Constantino Kavafis hayatı ve şiirleri

Konu 'Şairler' bölümünde S. Moderatör Uğur tarafından paylaşıldı.

  1. S. Moderatör Uğur

    S. Moderatör Uğur Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Şubat 2008
    Mesajlar:
    8.241
    Beğenileri:
    6.155
    Ödül Puanları:
    36

    Yunan şiir geleneğinin dışında kendine özgü bir şiir yaratan Yunanlı şair Konstantinos Kavafis 17 Nisan 1863'te İskenderiye'de doğdu, 29 Nisan 1933'te yine aynı kentte öldü. Tam adı Konstantinos Pétrou Kaváfis'tir. İstanbul'dan İskenderiye'ye göç eden bir Rum ailesinin dokuzuncu çocuğudur. Kavafis çocukluğunda bir süre ailesiyle birlikte İngiltere'de Londra'da kaldıktan sonra yeniden Mısır'a dönmüş, İstanbul'a, Paris'e, Londra'ya ve Atina'ya yaptığı kısa yolculuklar dışında yaşamının tamamını İskenderiye'de sürdürmüştür. İskenderiye'ye döndükten sonra Su İşleri Bakanlığı'nda uzun yıllar kâtiplik yapmış, İskenderiye Borsası'nda simsar olarak çalışmıştır. Ömrünün son yıllarında gırtlak kanserine yakalanan Kavafis yalnızlık içinde ölmüştür. İlk şiirleri 1903'te Yunanistan'da yayımlandı. Bir yıl sonra 14 şiirden oluşan ilk kitabını çıkardı. 1907'de Nea Zoe adlı edebiyat dergisinin çevresinde toplanan genç sanatçılarla ilişki kurdu. 1910'da birinci kitabını 12 şiir ekleyerek yeniden yayımladı. 1911'den ölümüne dek şiirlerini dergilerde yayımlayan Kavafis'in 154 şiiri toplu olarak 1935'te yayımlanabildi. Bütün şiirleri 1963'te gün yüzü görebildi. En önemli şiirlerini 40 yaşından sonra yayımladığı için kendisini "yaşlılığın şairi" olarak nitelendirmiştir.

    Kavafis Hıristiyanlığa, milliyetçiliğe ve heteroseksüelliğe ilişkin geleneksel değerleri reddetmiş, şiirlerinde Roma, Bizans ve Helenistik dönem tarihlerinden yol çıkarak yarattığı dramatik atmosfer içinde güncel olanı lirik bir dille ele almıştır. Kullandığı dil, klasik kurallara bağlı kalınarak geliştirilmiş gösterişli ve incelikli Katharevusa ile halkın konuştuğu Demotikos'un özgün bir karışımıdır. Tarihsel olarak nitelendirilen şiirlerinde kendi özgün kişiliğini başka başka karakterlerin ağzından konuşturarak ince alaycılığa denk düşen dramatik bir anlatımı oluşturmuştur. Düzyazının sınırında duran şiirlerinde içtenlik ve gerçekçilik egemendir, şiirin bütünü tek bir imge olarak yer alır.




    KENT

    "Başka diyarlara, başka denizlere giderim, dedin.
    Bundan daha iyi bir kent vardır bir yerde nasıl olsa.
    Sanki bir hükümle yazgılanmış bir çabam;
    ve yüreğim sanki bir ceset gibi gömülmüş oraya.
    Daha ne kadar çürüyüp yıkılacak böyle aklım?
    Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam burada
    gördüğüm kara yıkıntılarıdır hayatımın yalnızca
    yıllar yılı yıktığım ve heder ettiğim hayatımın."

    Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.
    Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın
    aynı sokaklarda. Ve aynı mahallede yaşlanacaksın
    ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak saçların.
    Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın,
    ne bir gemi var, ne de bir yol sana.
    Nasıl heder ettiysen hayatını bu köşecikte,
    yıktın onu, işte yok ettin onu tüm yeryüzünde.


    --------------------------------------------------------------------------------

    KALELER

    Düşünmeden, acımadan, utanmadan
    yüksek kaleler kurmuşlar dört yanıma.

    Umutsuzluk içinde böyle hep
    bir şey düşünmez oldum alınyazımdan başka.

    Dışarıda görülecek bir sürü işim vardı
    ben nasıl sezmedim kaleler kuruldu da.

    Ses seda işitmedim çalışan işçilerden
    habersiz kapadılar beni dünyanın dışına.


    --------------------------------------------------------------------------------

    TANRININ ANTONIUS'U BIRAKMASIDIR

    Birdenbire duyarsan geceyarısı
    görünmeyen bir alayın geçtiğini
    eşsiz ezgilerle, seslerle-
    artık boyun eğen yazgına başarısız
    yapıtlarına, tasarladığın işlere
    hepsi aldanışlarla biten-
    ağlamayasın boş yere.
    Çoktan hazırmış gibi bir yiğit gibi
    hoşçakal de ona, giden İskenderiye'ye.
    Hele kendini aldatmayasın demeyesin:
    bu bir düştü, kulaklarım iyi duymadı;
    böyle boş umutlara eğilmeyesin.
    Çoktan hazırmış gibi bir yiğit gibi
    böyle bir kente erişmiş sana yaraşırcasına,
    kesin adımlarla yaklaş pencereye,
    dinle duygulanarak, ama
    yanıp yıkılmalarıyla değil korkakların-
    son bir kez, dinle doya doya ezgileri,
    o gizli alayın eşsiz çalgılarını,
    hoşçakal de ona, yitirdiğin İskenderiye'ye.


    --------------------------------------------------------------------------------

    UZAK

    Bu anıyı anlatmak isterdim...
    ama nasıl solgun... hiç bir şey kalmamış gibi-
    çünkü uzaklarda gömülü,
    ilk gençliğim yıllarında.

    Yaseminden gerilmiş bir ten...
    o Ağustos
    gecesi? Ağustos muydu? - o gece...
    Yalnız gözleri hatırımda hayal meyal;
    gözleri, sanırım
    maviydi...
    Evet, evet mavi, gökyakut mavisi.


    --------------------------------------------------------------------------------


    ÇOK ENDER

    Yılların, azgınlıklarının
    yıprattığı,
    belini büktüğü yaşlı bir adam, bitkin
    ağır ağır yürüyor dar
    sokakta.
    Ama evine girer girmez, gizlemek için
    yaşının o acılı halini,
    düşünüyor
    içinde hala sönmeyen gençlik ateşini

    Şimdi onun şiirlerini
    okuyor ****kanlılar.
    Onların gözlerinde canlanıyor onun düşleri.
    Onun
    hayal ettiği güzellikte ürperiyor
    sağlıklı, şevket düşkünü beyinleri,

    güzel biçimli, dipdiri bedenleri.

Sayfayı Paylaş