Deneme Örnekleri ve Açıklaması

Konu 'Dil ve Anlatım Ders Notları' bölümünde Özel Üye Ahmet tarafından paylaşıldı.

  1. Özel Üye Ahmet

    Özel Üye Ahmet Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    14 Eylül 2008
    Mesajlar:
    1.010
    Beğenileri:
    315
    Ödül Puanları:
    83

    TAHMINA

    Deneme
    Bir insanın herhangi bir konuda içini dökmek, paylaşmak amaçlı kesin hükümlere varmadan samimi bir üslupla yazdığı yazılara deneme denir .

    Deneme tür ve üslup olarak pek çok türe yaklaşır. Bu yüzden de yazılması en zor olan türlerdendir. Belki de adı bu yüzden denemedir. Deneme yazarken paylaşımcı ve samimi bir üslup kullanırken sohbete, düşünmemizi ortaya koyarken fıkraya, duygularımızı ortaya koyarken eleştiriye yaklaşma riski her zaman vardır.

    Bu türün en büyük ustası Montaigne kitabının önsözünde özetle şöyle demektedir: "Eğer mümkün olsaydı karşınıza anadan doğma çıkardım. Bu kitapta size asla bir şey kanıtlama iddiam yoktur. Elimden geldiğince size beni anlattım. Bana hak vermenizi ya da yargılamanızı istemiyorum" buradan da anlaşıldığına göre denemeler iddialı olmayan, ispat kaygısı taşımayan; temel anlamda insan doğallığına dayanan eserlerdir.

    Deneme, Avrupa edebiyatında Fransız Montaigne ile başladı. Türk edebiyatında ise Tanzimat sonrasında özellikle de Servet-i Fünûn döneminde karşımıza çıkar. Ancak asıl gelişmesini Cumhuriyet döneminde gerçekleştirir. Günümüzde deneme en sevilen türlerden biridir.

    Eskiden denemeye verilen "muhasebe" ismi, onun konusu hakkında bir ipucu vermektedir. Çünkü denemeler toplumsal konulardan daha çok kişisel: konulara, soyut dünyalara ve iç hesaplaşmalara daha yakındır. Bu yönüyle fıkra türünden ayrılır. Fıkralar toplumsal konulara kişisel yaklaşımlar getirirken deneme iç dünyanın samimi itirafı gibidir.

    Denemeye özgü bir konu türü yoktur. Özgürce seçilen bir konuda, yazarın kendi kendiyle konuşma havası içinde yazdığı yazı türüdür. Yazının konusu yazarın o anda aklına geliveren bir konu görünümündedir. Öğretici ve düşünsel yanı da vardır.

    Denemenin belirleyici özellikleri nelerdir?
    • Makale gibi düşünsel plânla yazılır. Fakat makaleden kısa yazılardır.
    • Yazar anlattıklarını kanıtlamak zorunda değildir. Bilimselden çok kişisel görüşünü açıklar, okuyucusunu kendisi gibi düşündürme kaygısı yoktur.
    • Günübirlik yazılardır, en beğenileni bile birkaç gün sonra unutulur.

    Serbest düşüncenin ifade alanı ve nesrin bir türü olarak deneme, yazarın gözlemlediği ya da yaşadığı olay, olgu, durum ve izlediği objelerle ya da herhangi bir kavramla ilgili izlenimlerinin herhangi bir plâna bağlı kalmayarak, ****ller getirip kanıtlama yoluna gerek duymadan ve kesin hükümler vermeden, tamamen kişisel görüşüyle serbestçe yazıya döktüğü birkaç sayfayı geçmeyen kısa metinlere denir.

    Deneme, derin düşünceden çok, kişinin kendi dışındaki nesnelerle herhangi bir konuda gerçek ya da hayalî olarak girdiği diyaloğun ürünüdür.

    Deneme yazarı, olay, olgu, durum ve eşyalarda sıradan insanların eskilerin ifadesiyle ülfet ve ünsiyet perdesiyle göremediği, farkına varamadığı ayrıntıları, dikkat etmediği hususları, incelikleri, güzellikleri, harikaları, olağanın altında yatan olağanüstülükleri görebilen, hissedebilen, düşüncesiyle ve deneyimleriyle onları okuyucular için ilginç görülebilecek şekilde yazıya dökebilen insandır. Sıradan insanın “baktığı” şeyi deneme yazarı “görür”.

    Deneme dilinde çeşitli bilim, felsefe ve sanat dallarına ait terimlere yer vermekten ziyade, halk çoğunluğunun ortak günlük konuşma dilinin düşünce diline dönüştürülmesi çabası hâkimdir. Denemede bilimsel yazılardaki kuruluk ve şematiklik bulunmaz. Düşünce şiirsel, akıcı, samimî bir üslûpla sunulur. Bu bakımdan deneme yazılarının geniş halk yığınlarınca kolayca ve rahatlıkla okunabilme özelliği vardır. Deneme yazarı yazısını yazarken, bir anlamda kendi kendisiyle diyalog içindedir. Kendi zihinsel âleminde düşünce temrinleri yapar.

    Felsefî metinlerde filozof, yazısında kendince sistemini kurduğu felsefî bir anlayışa, sistematik felsefî bir dünya görüşüne bağlı olarak düşüncelerini ortaya koyar. Ortaya koyduğu her metin, kendi felsefî bakış açısının birer açılımı, ayrıntısı mahiyetindedir. Ancak denemede böyle sistematik bir düşünceye bağımlılık zorunluluğu yoktur. Denemecinin yazısında ileri sürdüğü düşünce, herhangi bir felsefe ekolüyle ilintili olmayabilir. Ancak filozof yazısında kurduğu ekole bağlı düşünce üretme çabası içindedir.

    Klâsik Türk edebiyatındaki münşeât mecmualarındaki yazılar ve Kâtip Çelebi (16091657) gibi yazarlar bir tarafa bırakılırsa, modern anlamda deneme türü, Türk edebiyatında asıl olarak gazete ile birlikte ortaya çıkmaya başlamıştır. İlk özel gazete Tercümanı Ahval (1860)’in yayın hayatına başlamasından itibaren gazetelerde çıkan değişik yazılar, zamanla ayrı bir tür olan deneme için dil, anlatım ve yaklaşım bakımından zemin oluşturmuşlardır. Tanzimattan itibaren bir süre gazete ve dergilerde “musâhabe” üst başlığı altında deneme benzeri yazılar kaleme alınmıştır.

    Türk edebiyatında deneme türünde pek çok ürün verilmiştir. Bu tür içine koyabileceğimiz ürünler, genellikle değişik zamanlarda çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış yazıların bir araya getirilip kitaplaşmış şekilleridir. Bu eserlerde yer alan yazıların bir kısmı, inceleme, eleştiri yazısı olarak da görülebilir. Bunun yanında bir kitapta yer alan yazıların bir kısmı edebiyat, bir kısmı tarih, bir kısmı felsefe, bir kısmı başka konularda olabilmektedir. O bakımdan deneme türü için çok kesin sınıflandırma ve sınırlandırmalar yapılamamaktadır.

    Türk edebiyatında ilk deneme kitapları arasında ,
    Ahmet Haşim’in Bize Göre (1928), Gurebahanei Laklakan (1928);
    Ahmet Rasim’in pek çok yazısı; Mahmut Sadık’ın Takvimden Yapraklar (1912); Refik Halit Karay’ın Bir Avuç Saçma (1939), Bir İçim Su (1931), İlk Adım (1941), Üç Nesil Üç Hayat (1943), Makyajlı Kadın (1943), Tanrıya Şikâyet (1944);
    Falih Rıfkı Atay’ın Eski Saat (1933), Niçin Kurtulmak (1953), Çile (1955), İnanç (1965), Pazar Konuşmaları (1966), Kurtuluş (1966), Bayrak (1970) gibi kitaplarını saymak mümkündür.

    Türk edebiyatında deneme türü, genellikle şair, romancı ya da hikâyeci kimliği öne çıkan sanatçılar tarafından ortaya konan ürünlerden oluşmaktadır. Birinci derecedeki vasfı “denemeci” olan yazar sayısı oldukça azdır.
    Nurullah Ataç (1898-1957),
    Sabahattin Eyüboğlu (1908-1973),
    Suut Kemal Yetkin (1903-1980),
    Mehmet Kaplan (1915-1986),
    Nurettin Topçu (1909-1975),
    Salah Birsel (1919 ),
    Vedat Günyol (1912 ),
    Enis Batur (1952 ),
    Cemil Meriç (19171987),
    Mehmet Salihoğlu (1922 ),
    Uğur Kökden (1934 ),
    Nermi Uygur (1925 ) bunlardan birkaçıdır.



    Özge!

    TÜRK’ÜN MUTLULUĞU: ATATÜRK

    Şeflerin ödevi hayatı sevinç ve istekle karşılamak hususunda uluslarına yol göstermektir” diyordu Atatürk ölümünden bir yıl önce yabancı bir devletin dışişleri bakanına. Tarihimizde ilk defa gerçekten halka yönelmiş, köylüsüyle elele kurtuluşunun, mutluluğunun destanını yazmış bir devlet adamımızın dünyaya seslenişiydi bu.

    İmparatorluklar kurmuş bunca devlet adamları uluslarına ne getirmişti yağmalar talanlar, sönmüş ocaklar, kinler, her iki yandan göz yaşları ahlar vahlar pahasına kazanılan topraklarla kendi şan şeref edebiyatları, fetih gururları d ışında? Anadolu halkına, köylüsüne ne kazandırmıştı bunca fetihler istilâlar “hanedan” gururu, şan şeref tutkuları dışında, hayatı sevinç ve istekle karşılamak için ne yol göstermişlerdi uluslarına?

    Bir Atatürk gösterdi halkına, köylüsüne hayatı sevinç ve istekle karşılamanın, insan gibi yaşamının yolunu. Çünkü bir halk çocuğu, bir halk adamıydı Atatürk. Gücünü zorbalıktan, tanrısal desteklerden değil, halkın güveninden, halka güveninden, sevgisinden alıyordu. Halktan gelmiş, halka yönelmiştir.

    Atatürk Türk ulusunun mutluluğunu kendi mutluluğundan ayırmıyordu. O da, her insan gibi mutlu olmak istiyordu elbet. Ama bir başkumandan, bir devlet şefi olarak, tek

    başına mutlu olamayacağını biliyordu. Oysa, tarih bize saraylarına kapanıp halkının köylüsünün dışında mutlu olmaya çalışan nice devlet şefi örneği veriyordu. Atatürk, halkıyla köylüsüyle birlikte mutlu olmak istiyordu. Köylüsü aç, halkı mutsuz yaşarken kendinin mutlu olamıyacağını biliyordu. Bunca rütbeleri, sırmaları şanları şerefleri bırakıp Kurtuluş Savaşına koşmasını nasıl açıklayabiliriz yoksa? Bu savaş, Türkün mutluluğuna açılan ilk kapıydı. Ana yurdu kurtulduktan sonra Türke hayatı sevinç ve istekle karşılamanın yolunu göstermek gerekti. Bu yol batı uygarlığına giden yoldu.

    Türkiye’nin dramı, batı uygarlığı dışında kalmış bütün geri ülkeler gibi, “ölmesini bilmiyen şeylerle yaşamasını bilmeyenler arasındaki amansız çatışma” daydı. **mesini bilmiyen şeyler, Türkiye’yi batı dünyasından en az bir iki yüzyıl geride bıraktıran kör inançlar, yobazlıklar, olumlu bilgi düşmanlığıydı. Yaşamasını bilmeyenlerse, tâ II.Mahmut’tan bu yana başlayan; ama en iyi neyitli aydınlarımızın bile ölesiye bağlanıp yaşatamadıkları, yaşatmakta direnemedikleri batı uygarlığını yapan bilim kafasıydı.

    Atatürk bu çatışmada ölmesini bilmiyen şeylere karşı yaşaması gerekeni yaşatmaya çalışmış ve bunda büyük ölçüde başarıya ulaşmış tek devlet adamımızdır. Devrimleri tam yaptığına inanacak kadar saf değildi Atatürk. “Benim yaptığım işler birbirine bağlı ve gerekli şeylerdir. Bana yaptıklarımdan değil yapacaklarımdan söz edin” derken, devrimlerin tam olmadığını anlatmak istiyordu. Biliyordu ki devrimleri yetersizdi. Ama bu yetersizliklerin yine devrimlerle giderileceğini, devrimlerin yine devrimlerle ayakta kalabileceğini de biliyordu. Onun için de Atatürk, devrimlerini ulusun en dinç, en dinamik bölüğüne, gençliğe emanet etmişti.

    Atatürk ,Türk ulusuna hayatı sevinçle karşılamanın, yani mutluluğunun yolunu göstermiştir. Bu yolda yürümek, bu uğurda ölesiye savaşmak, devrimleri devrimlerle beslemek Türk aydınına düşen en büyük bir görevdir.

    Vedat Günyol



    özgür_kız

    Hayat dediğin nedir ki?Kısacık bir zaman dilimi.Bazen acılarla,bazen mutluluklarla,bazen gözyaşı,bazen hüzünle dolu insan ömrü.Aslında hayatın tarifini tam olarak yapamıyorum.Soruyorum kendime nasıl birşey...Daha dün bu soruya çok güzel ona doyamıyorum derken bugün verdiğim cevaba şaşıyorum.İkilemde kalıyorum.Mutlu olunca iyiki bu hayattayım iyiki evren var diyorum.Peki yüreğim acılarla kavrulurken,gözlerim yaşla doluyken işte o zaman keşke hayatta olmasaydım diyorum.Ama bazen çevreme bakıyorum acıklı öyküler,çileli yaşamlar,acı çeken insanlar...O zaman kendime diyorum ki ŞÜKRET haline!İyiki hayattasın,iyiki sevdiklerin yanında.İşte o zaman anlıyorum ki hayat kısada olsa onu dolu dolu yaşayacaksın.Ve mutlu olmayı bileceksin....




    karakurt

    ArKaDaŞlık
    ArKadaş; iyi günde kötü günde hep yanımda olandır. İyi, güzel, mutlu bir günümde benimle olan; kötü günlerimde ßana yardımcı Olandır. ßenim Arkadaşım bana göre dünyanın en çok güvenilir, en çok güvenilern kişidir. Ona her konuda, her yerde, Her zaman Danışabilceim bir kişidir arkadaş.
    Arkadaşlığın nedeni sonsuzdur. Hiç Kimse içinden çıkamaz. Bir an Bi düşünün niçin nasıl Arkadaş oldunuz? Nasıl ? Tabi kide vardır iki, üç neden.Ama bunlardan en önemlisi arkadaşınla yaşamaya eşbir anlam vermeniz.
    Arkadaşlık bu kadar güzel olmasına ramen kötü yanları yok mu? Elbette var. Atalarımızı '' üzüm üzüme baka baka kararır'' demiş. Arkadaşınız Sigara içiyor diyelim.Senide alıştırır, sen istemmesen bile arkadaşın ''bir duman çek, bir kereden birşey olmaz...'' vs cümlelerde başlar ve seni içmeye zorLar kısacası.Bu yüzden Arkadaş sandıımız kişilerin iç kimliini bilmemiz Lazım...
    ßirde iki yüzlü arkadaşlıklar vardır. Senin dediğini diğerine söyleyen, başkalarına sırlarını yayan arkadaşlarımızda var. ßurda senin, başka yerde başkasının.Bunlara çok dikkat etmemiz gerekiyor. yai gErçek bir Arkadaş ßulmak Çok Zor!!!
    unuttuumuz birşey bir günlük arkadaş ve ömür boyu arkadaşlık. ßen şahsen ömür bboyu arkadaşlığı seçerim.Örnek isterseniz çok basit. ßir kuş alın eve 1 ay kafesinde kalsın sonra kafesini açarsan kaçar. Ama ßir köpek al1 ay aynında tut Sonra dışarı at O seni gene bulur. belki 1 hafta belki bir ay belkide 1 yıl sonra genede Bulur.
    Arkadaşlıklar azalıyor günümüzde, çağımızda. ßir güb bir bakın çevresinize. göreceksiniz arkadaşlıklar, dostluklar çok az...Yok hatta. Arkadaş diye altatmışınız kendinizi.
    Önemli olan şu, tek bir dünyada bir arkadaşınız varsa bilin deerini.Küçük veya büyük çıkarlar için para gibi harcamayın.ßir kimse '' dünyada Dost yoktur arkadaşlarım'' dediyse.. Sizde ''Dünyada Dostluk vardır'' ilkesini yaratın GÜCÜNÜZ YETTİĞİ KADAR!!!!



    Silinmeyen Dostluk...(Deneme)

    Aklına düşmüştü yine.. Geçmişin sayfaları arasında dolaşırken, geçmişe dair tüm duygulanımlarını ve yaşanmışlıklarını hatırlayıp sorgularken o da gelmişti aklına....Hatta ilk gelenlerden olmuştu...Onca sevinç acı, doğru yanlış, sevap günah varken hayata dair, aşka dair yaşadığı, aradan sıyrılıp düşüncesine oturmuştu birden...Bu bir tesadüf müydü yoksa son zamanlarda dostluğu yine sorgulamasından mı kaynaklanıyordu...Bilemedi...

    Dostluk...En sevdiği kelime, en sevdiği ve en güvendiği anlamlı kavram...Ruhunu ısıtan...Onu çoğaltan...Bazense yıkıma götüren, hayata küstüren...Boşuna değildi dostluğu aşktan öte yaşadığını söylemesi...Dostluğa yüklediği anlamlar aşktan da öteydi, dostluk onun için sevginin en üst noktasında aşktı gerçekten de...Dostluk aşkı...Aşk...Bazen diğer sevgilerle kesişip birleşen yada çakışıp çatışan...Boyutunu kendi bile bilemediği, tek bir duygulanımla sınırlandıramadığı...Kimi dostu arkadaş ötesi değerle yüreğine yerleşmişti...Kimisi o değerin de ötesine geçip kardeş sevgisine bürünmüştü, kimisi aile...Adlarını ve yoğunluklarını koymakta zorlandığı zamanlar çok olmuştu...Ama hepsi yoğundu...Hepsi derinden...Ama o başkaydı...O en yoğunuydu...Arkadaştan hatta kardeşten öte dediğiydi, ailesinden sonra gelen kişi dediğiydi...Onca zamana, onca şeye ve hatta ona rağmen hala dediği...Tüm darbelerine rağmen hala değer verdiğiydi...Ama artık uzaktan...Yıllardır uzaktan...Ama hep yakından, çünkü yürekten...

    Neydi bu uzaklığın sebebi? Kopuşun nedeni neydi? Yıllar öncesinde tüm hatayı kendi kendisine yüklemişti, onu herşeyden, herkesten ve hatta kendisinden bile korumak amacıyla...Onu kendinden önce tutmuştu...Ama o zamandan bugüne taşınan tek gerçek tükenişti...Bir çırpıda tükeniş...Daraltılmış zamanlara sığdırmaya kalkışmışlardı o en yoğun dostluğu...Dört nala paylaşımlara yelken açmışlardı temelsiz, dengesiz...Öncesini ve sonrasını hesaba katmadan o anı yaşamışlardı...Zamanla, ağır ağır, sindire sindire paylaşarak çoğalmak, çoğaltmak yani üretmek yerine bir anda tüketmişlerdi...Dış çevrenin etkisiyle de birleşince kopuş kaçınılmaz oluyordu maalesef...

    Dış çevre...Acı acı gülümsedi birden...Beyoğlunun buram buram kirletilmişlik, yozlaşmışlık, çirkef koktuğu; insanın değil başkalarından, kendisinden bile koptuğu bir ortam olmuştu dış çevreleri çoğu zaman...Beyoğlu olmuştu hayatlarını sarıp sarmalayan...Sarıyer Taksim dolmuşlarının güzergahında başlayıp güçlenmiş sonra da tükenmiş, tüketilmiş bir dostluktu bu...Şiirlerine konu olan...Bir resim gibi gözlerinin önünde yanıp tükenen bir dostluktu bu, Beşiktaş’ta bir çay molası arınılmışlığında...Karşının ışıkları yanarken dostluk türkülerinin susmasıydı kulaklarda... Işıklı hüzün gecesinde biranın olduğu kadar dostluğun ve sevginin de ucuza satıldığı, sulandırıldığı bir Rock Bar’ın kapaniş şarkısıydı arda kalan...Orhan babanın şarkısına eşlik edişti yüreğe akan gözyaşlarıyla...Batsın Bu Dünya deyişti...Ve düşünce sarhoşu yürekleriyle İstiklalde son bir yürüyüştü...Yan yana...Ama uzak...Uzak ama yine de yakın...Tükenen ama bitmeyen...Bu cümleler kadar garip ve karışıktı işte onların birbirlerine vedaları...Ve bu yüzden kopamamışlardı galiba birbirlerinden, uzunca bir süre...Uzak ama yakın, yakın ama uzak olmuşlardı tüm korkularına, acılı anılarına, hatta zamana ve kıtalara yayılmış mesafelerin ayrımına rağmen...Kendilerine rağmen kopuşu ertlemişlerdi...Sevgi ve saygıdan vazgeçemedikleri için...Paylaşımlar azalsa hatta tükenişe geçse de birbirlerine verdikleri değer onların kopuşunu ertelemişti...

    Ertelemişti...Sadece ertelemişti...Engelleyememişti ama...Zamandan ve kıtalardan doğan o uzun ayrılığın sonunda yollarının yine İstiklal’de kesiştiği geceye kadar ertelemişti sadece...Keşke o gece hiç olmasaydı, onu hiç görmeseydi dedi içinden...Keşke onu o halde görmeseydi...Yüreğinde her koşulda temize çıkarttığı dost yüreğinin ikiyüzlü soğukluğunu görmeseydi...Keşke ona olan saygısını kaybetmeseydi...Yıllardır yaptığı gibi uzaktan da olsa ona sevgi ve saygı yükleyebilseydi, çoğaltabilseydi onu yüreğinden benliğine geçen o en hassas, en can alıcı, en can katıcı yolda....O an onu tümden kaybettiğini sanmıştı, yani içinde, yani kendinde...Ona göre saygının olmadığı, kalmadığı yerde sevgi de barınamazdı, yaşayamazdı daha fazla...Ama sevgisi onu bile şaşırtmıştı...Saygıyla olan ritmik dansından çıkıp solo bir figürler silsilesi olarak yüreğindeki yerini korumuştu...Tüm keskin hareketleriyle can yakan bir şekilde olsa bile...Onu bu haliyle hissetmek bile güzeldi...Onu ona rağmen sevmek bile güzeldi...Sevebilmek en güzeliydi...

    O son geceden sonra karşılaşmaları tümden farklı bir ortamda olmuştu...Kendisinin sonradan katıldığı, ama buna rağmen türlü çeşit sevgiler dostluklar üretebildiği, yaşayabildiği bir ortamın kalabalığında görmüştü onu...Uzaktan...Sessizce...Usulca...İzlemişti...Ay larca...Yüzünü görmediği ama varlığını hissedebildiği bir ortamda...Selam vermeye bile çekinir bir halde ve de en acısı istemez bir halde...Çünkü artık onu uzaktan seviyordu, yitirilen saygıdan sonra varlığını istemiyordu hayatında...Sevgi ona yetiyordu...Onu sevmek için ona ihtiyacı yoktu...Hatta onun sevgisini kirleteceğinden korkuyordu...Onun buna hakkı yoktu...O hakkı yıllar öncesinde İstiklal caddesinin koşar adım yürüyüşlerinde düşürmüştü yürek cebinden...O yüzden bu yeni ortamda da hayatında da onu yanında istemiyordu...Ama yine de onun yanında olmaya çalışıyordu uzaktan uzağa...Ona destek olmaya çalışıyordu...Hayatı ve hayattan yansımalarını onunla yorumlamaya çalışıyordu...O istemese de, hatta maalesef haketmese de...Hayata ve ona karşı yorumladıklarını elinin tersiyle silip atsa da...Yine de onun yanında olmaya çalışıyordu, aslında hiç olmadan....Ondan uzak durmaya çalışıyordu, aslında hiç kopmadan...

    Var ama yok, yok ama var duygu gelgitlerinin getirisiydi herşey...Varlığın yokluğun girdabında salınışına, yokluğun varlığın sıcaklığıyla içten içe giderilmesine dair tek bir sebep vardı, tek kelimeyle özetlenebilecek...Dostluk...Yürek hafızasının en gerçek kelimesi...Ona bir kere Dostum demişti, onu dost olarak yüreğinin derinine yerleştirmişti...Onu dosttan öte kılmıştı sevgi rahminde...Artık istese de silemezdi...Dost dedikten sonra silemezdi...Onsuz da olsa yaşayacaktı bu sevgiye açan, sevgiyle yaşayan dostluğu...Hep taşıyacaktı yüreğinde asılı malül gazi dostluğunu...Yiğidi öldür hakkını yeme sözünün getirisiyle onu hep iyi yönleriyle hatırlayacaktı....Geçmişteki güzel anılarla...Her daim onun iyiliğini isteyerek...Onunla olan kopuşuna rağmen aslında çok iyi bir insan olduğunu bilerek...Onun hayata dair kazanımlarını alkışlayacaktı, kutlayacaktı uzaktan, kaybedişleriyle göz yaşı birliği yapacaktı onunla gizlice...Ondan bile habersiz...Sevecekti dost dediğini....Dost diye yüreğine yazdığını...Silemediğini...




    özgür_kız

    Çalışmak insan için çok faydalı bir eylemdir.Hem insanın zihnini hem bedenini geliştirir.Atalarımızda ''çalışan demir pas tutmaz''diyerek çalışmanın önemini vurgulamışlardır.Fakat günümüzde kimse çalışmaya hevesli değil.Çoğu kişi çıkarcılık peşinde veyahut çalışmadan kazanmak peşinde.Öğrenciler,memurlar,işçiler vs birçok kişi çalışmadan bazı şeyler elde etmeye kalkıyor.Öğrenciler ders çalışmak yerine kopya çekerek,memurlar rüşvet alarak,işçiler işlerden kaytararak...İşte günümüzdeki durum bu.Aslında çalışmak insan için çok güzel bir iştir.Döktüğün alın terinin verdiğin emeğin karşılığını almak insan için çok gurur verici...Bu mutluluğu tadan insanlar çalışmaya daha fazla hevesleniyorlar ve işlerine dört elle sarılıyorlar.Bazen düşünüyorum ben yaptığım işin karşılığını alınca nasıl mutlu oluyorum.Neden insanlar bu mutluluğu tadmaktan yoksun kalıyorlar diyorum.O zaman işin içinden çıkamıyorum...Ama ben şunu biliyorum ki çalışmak insanı olgunlaştırır.Ve bende o olgunlaşmış insanlardan birisiyim...



    karakurt

    **üm bende şık durmaz / deneme

    O'nu tanıdığımdan beri gitmekten sözeder hep.Gitmek bazan ev eşyasını kırmızı kamyona yükleyip kök salma adına bir başka şehre gitmektir,bazan ölümün adı gitmek oluverir.
    Nilüfer çiçeği gibi kök salmadan yaşadı.Çiçek üzerine tutunduğu gölü sevemedi hiç bir zaman.Maviye boyanmış dağların çevrelediği bir başka göldü düşlenen.
    Bu kasabadan ev eşyası ile her gitme girişiminde,ilginç bir şekilde daha da çok bağlanıyor,kasaba ile arasında koparılması çok güç bağlar oluşuyordu.
    Hiç çıkılmamış yolculuğun sonu gibiydi bu kasaba.
    Bacasından duman tüten bir ev,ağaç ve ipi olmayan bir uçurtma gökyüzünde
    Uçurtmaya yoldaş küçük bir bulut.Bir adam; yok yaptığı resmin içinde.
    Yıllardır yüzü olmayan bir adama aşık.
    'Yıllarca aşkı biriktirdim içimde,bozuk para gibi.Satın alsak suna,bir aşk kaç lira ki'
    Öylesi birikti ki aşk,hiç çalmayan kapı zilleri ile bölündü rüyalar.**üm eteklerini hışırdatarak dolaşır oldu evin içinde.O üzerine battaniyeleri örtüp yattı.
    'Isınırsam bekli geçer'
    Geçmedi.
    Penceresinin önündeki sarı koltukda gitmenin hayalini kurmak,ince ince planlamak ve yukarlarda bir yerden seyretmek gidiş törenini; umarsızca.
    Kalmanın tek gerekçesi;
    '**üm bende şık durmaz'
    **ümü kendine yakıştırabilse,kutu olarak tanımladığı tabutunu bahçe kapsından çıkartabilseydi; gitmeyi planlarken ince ince; gerçekten gidermiydi
    **üm senaryolarını bana anlattığında tüylerim diken diken olsa da soğuk-
    kanlılığımı korudum hep.Hayata tutunmak adına böylesi çabalayan biri için
    ölüm güzel bir düş olabilirdi ancak.
    Şimdi bu düş gerçeğe dönüşmek üzere ve O gitme düşünü iptal edip kalabilmenin dedinde.
    Gitmeyi bu kadar yürekten mi istedin ki tanrı bunun için sana bir fırsat yaratmaya hazırlanıyor.
    Bunu bana yapma,çok yorgunum.
    Yıllardır birliktesinizdir.Çok şey yaşayıp,paylaşmış,nerede ne yapacağını bilecek kadar iyi tanırsınız.Şimdi bir yabancılık bir acemilik girmiştir aranıza
    Nasıl davranmanız,ne söylemeniz gerektiğini bilmiyor gibisinizdir; bunca
    yaşanmışlığa rağmen;
    ben suna
    ben kanser
    Yeni bir kimlik yüklenmiştir arkadaşınıza.İşte bu yeni kimliktir sizi acemi kılan şimdi ve sonrasında
    Kapı çalıyor, O
    'Güzel görünmeliyim arkadaşım'
    Bu kadar mı önemlidir bir kadın için güzel görünmek? Söz konusu O ise, öyledir.
    Bazan O'nun güzellik olgusunun ardına saklandığını ve bu olguyu kalkan olarak kullandığını düşünürüm.Tanrı elindeki bu kalkanı geri istiyor şimdi ve
    O göğüslerinden birini tanrıya kurban ederek bu kalkanla vedalaşmaya
    hazırlanıyor.
    'Vücudumla vedalaşacağım hiç aklıma gelmezdi suna.Göğüslerimden birini havlu ile örtüp aynaya baktım,inan öyle eksik ki.Ben bu eksiği neyle tamam-
    larım,bilmiyorum.
    Bilmediğim yerlere düğüne hazırlanır gibi gidiyorum.Ayaklarım titriyor,
    boğazım kuruyor.
    Yaz gelince yine ıhlamurun altında olur muyuz,bilmiyorum.Bildiğim bir şey var ki eskisi gibi olmak zor ve ben çok korkuyorum'...


    ZELİHA06

    hayat
    Yaşamımızın her anında , sevgi çenberi içinde yaşarız.Şöyle bir yaşamımızın gerilerine doğru gi****m.Hepimizin ilk sevdikleri ana va babalarımızdır.Diyeceksiniz ki bazı ebeveynlerin evlatlerına olan bağlılıkları epeyi gevşek olabiliyor.Bu istisnaları bir kenara bırakırsak ,içimize giren ilk sevgi ana sevgisidir.Bu sevgi yaşamımızda karşılaştığımız ve her sevgi ile karşılaştırdığımız temel bir sevgidir.Hepimiz ömrümüz boyunca bu sevginin gölgesinde kendimizi güvende hisseder ve asla vazgeçmeyi düşünmeyiz.Her karşılaştığımız sevgide ana sevgisi gibi karşılıksız ve sonsuz bir sevgi bekleriz.
    Tabii dir ki zamanla yaşamın akışı içinde hayatın renklerinin ana sevgisi gibi sadece beyaz olmadığını farkederiz.Yepyeni renkler girer yaşamımıza veya geçer gider yakınlarımızdan.Hayatımızın tablosunu çizerken gerekli renkleri gerekli oranlarda ve uygunlukları içinde bir araya getiremezsek ana sevgisinin verdiği beyaz bir tablodan başka bir renk hayatımıza girmez.

    Hayatın renkleri sevginin renkleridir.Henüz daha başlarda çoşkuyla boyadığımız tablolara bir zaman sonra baktığımızda genellikle beğenmeyiz.Bu çok doğal olan durum karşısında kimilerimiz yaşamın renklerinden vazgecerek güvenli ama renksiz bir tabloda yerlerini almayı tercih ederler.Halbu ki yaşamın her anından alınan renkler gide gide yaptığımız tablonun daha güzeliklere doğru yürümesidir.Bazılarımız pes ederek belli bir hedeften daha ileriye gitmeyi beceremez.Halbu ki hayatın renkleri ve sevginin sunduğu
    sürecin yürümesini engellemezsek yaşamımızın bir yerinde arzuladığımız tabloyla karşılaşabiliriz.

    Zaman bizlere renksiz ama güvenli bir ortamla,güvensiz ama binbir renkleriyle gözleri kamaştıran bir tablo sunuyor.İkisinden birinde yaşamak bizim tercihimizdir.





    hayat
    Çevremde gülen, yaptıklarından zevk alan, bulunduğu ortamın tadını çıkaran insanlar gördükçe yaşamın ilk basamaklarında hissettim kendimi. Pek bir şey bilmiyor ve o nedenle gülmeyi beceremiyorum, göremiyorum dedim. Bulunduğum ortamın hakkını veremiyorum diye düşündüm. Yaşamın merdivenlerini tırmanmam gerekiyordu.
    Bunun için de öğrenmeliydim gülmeyi ve zevk alabilmeyi. Sevdim. Sevdikçe güldüm, güldükçe zevk aldım, yaşadıklarımdan güzellikler çıkarabildim. Duygularımı hissetmeyi, kızgınlığımı göstermeyi, umutsuzluklardan umut çıkarmayı, hüzünlü zamanlarda mutlu olacak bir şeyler bulmayı öğrendim.Ve hayatın güzelliklerinin çirkinliklerle beraber, üzüntülerin sevinçlerle iç içe olduğunu
    gördüm. üzüntü kaybetti, çirkinlik yok oldu, sevgi hep kazandı.
    Hayatın basamakları hala dimdik. Öğrenecek çok şey var. Öğrenmek için paylaşmak gerekir. Sevinci, üzüntüyü, sevgiyi, sıkıntıyı paylaşmak gerek.
    Hayallerinizi yıkan bir olay yaşarsınız. Hayata, insanlara, çevreye küser kabuğunuza çekilirsiniz. Bu sıkıntıdan kendi kendinize çıkmaya çalışırsınız. Sizden başkası o tür bir sıkıntı yaşamıyor onu sadece siz yaşıyormuş gibi hisseder kimselere açıklayamazsınız. Belki de utanırsınız anlatmaya. Oysa pek çok dert
    pek çok kişi tarafından farklı biçimde yaşanır ve ortaktır.
    Açıldığında karşı taraf gülümseyecektir ve “dinle” diyecektir. Benzer sıkıntıyı nasıl atlattığını ve nasıl gülebildiğini söyleyecektir. Sorunların paylaşıldıkça aşıldığını
    göreceksin. Bu şekilde en sıkıntılı olduğun zamanda onu nasıl aşacağını öğrenecek ve bir basamak çıkacaksın. Böylece her paylaşımda bir basamak yukardasın.
    Herkesin bir derdi olduğunu asla unutmamak gerekir..Pek çok kişi bunları paylaşarak aşmasını öğrenmiştir. Paylaşmasını öğrenemeyenler kendi içlerinde kaybolup giderler.

    Ne güzel anlatmış E.Dickinson tek bir cümleyle geride kalan zamanı; Sevecen gözlerle bak ardında kalan zamana, elinden geleni yaptı o, şüphe duyma. Evet! Zamanın ve zaman içinde paylaşmanın değerini bilmeli.



    Geçtim Yine Dün Eski Hazan Bahçelerinden



    Yahya Kemal Türk şiirinin diri belleğidir. Bu cümle, büyük şairi, yaptıkları değerlendirmelerde küçük bir telmih malzemesi olarak görmeye mütemayil Cumhuriyet müteşairlerine yapılmış bir hatırlatma olarak kaydedilsin. Zira onu ve şiirini geçmişle bugünü bağlayan bir ara köprü mesabesine indiren zihniyet, bir adım sonra, şu yargıyı fısıldayacaktır: Yahya Kemal eski bir hatıradır; çağını tamamlamıştır…

    Oysa bu büyük şair gerek tematik unsurları ele alıştaki romantik yaklaşımı, gerekse şiirsel ahenk unsurlarını kullanmadaki klâsik duruşuyla zirvelerin adamıdır.

    Onu Türk romantizminin ölümsüz temsilcileri arasına yazdıran hususları sıralayalım: Vatan ve millet yaklaşımı, din duygusu ve tabii ki sanat ve edebiyattaki uygulamaları…

    Bir örnek olsun diye sunuyorum, bunların tamamını “Koca Mustafapaşa” şiirinin bir dörtlüğünde şöyle birleştirir Yahya Kemal:

    “Öyle sinmiş ki bu vatan semtine milliyetimiz

    Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz.

    Mânevî çerçeve beş yüz senedir hep berrak;

    Yaşıyanlar değil Allâh’a gidenlerden uzak.”

    Tahminim odur ki, Yahya Kemal’in eserlerindeki muhtevayla ilgili didaktik metinlere bu günlerde sıkça rastlayacak ve eminim hemen hepsinden istifade edeceksiniz. Bu yüzden ben, şairin diğer yönüne, şiirindeki görsel ve işitsel takdimlere temas etmek istiyorum.

    Talebesi Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler’de Yahya Kemal için şu tespiti yapar, ki doğrudur: “Yahya Kemal dilin mükemmeliyet imkânlarını en son haddine kadar yoklamış, tartmış ve bulmuş olan adamdır. Bâkî ve Nef’î’den sonra Türkçenin hâkim şâiri odur.” Burada ‘dilin mükemmeliyet imkânları’ ile kastedilenin şiirdeki mûsıkî ve ahenk olduğunu anlamak gerekir. Tanpınar bunu başka bir yazısında şöyle belirtir: “Yahya Kemal, (…) ‘nağme’yi Türk şiirinde tekrar kuran adamdır.”

    Doğrusu Yahya Kemal’in şiirlerindeki mûsikî kabiliyetiyle ilgili daha nice cümleler bulunup sıralanabilir. Biz, böylesi bir kolaycılığın kucağına teslim etmeyeceğiz okuyucuyu. Bunun yerine, Eski Şiirin Rüzgârıyla söylenmiş bir “Şarkı”sı üzerinden uygulamalı bir sunum yapacağız.

    Kalbim yine üzgün seni andım da derinden

    Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden

    Üzgün ve kırılmış gibi en ince yerinden

    Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden

    Senden boşalan bağrıma gözyaşları dolmuş

    Gördüm ki yazın bastığımız otları solmuş

    Son demde bu mevsim gibi benzim de kül olmuş

    Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden.



    Lise seviyesinde bir bilgiye sahip olanların hatırlayacağı üzere, şarkı, Fars edebiyatından alınmayıp Türklerin icat ettiği bir nazım şeklidir. Varlık sebebi bestelenip okunmaya dayanır. Bu yüzden bend sayısı sınırlıdır, azdır. Yine aynı gerekçeyle, müzik usullerine yatkın olan aruz kalıplarıyla, özellikle de “mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fa’ûlün” kalıbıyla yazılır. Bu arada önemli bir ahenk unsuru olarak “nakarat”a da büyük değer verilir.

    Klâsik şarkı formuyla karşılaştırıldığında Yahya Kemal’in “Şarkı”sı tam bir intibak gösterir. Sözgelimi, daha ilk bakışta bu metnin “a, a(n), a, a(n)// b, b, b a(n)” şeklindeki kafiye şemasıyla oluşturulduğunu ve buradan da 2. 4. ve 8. dizelerin aynen tekrarlandığını görürüz. Bu arada, şiirimizde kullanılan veznin yukarıda zikrettiğimiz aruz kalıbıyla (- - . / . - - . / . - - . / . - -) aynı olduğunu ve herhangi bir hatayı barındırmadığını belirtelim. Bu noktada son olarak “Şarkı”mızın redif ve kafiye türü ile ilgili tespitleri de vuzuha erdirelim: İlk dörtlükte nakarat dizeleri hariçte tutarak “derinden” ve “yerinden” kelimelerinde “den”lerin redif, “erin”lerin “zengin” bir örgü oluşturdukları fark edilecektir. İkinci dörtlükte ise “muş” redifiyle çoğalan “dol”, “sol” ve “ol” hecelerinde “tam kafiye”nin vücut bulduğunu görürüz.

    Üst paragrafta söylenenleri bir tarafa bırakalım, bu metnin ses derinliğini artıran iç dalgalanmalar daha önemlidir. Şimdi, şiirsel ritmi ve armoniyi üst perdeye yükselten mütekerrir unsurları sıralamaya çalışalım, lütfen işaret edilen dil unsurlarını yukarıdaki metin üzerinden de takip etmeye çalışınız:



    1. Kalbim, geçtim, geçtim, mevsim, bağrım(a), bastığım(ız) benzim, geçtim…

    2. Seni, eski, gibi, yeri, eski, ki, gibi, eski…

    3. Yine, yine, ve, en, ince, yine, demde, benzim de, yine…

    4. Üzgün, dün, üzgün, gördüm, kül, dün…

    5. Hazan, hazan, senden, boşalan, hazan…

    Şimdi, şairin başarısını bir derece daha artıran diğer bir hususa geldi sıra: Şiirin bu iç içe geçirilerek oluşturulan ses örgüsü, muhtevayla da pekiştirilmiş. Nasıl mı? Aynı ruh ülkesine, gönül dünyasına ait kelimelerinin seçiminde gösterilen tutarlılıkla: Kalp, üzgün, andım, hazan, üzgün, kırılmış, hazan, gözyaşları, solmuş, kül, hazan… Oldu olacak, bunların hangi bağlamlar içinde verildiğine farklı bir formatla bir kez daha bakalım:

    1. Kalb, üzgün, derinden anmak;

    2. Geçmek, yine, eski hazan bahçeleri;

    3. Sevgiliden boşalan bağır, gözyaşları, dolmak (hüzün),

    4. Geçmiş yaz, basılan otlar, solgunluk;

    5. Son dem (yaşlılık), mevsim (sonbahar, solgun otlar), beniz, kül olmak…

    Yahya Kemal’in, saf ve hakiki şiire dair hükümlerde bulunurken “Derûnî ahenk”, “nefes ve ses”, “söylenmiş ve dinlenilen”, “ritim” “ondulation musicale” (ahenk dalgalanışları) gibi kavramlara ayrı bir anlam yüklediğini biliyoruz. Bu ayrıcalıklı tutum, bütün şiirlerinde olduğu gibi, ele aldığımız “Şarkı”da da kendisini gösterir. Geçmişin sonsuz mutluluğuna, ufuk ötesinin sağaltıcılığına, herhangi bir sevilen vasıtasıyla gitme teşebbüsü içinde olan şair, bizi seslerden örülü bir yolculuğa teslim etmiştir.

    Yahya Kemal’in 113. doğum (2 Aralık 1884) ve 50. vefat (1 Kasım 1958) yıldönümleri ile çevrili günlerdeyiz. Önümüzdeki süreçte Yahya Kemal ile ilgili etkinliklerde bir artış olacağı muhakkak. Umarız ki, şairler ve diğer kültür sanat figürleri, bu dönemden istifade etmiş olurlar. Evet, Yahya Kemal’den öğrenilecek çok şey var…


    Bu yazının sonunda, geleneklere tâbi olarak, merhuma ve sevenlerine Allah’tan rahmet diliyoruz.


    Cevat Akkanat



    İstanbul’un Ağaçları

    Bilmem farkında mısınız; İstanbul artık daha ziyade yeşil, daha çok ağaçlı. Çeyrek yüzyıl öncesinin Boğaziçi sırtlarını hatırlıyorum, neredeyse baştan sona çıplak tepeler silsilesi idi.

    Şimdi binalarla dolu, ama ağaçlarla da dolu. Boğaziçi’nde ağaçlar, çeşitli sebeplere bağlı olarak hep böyle belli aralıklarla bir var, bir yok olmuş, İstanbullular bazen çıplak tepelere bakmış, bazen yeşil yamaçları seyre dalmışlardır.



    XVI. yüzyılın söz ustası, şairler sultanı Baki Efendi bir gazelinde, çağının pastoral ilhamlarını damıtarak şöyle diyor:



    Eşcâr-ı bağ hırka-i tecrîde girdiler



    Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan



    Her yaneden ayağına altun akup gelir



    Eşcâr-ı bağ himmet umar cûybârdan



    Sahn-ı çemende durma salınsın sabâyile



    Âzâdedir nihâl bugün berg ü bârdan

    Bir yanda İstanbul coğrafyasının ağaç ile sıkı fıkı dostluğu, diğer yandan devletin ihtişam ve debdebesi, hatta İstanbullunun zihniyet algılamasını yansıtan bu beyitler çıplak anlamıyla aşağı yukarı şöyle demek olur:

    “Bağın ağaçları (meyveden ve yapraktan) arınıp soyutlanmışlık hırkasına büründüler. Mevsim değişince sonbahar rüzgârları çınardan el aldı da şimdi dört bir yandan ayağına altın akıp geliyor. Kırlardaki ağaçlar ise sanki ırmaktan medet umuyorlar. Artık taze fidanlar kırlarda saba rüzgârıyla durmadan salınsa ne çıkar, zaten meyveden ve yapraktan kurtulmuş değiller midir?”

    İlk beyit, sonbaharda yaprakların dökülüşü ve yaz sonunda ağaçların itibardan düşüp rüzgârın hüküm sürmeye başladığını, dervişlerin dünyadan sıyrılma halleriyle örtüştürerek vermekte ve meyveleriyle yapraklarından sıyrılan ağaçları, dünya malı ve ilgilerinden mücerret hale gelen dervişlere benzeterek anlatmakta. İkinci beyit şairin yaşadığı Kanuni çağında Osmanlı devletini, her yandan ayağına altın akıp gelen bir çınar biçiminde sembolize etmekte, kırlarda çınarların geniş gövdeleri altında toplanan altın sarısı sonbahar yapraklarını, çevre ülkelerden devlet hazinesine akan haraç ve vergilerin çil çil altınlarına benzetmektedir. O kadar ki belli vergiler karşılığında Osmanlı’nın himayesinde olmayı veya onunla hoş geçimde bulunmayı arzulayışlarını da “ırmaktan himmet umma” olarak göstermekte, XVI. yüzyılda sultana ulaşmak üzere İstanbul’da günlerce, aylarca bekleyip aracılardan himmet bekleyen sayısız elçiye de bir göndermede bulunmaktadır. Son beyit ise İstanbul sokaklarını ve meydanlarını dolduran fidan boylu tazelerin serazat hayatlarını, fidanların umursamaz salınışlarına benzeterek adeta İstanbul’un zevk ve estetik hayatından bir kesit sunmaktadır. Üstelik şair bütün bunları tabiata bakarak, gözünü çevresine çevirmiş olarak bize sunmaktadır.

    Eski şairlerin tabiattan ilham alışları başlı başına incelemeye değer bir konudur. Tabiata bakan, toprağı anlayan, çevresindeki dengenin farkında olarak yaşayan bu adamların en ziyade andıkları ağaç da hiç şüphesiz sevgilinin boyunu andırdığı için servidir. Nitekim aynı şairin ifadesiyle servi, her dem taze (=ebedî güzellik), elif gibi azade (=vahdet), meyve vermeyen (=âşıkına iltifat etmeyen) bir ağaçtır amma nice âşıkın gönül kumruları ona can atmaktadırlar:

    Baki nice bir fâhte-veş bâğ-ı belâda

    Nâlân olam ol serv-i hırâmânın elinden

    Hemen hemen, “Ey Baki! O salınan servi boylu güzel yüzünden bela bahçesinde kumru gibi daha ne vakte kadar inleyip duracağım?!..” demeye gelen bu ifadenin arka planında tıpkı güle âşık olan bülbül misali serviye tutkun kumru imgesi vardır. Öyle ki hemen her servinin üstünde bir kumrunun “hû-hû”larını duymak mümkündür. O hû-hûlar ki sevgilinin gerçekliğini dile getirip adeta âşıka bir derviş zikrini tamamlar gibi olgunluk verir.

    Kaddini öğmek Necatî’nin değil haddi veli

    Söylenir kumru gibi serv-i hırâmân üstüne

    beytinde olduğu gibi. Diyor ki, “Ey sevgili! Senin boyunun güzelliğini övmek, gerçi şu Necati’nin haddi değildir ama yine de kumru misali salınan servi üstüne anlatıp duruyor.”

    Baki’nin yukarıda Osmanlı devletini çınara benzeterek çınarın uzun ömrü ile devletin bekası arasında kurduğu ilgi, aynı zamanda eski şiirin çınar algılamasına da kapı aralamaktadır. Buna göre çınarın kolları yanlara uzanmış, yaprakları da eller biçiminde cömertçe açılmıştır. Bu tavrıyla o, hem herkese kol uzatan güngörmüş bir pir-i faniye, hem de çevresine ihsan ve himmeti dokunan ermişlere benzer. Bu iki şahsiyet Osmanlı devletinin içini dolduran başat kimliklerin göstergesidir. Öyle ki çınarlar çevresinde insanlar birikir. Tıpkı çınar misali abide şahsiyetler çevresinde birikilmesi gibi. Nitekim o zamanlarda şehrin meydanlarında çınarlar olur, karargâhlar çınarların çevresine kurulur, bezm ü rezm için çınar altları tercih edilirmiş. Çünkü çınarlar gölgelerinde nice yeni yetmeleri kemale erdirip pir eyler, nice eğlencelerde şahlara tempo tutup el el olmuş yapraklarıyla güzellikleri alkışlar.

    Atalarımız İstanbul’a ağaç dikerken tepelere üstü kubbemsi fıstık çamlarını, yamaçlara servi gibi uzun boylu ağaçları, iskele ve meydanlara da çınarları layık görmüşler. Birincisi tepelerin estetik güzelliğini korumak, ikincisi erozyonu önlemek, üçüncüsü de çevresinde insanları biriktirmek için. Bilhassa Boğaziçi köylerinin vapur iskelelerinde sıklıkla asırlık çınarlara rastlanması bundandır. O çınarlar ki tarihte yüzünü görmeyi isteyip sesini merak ettiğimiz nice kahramanları görmüş, nice kez şehrin hüzünlerine ve neşelerine şahit olmuş, güzel baharlar yaşayıp fırtınalı zamanlarla sarsılmış tarihî birer kimlik taşır. Farkında mısınız, İstanbul şimdilerde bunu bize hissettiriyor !..


    ARKADAŞLAR BEN SADECE DÜZENLEDIM ASIL EMEĞİ OLANLAR KIRMIZI OLARAK BELIRTILEN ISIMLERDIR SİZLER ADINA ONLARA
    TEŞEKKUR EDERIM UMARIM İŞİNİZE YARAR
    blue.sea, sumeyye@ ve goncam_92 bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş