Deneme örnekleri burda !!

Konu 'Dil ve Anlatım Ders Notları' bölümünde SERİ SERSERİ tarafından paylaşıldı.

  1. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0

    YALNIZLIK-Montaigne
    Yalnız yaşamanın bir tek amacı vardır sanıyorum; o da daha başıboş, daha rahat yaşamak. Fakat her zaman, buna hangi yoldan varacağımızı pek bilmiyoruz. Çok kez insan dünya işlerini bıraktığını sanır; oysaki bu işlerin yolunu değiştirmekten başka bir şey yapmamıştır. Bir aileyi yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay değildir. Ruh nerde bunalırsa bunalsın, hep aynı ruhtur; ev işlerinin az önemli olmaları, daha az yorucu olmalarını gerektirmez. Bundan başka, saraydan ve pazardan el çekmekle hayatımızın baş kaygılarından kurtulmuş olmuyoruz.

    Ratio et prudentia curas,Non locus effusi late maris arbiter, aufert. (Horatlus)

    Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir,O engin denizlerin ötesindeki yerler değil


    Ülke değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi bırakmaz.

    Et post equitem sade atra cura. (Horatius) Ve keder, atımızın terkisine binip gelir.

    Onlar manastırlarda, medreselerde bile peşimizi bırakmazlar. Bizi onlardan ne çöller kurtarabilir, ne mağaralar, ne de bedenimize ettiğimiz işkenceler ...

    Haeret lateri letalis arundo. (Virgilius)
    **dürücü yara bağrımızda kalır.

    Sokrates'e birisi için, seyahat onu hiç değiştirmedi, demişler. O da: Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür, demiş.

    Quid terras alio calentes
    Sole mutamus? patria quis exul
    Se quoque fugit? (Horatius)

    Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
    Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?

    İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla bunaltır onu: Nasıl ki yerine oturmuş yükler daha az engel olur geminin gidişine. Bir hastaya iyilikten çok kötülük edersiniz yerini değiştirmekle. Hastalığı azdırırsınız kımıldatmakla, nasıl ki kazıklar daha derine gidip sağlamlaşır sarsıp sallamakla. Onun için kalabalıktan kaçmak yetmez, bir yerden başka bir yere gitmekle iş bitmez: İçimizdeki kalabalık hallerimizden kurtulmamız, kendimizi kendimizden koparmamız gerek .


    Rupi jam vincula dicas;
    Nam luctata canis nodum arripit; attemen illi,
    Cum fugit, a collo trahitur pars longa catenae. (Persius)


    Kırdım diyorsun zincirlerini;
    Evet, köpek de çeker koparır zincirini,
    Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşıyarak


    Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize; onunla dolu kalır düşlerimiz.

    Nisi purgatum est pectus, quae prelia nobis
    Atque pericula tonc ingratis insinuandum?
    Quantae conscindunt hominem cuppedinis acres
    Sollicitum curae, quantique perinde timores?
    Quidve superbia spurcita, ac petulantia, quantas
    Efficiunt clades? Quid luxus desidiesque? (Lucretius)


    İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,
    Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!
    Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.
    Ne korkular içinde kıvranır insan!
    Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,
    Öfke, gevşeklik ve tembellik!


    Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi kendisinden.

    In culpa est animus qui se non efiugit unquam. (Horatius)
    Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.

    İnsanın, olanak varsa karısı, çocuğu, parası ve hele sağlığı olmalı, ama mutluluğunu yalnız bunlara bağlamamalı. Kendimize dükkanın arkasında, yalnız bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada gerçek özgürlüğümüzü, kendi sultanlığımızı kurmalıyız. Orada, yabancı hiçbir konuğa yer vermeksizin kendi kendimizle her gün başbaşa verip dertleşmeliyiz; karımız, çocuğumuz, servetimiz, adamlarımız yokmuş gibi konuşup gülmeliyiz. Öyle ki, hepsini yitirmek felaketine uğrayınca onlarsız yaşamak bizim için yeni bir şey olmasın. Kendi içine çevrilebilen bir ruhumuz var; kendi kendine yoldaş olabilir; kendi kendisiyle, çekiş dövüş, alışveriş edebilir. Yalnız kalınca sıkılır, ne yapacağımızı bilmez oluruz diye korkmamalıyız.


    In solis sis tibi turba locis (Tibulhıs)
    Issız yerlerde kendin için bir evren ol

    Erdem, der Antishenes, kendi kendisiyle yetinir; ne kurallara baş vurur, ne laflara, ne gösterişlere.

    Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimizle doğrudan doğruya ilgili değil. Bakarsınız bir adam canını dişine takmış, kurşun yağmuru altında, yıkık bir kale duvarına tırmanıyor bütün hıncıyla; bir başkası, karşı tarafta, kan revan içinde, aç susuz savunuyor o kaleyi ölesiye: Kendileri için mi gösteriyorlar bu yararlığı? Uğrunda ölecekleri ve hiç görmedikleri insan belki o sırada kılım kıpırdatmadan keyif sürmektedir. Bakarsınız bir başkası, bitkin, perişan, saçı sakalı birbirine karışmış kitaplıktan çıkıyor gece yansından sonra: Bunca kitabı daha iyi, daha akıllı bir insan olmak için mi karıştırdı sanırsınız? Yok canım sen de! Ya ölecek o kitaplıkta ya öğretecek yarınki kuşaklara Platus'un dizelerini hangi düzenle kurduğunu ve falan Latince sözcüğün nasıl yazılması gerektiğini. Kim seve seve feda etmiyor sağlığını, canını şan şeref için? Oysa kalp bir paradan başka nedir ki şan şeref? Kendi ölümümüzden korkmakla yetinemeyiz; karılarımızın, çocuklarımızın, adamlarımızın ölümünden de korkmak zorundayız. Kendi işlerimizden çektiğimiz sıkıntı yetmiyormuş gibi komşularımızın, dostlarımızın işleriyle de dertlere sokar, bunaltırız kendimizi.


    Vah! quemquamne hominem in animum instituere, aut
    Parare, quod sit charius quam ipse est sibi? (Terentius)

    Vah, vah! Nasıl olur da insan bir şeyi
    Kendinden daha çok sevmeye kalkar?
  2. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    TÜRK’ÜN MUTLULUĞU: ATATÜRK
    Şeflerin ödevi hayatı sevinç ve istekle karşılamak hususunda uluslarına yol göstermektir” diyordu Atatürk ölümünden bir yıl önce yabancı bir devletin dışişleri bakanına. Tarihimizde ilk defa gerçekten halka yönelmiş, köylüsüyle elele kurtuluşunun, mutluluğunun destanını yazmış bir devlet adamımızın dünyaya seslenişiydi bu.

    İmparatorluklar kurmuş bunca devlet adamları uluslarına ne getirmişti yağmalar talanlar, sönmüş ocaklar, kinler, her iki yandan göz yaşları ahlar vahlar pahasına kazanılan topraklarla kendi şan şeref edebiyatları, fetih gururları dışında? Anadolu halkına, köylüsüne ne kazandırmıştı bunca fetihler istilâlar “hanedan” gururu, şan şeref tutkuları dışında, hayatı sevinç ve istekle karşılamak için ne yol göstermişlerdi uluslarına?

    Bir Atatürk gösterdi halkına, köylüsüne hayatı sevinç ve istekle karşılamanın, insan gibi yaşamının yolunu. Çünkü bir halk çocuğu, bir halk adamıydı Atatürk. Gücünü zorbalıktan, tanrısal desteklerden değil, halkın güveninden, halka güveninden, sevgisinden alıyordu. Halktan gelmiş, halka yönelmişti.

    Atatürk Türk ulusunun mutluluğunu kendi mutluluğundan ayırmıyordu. O da, her insan gibi mutlu olmak istiyordu elbet. Ama bir başkumandan, bir devlet şefi olarak, tek başına mutlu olamayacağını biliyordu. Oysa, tarih bize saraylarına kapanıp halkının köylüsünün dışında mutlu olmaya çalışan nice devlet şefi örneği veriyordu. Atatürk, halkıyla köylüsüyle birlikte mutlu olmak istiyordu. Köylüsü aç, halkı mutsuz yaşarken kendinin mutlu olamıyacağını biliyordu. Bunca rütbeleri, sırmaları şanları şerefleri bırakıp Kurtuluş Savaşına koşmasını nasıl açıklayabiliriz yoksa? Bu savaş, Türkün mutluluğuna açılan ilk kapıydı. Ana yurdu kurtulduktan sonra Türke hayatı sevinç ve istekle karşılamanın yolunu göstermek gerekti. Bu yol batı uygarlığına giden yoldu.

    Türkiye’nin dramı, batı uygarlığı dışında kalmış bütün geri ülkeler gibi, “ölmesini bilmiyen şeylerle yaşamasını bilmeyenler arasındaki amansız çatışma” daydı. **mesini bilmiyen şeyler, Türkiye’yi batı dünyasından en az bir iki yüzyıl geride bıraktıran kör inançlar, yobazlıklar, olumlu bilgi düşmanlığıydı. Yaşamasını bilmeyenlerse, tâ II.Mahmut’tan bu yana başlayan; ama en iyi neyitli aydınlarımızın bile ölesiye bağlanıp yaşatamadıkları, yaşatmakta direnemedikleri batı uygarlığını yapan bilim kafasıydı.

    Atatürk bu çatışmada ölmesini bilmiyen şeylere karşı yaşaması gerekeni yaşatmaya çalışmış ve bunda büyük ölçüde başarıya ulaşmış tek devlet adamımızdır. Devrimleri tam yaptığına inanacak kadar saf değildi Atatürk. “Benim yaptığım işler birbirine bağlı ve gerekli şeylerdir. Bana yaptıklarımdan değil yapacaklarımdan söz edin” derken, devrimlerin tam olmadığını anlatmak istiyordu. Biliyordu ki devrimleri yetersizdi. Ama bu yetersizliklerin yine devrimlerle giderileceğini, devrimlerin yine devrimlerle ayakta kalabileceğini de biliyordu. Onun için de Atatürk, devrimlerini ulusun en dinç, en dinamik bölüğüne, gençliğe emanet etmişti.

    Atatürk ,Türk ulusuna hayatı sevinçle karşılamanın, yani mutluluğunun yolunu göstermiştir. Bu yolda yürümek, bu uğurda ölesiye savaşmak, devrimleri devrimlerle beslemek Türk aydınına düşen en büyük bir görevdir.

    Vedat Günyol
  3. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    TANRILAR ÜSTÜNE


    En az bildiğimiz şeyler tanrılaşmaya en elverişli olanlardır. Onun

    içindir ki Yunanlıların, biz insanları tanrılaştırmalarına bir türlü akıl

    erdiremem. Ben kendi hesabıma yılana, köpeğe, öküze tapanları daha

    akla uygun görüyorum; çünkü onların huylarını daha az biliyoruz.

    Onlara hayalimizle istediğimiz gibi değer biçimler, görülmedik

    kudretler vermek daha fazla hakkımızdır. Bizim yaratılışımızın ne

    kadar eksikleri olduğunu biliyoruz; tanrıları bize benzer tasarlamak,

    onları bizim gibi arzuları, öfkeleri, kinleri, kanları, hazları, ölümleri,

    mezarları olan birer varlık olarak düşünmek insan düşüncesinin bir

    sarhoşluk zamanına rastlamış olsa gerektir.



    Quae procul usque adeo divino ab numine distant.



    Inque deum numero quae sint indigne videri (Lucretius)



    Bütün bunlar tanrılıktan ne kadar uzak, tanrıların dünyasına ne kadar

    aykırı.



    «Formae, aetates, vestitus ornatus noti sunt, genera, conjugia,

    cognationes omni**ue traducta ad similitudinem imböcillitatis

    humanae: nam et per turbatis animis inducuntur; accipimus enim

    deorum cupiditates, aegritudines, iracundias.» (Cicero)



    Tanrıların yüzlerini, yaşlarını, elbiselerini, süslerini biliyoruz;

    Şecereleriyle, evlenmeleriyle, akrabalıklarıyla hep biz aciz insanlara

    benzetilmişlerdir: Onların ruhları da aynı yanlış yollara sapmaktadır,

    tanrıların da tutkularından, kederlerinden, hiddetlerinden

    sözedilmektedir.



    İnanca, doğruluğa, namusa, özgürlüğe, barışa, zafere, dindarlığa,

    hatta hazza, sahteciliğe, ölüme, hırsa, ihtiyarlığa, sefalete, korkuya

    hastalığa, felakete, şu zavallı, cılız hayatımızın daha birçok belalarına

    birer tanrı işi diye bakmak aynı şeydir.



    Quid juvat hoc, templis nostros inducere mores O curvae in terris

    animae et caelestium inanes! (Persius)



    Bizim ahlak ve törelerimizi, bizim toprağa bağlı, göklerden yoksun

    ruhlarımızı tapınaklara sokmaya ne gerek var?



    Mısırlılar, tedbirliliği hayasızlığa götürüyor, Apis ve İzis'in vaktiyle

    birer insan olduklarını söyleyenlere ölüm cezası veriyorlardı; oysa

    böyle olduğunu herkes de biliyordu. Varro der ki, bu tanrılar heykel

    ve resimlerinde parmaklarını ağızlarına koymakla sanki rakiplerine:

    Sakın bizim aslında birer insan oldugumuzu kimseye söylemeyin,

    yoksa insanlar bizi artık saymazlar, demek istiyorlardı.



    Mademki insanlar ille de tanrılarla akraba olmak istiyorlar, bari,

    Cicero'nun dediği gibi, kendi kusur ve sefaletlerini göklere

    çıkaracaklarına, tanrıların değerlerini yere indirip kendilerine mal

    etselerdi. Fakat aslına bakacak olursak, insanlar aynı sakat düşünce

    ile, hem o türlüsünü hem de bu türlüsünü yapagelmişlerdir.



    Yunan filozoflarının, tanrıları inceden inceye bir sıraya korken,

    ilintilerini, görev ve yetkilerini büyük bir özenle ayırtederken ciddi

    olduklarına bir türlü inanamıyorum. Bana öyle geliyor ki Platon,

    Pluton'un bahçesini (cehennemini), gövdelerimizin çürüyüp toprak

    olduktan sonra göreceğimiz işkence veya rahatlıkları sayıp dökerken

    ve bunları hayattaki duygularımıza benzetirken,



    Secreti celant calles, et myrtea circum



    Sylva tegit, curae non ipsa in morte relinquunt (Virgilius)



    Gizli yerler, defne ormanları onları saklar ve dertleri ölümde bile

    peşlerini bırakmaz.



    ve Muhammet, Müslümanlara, halılar döşeli, altınlar, zümrütlerle

    süslü, en güzel kadınlarla, şaraplarla, acayip yemeklerle dolu bir

    cennet vadederken içlerinden gülüyorlardı ikisi de ve ağzımıza bir

    parça bal sürüp bizi dünyadaki isteklerimize uygun hayal ve umutlara

    düşürmek için mahsus bizim insani ve maddi tarafımıza

    sesleniyorlardı. Nitekim birçoklarımız bu gaflete düşerek mahşer

    gününden sonra tıpkı dünyadaki çeşitten zevkler ve rahatlıklarla dolu

    bir dünya hayatı süreceğimizi sanıp dururuz. İnanabilir miyiz ki

    Platon, bu kadar yüksek düşüncelere ulaşmış, «tanrısal» lakabını

    alacak kadar tanrılara yaklaşmış olan bir adam, insan gibi zavallı bir

    varlıkta aklın ulaşamadığı o esrarlı tanrı gücüne benzer bir taraf

    görsün, bu zayıf varlığımızın, cılız duygularımızın sonsuz bir hazza

    dayanacak kadar sağlam ve dayanıklı olduğunu sansın? Eğer Platon

    bu kanıda ise, biz de ona insan aklı adına şunu söyleriz: Bize öteki

    dünyada vereceğin zevkler burada duyduğumuz zevklerse, bunların

    sonsuzluğa benzer hiçbir yanları yok. Duyularımızın beşi de ağızlarına

    kadar hazla dolacak olsa, ruhumuzun arzulayacağı, umacağı bütün

    zevklere erse, bu da hiçtir. Bir şey ki benimdir, bendedir, onda tanrısal

    bir taraf yoktur. Dünyadaki durumumuza, hayatımıza bağlı şeylerin

    ötede bulunmaması gerekir. **ümlü varlıklara özgü bütün zevkler

    ölümlüdür. Öteki dünyada akrabalarımızı, çocuklarımızı, dostlarımızı

    bulmak bizi sevindiriyorsa, hala böyle bir mutluluğa bağlı kalıyorsak,

    dünyadaki ölümlü hayatımız orada da devam ediyor demektir. Biz o

    yüksek ve tanrısal değerleri ne biçimde hayal edersek e****m, layık

    oldukları biçimde hayal edemeyiz: Onları gereğince düşünebilmek

    için, düşünülmez, anlatılmaz, anlaşılmaz ve bizim bayağı hayatımızın

    nimetlerine hiç benzemez kabul etmek gerekir. Aziz Paulus der ki:

    «Allahın kullarına hazırladığı mutluluğu ne insan gözü görebilir, ne de

    insan yüreği duyabilir.» Eğer bu mutluluğu duyabilmemiz için

    (Platon, senin söylediğin gibi) bizi arıtmalardan geçirip yeni bir

    biçime sokacaklarsa, bu değişiklik o kadar büyük, o kadar kökten

    olacaktır ki, artık ortada bizden eser kalmayacaktır.



    Hector erat tunc cum bello certabat; at ille,



    Tractus ab Aemonio, num erat Hector, equo (Ovldius)



    O dövüşen adam Hektor'du, fakat öteki,



    O atların sürüklediği artık Hektor değildi.



    Ahirette, vadedilen ödülleri alacak olan, bizden başka türlü bir varlık

    olacaktır.



    Qoud mutatur, dissolvitur; interit ergo:



    Trajiciuntur enim partes atque ordine migrant (Lucretius)



    Değişmek, dağılmak; yokolmaktır



    Parçalar oynar yerinden, bozulur düzenleri.



    Pitagoras'ın metamorfozlar evreninde ruhların beden değiştirdiğine

    bir an inansak bile Caesar'ın ruhunu taşıyan aslanın aynı ihtirasları

    duyduğunu, bir Caesar olduğunu kabul edebilir miyiz? Eğer onda

    Caesar'lık kalıyorsa, Platon'un da tuttuğu bu düşünceye çatanlara hak

    vermek gerekir. Bunlar der ki, insan kalıp değiştirdikten sonra yine

    kendisi kalırsa, bir evladın, katır şekline girmiş olan annesinin sırtına

    binmesi gibi saçmalıklar olabilir. Hayvan bedenlerinin aynı türden

    başka bedenlere çevrilişlerinde son gelenlerin eskilerden farksız

    olduklarını kabul edebilir miyiz? «Phoenix»in (Yandıktan sonra

    küllerinden yeniden doğan efsanevi bir kuş: Anka.) küllerinden bir

    kurt peyda olur, sonra bu kurttan başka bir «phoenix» çıkarmış; bu

    ikinci «phoenix»in birincisinden başka olmadığı nasıl düşünülebilir?

    şu bizim ipeği yapan kurtlar, bakarsınız, ölmüş, kupkuru olmuş

    gibidirler, sonra aynı bedenden bir kelebek peyda olur, ondan da

    tekrar bir kurt çıkıverir. Bu kurdun birinci kurt olduğunu kabul etmek

    gülünçtür. Bir kez yok olan şey artık yoktur.



    Nec si materiam nostram collegerit aetas



    Post abitum, rursumque redegerit, tu sita nunc est.



    Atque iterum nobis fuerit data lumina vitae,



    Pertineat quidquam tamen ad nos id quoque factum Interrupta semel

    cum sit repetentia nostra. (Lucretius)



    Biz öldükten sonra zaman bütün maddemizi yeniden toplasa; ona

    bugünkü düzenini geri verse, yeniden hayat ışığına çağrılsak bütün

    bunların bizimle hiç ilgisi olmazdı, çünkü bellek ipliği bir kez kopmuş

    olurdu.



    Platon, sen başka bir yerde diyorsun ki, öteki dünyada ödüllere

    kavuşacak olan, insanın yalnız ruh yanıdır. Bu da yine, pek olacağa

    benzemiyor.



    Scilicet, avolsis radicibus, tu nequit ullam



    Dispicere ipse oculus rem, seorsum corpore toto. (Lucretius)



    Göz, kökleri kopup bedenden ayrılınca, kendi başına kalınca artık

    hiçbir şey göremez.



    Çünkü, bu hesaba göre, ahiretin nimetlerine kavuşacak olan insan

    değildir, yani biz değiliz; çünkü ruh ve beden bizim esaslı iki

    parçamızdır; onların birbirinden ayrılması olan ölüm, varlığımızın yok

    olmasıdır.



    Inter enim jacta est vitai pausa, vageque



    Deerrarunt passim motus ad sensibus omnes. (Lucretius)



    Hayatın sona erdiği yerde her şey amaçsız olarak ve duygulara

    dokunmadan yaşar.



    İnsanı yaşatan organları kurtlar kemirirken, toprak hepsini parçalayıp

    yerken, insanın acı duyduğundan söz eden yok.
  4. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    **ÜM


    Mademki ölümün ününe geçilemez, ne zaman gelirse gelsin. Sokrates'e: Otuz Zalimler seni ölüme mahkum ettiler, dedikleri zaman: Doğa da onları! demiş.

    Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de her şeyin ölümü olacak. Öyle ise, yüz yıl daha yaşamayacağız diye ağlamak, yüz yıl önce yaşamadığımıza ağlamak kadar ****liktir. **üm başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet çektik; bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.

    Başımıza bir kez gelen şey büyük bir dert sayılamaz. Bir anda olup biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? **üm uzun ömürle kısa ömür arasındaki ayrımı kaldırır çünkü yaşamayanlar için zamanın uzunu kısası yoktur. Aristo, Hypanis ırmağının suları üstünde bir tek gün yaşayan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. Bu hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın beşinde ölen yaşlı ölmüş sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını hesaplamak hangimize gülünç gelmez? Ama, sonsuzluğun yanında, dağların, ırmakların, yıldızların, ağaçların, hatta bazı hayvanların ömrü yanında bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür... Doğa bunu böyle istiyor. Bize diyor ki: «Bu dünyaya nasıl geldiyseniz, öylece çıkıp gidin. **ümden hayata geçerken duymadığımız kaygıyı, hayattan ölüme geçerken de duymayın. **ümünüz varlık düzeninin, dünya hayatının koşullarından biridir.


    Inter se mortales mutua viviunt

    Et quasi oursores vitae lampada tradunt. (Lucretius)


    İnsanlar yaşatarak yaşar birbirini

    Ve hayat meşalesini, birbirine devreder koşucular gibi.


    Hayat bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten ne korkuyorsunuz? Daha yaşayıp da ne yapacaksınız?

    Sizin hatırınız için evrenin bu güzel düzenini değiştirecek değilim ya? **mek, yaratılışınızın koşuludur ölüm sizin mayanızdadır: Ondan kaçmak, kendi kendinizden kaçmaktır. Sizin bu tadını çıkardığınız varlıkta hayat kadar ölümün de yeri vardır. Dünyaya geldiğiniz gün bir yandan yaşamaya, bir yandan ölmeye başlarsınız.


    Prima, Quae vkam dedit, hora carpsit. (Seneka)


    Bize verdiği hayatı kemirmeye başlar ilk saatimiz.


    Nascentes morimur, finisque ab origine pendet. (Manllius)


    Doğumla ölüm başlar son günümüz ilkinin sonucudur:

    Yaşadığımız her an, hayattan eksilmiş, harcanmış bir andır. Ömrünüzün her günkü işi, ölüm evini kurmaktır. Hayatın içinde iken ölümün de içindesiniz; çünkü hayattan çıkınca ölümden de çıkmış oluyorsunuz. Ya da şöyle diyelim, isterseniz: Hayattan sonra ölümdesiniz; ama hayatta iken ölmektesiniz. **ümün, ölmekte olana ettiği ise, ölmüş olana ettiğinden daha acı, daha derin, daha can yakıcıdır.

    Hayattan edeceğiniz karı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle güle gidin.


    Cur non ut plenus vitae conviva recedis?

    Cur amplius addere quaeris

    Rursum quod pereat male, et ingratum occidat omne. (Lucretius)


    Niçin hayat sofrasında, karnı doymuş bir çağrılı gibi kalkıp gidemiyorsun?

    Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak; yine boşuna geçip gidecek başka günler katmak istiyorsun?


    Hayat kendiliğinden ne iyi, ne kötüdür: Ona iyiliği, kötülüğü katan sizsiniz.

    Bir gün yaşadıysanız, her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yok ki. Atalarınızın gördüğü, torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu düzendir.


    Non alium videre patres:

    Aliumve nepotes Aspicient. (Lucretius)


    Babalarınız başka türlüsünü görmedi.

    Torunlarınız başka türlüsünü görmeyecek.


    Benim komedyam, bütün perdeleri ve sahneleriyle, nihayet bir yılda oynanır, biter. Dört mevsiminin nasıl geçtiğine bir bakarsanız, dünyanın çocukluğunu, gençliğini, olgunluğunu ve yaşlılığını onlarda görürsünüz. Dünyanın oyunu bu kadardır. Mevsimler bitti mi, yeniden başlamaktan başka bir marifet gösteremez. Bu hep böyle gelmiş, böyle gidecek.


    Versamur ibidem atque insumus usque. (Lucretius)


    İnsan kendini saran çemberin içinde döner durur.


    Atque in se sua per vestigia volvitur annus. (Virgilius)


    Yıl hep kendi izleri üstünde dolanır.


    Dünyayı size bırakıp gidenler gibi, siz de başkalarına bırakıp gidin. Hep eşit oluşunuz benim adaletimin esasıdır. Herkesin bağlı olduğu koşullara bağlı olmaktan kim yerinebilir? Hem sonra, ne kadar yaşarsanız yaşayın, ölümde geçireceğiniz zamanı değiştiremezsiniz: **ümden ötesi hep birdir. Beşikte iken ölseydiniz, o korktuğunuz mezarın içinde yine o kadar zaman kalacaktınız.


    Licet, quod vis vivendo vincere secla,

    Mors aeterna tamen nihlominus illa manebit. (Lucretius)


    Kaç yüzyıl yaşarsanız yaşayın,

    **üm yine sonsuz olacaktır.


    Zaten ben sizi öyle bir hale koyacağım ki, artık hiçbir acı duymayacaksınız.


    In vera nescis nullum fore morto alium te.

    Qui possit vivus tibi te i;agere peremptum, stansque jacentem. (Lucretius)


    Bilmiyor musunuz ki; öldükten sonra başka bir benliğiniz sağ kalıp sizin ölümünüze yanmayacak, ölünüzün başucunda durup ağlamayacak?


    Bu doymadığınız hayatı artık aramaz olacaksınız:


    Nec sibi enim quisquam tum se vit***ue requirit.

    Nec desiderium nostri nos afficit ullum. (Lucretius)


    O zaman ne hayatı ararız; ne de kendimizi;

    Varlığımızdan hiçbir şeye özlemimiz kalmaz.


    Hiçten daha az bir şey olsaydı, ölüm hiçten daha az korkulacak bir şeydir denebilirdi:


    Mufto mortem minus ad nos esse putandum

    Si minus esse potest quam quod nihil esse videmus. (Lucretius)


    **üm size ne sağken kötülük eder, ne ölüyken; sağken etmez, çünkü hayattasınız; ölüyken etmez, çünkü hayatta değilsiniz.


    Hiç kimse yaşamından önce ölmüş sayılmaz; çünkü sizden arta kalan zaman da, sizden önceki zaman gibi sizin değildir: Ondan da bir şey yitirmiş olmuyorsunuz.


    Respice enim quam nil ad nos ante acta vetutas

    Temporis aeterni fuerit. (Lucretius)


    Bizden önce geçmiş zamanları düşün

    Bizim için onlar yokmuş gibidir.


    Hayatınız nerede biterse, orada tamam olmuştur. Hayatın değeri uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır: Öyle uzun yaşamışlar var ki, pek az yaşamışlardır. Şunu anlamakta geç kalmayın: Doya doya yaşamak yılların çokluğuna değil, sizin gücünüze bağlıdır. Her gün gittiğiniz yere hiçbir gün varmayacağınızı mı sanıyorsunuz? Avunabilmek için eş dost istiyorsanız, herkes de sizin gittiğiniz yere gitmiyor mu?


    Omnia te vita perfuncta sequentur. (Lucretius)


    Ömrün bitince, her şey de seninle yok olacak.

    Herkes aynı akışın içinde sürüklenmiyor mu? Sizinle birlikte yaşlanmayan bir şey var mı? Sizin öldüğünüz anda binlerce insan, binlerce hayvan, binlerce başka varlık daha ölmüyor mu?

    Madem geri dönemezsiniz, niçin kaçınıyorsunuz? Birçok insanların ölmekle, dertlerinden kurtulduğunu görmüşsünüzdür ama kimsenin ölmekle daha kötü olduğunu gördünüz mü? Kendi görmediğiniz, başkasından da duymadığınız bir şeye kötü demek ne büyük saflık! Niçin benden ve kaderken yakınıyorsunuz? Size kötülük mü ediyorum ben? Siz mi beni yöneteceksiniz, ben mi sizi? **düğünüz zaman yaşınızı doldurmamış da olsanız, hayatınızı doldurmuş oluyorsunuz. İnsanın küçüğü de büyüğü gibi bir insandır. İnsanların ne kendileri ne de hayatları arşınla ölçülemez. Khiron, babası Saturnus'tan, zaman ve süre tanrısından, ölümsüzlüğün koşullarını öğrenince ölümsüz olmak istememiş. Sonsuz bir hayatın ne çekilmez olacağını bir düşünün.

    **üm olmasaydı sizi ondan yoksun ettim diye bana lanet edecektiniz. Hayatınıza, mahsus biraz acılık kattım; ne hayattan ne de ölümden kaçmaksızın benim istediğim bir ölçüyle yaşayabilmeniz için hayata ve ölüme tatlı ile acı arasında bir kıvam verdim.

    İlk bilgeniz olan Thales'e, yaşamakla ölmenin bir olduğunu öğrettim. Birisi ona: Madem yaşamak boş niçin ölmüyorsun? diye sormuş, o da: İkisi bir de onun için, diye cevap vermiş.

    Su, hava, toprak, ateş ve benim bu yapımın diğer bütün öğeleri hem yaşamanıza hem ölmenize yol açarlar. Son gününüzden niçin bu kadar korkuyorsunuz? O gün, sizi öldürmede öteki günlerinizden daha fazla bir iş görmüyor ki! Yorgunluğu yapan son adım değildir son adımda yorgunluk yalnızca ortaya çıkar. Bütün günler ölüme gider son gün varır.»

    İşte doğa anamızın bize verdiği güzel öğütler... Çok kez düşünmüşümdür: Acaba niçin savaşlarda kendi ölümümüz de, başkalarının ölümü de bize evlerimizdeki ölümden çok daha az korkunç gelir? Öyle olmasaydı ordu hekimlerle, ağlayıp sızlayanlarla dolardı. Acaba niçin ölüm her yerde aynı olduğu halde köylüler ve yoksul insanlar ona çok daha metin bir ruhla katlanırlar? Ben öyle sanıyorum ki bizi korkutan ölümden çok bizim, cenaze alaylarıyla, asık suratlarla ölüme verdiğimiz korkunç durumdur... Çocuklar sevdiklerini bile maske takmış görünce, korkarlar. Biz de öyle. İnsanların ve her şeyin yüzünden maskeyi çıkarıp atmalıyız.
    Son düzenleyen: Moderatör: 16 Mart 2009
  5. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    Renklerin Gölgesinde

    -Kırmızının geçidi vardır ilkin, bir uçtan diğer uca. Kırmızı; savaşta kanın, sevda da yüreğin temsilcisidir.Yeryüzü en güzel elbisesine şafaksı kızıllıkta bürünür.Kırmızı, tutkuyla bağlanmanın rengidir aşka,başımızda dönüp duran sarhoşluğun. Mecnun güle giderken, kırmızılarla çıkar Leyla karşısına.Kerem’in Aslı için yandığı od’dur kırmızı. Ve sahne de şimdi Kırmızı.

    - Doğrudur, benim adım Kırmızı.Sizden tek isteğim var; unutun bütün bildiklerinizi.. Yıkalım beraber geçmişi ve yerine daha güzeli kurabilelim. Yıkmadan yapılmaz. Aşkı da yıkalım, sevdayı da.. Şafaksı kızıllıklarda tekrardan kuralım dünyayı.. Hiçbir şey yerini terk etmesin, savaşlarda durmadan akan kanadır sözüm. Madem ben Kırmızı’yım.. Senden aşkı hakim kılmanı istiyorum.. Tek söz sahibi varsa o da aşktır..


    -Ve güneşe durduk sarardık.Buğday tanesinin sarılığında berekete, sonbaharla sararan yapraktaki sabra vurgunduk.Sarıydı adımız, günebakanlarla uzatırken başımızı göğe.Özlenenleri özlemeyi Sarı’dan öğrendik.Hasretin en asili sarı da mevcuttu.Ondandı hasret çeken yüreğin günden güne sararması.Sarı, akıp giden yaşamın bir ırmak boyu macerasıdır.Avcının peşinde olduğu Ceylan..

    -Sarıyım ben.Tanıyın beni. Vazgeçtim insanlıktan,adamışken özümü ona. Vazgeçtim sömürdükçe sömüren canilerden.Bir yanıyla insanlık vaat edip bir yanıyla bütün vahşetleri destekleyen iki yüzlülerden bıktım.Bıktım içimi boşaltan boş kavramlardan.Artık ne güneş sarıydı, ne de buğday taneleri.Hepsine birazda olsa kan bulaştı…


    - Sessizce uzanırken yaprağa bahar, adımız Yeşildi.. Güvercin gagasında sıkışan zeytin dalı, umudu büyüten sevgiydik.. Yeşille unuttuk kara geçmişi, kana bulaşan elleri.. Saygı duyduk topraktan başını yavaşça uzatan tohuma.. Sonbahara kızgın yeşiller büyüttük penceremizde.. Çünkü yeşile adadık ömrümüzü…

    - Pencerenizde büyütürken, unuttunuz doğadaki yeşile saygı duymayı.. Yaktınız cayır cayır kendi menfaatleriniz doğrultusunda. Yok saydınız beni gözünüz karardığında. Vurdunuz güvercini, hiçe saydınız sevgiyi.. Maziyi taşıdınız geleceğe, kirletmek için daha fazla beyni..


    - Aksi sedamızla Mavi’ye boyandı dünya. Gökyüzüne kesildi denizler.. Kapının önünde güneşin batışını izleyen kızın gözünden öğrendik masmavi düşlerde umut olmayı.. Ağlayan çocukların elinde elma şekerine dönüştük maviyle.. Yaramaz çocuğun hınzırca gülümseyişindeydik. Uçurumun kenarında yaşamı telkin eden dokunaklı sestik…

    - Kesildi can damarlarım.. Yitirmeye başladım yavaş yavaş güzelliğimi… Dedikleriniz uzaklaşmakta benden.. Artık uzağım hınzırca gülümseyişlere… Hasretim gözünüzdeki umutlu parıltıya.. Masmavi düşlerle rüyalarınıza girmeyi özledim, denizler kirlendiğinden beri…


    Kirletilirken renkler birer birer, isyandaydı bütün dünya.. Şahitti melekler insanlığın yaptığı yıkımlara.. Birleşti renkler, süren savaşlara karşı.. Birleşti renkler, ağlayan çocukların her bir gözyaşı damlası için.. Yağmuru beklediler ve … Gökkuşağıyla işte üstümüzdeler… Hoş geldiniz aşka,sabra,umuda ve bahara gebe gülümseyişler… Hoş geldiniz…



    Fırat Erdoğan
  6. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    Rüyadan Uyandım



    Hep bir ruya yasamak istedim. Oysa, hep bir ruyada yasadim. Hayat bir tokat atti. Bir kabusa uyandim.
    Yalnizim. Onceleri sanirdim ki, bir tek ben kaybetttim hayatin nesesini, aci cekerdim niye sadece ben diye. Yalnizlik uzerine onlarca yazi okudum. Ne cok insan varmis benimle tipatip ayni duygulari paylasan, hayret ettim. Yalnizlikta yalniz olmamak umudumu tuketiyor.

    Sicak bir dost eline isyan gecirdigim gecelerde, “Yalniz degilsin” diyen bir yurek sesi icin neler vermezdim. Oysa simdi aska, dostluga, durustluge, iyilige, sadakate, sarkilara olan tum inancimi yitirmisken, hicbirsey dokunmuyor, hicbirsey eksik gelmiyor, hic birsey eksiltemiyor. Bilakis yalnizligim yeterli gelmiyor. Daha cok yalniz, daha cok kendimle beraber olmak istiyorum. “Yasamak icin bir sebep verin bana” diye haykirdigim karanlik gecelerimde tum iyi seylere olan inancim sonsuzdu oysa. Simdi sebeplerin hepsi bir okyanus dibinde gomuluyken, sadece nefes almak icin yasiyorum, ya da nefes aldigim icin. Ve hersey cok daha basit, ve daha katlanilir gorunuyor.

    Bazilari cok dusunme, cok dusunmek sagliga zararli diyor. Bunca sene beynimizde yeni ogretilere, bilgilere yer acmak icin verdigimiz caba niye o zaman? Neden hep saglikli mantikli dusunmeyi, akilli olmayi, ogrenilebilecek herseyi ogrenmeyi salik verdiler bize? Neden dusunen beyinlerin dusunmeyenlerden daha degerli oldugu yalanina inandirdilar? Neden sadece icerden acilan yurek kapimizin tokmagini kirip attilar? Bizi icierde tek basimiza dusuncelerimizle basbasa biraktilar? Paylasilmayan guzel seylerin bir gun kendi kendini yok edecegine inananlardanim ben. Ask gibi, dostluk gibi, akil gibi, kalbim gibi…Bir zamanlar guzel olduguna, degerli olduguna inandigim hersey zamanla kendini imha etti, neden hala hersey guzel gorunuyor? Oldurduklerimin mezarinin ustundeki bu zafer dansi da neyin nesi? Bu huzur, bu sevinc nerden geliyor? Gozlerimi kamastiran bu isik, bu sicaklik neyin nesi?

    Icimdeki butun putlari yerle bir ettim ben. Bir zamanlar kutsal deyip tapindigim hersey birer toz bulutu artik. Putlar yikildi ama Tanrilar hala icimde. Karanlik mabedimin derin yariklarindan gunes isigi siziyor. Kim demis “gun isigi iyilestiremez dolunay yaralarini…” diye. Her kis, butun yapraklarini dokup, kuruyan, catlayan, yagmurdan, firtinadan dallari kirilan agaclara baksin. Her bahar, firtinaya inat, donduran soguga inat, umutsuzlara inat, vefasizlara inat, gun isigini icine alip bembeyaz ciceklerle donanan agaclari hatirlasin.

    Kim demis, “okudugumuz o kitaplardaki o kusursuz kahramanlar gibi olamazsin “ diye…Irmagin akisina kendini birkanlarin, ruzgarin yonune gore savrulanlarin, karanlik bastirinca korkup kacanlarin, dusman köyü basinca canini kurtarmak icin köyü satanlarin hikayesi yazilmaz, arkadas. Aldigi yaralara aldirmadan inandiklari icin sonuna kadar savasanlarin, isigi goremediginde aramaktan vazgecmeyenlerin, sevdikleri icin daglari delenlerin, ihanet etmektense zehiri icmeyi yegleyenlerin, diyetini odemek icin kendi kolunu gozunu kirpmadan kesenlerin efsanesi yazilir. Bu seferlik tutku, sevgiyi ; yalan, durustlugu; ihanet, sadakati; ofke, merhameti yenmis olabilir. Vazgecmek, daha guzeli dusleyemeyenler icindir. Asla ayaklari uzerinde dogrulamayanlar, neden dustuklerini hic bir zaman anlayamayanlardir.

    “O ruyadan uyanmak icin, kapanmis gozlerinin altinda bir umut isigi aramam.” Umut benim gozlerimin icindedir. Icinde yoksa o, gunes girse icine bir damla umut olamaz. Bende olmayani kimse bana veremez. Ve bende olani butun dunya uzerime gelse benden alamaz. Ve asla bilemeyeceksin orda ne oldugunu, parmak uclarinla bana dokunmadikca…

    Simdi biliyorum ki kabustan uyanmak icin gozlerimi acip, isiklari yakmak gerek. Bir ruya yasamak icin ise, parasutu takip, bulutlar arasinda yukselen bir ucaktan dunyayaya civilemesine atlayabilmek…
  7. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    ALIŞKANLIK


    Bir köylü kadın, bir danayı doğar doğmaz kucağına alıp sevmiş, sonra da bunu adet edinmiş, her gün danayı kucağına alıp taşırmış; sonunda buna o kadar alışmış ki dana büyüyüp koskoca öküz olduğu zaman, onu yine kucağında taşıyabilmiş. Bu hikayeyi kim uydurduysa, alışkanlığın ne büyük bir güç olduğunu çok iyi anlatmış olacak. Gerçekten alışkanlık pek yaman bir hocadır ve hiç şakası yoktur. Yavaş yavaş, sinsi sinsi içimize ilk adımını atar; başlangıçta kuzu gibi sevimli, alçak gönüllüdür ama, zamanla, oraya yerleşip kökleşti mi, öyle azılı, öyle amansız bir yüz takınır ki kendisine, gözlerimizi bile kaldırmaya izin vermez...



    Bence en büyük kötülüklerimiz, küçük yaşımızda belirmeye başlar ve asıl eğitimimiz bizi emzirip büyütenlerin elindedir. Çocuk bir tavuğun boynunu sıkar, kediyi, köpeği oyuncak edip yara bere içinde
    bırakır; anası da ona bakıp eğlenir. Kimi baba da, oğlunun savunmasız bir köylüyü, bir uşağı öldüresiye dövdüğünü, bir arkadaşını kurnazca ve *****ce aldattığını gördüğü zaman, bunu yiğitlik belirtisi sayarak sevinir. Oysa bunlar zalimliğin, zorbalığın, dönekliğin asıl tohumları, kökleridir; çocukta filizlenirler, sonra alışkanlığın kucağında, alabildiğine büyüyüp gelişirler. Bu kötü yönsemeleri yaşın
    küçüklüğüne ve işin önemsizliğine bakarak hoş görmek tehlikeli bir eğitim yoludur. Önce şu bakımdan ki, çocukta doğa egemendir ve doğa asıl yeni tomurcuk salarken katıksız ve gürbüzdür; sonra da,
    hırsızlığın çirkinliği, çalınan şeye göre değişmez ki: Ha altın çalmışsın, ha bir iğne. «İğne çaldı, ama altın çalmak aklına bile gelmez» diyenlere benim diyeceğim şudur: «İğneyi çaldıktan sonra niçin altını da çalmasın?» (Kitap 1, bölüm 23)

    Kendimiz sandığımızdan çok daha zenginiz; ama bizi ordan burdan alarak, dilenerek yaşamaya alıştırmışlar: Kendimizden çok başkalarından yararlanmaya zorlamışlar bizi.
    sumeyye@ bunu beğendi.
  8. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    ANLADIM...


    Bunca zaman bana anlatmaya çalıstığını, kendimi bulduğumda anladım.



    Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,

    Kendi yolumu çizdiğimde anladım.



    Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil,

    Bildiklerini bana neden anlatmadığını anladım.



    Yüreğinde aşk olmadan geçen hergün kayıpmış,

    Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım.



    Sevmek ile sevilmenin yolu önce kendini sevmekten geçermiş,

    Neden kendine aşık olduğunu anladım.



    Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,

    Neden hiç ağlamadığını anladım.



    Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymis,

    Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım.



    Ve sevilenle ağlayamıyor, kaçıyorsan ondan, çaresizliktenmiş,

    Senin acın için odamda tek başıma hıçkırıklarla ağladığımda anladım.



    Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek çok sevdiği acıtabilirmiş,

    Çok acıttığında anladım.



    Fakat, hakedermiş sevilen onun için dökülen her bir damla gözyaşını,

    Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terkettiğinde anladım.



    Ìyi niyet tokmakmış sevilenin başına bazen,

    Başımda şişlikler oluşunca anladım.



    Yalan söylememek degil, gerçeği gizlememekmiş marifet,

    Yüreğini elime koyduğunda anladım.



    Tek başına ayakta durabilecek kadar güçlüysen, yanında tutanlar varmış,

    Neden hiç yalnız kalmadığını anladım.



    Ve “Sana ihtiyacım var, gel” diyebilmekmiş güçlü olmak,

    Sana “git” dediğimde anladım.



    Biri sana “git” dediğinde, “kalmak istiyorum” diyebilmekmiş sevmek,

    Git dediklerinde gittiğimde anladım.



    Dostun seni bir kez terkedermiş, bin kez degil,

    Aslında hep yanımda olduğunu anladım.



    Ve bir kez terketti mi seni, affetmek çok zormuş,

    Ben de affedemediğin şeyin ne oldugunu anladım.



    Sana sevgim şımarık bir çocukmus her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,

    Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım.



    Özür dilemek degil, “affet beni” diye haykırmak istemekmiş, pişman olmak,

    Gerçekten pişman olduğumda anladım.



    “Affedemem, çok geç” demek ****** bir gururdan başka bir şey değilmiş, hala sevgi varsa içinde eğer,

    Tutsak kalbimin kapılarını kırıp, içine baktığımda anladım.



    Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş, sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,

    Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım.



    **ürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,

    Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım.



    Sevgi emekmiş,

    Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş.



    Daha bir çok şey anladım. Ama en önemlisi…

    Daha yolun çooook basinda olduğumu anladım.



    BENÍ AFFEDEBÍLECEK MÍSÍN?
  9. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    Kümelerle Kesişen Aşk Notları



    A kesişim B. Yan yana başı boş duran iki çemberi, önce birbiriyle tanıştırıyorsun. Sonra içlerine küçük noktalar bırakıyorsun. Aşkın içlerinde tomurcuklandığını gördüğünde, içinde fidelenmiş iki çemberin kol kola girmesini sağlıyorsun. Sonra çemberler birbirlerindeki ortak özellikleri fark ediyorlar. Bazı fidelerin her ikisinde de aynı olması şaşırtan bir mutluluk veriyor ellerine. Yaşadıkları kesişimin o anlık mutluluğu, yaşamlarında asla kesişmeyecek noktalarında var olduğunu bir şekilde unutturuyor. Zaten yaptıkları ilk hata da bu oluyor…

    A kapsar B yi. Bir zaman sonra böyle bir anlaşılmazlık başlar iki çemberin arasında. Birbirlerinin yaşamlarını kapsamak zorunda oldukları hissine kapılırlar. “Kim bilir sen daha önce kaç çıtır çemberle beraber olmuşsundur” şeklindeki şakalar bir zaman sonra kapsayan gerçekleri arasında itinayla yer alacaktır oysa. Bir şekilde içlerinden birisi daha büyük bir çember olacaktır. Daha çok sevecek, daha çok üzerinde duracaktır bir geçmişin, yada anda yaşanan her şeyin. Her ikisi de fidelenen noktacıklarını görmez olacaklar, bir aşkın histe değil de gözde büyütülmesi, büyüyen çemberin içinde küçük kaldığı zannedilen diğer çemberin oksijenini azaltacaktır git gide. Zaten büyüyen çemberin içinde barınan tüm noktalar bir süre sonra etkisini gösterecek, küçük çember kendisinden vazgeçecektir. A kümesinin mi B yi, yoksa B kümesinin mi A yı kapsadığını kimsecikler bilmeyecektir.

    A bileşim B… Belki de en mantıklı tercihleri barındıran kümelerin seçimidir. Kesişen özelliklerinin haricinde kalan ve çoğu zaman fark edilemeyen özelliklerini açıkça ortaya koyan bir anlaşma yolunu denerler. Birbirlerini **** gibi seven iki çember, tüm ortak noktalarını bir köşede biriktirir ve farklı oldukları tüm yönleri olduğu gibi kabul eder. Aşkın olduğu kadardır ayrılıkları, hüznün çokluğunda elde ederler mutlulukları. Her farklığı olduğu gibi kabul ederler. Hükmetmezler aşka, hayallerine ve dahasına…

    A bileşim B kesişim C… Bazen her birleşim istenildiği gibi gitmez. Aşkın durağanlığa, sabah günaydınlarının alışkanlıklara dönüştüğü, A nın eve geç geldiği, B nin buna çok kızdığı zamanlarda başlar kırılmalar. B ceketini koklar A nın. Farklı bir parfüm kokusu, birkaç tel saç yada tenin herhangi bir yerinde unutulmuş bir ruj lekesi arar. Bir birleşimin içinde üretecekleri yerde, o güne kadar varolmuş her şeyi bir anlamda tüketmiş olmak burunlarını hassaslaştırır. Başka çemberlerin içindeki kokuları almaya başlarlar. Yaşamın bir köşesinden bir C kümesi çıkar, ya A ile kesişir yada B ile. C nin kimliği önemsizdir. Yaşamın bu kadar matematikselleştiği yerde bile A bileşim B bileşim C ye asla rastlanmaz.

    (A bileşim D) - (B bileşim C ) Bir süre önce birbirlerine aşık olan, kesişen, sonra bileşen iki çemberin, yol ayrımını çoktan geçtikleri rahat bir şekilde anlaşılır. Artık birbirlerini kapsayacak sebepleri başka kümelerde bulmuşlardır. Aynı döngüyü tekrar tekrar yaşamak için kesişir aşklar ve en olağan sebepleridir ayrılıklar.

    Nasıl devam ediyordu şarkı?

    “Mutlu olmak varken, şu dünyada… Seneler geldi dayandı kapımıza…”


    Siyah
  10. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    SİYAH ELMA KURTLU YUMURTA

    “ Yıllar sonra”... Öyle bir söz öbeği ki bu, içinde, milyar gizem,
    trilyon sır gizler...Öyle bir anlam taşır ki, bazen aynaya isyan ettirip,
    tüylerinizi ürpertirken ,bir damla gözyaşıyla besler yüreğinizi....
    Neler öğrenir insan ,yıllar sonra ? Ben neler öğrendim, 18 yıl sonunda?
    Duvarda asılı diplomalar, insanıinsan yapmaya yetmez ; öğrendim ki öğrenebilmek
    için yaşamak, yaşamak için sevmek lazım... Sevmek, şartlar ne olursa olsun...
    İçte kurtlu bir elma taşıyanı da sevebilir insan, köpük köpük coşan ve coşturanı
    da.... İkisini de sevmek , acıyı da mutluluğu da tatmak lazım... Farzedin ki
    siyah yumurtaya çarptınız, kırıldı tüm umutlarınız zırhınız kum gibi ufalandı...
    O sabah nasıl doğmuşsa güneş , o sırada yakacaktır bir sonraki günde de yanmak
    isteyeni... Kurtlu bir yüreğe tutulmuşsunuz, siyah yumurta başınıza kırılmış,
    koyu bir meltem tüm tohumlarınızı taşımış, başka bir umut diyarına... Ne
    farkeder ki? Yine gökyüzü mavi, siz gri görseniz de... Nice beyinler vardır
    mavilikte, sizinki engellense de...Önemli olan kedi güzüyle yürümektir
    gecede... Emin adımlarla, alevlere meydan okuyarak geçebilmelidir insan,
    elindeki gazyağlı lamba ile....
    Endişe rüzgarı sarar derler, bir çöl fırtınası misali otuz beşe dayayınca
    merdiveni...Hani şimşek sanılır ya patlayan her flaş... Bir korku sarar yüreği,
    adını söylemeye varmaz dilleri, susar ve bekler... Sessizlikte ... Nereye kadar
    ? Elbet bir gün kapımız çalınacak ... Elimizden gelen bir şey yok , hayat devam
    ediyor! Kim istemez sonsuzlukta yankılansın haykırışı? Kim istemez platonik
    olmasın hiçbir aşkı? Kim isteyebilir rüyalarının yok olmasını aniden uyunınca,
    ya da sabahın bir türlü uğramamasını kabuslara? Elden ne gelir,neler götürürken
    zaman yaşamdan... Elden ne gelir...
    Yıllar sonra öğrendim ki insan çürük bir kalbi olanca gücüyle
    sevebiliyor, ölümü bile bile... Öğrendim ki kelebeklerin ömrü çok kısa ama
    uçabiliyorlar maviliğe... Ve öğrendim ki... Siyah yumurta başıma kırılmış, elim
    kolum bağlı, zincirlerimi elinde sıkı sıkı tutan dünya yine dönmekte, yine
    dönmekte...

Sayfayı Paylaş