirlerde, gözümüz ya karşımızdaki düşmanda ya elimizdeki işlerdeydi. Kendimizi kaybetmiştik. Birden yanık yanık okunan bir ezan sesi işittik. B**üğümüzün imamı yüksekçe bir yerden “Allah-ü Ekber! Allah-ü Ekber!” diye haykırırken hain bir mermi geldi ve zavallıyı şehit etti.

    İçimizde bir yerler kanıyor, göğsümüzden taşıyordu. Derken, bir mermi de cephaneliklerden birine düştü. Yalnız mülazımımız Bursalı Adil Efendi’nin elini yaktı. Alev, duman ve top gürültüsü arasında; uzaktan, bir göçüğün olduğu yerde çınlayan bir alkış sesi duyduk.Her tarafta tekbirler yankılanıyordu. Ne oluyor diye etrafımıza bakındık. Sonra karşımızdaki “Bouvet”nin ateşler, alevler içinde bir tarafına yatarak batmakta olduğunu görünce o kadar sevindik ki…

    Birkaç dakika ateşe bir durgunluk geldi, toplar patlamadan kaldı. Fakat biraz sonra düşman daha ziyade kudurdu, ateşini tekrar şiddetlendirdi. Biz de karşılığını vermekte gecikmedik. Şimdi, karşımızda daha büyük bir hiddetle kabaran iki zırhlıyı da “Bouvet”nin yanına göndermeye çalışıyorduk. Kumandanlarımız:
    — Haydin yiğitler, Rumeli Mecidiyemiz vurulmuş! Gün gayret günüdür! Şehitlerimizin hesabını soralım! Şu gavura geçit vermeyelim! diye haykırmaya başladılar.

    Tam o sırada, Arkadaşlardan Ahmet Onbaşı’nın bacağı koptu; sıhhiye neferleri kendisini sargı mahalline götürdüler. O, bacağının ağrısını unutmuş; top başından ayrılmak istemiyordu. ‘Beni topumun başına götürün, daha vazifem bitmedi !’ diye yalvara yalvara şehit oldu.

    O toz ve duman cehenneminin içinde bir de ne görelim! Bir düşman zırhlısı karşı sahile paralel vaziyette Marmara’ya akmıyor mu! Hemen, herkes yeni bir hevesle işine sarıldı. İşte o vakit; karşıdan, Rumeli Mecidiyesinden, bir gürleme oldu. Hepimiz, bir saat evvel susturulan bataryamızdan kopup gelen barut dumanının süzülüşüne kapılmış öylece bakıyorduk. Zabitlerimiz şaşkın, yerle bir olan Rumeli Mecidiyesinden yükselen gürlemeleri dinliyordu. Rumeli Mecidiyesi, yaralı bir kurt gibi çarpışıyordu. İkinci gülle miydi üçüncü mü bilmem; Düşman zırhlısının üstünden, göğe doğru büyük bir patlamanın dumanı minareleniverdi.

    Sonradan anlattılardı da biz de işittik. Hakikatte, Rumeli Mecidiyesi Bataryası yerle bir olmuş; Ama orada bir Koca Seyit varmış ki Allah’ıma emanet! Bakmış ki bütün arkadaşları şahadete uçmuş; üstelik, o koca mermileri kaldıran vinç de yıkıkmış ama durur mu Seyit! 215 okkalık o koca gülleleri kavrayıp Allah’ın izniyle sürermiş namluya, verirmiş ateşi. Vurduğu gemi de Ocean mı neymiş adı. Ertesi gün Cevat Paşamız gitmiş, gözlerinden öpmüş: “Aferin oğlum, Din-ü İslam’ın ve dahi vatanın selametindeki gayretin makbul olsun İnşallah! Sen bu mermiyi nasıl kaldırdın bir göster hele!” deyince Koca Seyit bir hamle etmiş mermiye; velakin kaldıramamış. Cevat Paşa: “O zaman nasıl kaldırmıştın oğlum?” diye sorunca, Koca Seyit: “Anamın öğrettiği duaları okudum ilkin; hem o mermiyi kaldırırken gönlüm Allah’ın feyziyle doldu kumandanım. Kendimde bir başkalık hissettim. Şehit arkadaşlarım da yanımdan yöremden tutuverdiler. Düşmanı görürsem gene kaldırırım.”demiş.

    O gün akşam olup sular kararmaya başlayınca, karşımızdaki zırhlılar ve daha arkadakiler, şeytan gibi encikleriyle beraber geri geri gitmeye başladılar. Arkadaşlarımızdan birkaçı şehit olmuştu; ama Allah’ımıza çok şükür düşmanı kaçırdık, vazifemizi yerine getirdik.”

    Sustular; bu basitçe anlatılıveren hikâye bizi, bin türlü düşünceye sevk etmişti. Bu mütevazı gazileri mübarekledik ve onlardan ayrıldık. Tabyanın güney tarafında, birkaç yüz metre kadar uzakta, beyaz badanalı duvarları ile gözümüzü alan şehitliği gezmek istedik. Burada; ön tarafa Almanların, onların solunda Avusturyalıların **üleriyle; geride Türklerden, Hamidiye Tabyasında 05(18) Mart’ta şehit olanlar gömülmüş; mermerden yaldızlı mezar taşları dikilmişti. Mezarların üzeri bir çiçek bahçesi haline dönmüştü. Şehitliğin orta yerine, mermer bilezikli bir de kuyu kazılmıştı.

    Yaslandığımız şehitliğin duvarında kulak kesilmiş, yanımıza gelenlerden bir genç subayımızı dinliyoruz. Şahit olduğu manzaranın ikliminde kaşları çatılıyor, avurtları kabarıyor; sanki bir başka âlemin bahçesini seyrediyormuş gibi anlatıyordu:

    “O gün, subay ve erlerin gözlerindeki şevk, galibiyet neşvesi görülecek şeylerdendi. Hissediyor ve biliyorduk ki düşman, payitahtımızın şevket kapısını zorlayıp kırmak istiyor.Biz; o mazlumların sığınağını asla yıktırmayacağız! İstihkâmlarımızdan daha metin olan göğüslerimizi, daima düşmanlarımıza karşı tutacağız.

    Her asker için topunun, her subay için b**üğünün başı bir şahadet makamı olmadıkça; düşman, karşısında daima kahredici bir kuvvet görecektir. Biliyoruz ki bu milletin padişahları, şehzadeleri, uleması, hükeması ve dahi fukarası gerekirse kılıcı beline takar; tüfeği boynuna asar; gazaya, cihada gider. Askerlik şerefli, a’lâ ve imtiyazlı bir meslektir. Ya biz, fertleri böyle fedakârlık ve kahramanlıkla meşhur olan o ecdadın varisi olmayalım mı?

    Harbin en müthiş ve en ateşli gününü yaşıyorduk. Düşman bombardımanı, bize pek tabii geliyordu. Üzerimizden geçen mermileri el ile tutacak gibiydik... Bu defa düşman, **üm fırtınaları koparan o kadar çok top ve havan mermisi atmıştı ki nasıl olup da siperlerimizin alt üst olmadığına onlardan çok biz hayret ediyorduk. Akşamın karanlığı iyice çökmüştü.Biraz sonra, Çavuşlarımdan biri bana yaklaşarak:

    —Efendim, dedi. Bizim bataryadan Kadir oğlu Sadık (Ankara’nın Koçhisar Kazası Kaman Köyü’nden Oruç Oğullarından), şimdi siperden fırladı. Düşmanın gündüz attığı top ve havan mermilerinin patlamayanlarını kucaklayıp düşman siperlerinin önüne götürüp bırakıyor. Kendisine o kadar söyledik. Etme be Sadık! Gel... Tehlikelidir; dedik, ama dinlemedi... Ve eliyle göstererek;
    —İşte... bakın! dedi.

    Gerçekten kahraman Sadık karanlıktan istifade ederek, top ve havan mermilerini düşman siperlerinin önüne taşıyor, yerleştiriyordu. Dönüşünde Sadık’ı çağırdım.
    —Sadık, ne yaptın! Yarın yine bize atsın diye, düşmana top ve havan mermisi mi taşıyorsun?
    —Hayır; efendim. Onları kendi kazdıkları kuyuya düşüreceğim.
    —Nasıl! Onlara cephane, mermi, top ve havan mermisi taşıyarak mı?
    —Kusura bakmayın kumandanım... Bana yarın sabaha kadar müsaade edin... O zaman düşman siperlerindeki kuyuları görürsünüz.

    Maksadını anlamıştım. Bu fedakâr vatanperveri, bakışlarımla ve bütün ruhumla takdir ve teşvik ederek “Peki, Sadık! Göreyim seni” dedim.
    Şafak atar atmaz, düşmanın karşımızdaki iki siperinin kulakları tırmalayan infilâklarla alt üst olduğu ve pek çok zayiat verdiği görülüyordu.

    Kahraman Sadık, gece yerleştirdiği top ve havan mermilerini, tam isabetli atışlarıyla infilâk ettirmede muvaffak olmuştu. Hemen yanına gittim.
    —Kumandanım bak, akşam dediğim kuyuları görüyor musun? Diyor ve gülüyordu.

    Akşama kadar, Sadık’ın hep bir aslan gibi saldırdığını gördüm. Ne çare ki akşamüzeri hain bir kurşun, yeni bir kahramanlığı sırasında onu toprağa serdi. Sadık, yaralanan bir düşman askerini siperimize getirmek üzere iken, yan tarafından gelen bir kurşun, Ona pek arzuladığı şehitlik rütbesini kazandırıvermişti.Görüyorsunuz ya; askerliğin dünyadaki asil rütbesi gazilik, ahiretteki yüksek makamı ise şahadettir. Bu yüksek mertebeye kavuşmak için yegâne çare düşman karşısında sebat ve metanettir.”

    Hepimiz, tarifi imkansız bir duygu seline kapılmış sürükleniyorduk adeta. Bir taraftan gencecik fidanların kahramanlıkları diğer tarafta şahadetin tüllenen kokusu. Biz böylesi bir esintinin etkisinde savrulup giderken bir başka subayımız anlatmaya başladı:

    “O gün, bir ara gözlerim sahilde; namluları parçalanmış, kırık dökük karma karışık Kumkale İstihkâm topları arasında bir noktada durdu. Bir Türk ve bir Fransız askeri, her ikisi de süngülerini birbirine saplamışlar, birbirini **dürmüşler; sanki yeni dikilmiş bir çift heykel gibi öylece ayakta duruyorlardı… Etrafımızda şarapnel misketleri vızıldıyordu! İki askerimiz, bu misketlerden ağır yaralandı. Sıhhiye erleri, kulübede bu askerlerin yaralarını sarıyordu. Tam o sırada bu yaralı askerlerden biri bana:

    —Bi şey değil gumandanım, emme .. Düşmanı göremeden .. Ona bi mermi olsun atamadan .. Çok acındım bu yarama! diyordu. Öbürüne baktım, hiçbir şey söylemiyor; yattığı yerde, kolunu deniz tarafına doğru uzatmış ve yumruğunu sıkmış, zırhlılara bakıyordu. Gözleri; alınamamış bir intikamın hırsını yaşatır gibi kısılıyor, yaşarıyordu.”

    Gün sonludur, vakit tamam oldu mu güneş devrilir. İşte, akşamın kızıllığı da Boğazın girişinden bize doğru akmaya başlamıştı. Şehitlerimizi ziyaret etmiş, ruhlarına fatihalar göndermiştik… Sonra, hala dimdik ayakta duran ve alınlarında imanla kazanılan zaferin ışığı parlayan gazilerin arasından; göğüslerimiz kabarık, gözlerimiz yaşlı olarak geçip Mevki-i Müstahkem Karargâhı’nın yolunu tuttuk. (1334)

    "...Boyabat’lı Ömer oğlu Mustafa
    Yazdı bu destanı girerken sofa
    Muradı gitmektir arşı tovafa

    Bugün bizden vatan razı olacak
    Nefer şehit ordu gazi olacak."


    Kaynaklar:

    - Çanakkale’de İntepe Topçuları, Yeni Nesle Harp Hatıraları, İstanbul-1932
    - Donanma Cemiyetinin Haftalık Gazetesi, -13 Mart 1334 (1918)
    - Kumkale Muharebeleri, Resimli Su Basımevi, İstanbul-1932
    - Yeni Mecmua “fevkalade nüshası”, - Mayıs 1334 (1918)
    - Çanakkale Destanı, Çanakkale Valiliği Yayınları, Mart 2005
  6. karakan9601

    karakan9601 Üye

    Katılım:
    22 Şubat 2010
    Mesajlar:
    24
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    18 Mart Çanakkale deniz zaferinin binlerce kahramanı vardır ya, Miralay Cevad Bey (Paşa) ve Selahaddin Adil Bey (Paşa) nedense hafızamızın kimsesizler mezarlığına gömülmüş gibidir. O gün savunmamızın komutanı Cevad Paşa'dır, dolayısıyla eğer 18 Mart'ı anıyorsak, Cevad Paşa'nın adını anmadan konuşamamamız gerekir.

    Ama konuşuyoruz işte. Bir de Selahaddin Adil Paşa vardır ki, Cevad Paşa o gün Kirte'ye teftişe gittiği için savunmamızı yönetmiştir ve gerçek Çanakkale kahramanı olarak anılmayı fazlasıyla hak etmektedir. İyi de kim anar, kim bilir Selahaddin Adil'i?

    Siz, biz neyse ne de, şaşıracaksınız belki ama oğlu bile bilmezmiş babasının Çanakkale'nin kahramanı olduğunu. Bunu ancak 1953 yılında düzenlenen bir konferansta babası kendisinden tek kelime bahsetmeden Çanakkale savaşını anlatana kadar da bilmiyormuş. Hatta konuşmadan sonra hayret etmiş, babam bu savaşın tarihini ne kadar iyi biliyor, diye. Paşa konuşmasını bitirmiş, deniz tarihçisi Abidin Daver çıkmış kürsüye ve demiş ki: Bu tarihçi zannettiğiniz mütevazı şahıs, 18 Mart'ın gerçek kahramanıdır, bakmayın kendisinden bahsetmeyişine. Düşünün, oğlu bu söz üzerine uyanıyor ve babasının Çanakkale deniz savaşını idare eden komutan olduğunu anlıyor!

    Yani susmuştur Paşa. Dedem Mustafa Armağan da Çanakkale savaşına katılmıştır ama o da genellikle susmayı tercih etmiştir. Sohbetler arasında geçen birkaç anekdot, o kadar. Neden? Çünkü dışarıdakiler hiç anlayabilirler miydi onların yaşadıklarını? Ortak bir dilleri yoktu ki! Ortak bir hayatları olmayanlar ortak bir dil kuramazlardı da ondan. Ç**e mi konuşacaklardı?

    Susmayı tercih ettiler onun için. Bu yüzden Çanakkale üzerine hatıratlar pek nadirdir. Yazılanlar da çok sonraları kaleme alınmıştır birkaç istisna hariç. Misal mi? Nusret mayın gemisinin cesaret ve kararlılığı. Geminin komutanı Tophaneli Hakkı Kaptan ve Nazmi Kaptan'ın 18 Mart'tan iki gece önce gerçekleştirdikleri bu dönüm noktası niteliğindeki kahramanlık da uzun süre esrarını koruyan olaylardandı.

    "Yedigün" Dergisi muhabiri Naci Sadullah gidip Nazmi Kaptan'ı bir kahvede bulmasa belki de biz o gecenin gerçek öyküsüne hep yabancı kalacaktık. İşte 1935 yılında çıkan bu tarihî röportajı 74 yıl sonra sizlere aktarırken, Çanakkale'nin mucizevi örtüsünü biraz daha araladığınızı sizler de benim gibi hissedeceksiniz, eminim.

    Şimdi 16 Mart 1915 gecesine uzanalım ve Nazmi Kaptan'ı can kulağıyla dinleyelim:

    "İçeriye girdiğim zaman ayakta bulunan Miralay Cevad Bey yanıma geldi. Elini omzuma koydu ve gözlerimin içine baktı.

    - Oğlum, dedi, sana çok mühim bir vazife terettüp ediyor. Ve, bir hakikati gizlemiş olmamak için söyleyeyim ki, üzerine alacağın işte, **mek ihtimali, sağ dönmek umudundan çok daha fazladır. Fakat şunu da bil ki, bu vazife uğrunda **menin şerefi, bu kadar şerefli bir vazifeyi deruhteden mahrum kalan kahramanların azaplarından çok büyüktür.

    Cevad Bey, bana kendini takip etmemi emrederek köşedeki geniş masaya yaklaştı. Boğazın büyük haritasından, harp sahasının o en tehlikeli noktasını gösterdi:

    - Yarın akşam, dedi, Nusret vapuruyla buraya mayın dökeceksin! (...)

    Gemide yirmi tane mayın vardı. Kepez'de, düşman karakol gemilerinin yollarını Seddülbahir'e çevirmelerini bekledik. Ve onların arkasından Karanlık Liman istikametini tutarak yine yol almaya başladık. Nihayet, Erenköy önlerine vardık. Ve bütün mayınları, zikzaklama, yani irtibatsız olarak serptik. O geçidi tamamiyle tıkadıktan sonra dönmeğe başlamıştık.

    Fakat o zamana kadar düşman karakol gemileri de geri dönmüşler, ve aramızdaki mesafeyi gittikçe azaltarak arkamızdan geliyorlardı. Asıl facia, ara verdikleri projektörle tarama ameliyesine başladıkları zaman kopacaktı. Mutlaka görülecek ve mutlaka yanacaktık. (...) Nihayet, korktuğumuz başımıza geldi. Ve düşman karakol gemilerinin projektörleri yandı.

    Artık görülmemek ve kurtulmak umudu kalmamış gibiydi. Nitekim nihayet projektörlerden birisi bizim istikametimize çevrilmişti. Ve ışık dalgası, sahilleri, dalgaları taraya taraya, arada bir durarak, arada bir gerileyerek ağır ağır üstümüze doğru geliyordu.

    **üm ve ışık dalgasının içine girmemize sekiz, on, nihayet on beş saniye kalmıştı. Fakat tam o sırada bir şey, bir harika, bir mucize, hem de mayın dökmeye gelirken görünmekten kurtuluşumuzdan daha yaman, daha büyük bir mucize oldu.

    Bizim sahilde birdenbire yanan projektörlerimizle düşman projektörleri birkaç saniye içinde göz göze geldiler ve ortalığı sise yakın, kesif bir beyazlığa boğan bu umulmadık ışık anaforu bizi yaşama umutlarımıza kavuşturdu. Zira karşılaşan dost ve düşman gözleri kamaşmışlar, birbirlerini boğmuşlar, kör etmişlerdi. Ve bu vaziyet devam ettikçe bizim görülebilmemize imkân kalmamıştı. Düşman projektörü kendisini görmek imkânından mahrum bırakan vaziyetten kurtulmaya çabalıyor, kaçıyor, fakat bizimki mütemadiyen izini takip ediyor, bir lahza boş bırakmıyordu. Ve biz bu bazen üstümüzde, bazen yanımızda cereyan eden ışık çarpışması altında kaçıyorduk.

    O anlarda duyduğumuz heyecan bütün bir ömrü doldurabilir, bütün bir ömrü eritebilir, diyebilirim. Nihayet, her saniyesi bir asır geçen uzun bir kaçıştan sonra tehlikeli mıntıka haricine çıkabildik.

    O anda Nazmi Kaptan'ın yüzüne elle tutulabilecek kadar kesif ve hazin bir elem sinmişti..

    - Ben, dedi, şüphe yok ki, hayatımın en bahtiyar gününü, hayatımın en korkunç gecesinin sabahında yaşadım. Fakat Nusret'in cesur süvarisi Tophaneli Hakkı Kaptan, maalesef, üçüncü gecemizin sabahındaki bayrama kavuşamadı. Zira atlattığımız vartanın heyecanı, onu öyle sarsmıştı ki, biçare o gece, şafağa kavuşamadan **dü!"

    Mustafa Armağan

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...




    Zaman Gazetesi 22 Mart 2009 Pazar
  7. karakan9601

    karakan9601 Üye

    Katılım:
    22 Şubat 2010
    Mesajlar:
    24
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    bi teşekkür yeter
  8. tuna460612

    tuna460612 Üye

    Katılım:
    6 Mart 2010
    Mesajlar:
    16
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    sağolasın çok güzel

Sayfayı Paylaş