Cumhuriyet ve 3 kadın öyküsü

Konu 'Atatürk'ün Hayatı' bölümünde elcin06 tarafından paylaşıldı.

  1. elcin06

    elcin06 Üye

    Katılım:
    28 Ekim 2007
    Mesajlar:
    1.058
    Beğenileri:
    105
    Ödül Puanları:
    36

    ONLAR OLAĞANÜSTÜ KOŞULLARIN ERKEN BÜYÜTTÜĞÜ KÜÇÜK KADINLARDI. YAŞAMIN ÖLÜMLE KALIM ARASINDA GİDİP GELDİĞİ GÜNLERDE DİMDİK AYAKTA KALDILAR, CUMHURİYETİ KÜÇÜCÜK YAŞLARINDA BÜYÜK İNSANLAR GİBİ KARŞILADILAR.

    - ''Uçurumun kıyısında yıkık bir ülke, türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar, yıllar süren savaş...'' Büyük Önder'in bu sözleriyle tanımladığı Cumhuriyet ve devrimlere giden yolda, olağanüstü koşulların erken büyüttüğü, yaşamın, ölümle kalım arasında gidip gelinen günlerde dimdik durmayı öğrettiği küçük kadınlar, 83 yıllık genç Türkiye'ye ışık tuttu.
    Cumhuriyetin ilanının 83. yıl dönümünde AA muhabirleri, halen yaşayan Mebrure Karakoç ile hayata veda eden Feriha Hekimoğlu ve Nezafet Bozyel'in yakınlarından derlediği bilgilerle 3 kadının penceresinden dönemin koşullarıyla Cumhuriyetin küçük kadınlarının yaşam savaşını, tarihin akışıyla birlikte inceledi.
    Dönemin tanıklarından, İzmir'de 95 yaşını süren Mebrure Karakoç, 1911 yılının Haziran ayında Piriştine Sancağı Mutasarrıfı Mazhar Bey'in kızı olarak dünyaya geldiğinde, Piriştine önemli bir konuğu karşıladı. O gün konaklarında ağırlanacak kişi, İstanbul'a karşı isyan bayrağını açan Kosovalı Arnavutları sakinleştirmek ve gönül almak için sefere çıkan Osmanlı Padişahı Sultan Reşat'tı.
    Bu ziyaretin yarattığı ılımlı havadan Osmanlı yararlanamadı ama Padişah, Mebrure'nin ona anlatılanlardan aktardığına göre, konakta 15 gün kaldı ve kendisine 'Reşadiye' adını da verdi. Ziyaretin bıraktığı olumlu hava, acilen 'Payitaht''a çağrılan Mazhar Bey'in İstanbul'un ilk emniyet müdürü olmasıyla sonuçlandı.
    Fransız dadılarla büyüyen Mebrure için bu günler çok uzun sürmedi. Savaş 1912 yılının sonbaharında Balkanların kapısını çaldığında, Osmanlı elindekileri kaybederken, 1. Dünya Savaşı yılları da başladı. Yeryüzü tarihinin en karanlık günleri yaşanırken, Üsküp'e vali olarak gönderilen Mazhar Bey, daha sonra bir süre kaldığı İstanbul'dan Bitlis Valisi olarak bu kente geçti.

    -MUSTAFA KEMAL İLE KARŞILAŞMA-

    Mazhar Bey'in, ailesini İstanbul'da bırakıp gittiği 1918 yılının o günlerinde gözü arkada kalmadı. Selanik'ten tanıştıkları aile dostları Zübeyde Hanım ve kızı Makbule ile Beşiktaş Akaret'lerde komşuluk yapan Mebrure ve ailesi, sık sık bir arada bulundular. Bir gün annesiyle birlikte misafirliğe gittiği evde, küçük kızın gördükleri, beynine silinmeyecek bir fotoğraf olarak yerleşti. Karşısında Harbiye Nezareti'ne atanan Mustafa Kemal vardı:
    ''Annemler Zübeyde Hanımefendi ile sohbet ediyorlardı. Ağabeyim Cevat Bey askeri doktordu ve cepheye gidecekti. Annem çok kaygılıydı. Bir baktık ki, Kemal Paşa içeri girdi. (Hoşgeldiniz) dedi, oturdu biraz. Annem ağabeyimin cepheye gideceğini gözleri dolu dolu anlatırken, (Üzülme teyzeciğim) dedi. (Vatan bizi bugünler için bekliyor. Cepheye o da gidecek, ben de.) Sonra fazla kalmadı. Kalpağı başında, askeri giysisiyle çok heybetliydi. Ağabeyim gitti cepheye. Çok şükür o da sağlimen geldi, Mustafa Kemal de.''

    -''İSTANBUL'UN İŞGALİNİ GÖRDÜM''-

    Kurtuluş Savaşı'nın İzmir'de düşmana atılan ilk kurşunla başladığı, Mustafa Kemal'in Anadolu'ya geçtiği o yıllarda okul çağına gelen Mebrure, İstanbul'daki Esma Sultan İlkokulunda 1920 yılının 16 Mart günü tarihe yaptığı tanıklığı hiç unutmadı:
    ''Müdüre hanım biz bahçede oynarken geldi, gözyaşları içinde boğazı gösterdi. Gördüm, onları gördüm. Düşman zırhlıları, gri hepsi. İstanbul'umuza kolayca girdiler. Hepiniz evlerinize koşun dediler, ağlayarak denileni yaptık. Okullar tatil oldu.''
    Üzüntünün ve kötü haberlerin arkası kesilmedi. Gelin giden iki ablasından Atiye, genç yaşında gebelik zehirlenmesi nedeniyle bebeğiyle birlikte öldü. Bu sırada Diyarbakır'a vali olarak atanan Mazhar Bey, acı haber yüzünden annesi ve cephedeki eşini bekleyen ablası Bahire ile Mebrure'yi yanına çağırdı. Avukat ve doktor ağabeyleriyse İstanbul'da kaldı.
    Eşyaları yok pahasına elden çıkardıktan sonra Mazhar Bey'in 25 sandığa sığdırdıkları kitaplarıyla Anadolu'ya yola çıktılar. Akdeniz vapuruyla Samsun'a ulaştıklarında fırtına nedeniyle kıyıya sandallarla zor çıktılar ama limana yanaşamayıp geri dönen gemiyi, eşyalarını almak için 1 ay burada beklediler. Sonra kitapları aldılar ama yanlarında taşıyamadıkları için aile dostlarına emanet ettiler.
    Haftalar süren yolculuk sonrasında ulaştıkları Diyarbakır'da Vali kızı Mebrure'yi, Yemen'de 23 yıl valilik görevinde bulunan Cemil Paşa'nın torunlarından Fikri Bey'e istediler. Cemilpaşa ailesine ait 2 bin metrekarelik konakta, 1916 yılında Çanakkale Komutanı İzzet ve Erkan-ı Harbiye Reisi İsmet paşaların misafir edildiği, ziyaretçiler arasına cepheden davet edilen Mustafa Kemal'in de katıldığı anlatıldı. Mebrure, o sırada henüz 10 yaşındaydı. Babası, eski Hakkari Vali Vekillerinden Ziya Bey'in dünürlük teklifini, ''Çocukların tahsilleri bitinceye kadar bekleriz'' ısrarı karşısında reddedemedi. Ama Mebrure, geleceğe yönelik bu kararı içine sindiremedi.

    -''GİDİYORUM, BİR DAHA DÖNMEYECEĞİM''-

    İki yıl sonra babasının Aydın Valiliğine atandığı haberini öğrenen Mebrure, vali konağının duvarlarına boyayla ''Gidiyorum, bir daha dönmeyeceğim'' diye yazdı.
    O günler, artık Cumhuriyetin günleriydi. Kurtuluş Savaşı boyunca Mustafa Kemal'in takdirini telgraflar ve madalyalarla teyit ettiği Vali Mazhar Bey, artık merkezi hükümetin olduğu yerde, Ankara'da yaşamak istediğini bildirince Reji Başmüdürlüğüne (Tekel Genel Müdürlüğü) getirildi.
    Ancak tam bu sıralarda Atatürk'e derinden bağlı Mazhar Bey'i çok zor durumda bırakacak bir olay, yaşamlarına yıldırım gibi düştü. O olay, 1925 yılının Şubat ayında Mustafa Kemal Atatürk'e, Çankaya Köşkü'nde yaverin getirdiği telgrafla ulaştı. İsmet Paşa ve Başbakan Fethi Bey de o sırada yanındaydı. Telgrafı büyük bir ciddiyetle okudu Atatürk, kaşlarını çattı ve yaverine, 'Bunu Başvekile verin' dedi. Fethi Bey sadece göz gezdirmekle yetindi, bir şey söylemedi. ''Simdi de İsmet Paşa'ya götürün'' talimatı geldi yavere. İsmet Paşa kağıdı aldı, okudu ve yerinden fırladı. İki devlet adamının tavırlarını göz ucuyla izleyen Atatürk'ün ağzından ''Şeyh Sait çeteleri, Şemdihan'a dayanmışlar' cümlesi döküldü.
    Bu olaya bakış farkı, İsmet Paşa'yı yeniden Başvekilliğe getirirken, Fethi Bey Paris'e elçi olarak yollandı. 15 Nisan 1925'te duruma hakim olundu. İsyanın elebaşıları idam edildi.

    -SÜRGÜN GÜNLERİ-

    Mebrure'nin kayınpederi Ziya Bey ve ailesinin isyanla ilgisi yoktu ama yine de 14 yaşında gelin gittiği ailede, 15'inde ilk çocuğu Ferruh'u dünyaya getirdiğinin 15. günü, şehrin tüm ileri gelenlerin olduğu gibi Fikri Bey ve ailesi de sürgüne gitti:
    ''7 ay sürdü ayrılığımız. Hiç görmedim onu bu sürede. Sonra babam devreye girdi, İzmir'den Ankara'ya getirtti Fikri Bey'i. Sonra İzmir'de iki yıl kaldık. 17 yaşımda ikinci çocuğum Hasafet'i doğurduğumda sürgün dönemi bitti. Tekrar Diyarbakır'a döndük. Son çocuğum Necla'yı da 1930 yılında 19'umdayken dünyaya getirdim. Aynı yıl, Gazi'nin yaverini gönderip mebusluk için evraklarını istettiği babam Mazhar Bey'i kalp krizinden kaybettim. Ardından kayınvalidem öldü, sonra da çok sevgili eşim hastalandığında, 2. sürgün dönemi başladı, kayınpederim Giresun'a gitti.''
    Fikri Bey kanserdi ve çok yaşamadı. O sırada 26 yaşında olan Mebrure, üç çocuğuyla annesinin yanına sığındı. Kayınpederi Ziya Bey'i, hemen ardından trafik kazasında annesini kaybetti.
    2. Dünya Savaşı yıllarında çocuklarıyla birlikte Giresun'a yerleşti. 1940'ların sonunda ikinci sürgün dönemi de bitti ve Diyarbakır'a yeniden döndü. Dadılarla büyüyen Mebrure, sonraki dönemde arsalarını satarak geçinmeye çalıştı. Onu uzun yaşamında kocasının kaybı çok üzdü ama en çok oğlunun kaybına ağladı. Atatürk'ü ve onunla karşılaşmasını hiç unutmadı.
    Anılarını kaleme aldı, şiirler yazdı. Kendini ise ''Güzel yaşantılarımın bir gün sonu gelince/gördüğüm geçirdiğim badirelerden sonra/tıpkı bir kale gibi/ yıkılmamış olarak duruyorum ayakta'' dizeleriyle tanımladı.

    -FERİHA HEKİMOĞLU'NUN ANILARI-

    ImageTürkiye'yi bağımsızlığa ve cumhuriyet idaresine götürecek Kurtuluş Savaşı'nda, erkeklerini cepheye gönderen kadınların da birer kahraman oldukları yazıldı, ancak bunlardan ikisi yangın yerlerinde günlerce aynı kişiyi aradılar. Yaşamından endişe duydukları insan, birinin eşi diğerinin oğlu Kolağası (Yüzbaşı) Ali Rıza Bey'di.
    Cumhuriyet ilan edildiğinde henüz 20 yaşına girmemiş olan Feriha Hekimoğlu'nun oğulları Dr. Haluk ve Metin Hekimoğlu, annelerinin kaleme de aldığı anılarını, AA'ya anlattı.
    Buna göre, asker kızı Feriha ile sokakta tanıdığı Yüzbaşı Ali Rıza Bey'in yolları, Manisa'nın Soma ilçesinde kesişti. Ailesinin ayak diremesine aldırmadan 35 yaşındaki Yüzbaşı ile 1921'in ortalarına doğru 16 yaşındayken savaş ortamında evlendi. İlk ikameti, Afyon oldu. Kayınvalidesi Nesibe Hanım da yanlarına yerleşti. Bu sırada Yunan, Afyon'a yaklaşırken, top sesleri artık şehirden duyuluyordu.
    Yüzbaşı Ali Rıza, annesi ve birkaç aylık eşini, bulabildiği cephane yüklü trenlerden birisine bindirerek, Feriha'nın babası Haydar Bey'in görev yeri olan Konya'ya gönderdi. Kısa bir süre sonra da 1921 yılının Temmuz ayında Afyon, 1 yıl 1 ay 25 gün sürecek Yunan işgali altına girdi.
    Mustafa Kemal'in esir düştüğüne ilişkin haberlerin bile yayıldığı bu dönemde, ordunun Sakarya'nın doğusuna çekilme emri geldi. Emri veren Mustafa Kemal'di ve bu kararı, savaşın seyrinin değişmesiyle sonuçlandı.

    -''ÇİZMEMDE BİT BULDUM, ÖLÜMÜM YAKIN''-

    Bu ortamda Konya'daki aile, Ali Rıza Bey'den haber alamazken, annesi Nesibe Hanım, oğlunun kaderinin eşine benzememesi için hep dua etti. Yeryüzü tarihinin gördüğü en geniş sınırlara sahip Osmanlı'nın dağılmaya başladığı 1880'lerin sonunda Nesibe Hanım'ın kocası askeri doktor Ali Bey, Balkanlarda yaralılar ve salgın hastalıklarla boğuşurken, çizmesinde bulduğu bitin yarattığı tifüs nedeniyle yaşamını kaybetti. Nesibe Hanım'a ölümünden 12 gün önce ''Çizmemde bit buldum. Bu demektir ki yakında öleceğim. Hakkını helal et, çocuklarıma iyi bak'' diye yazdı.
    İki çocuğuyla birlikte büyüyen Nesibe Hanım, kızıyla birlikte Arnavutluk'ta kalırken, Ali Rıza'yı İstanbul'da askeri iptidaiye kaydettirdi. Askerliğe adımını ilkokulda atan Ali Rıza, Türkçe'yi burada öğrendi, orta öğrenimini askeri okullarda tamamladıktan sonra harp okuluna geçti.
    Osmanlı topraklarının kaynadığı o dönemde erken kılıç kuşandılar. Ardından 1. Dünya Savaşı patladı. Teğmen Ali Rıza, tarihin en kanlı savaşının, en kanlı geçtiği Çanakkale cephesine gönderildi. Türk Ordusu'nun, 253 bin çocuğunu şehit verdiği savaşta, Anafartalar'da tarih yazan Mustafa Kemal'in kalbinin üzerindeki saate çarptığı için hayatını kurtardığı şarapnel parçasının bir benzerinden, Teğmen Ali Rıza da nasibini aldı. Ağır yaralı olarak sahra hastanesine kaldırılan teğmenin adı, öldü sanılarak şehitler abidesine yazıldı.
    Ancak yaşadı ve yıllar sonra Feriha'yı istemeye gittiğinde, şarapnel parçalarının sakat bıraktığı sol kolunu arkasında tuttu, akciğerinde kalan düşman şarapneliyle yaşadı.
    1916'da Rus taarruzu başladığında, Çanakkale'deki 2. Ordu'nun, Kazım Karabekir komutasında doğu cephesine kaydırılması emri gelince, Ali Rıza'ya da Muş yolu göründü. Muş ve Bitlis kurtarıldı ama yıl sonuna kadar Ruslarla savaş sürdü. Soğukların iyice bastırdığı sırada bir gün top arabası çeken katırlardan birinin nalını düşmüş gören Karabekir Paşa, hiddetini yanındaki genç teğmenden aldı. Paşa, Ali Rıza'ya çizmesini çıkarmasını, katırın durumunu anlaması için karın üzerinde böyle yürümesini emretti. Teğmen Ali Rıza, bu ağır koşullarda bile zafere ulaşmanın, ayrıntılarda saklı olduğunu bu şekilde öğrendi.
    Muş cephesinde matarası donan Ali Rıza, daha sonra sevk edildiği Yemen cephesinde de aynı mataradaki suyun kaynadığına tanık oldu. Bunları fırsat buldukça annesi Nesibe Hanım'a yazdı.

    -KADINLAR CEPHEYE GİDİYOR-

    Şartların savaş koşulları nedeniyle ayrılığı dayattığı iki kadın, işgal altındaki Afyon'da haber alamadıkları Ali Rıza'dan ve cephelerden haber bekliyorlardı. Ordunun, Başkomutan Mustafa Kemal önderliğinde askeri harekatın rotasını değiştiren, 100 kilometrelik cephe üzerinde 22 gün ve gece aralıksız süren Sakarya Meydan Muharebesi'ni kazandığı o günlerde, ileriye gidiş başlamıştı.
    Ali Rıza'dan haber, Mustafa Kemal'in mareşallik ve gazilikle taçlandırıldığı, düşmanın cepheyi terk etmeye başladığı sırada geldi. Afyon yakınlarında ve iyi olduğunu bildirdi.
    Bir yılı aşkın zamandır görüşemediği ve birkaç aylık evliyken ayrıldığı eşini, Nesibe Hanım ile birlikte aramaya karar veren Feriha, 1922 yılının Ağustos ayında yol hazırlıklarına başladı.
    Gazi, büyük taarruz için son hazırlıklarını yaparken, iki kadın, Ali Rıza Bey'i Afyon'da aramak üzere yola çıktı. Heybelerini sırtlarına alıp planlarını uygulamaya koyduklarında, Mustafa Kemal, 26 Ağustos sabahı Kocatepe'den taarruzu başlattı. Toplam 5 gün içinde düşman ordusunun büyük kısmı yok edilirken, kaçan düşmanın Akdeniz'e dökülmesi emri verildi.
    O sıcak günlerde Afyon'a ulaşan Nesibe ve Feriha hanımlar, günler ve geceler boyu iz sürdüler. Bir askerden, Kolağası Ali Rıza adında bir askerin, Afyon İstasyon Müdürlüğü yaptığını öğrenerek, buraya gittiler. Ancak isim ve rütbesi aynı olan başka bir asker buldular. Afyon İstasyon Müdürü Ali Rıza Bey, Nesibe ve Ferihe hanımlara, bu askeri tanıdığını belirterek, kentte bulunduğu adresi verdi.
    Akşam karanlığında, verilen adrese gittiklerinde tarih 9 Eylül 1922'yi gösteriyordu. Ev sahiplerinin, üst katta yaralı bir askerin kaldığını, tedavisiyle ilgilendiklerini belirttikleri Ali Rıza Bey'i, karşılarında bulduklarında, kent ayağa kalktı.
    Gürültüyü duyan Yüzbaşı Ali Rıza Bey, beklediği haberi almış gibi heyecanla pencereye yöneldi ve silahıyla havaya ateş etmeye başladı.
    15 günde 400 kilometrelik yolu yayan olarak kat eden Türk ordusunun o sabah İzmir'e girdiğinin haberi, işte tam bu sırada alınmıştı. İzmir'deki halkın coşkusuna, cephenin önemli merkezlerinden Afyon da katılmış, kentte bayram havası eserken, ömrü savaşlarda geçmiş bir askere 9 Eylül, hem zaferi, hem de annesiyle karısını getirmişti.

    -BİR DAHA AYRILMADILAR-

    Feriha ve Ali Rıza, uzun evlilikleri boyunca bir daha ayrılmadılar. Önce Afyon'a yerleştiler, sonra Anadolu'yu gezdiler. Üç çocukları oldu. Ali Rıza Bey'in görevi, artık cumhuriyeti ve barışı korumaktı. Yasa çıktığında askeri doktor babası Ali Bey'in anısına Hekimoğlu soyadını aldı.
    Arnavutluk'taki kızıyla Ali Rıza Bey'in evi arasında mekik dokuyan Nesibe Hanım'ın ölüm haberini aldığında yalın ayak sokağa fırlayan Feriha'yı sakinleştirmeye çalışan Ali Rıza Bey, annesinin ölüm acısını yaşayamadı.
    Feriha, evliliğinin üzerinden 51 yıl geçtikten sonra 1972 yılının Mayıs ayında 67 yaşındayken hayata veda etti. Emekli Albay Ali Rıza Hekimoğlu, karısından 13 yıl sonra yaşama gözlerini kapadığında, savaş anılarıyla dolu bir asrı geride bıraktı.

    -NEZAFET BOZYEL'İN ÖYKÜSÜ-

    ImageSelanik'e bağlı Petriç kasabasında 1890'ın sonlarında doğan Nezafet, Balkan savaşı öncesinde Rumeli'nin kaynadığı çocukluk yıllarını yoksulluk, sefalet ve iki kardeşinin küçük yaşta üstlendiği sorumluluğuyla geçirerek, kendi yaşamının da savaşını verdi.
    Nezafet Bozyel'in yakınlarının anlattığı yaşam öyküsü, 1877 Osmanlı-Rus savaşının ardından bölgeye Bulgarların hakim olduğu yıllarda başladı. Yaşadığı bütün olumsuz gelişmelere, yoksulluk içinde geçen çocukluğuna karşın zamanın kadınlarına göre iyi bir eğitim aldı. Dikiş, nakış ve ev işlerinin dışında okur yazardı, iyi bir sesi vardı ve Kur'an-ı Kerim'i güzel okumasıyla tanınıyordu. Küçük yaşta anne ve babasını kaybeden Nezafet, iki kız kardeşiyle birlikte bu özelliklerini kullanarak yaşamaya çalıştı.
    Balkan Savaşı'nın başladığı bu dönemde 13-14 yaşlarında olan Nezafet, zor günleri anılarından şöyle aktardı:
    ''Üç kız kardeş kalmıştık. Çocuktuk ve bize göz kulak olacak yakınlarımız da yoktu. Bulgar komitalarının kadın, erkek, çocuk ayırımı yapmadan Türkleri öldürdüklerini duyuyorduk. Petriç'te oturan Türkler, canlarını kurtarmak kaygısına kapılarak, nereye gideceklerini bilmeden yollara döküldüler. Elimize geçen ufak bir torbaya çiğ nohut doldurduk ve kaçanların arasına katıldık. Yol boyunca öldürülen Türklerin arasından geçtik. Kardeşlerim ölüleri gördükçe korkuyor, ağlıyordu. Hava soğuktu, birkaç kişi ateş yakınca ışığı gören Bulgar çeteleri gelip, buldukları altın ve ziynet eşyalarını götürdüler. Gözlerine kestirdikleri kadın ve kızları da aldılar, karşı çıkanı öldürdüler. 3 gün 3 gece Petriç dışında kaldıktan sonra geri döndüğümüzde, evimizin yağma edildiğini gördük.''
    Türkler için yaşamın ölümle kalım arasında geçtiği o günlerde çocuk yaştaki Nezafet, ayakta kalabilmek için evlenmeye karar verdi. Petriç'te Kantarcı Rüstem'in oğlu Değirmenci Nezir ile yaşamını birleştirdi.
    Savaşlar dışında iyi giden evliliklerinden Rüstem ve Rukiye adını verdikleri iki çocukları oldu.

    -ŞURUP YERİNE ZEHİR-

    Balkan Savaşı'nın ardından 1. Dünya Savaşı'nın başladığı sırada Yunanlıların hakimiyetine geçen Petriç'te herkesin gözü-kulağının düşmanın Anadolu topraklarında gerçekleştirdiği işgale çevrilmişti. Değirmenci Nezir, o günlerde, Selanik'ten başlatılan Kuvvayı Milliye hareketine imkanları ölçüsünde yardım etmeye başladı.
    Savaş ortamında Türk milislerine un ve ekmek takviyesinde bulunan Nezir'in çabası, Yunan askerlerince fark edildi. Bir gece yarısı Nezafetlerin kapısı çalındı ve Nezir evden alınarak, sokak ortasında feci şekilde dövüldü. 3 ay boyunca durumu ağır olan eşini iyileştirmek için uğraşan Nezafet, son çare olarak Petriç'teki Yunanlı doktora başvurdu.
    Doktor gece eve yanında bir Türk askerle geldi ama niyeti hastasını iyileştirmek değildi. Doktorun tavrından şüphelenen asker, alt katta birlikte beklediği Nezafet'e bu düşüncesini ilettiğinde, yukarı çıktılar. Ancak iki katlı küçük evin üst katına çıktıklarında Yunanlı doktorun şurup diye verdiği zehiri içen Nezir'in ölümüne tanık oldular.

    -''ZİYNET EŞYALARINI YUTTU''-

    O sırada Nezafet, henüz 20'li yaşlarının başındaydı ve artık Petriç'te barınması imkansız görünüyordu. Bir gün evi yine Yunan askerlerince basıldı. Tek oğlunun öldürülmesinden korktuğu için Rüstem'i bir küfenin arkasına sakladı. Evi yerle bir eden Yunanlılar, onlara dokunmadı ama Nezafet bu olay sonrasında çantasını hazırladı, birkaç parça ziynet eşyalarını yuttu ve küçük çocuklarını yanına alarak, kocasının erkek kardeşi tarafından bir gece yarısı Bulgar sınırına götürüldü.
    Çocuklarıyla bir yıla yakın bir zaman Bulgaristan sınırındaki bir köyde terzilik yaparak geçinmeye çalışan genç kadın, Cumhuriyetin hemen sonrasındaki mübadeleyle Kırklareli'nin Vize ilçesine halası Pembe Hanım'ın evine yerleşti.
    Oğlu Rüstem 8 yaşına geldiğinde Vize'de ilkokula başladı. Daha okulu bitirmeden mübadeleyle gelen göçmenlerin yaşadığı Bursa'nın bir köyüne taşındılar. Burada liseyi bitiren Rüstem, Çarlık Rusya'sının 1908 yılında Kırım'daki Türklere karşı başlattığı istibdattan kaçarak aynı yere yerleşen Kades ailesinin kızı Tenzile ile tanışarak evlendi. Rüstem liseyi bıraktı, Tenzile de yaşını 14'ten 16'ya büyüttü.
    O sırada 1938 yılıydı ve Türk ulusunun Ata'sını kaybetmesinin üzerinden 45 gün geçmişti. Tenzile o günleri, daha sonra yakınlarına, ''Evlendiğime sevinemedim ki Ata'mı düşününce boğazım düğümlenir, ağlamaya başlardım'' diye anlattı.
    Nezafet, sonraki yılları, önce öğretmenlik yapan, ardından devlet demir yollarındaki görevi nedeniyle Ankara'ya yerleşen Rüstem, gelini ve 4 torunuyla yaşayarak geçirdi.
    Geçirdiği tüm zorluklara rağmen uzun bir ömür yaşadı. 1971 yılında İstanbul'da kızının yanındayken, yaşama gözlerini yumdu

Sayfayı Paylaş