Deneme örnekleri

Konu 'Türk Edebiyatı Ders Notları' bölümünde SERİ SERSERİ tarafından paylaşıldı.

  1. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0

    Aşağıdaki örnek, çağdaş bir deneme yazarımız olan Vedat Günyol’un bir denemesidir.

    TÜRK’ÜN MUTLULUĞU: ATATÜRK

    Şeflerin ödevi hayatı sevinç ve istekle karşılamak hususunda uluslarına yol göstermektir” diyordu Atatürk ölümünden bir yıl önce yabancı bir devletin dışişleri bakanına. Tarihimizde ilk defa gerçekten halka yönelmiş, köylüsüyle elele kurtuluşunun, mutluluğunun destanını yazmış bir devlet adamımızın dünyaya seslenişiydi bu.

    İmparatorluklar kurmuş bunca devlet adamları uluslarına ne getirmişti yağmalar talanlar, sönmüş ocaklar, kinler, her iki yandan göz yaşları ahlar vahlar pahasına kazanılan topraklarla kendi şan şeref edebiyatları, fetih gururları dışında? Anadolu halkına, köylüsüne ne kazandırmıştı bunca fetihler istilâlar “hanedan” gururu, şan şeref tutkuları dışında, hayatı sevinç ve istekle karşılamak için ne yol göstermişlerdi uluslarına?

    Bir Atatürk gösterdi halkına, köylüsüne hayatı sevinç ve istekle karşılamanın, insan gibi yaşamının yolunu. Çünkü bir halk çocuğu, bir halk adamıydı Atatürk. Gücünü zorbalıktan, tanrısal desteklerden değil, halkın güveninden, halka güveninden, sevgisinden alıyordu. Halktan gelmiş, halka yönelmişti.

    Atatürk Türk ulusunun mutluluğunu kendi mutluluğundan ayırmıyordu. O da, her insan gibi mutlu olmak istiyordu elbet. Ama bir başkumandan, bir devlet şefi olarak, tek başına mutlu olamayacağını biliyordu. Oysa, tarih bize saraylarına kapanıp halkının köylüsünün dışında mutlu olmaya çalışan nice devlet şefi örneği veriyordu. Atatürk, halkıyla köylüsüyle birlikte mutlu olmak istiyordu. Köylüsü aç, halkı mutsuz yaşarken kendinin mutlu olamıyacağını biliyordu. Bunca rütbeleri, sırmaları şanları şerefleri bırakıp Kurtuluş Savaşına koşmasını nasıl açıklayabiliriz yoksa? Bu savaş, Türkün mutluluğuna açılan ilk kapıydı. Ana yurdu kurtulduktan sonra Türke hayatı sevinç ve istekle karşılamanın yolunu göstermek gerekti. Bu yol batı uygarlığına giden yoldu.

    Türkiye’nin dramı, batı uygarlığı dışında kalmış bütün geri ülkeler gibi, “ölmesini bilmiyen şeylerle yaşamasını bilmeyenler arasındaki amansız çatışma” daydı. **mesini bilmiyen şeyler, Türkiye’yi batı dünyasından en az bir iki yüzyıl geride bıraktıran kör inançlar, yobazlıklar, olumlu bilgi düşmanlığıydı. Yaşamasını bilmeyenlerse, tâ II.Mahmut’tan bu yana başlayan; ama en iyi neyitli aydınlarımızın bile ölesiye bağlanıp yaşatamadıkları, yaşatmakta direnemedikleri batı uygarlığını yapan bilim kafasıydı.

    Atatürk bu çatışmada ölmesini bilmiyen şeylere karşı yaşaması gerekeni yaşatmaya çalışmış ve bunda büyük ölçüde başarıya ulaşmış tek devlet adamımızdır. Devrimleri tam yaptığına inanacak kadar saf değildi Atatürk. “Benim yaptığım işler birbirine bağlı ve gerekli şeylerdir. Bana yaptıklarımdan değil yapacaklarımdan söz edin” derken, devrimlerin tam olmadığını anlatmak istiyordu. Biliyordu ki devrimleri yetersizdi. Ama bu yetersizliklerin yine devrimlerle giderileceğini, devrimlerin yine devrimlerle ayakta kalabileceğini de biliyordu. Onun için de Atatürk, devrimlerini ulusun en dinç, en dinamik bölüğüne, gençliğe emanet etmişti.

    Atatürk ,Türk ulusuna hayatı sevinçle karşılamanın, yani mutluluğunun yolunu göstermiştir. Bu yolda yürümek, bu uğurda ölesiye savaşmak, devrimleri devrimlerle beslemek Türk aydınına düşen en büyük bir görevdir.

    Vedat Günyol
    qizliyara, allergy ve karasungur bunu beğendi.
  2. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    Deneme Örneği: YALNIZLIK-Montaigne

    Yalnız yaşamanın bir tek amacı vardır sanıyorum; o da daha başıboş, daha rahat yaşamak. Fakat her zaman, buna hangi yoldan varacağımızı pek bilmiyoruz. Çok kez insan dünya işlerini bıraktığını sanır; oysaki bu işlerin yolunu değiştirmekten başka bir şey yapmamıştır. Bir aileyi yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay değildir. Ruh nerde bunalırsa bunalsın, hep aynı ruhtur; ev işlerinin az önemli olmaları, daha az yorucu olmalarını gerektirmez. Bundan başka, saraydan ve pazardan el çekmekle hayatımızın baş kaygılarından kurtulmuş olmuyoruz.

    Ratio et prudentia curas,Non locus effusi late maris arbiter, aufert. (Horatlus)

    Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir,O engin denizlerin ötesindeki yerler değil


    Ülke değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi bırakmaz.

    Et post equitem sade atra cura. (Horatius) Ve keder, atımızın terkisine binip gelir.

    Onlar manastırlarda, medreselerde bile peşimizi bırakmazlar. Bizi onlardan ne çöller kurtarabilir, ne mağaralar, ne de bedenimize ettiğimiz işkenceler ...

    Haeret lateri letalis arundo. (Virgilius)
    **dürücü yara bağrımızda kalır.

    Sokrates'e birisi için, seyahat onu hiç değiştirmedi, demişler. O da: Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür, demiş.

    Quid terras alio calentes
    Sole mutamus? patria quis exul
    Se quoque fugit? (Horatius)

    Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
    Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?

    İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla bunaltır onu: Nasıl ki yerine oturmuş yükler daha az engel olur geminin gidişine. Bir hastaya iyilikten çok kötülük edersiniz yerini değiştirmekle. Hastalığı azdırırsınız kımıldatmakla, nasıl ki kazıklar daha derine gidip sağlamlaşır sarsıp sallamakla. Onun için kalabalıktan kaçmak yetmez, bir yerden başka bir yere gitmekle iş bitmez: İçimizdeki kalabalık hallerimizden kurtulmamız, kendimizi kendimizden koparmamız gerek .


    Rupi jam vincula dicas;
    Nam luctata canis nodum arripit; attemen illi,
    Cum fugit, a collo trahitur pars longa catenae. (Persius)


    Kırdım diyorsun zincirlerini;
    Evet, köpek de çeker koparır zincirini,
    Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşıyarak


    Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize; onunla dolu kalır düşlerimiz.

    Nisi purgatum est pectus, quae prelia nobis
    Atque pericula tonc ingratis insinuandum?
    Quantae conscindunt hominem cuppedinis acres
    Sollicitum curae, quantique perinde timores?
    Quidve superbia spurcita, ac petulantia, quantas
    Efficiunt clades? Quid luxus desidiesque? (Lucretius)


    İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,
    Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!
    Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.
    Ne korkular içinde kıvranır insan!
    Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,
    Öfke, gevşeklik ve tembellik!


    Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi kendisinden.

    In culpa est animus qui se non efiugit unquam. (Horatius)
    Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.

    İnsanın, olanak varsa karısı, çocuğu, parası ve hele sağlığı olmalı, ama mutluluğunu yalnız bunlara bağlamamalı. Kendimize dükkanın arkasında, yalnız bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada gerçek özgürlüğümüzü, kendi sultanlığımızı kurmalıyız. Orada, yabancı hiçbir konuğa yer vermeksizin kendi kendimizle her gün başbaşa verip dertleşmeliyiz; karımız, çocuğumuz, servetimiz, adamlarımız yokmuş gibi konuşup gülmeliyiz. Öyle ki, hepsini yitirmek felaketine uğrayınca onlarsız yaşamak bizim için yeni bir şey olmasın. Kendi içine çevrilebilen bir ruhumuz var; kendi kendine yoldaş olabilir; kendi kendisiyle, çekiş dövüş, alışveriş edebilir. Yalnız kalınca sıkılır, ne yapacağımızı bilmez oluruz diye korkmamalıyız.


    In solis sis tibi turba locis (Tibulhıs)
    Issız yerlerde kendin için bir evren ol

    Erdem, der Antishenes, kendi kendisiyle yetinir; ne kurallara baş vurur, ne laflara, ne gösterişlere.

    Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimizle doğrudan doğruya ilgili değil. Bakarsınız bir adam canını dişine takmış, kurşun yağmuru altında, yıkık bir kale duvarına tırmanıyor bütün hıncıyla; bir başkası, karşı tarafta, kan revan içinde, aç susuz savunuyor o kaleyi ölesiye: Kendileri için mi gösteriyorlar bu yararlığı? Uğrunda ölecekleri ve hiç görmedikleri insan belki o sırada kılım kıpırdatmadan keyif sürmektedir. Bakarsınız bir başkası, bitkin, perişan, saçı sakalı birbirine karışmış kitaplıktan çıkıyor gece yansından sonra: Bunca kitabı daha iyi, daha akıllı bir insan olmak için mi karıştırdı sanırsınız? Yok canım sen de! Ya ölecek o kitaplıkta ya öğretecek yarınki kuşaklara Platus'un dizelerini hangi düzenle kurduğunu ve falan Latince sözcüğün nasıl yazılması gerektiğini. Kim seve seve feda etmiyor sağlığını, canını şan şeref için? Oysa kalp bir paradan başka nedir ki şan şeref? Kendi ölümümüzden korkmakla yetinemeyiz; karılarımızın, çocuklarımızın, adamlarımızın ölümünden de korkmak zorundayız. Kendi işlerimizden çektiğimiz sıkıntı yetmiyormuş gibi komşularımızın, dostlarımızın işleriyle de dertlere sokar, bunaltırız kendimizi.


    Vah! quemquamne hominem in animum instituere, aut
    Parare, quod sit charius quam ipse est sibi? (Terentius)

    Vah, vah! Nasıl olur da insan bir şeyi
    Kendinden daha çok sevmeye kalkar?
  3. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    DEVRİM

    Bir devleti hiçbir şey yenilik kadar rahatsız etmez: Değişiklik hep

    kötülüğe ve zorbalığa yol açar. Bir tek parça bozulunca düzeltilebilir:

    Her şeyin özündeki bozulma ve çürüme eğiliminin bizi ilkelerimizden

    uzaklaştırmasına da karşı koyabiliriz; ama koca toplumu yeniden

    kalıba dökmeye, bu kadar büyük bir yapının temellerini değiştirmeye

    kalkmak, düzeltecek yerde silip süpürmek, ufak tefek kusurları toptan

    bir kargaşalıkla düzeltmek, hastalıkları ölümle iyi etmek, «Devlet

    değiştirmekten çok yıkmak isteyen» (Cicero) kimselerin işidir.

    Dünyanın birden düzeleceği yoktur; ama insan kendini sıkan şey

    karşısında o kadar sabırsızdır ki, her ne pahasına olursa olsun ondan

    kurtulmak ister. Binlerce örnek de gösteriyor ki dünya böyle çabuk

    iyileşme aramaktan hep zarar görür: Durumunda genel bir iyileşme

    olmadıkça, bir an dertten kurtulması iyileşmesi demek değildir. (Kitap

    3, bölüm 9)



    PARİS



    Fransa'ya ne kadar kızsam Paris'e kötü gözle bakamam;

    çocukluğumdan beri yüreğim ona bağlıdır. O, benim içimde en güzel

    şeylerle bir aradadır: Sonradan başka güzel şehirler gördükçe onun

    güzelliğine daha derin bir sevgiyle bağlandım. Paris'i yalnız kendisi

    için seviyorum; yabancı süslere boğulmuş olarak değil, kendi haliyle

    seviyorum; kusurlu, belalı taraflarına varıncaya kadar her şeyi ile ve

    candan seviyorum. Beni Fransız yapan yalnız bu büyük şehirdir;

    halkıyla büyük, dünyadaki yeriyle büyük, hele türlü türlü

    rahatlıklarıyla büyük ve eşsiz olan, Fransa'nın onuru ve dünyanın en

    soylu ziynetlerinden biri sayılan bu şehirdir. Allah onu

    çatışmalarınızdan korusun. Toplu ve birleşik olduğu sürece, her

    kuvvete karşı koyabileceğinden eminim; şunu bilelim ki, bütün

    partilerin en kötüsü, onu karışıklığa sürükleyecek parti olacaktır. Paris

    için beni korkutan yalnız kendisidir; ve onun için korktuğum kadar,

    doğrusu, bu devletin hiçbir parçası için korkmam. (Kitap 3, bölüm

    9)



    ÇEVİRİ



    Jacques Amyot'ya (İlk ve büyük Fransız çeviricilerinden (1513-

    1593) bizim Fransız yazarları arasında en onurlu yeri vermekte

    haksız olmadığımı sanıyorum. Yalnız anlatımının doğallığı ve

    temizliği (ki bunda bütün ötekileri aşar), bu kadar uzun bir iş üzerinde

    dayanışı, böyle çetrefil ve çetin bir yazarı büyük bir başarıyla

    çevirecek kadar derin bilgisi için değil (büyük bir başarıyla diyorum,

    çünkü kim ne derse desin, hiç Yunanca bilmememe karşın, çevirinin

    her yerinde anlamın pek düzgün ve tutarlı olduğunu görüyorum, o

    kadar ki, ya yazarın düşüncesini tam anlamış yahut da uzun bir

    uğraştan sonra Plutarkhos'un ruhunu toptan bir kavrayışla kendi

    ruhuna aşılamış ve böylece ona hiç değilse aykırı ve birbirini

    tutmayan düşünceler söyletmemiştir); Amyot'ya en çok şunun için

    minnet borcu duyuyorum ki, ülkesine hediye etmek üzere bu kadar

    değerli ve yararlı bir kitabı (Plutarkhos'un «Ünlü Adamlar»ı.) arayıp

    bulmuş. Bu kitap bizi içinde bulunduğumuz çamurdan çıkarmasaydı

    biz cahillerin hali haraptı: Onun sayesinde bugün konuşmaya ve

    yazmaya cüret edebiliyoruz; kadınlar onu okuduktan sonra kocalarına

    ders veriyorlar: Hepimizin başucu kitabı oldu. (Kitap 2, bölüm 20)



    İNSAN DOĞASI



    İnsan doğasının yetersizliği yüzünden hiçbir şeyi duru ve yalın halde

    tutamıyoruz. Kullandığımız her şeyin özü bozulmuştur madenlerin

    bile. Altını işimize yarar hale getirmek için başka bir madde ile

    karıştırıp bozmak zorunda kalıyoruz.



    Ne Ariston'a, Pyrrhon'a ve Stoacılara göre hayatın amacı olan erdem,

    ne de Kyrene okuluyla Aristippas'ın sözettikleri haz katıksız olarak

    elde edilmiştir.



    Kavuşabildiğimiz zevk ve nimetlerin hepsi mutlaka dertlerle,

    üzüntülerle karışıktır.



    Medio de fonte leporum



    Surgit amari aliquid, quod in ipsis floribus angat (Lucretius)



    Zevkin kaynaklarında öyle bir acılık var ki,



    Çiçekler arasında bile olsa boğazımızı yakar.



    Son sınırına varan bir hazda inlemeye, sızlanmaya benzer bir durum

    vardır. İnsan can çekişir gibi olur. O kadar ki bu haz son kertesine

    geldiği zaman onu en acı sözcüklerle anlatırız: Bitmek, yanmak,

    bayılmak, ölmek, «morbidezza» gibi. Tatlı ile acı arasında, bir öz

    birliği olduğuna bundan daha iyi kanıt olamaz.



    Derin bir sevinçte, eğlentiden çok ciddilik vardır.



    Ipsa Felicitas, se nisi temperat, premit (Seneka)



    Mutluluk bile haddini aşarsa azap olur.



    Mutluluk bizi ezer.



    Eski bir Yunan atasözü de öyle der anlamı aşağı yukarı şudur:



    Tanrıların bize verdiği bütün nimetlerin hiçbiri katıksız ve kusursuz

    değildir, onları bir dert pahasına satın alırız.



    İşte eğlence, keyifle sıkıntı, birbirinden çok ayrı oldukları halde, gizli

    birtakım ilintilerle, kendiliklerinden birleşebiliyorlar.



    Sokrates der ki: «Tanrılardan biri hazla elemi birleştirip karıştırmak

    istemiş, bunu başaramayınca, bari şunları kuyruklarından birbirine

    bağlayalım, demiştir.»



    Metrodorus, yazgının bir çeşit zevkle karışık olduğunu söylermiş,

    bilmem o da aynı şeyi mi söylemek istiyordu; fakat bana öyle geliyor

    ki insan kendini hüzne bile bile, isteye isteye, seve seve bırakır. İnsan

    mahsus da kederli görünebilir; onu demek istemiyorum. Üzgün

    zamanımızda bile gülümseyen, hoşumuza giden, ince ve tatlı bir

    şeyler duyar gibi oluruz. Acaba bazı ruhlar için hüzün bir zevk, bir

    gıda değil midir?



    Est quaedam flere voluptas (Ovidius)



    Ağlamak da bir zevktir.



    Seneka'da Attalus diye biri der ki: Yitirdiğimiz dostların anısı, çok

    eski bir şarabın acılığı gibi, mayhoş elmalar gibi hoşumuza gider.»



    Minister vetuli, puer, Falerni,



    Ingere mi calices amariores, (Catullus)



    Kadehime eski Falernum şarabı döken çocuk, Daha acısından getir

    bana.



    Doğada şöyle bir karışma da görülür: Ressamlardan öğreniyoruz ki

    ağlarken ve gülerken yüzümüzde beliren çizgiler ve hareketler

    aynıymış. Gerçekten, resim henüz bitmeden bakacak olursanız çehre

    ağlayacak mı, gülecek mi bilemezsiniz. Daha garibi var: Gülme son

    sınırına varınca gözyaşlarıyla karışır.



    İnsanı dilediği bütün keyiflere kavuşmuş düşünelim. Diyelim ki

    bütün bedeni, aralıksız, şehvetin son sınırındaki hazza benzer bir haz

    içindedir. Öyle sanıyorum ki insan bu hazzın ateşiyle erir; bu kadar

    katıksız, bu kadar sürekli, bu kadar geniş bir şehvete dayanamaz.

    Böyle bir duruma düşecek olursak, çürük tahtaya basıyormuş gibi

    korkarak kaçmak, içgüdümüzle bu durumdan kurtulmak isteriz.

    Kendi kendime günahlarımı açarken görüyorum ki, en iyi huylarımda

    bile kötüye çalan bir yan var. Korkarım ki Platon (benim şahsen en

    temiz yürekle hayran olduğum, doğrulukta herkesten üstün tuttuğum

    Platon) en sağlam bildiği doğruluğu iyi yoklasaydı, ki herhalde

    yoklamıştır, bu doğrulukta insanın karışık yapısından gelen bir

    bozukluk bulurdu. Fakat bu bozukluk çok derinlerde gizlidir; onu

    ancak kendimiz görebiliriz. İnsan her bakımdan ve her yönden yamalı,

    alaca bulacadır.



    Adaletin yasalarında bile mutlaka adaletsiz bir taraf vardır. Platon

    diyor ki, yasaların bütün ezici ve üzücü taraflarını anlatmaya kalkanlar

    yedi başlı ejderhanın başlarını kesmeye yelteniyorlar. Tacitus şöyle

    der:



    «Omme magnum exemplum habet aliquid ex iniguo, quod contra

    singulos utilitate publica rependitur.»



    Örnek olsun diye verilen her cezada kamunun yararına ve bireyin

    zararına bir adaletsizlik vardır.



    Günlük hayatımızda ve insanlarla olan alışverişlerimizde fazla parlak

    ve keskin bir zeka göstermek de doğru değildir. Derin bir anlayış bizi

    fazla inceliğe ve fazla meraka götürür. Zekamızın olaylara ve dünya

    işlerine daha elverişli bir hale getirebilmek için biraz ağırlaştırmak,

    körleştirmek, onu bu karanlık ve bayağı hayata uydurmak için

    karartmak ve bulandırmak gereklidir. Nitekim gevşek ve sıradan

    zekalar işleri daha kolaylıkla, daha başarıyla çevirirler. Yüksek ve ince

    felsefi düşünceler iş görmeye elverişli değildir. Keskin bir düşünce

    inceliği, kabına sığmayan bir zeka çevikliği, işlerimize engel olur.

    Dünya işlerini daha hoyratça, daha gelişi güzel yürütmeli ve her

    zaman talihe büyük bir pay bırakmalıdır. İşleri derin, inceden inceye

    düşünüp aydınlatmaya gerek yoktur. Birbirine zıt birçok parlak

    düşünceler ve biçimler içinde insan kendini kaybeder:



    Volutantibus res inter se pugnantes obtorpuerunt animi.

    (Titus-Livius)



    Zıt düşünceleri çevire çevire zihinleri sersemleşmişti.



    Her işin bütün koşullarını ve sonuçlarını arayıp hesaplayan adam

    karar vermekte güçlük çeker; orta bir kafa da işleri görür, büyük

    küçük bütün girişimlere yeter. Dikkat ederseniz en iyi işçiler nasıl iş

    gördüklerini söylemekten aciz kimselerdir. Buna karşılık, yaptıklarını

    çok iyi anlatan kimselerin elinden iyi iş çıktığı pek görülmez. Her iş

    üzerinde bol bol, güzel güzel konuşmasını çok iyi bilen birini tanırım

    ki, kendisine yılda yüz binlerce gelir getiren bir serveti acınacak bir

    şekilde elinden kaçırdı. (Kitap 2, bölüm 20)



    Bilim iyi olmasına iyi bir ilaçtır ama hiçbir ilaç saklandığı kabın

    pisliğiyle değişip bozulmayacak kadar zorlu değildir.
    baş bunu beğendi.
  4. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    Deneme örneği

    İNSANIN GÜÇSÜZLÜĞÜ

    Bir filozofu, ince çelik tellerden örülmüş sağlam bir kafes içine

    koysalar ve kafesi Paris'in Notre-Dame katedralinin kulelerinden

    birinin tepesine assalar filozof akıl yoluyla oradan düşmesi tehlikesi

    olmadığını açıkça bilecek, ama yine de (dam aktarma işlerinde

    çalışmamışsa) bu kadar yükseklerden aşağı bakar bakmaz korkuyla

    ürpermekten kendini alamayacaktır. Çan kulelerinin yüksek

    yerlerinde, korkuluklar kafesli oldu mu bu kafesler taştan da olsa,

    korka korka dolaşırız. Böyle yerlerde dolaşmanın düşüncesine bile

    dayanamayan insanlar vardır. İki kule arasına, üstünde rahatça

    gezilebilecek kalınlıkta bir direk uzatsalar, hiçbir felsefi olgunluk, ne

    kadar sarsılmaz olursa olsun bize orada yerde yürür gibi yürümek

    cesaretini veremez. Ben bunu bizim tarafın dağlarında çok denedim.

    Yükseklerden öyle pek fazla korkanlardan da olmadığın halde, o

    sonsuz derinlikler karşısında bacaklarım titremeye başlardı. Hem öyle

    yerlerde ki uçurumun kenarında boyumdan fazla yer vardı, bile bile

    kenara gitmedikçe düşme olasılığı da yoktu... Hekimlerin anlattığına

    göre bazı sesler ve çalgılar kimi insanları çıldırma hallerine sokarmış.

    Ben kendim masalarının altında bir köpeğin kemik kemirmesini

    duyunca ****ye dönen kimseler gördüm. Demirin eğelenirken

    çıkardığı keskin sese pek az kimse dayanabilir. Boğazında veya

    burnunda tıkanıklık olan birinin konuşmasını dinlerken öfkeye, nefrete

    kapılan insanlar çoktur. Graechus'ün bir flütçüsü varmış. Efendisi

    Roma meydanlarında nutuk verirken bu flütçü arkadan flütüyle onun

    sesini yükseltir, alçaltır düzenlemiş. Burada flütün gördüğü iş

    dinleyicilerin heyecanını artıran, düşüncelerini değiştiren bazı ses

    tonlarını ve hareketlerini bulmaktan başka ne işe yarayabilirdi?



    Doğrusu, bir üfürüğün titreyiş ve iniş çıkışlarıyla halden hale giren,

    çekilen tarafa giden şu bizim mübarek insanoğlunun sağlamlığına

    büyüklüğüne hiç diyecek yok. (Kitap 2, bölüm 12)



    ÜN



    Yaptığı iyiliği başkaları duysun diye, kendisine daha fazla değer

    verilsin diye yapan, doğruluğu dillerde dolaşmak koşuluyla doğru olan

    adamdan pek hayır gelmez.



    Gredo che'I resto di quel verno cose



    Facesse denge di tenerne conto,



    Ma fur sin'a que tempo si'nascose,



    Che non e colpa mia s'hor'non le conto:



    Perche Orlando a far opre virtuose,



    Piü ch'a narrerla poi, sempre are pronto,



    Ne mai fu alcun'de li suoi fatti espresso



    Se non quando hebbe i testimonü appresso (Aristo, Orlando Furioso)



    Sanıyorum ki geri kalan kış aylarında Orlando birçok onurlu işler

    gördü. Fakat şimdiye kadar bunlar o kadar gizli tutuldu ki, onlardan

    sözetmiyorsam suç benim değildir. Çünkü Orlando'nun, isteği parlak

    görünmek değil, parlak işler görmekti. Sağlam tanıkları olmadıkça

    zaferleri meydana çıkmazdı.



    İnsan savaşa girmeyi kendi için bir ödev bilmeli ve beklediği ödül,

    bütün iyi davranışların ne kadar gizli olursa olsun, er geç görecekleri

    ödül olmalıdır, bu da temiz bir vicdanın iyi bir iş gördüğü için kendi

    içinde duyacağı rahatlıktır. İnsan zevki için yiğit olmalı ki yiğit talihin

    cilvelerinden uzak kalsın, sağlam ve güvenli bir temel üzerine

    yerleşsin.



    Virtus, repulsae nescia sordidae



    Int*****tis fulget honoribus;



    Nec sumit aut ponit secures,



    Arbitria popularis aurae. (Horatius)



    Başarısızlıktan zarar görmeyen bir değer, hiçbir şeyin lekeleyemediği

    bir onurla parlar; böyle bir değer halkın keyfiyle ne yükselir ne de

    alçalır.



    Ruhumuz yapacağım gösteriş için yapmamalı, her şey içimizde,

    hiçbir gözün görmediği en gizli yerimizde olup bitmelidir. Orada

    ruhumuz bizi ölüm korkusundan, acılardan, yüzkarasından bile korur,

    çocuklarımızı, dostlarınızı, servetimizi yitirmeye dayanacak ve

    gereğinde savaşın tehlikelerine atılabilecek bir duruma getirir:



    Non emolumento aliquo, sed ipsius honestatis decore.



    Çıkar için değil, yiğitlik şanı için. (Cicero)



    Böyle bir kazanç, başkalarının hakkımızda iyi yargılar vermesinden

    başka bir şey olmayan onurlar ve ünlerden çok daha büyüktür,

    istenmeye çok daha layıktır.



    Ufacık bir toprak davası için halkın içinden on beş kişiyi seçmeyi

    akıl ediyoruz, sonra en önemli davamızı tutup bilgisizliğin,

    adaletsizliğin ve kararsızlığın anası olan halkın oyuna bırakıyoruz.

    Akıllı bir insanın, hayatını düşüncesiz bir sürünün oyuna bırakması

    akıl kârı mıdır?



    «An quidquam stultius quam quos singulos contemmas eos aliquid

    putare esse universos?» (Cicero)



    Ayrı ayrı bakınca değer vermediğimiz kimselere, bir araya geldikleri

    zaman değer vermekten daha büyük budalalık olur mu?



    ... Halk öyle şaşkın, öyle başıboş bir kılavuzdur ki, ne kadar zeki, ne

    kadar becerikli olsak adımlarımızı ona uyduramayız. Her kafadan

    çıkan bütün o karmakarışık sesler, bizi dört bir yana sürükleyen o kaba

    sözler, düşünceler arasında doğru yolu bulmak olacak iş değildir. Bu

    kadar kararsız, serseri bir varlığı kendimize kılavuz saymayalım: Her

    zaman aklımızın ardısıra gi****m, halkın takdiri de canı isterse

    ardımızdan gelsin. Bu takdir zaten talihe bağlı olduğu için onu kendi

    yolumuzda giderken de bulabiliriz. Doğru yolu yalnız doğru olduğu

    için tutmak istemesek bile, bu yolun eninde sonunda halk için de en

    yararlı yol olduğunu göreceğiz ve yine ona döneceğiz:



    «Dedit hoc providentia hominibus munus, ut honesta magis

    juvarent.» (Qintilianus)



    Yazgının insanlara bir lütfu da, namuslu işlerin aynı zamanda en

    yararlı işler olmasıdır.



    Yunanlı bir balıkçı, bir kasırga sırasında Neptunus'a şöyle söylemiş:



    «Ey tanrı, beni ister kurtar, ister batır, ben dümenimi kırmadan

    dosdoğru gideceğim.» Zamanımda nice dönek, ikiyüzlü, karışık

    insanlar gördüm ki, dünya işlerinde benden daha tedbirli oldukları

    halde, benim kurtulduğum felaketlerden kendilerini kurtaramadılar.



    Risi successu posse carere dolos. (Ovidius)



    Kurnazlıkların para etmediğini gördüm de güldüm.
  5. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    **üm ile ilgili deneme örneği

    **ÜM

    Mademki ölümün ününe geçilemez, ne zaman gelirse gelsin. Sokrates'e: Otuz Zalimler seni ölüme mahkum ettiler, dedikleri zaman: Doğa da onları! demiş.

    Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de her şeyin ölümü olacak. Öyle ise, yüz yıl daha yaşamayacağız diye ağlamak, yüz yıl önce yaşamadığımıza ağlamak kadar ****liktir. **üm başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet çektik; bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.

    Başımıza bir kez gelen şey büyük bir dert sayılamaz. Bir anda olup biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? **üm uzun ömürle kısa ömür arasındaki ayrımı kaldırır çünkü yaşamayanlar için zamanın uzunu kısası yoktur. Aristo, Hypanis ırmağının suları üstünde bir tek gün yaşayan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. Bu hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın beşinde ölen yaşlı ölmüş sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını hesaplamak hangimize gülünç gelmez? Ama, sonsuzluğun yanında, dağların, ırmakların, yıldızların, ağaçların, hatta bazı hayvanların ömrü yanında bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür... Doğa bunu böyle istiyor. Bize diyor ki: «Bu dünyaya nasıl geldiyseniz, öylece çıkıp gidin. **ümden hayata geçerken duymadığımız kaygıyı, hayattan ölüme geçerken de duymayın. **ümünüz varlık düzeninin, dünya hayatının koşullarından biridir.


    Inter se mortales mutua viviunt

    Et quasi oursores vitae lampada tradunt. (Lucretius)


    İnsanlar yaşatarak yaşar birbirini

    Ve hayat meşalesini, birbirine devreder koşucular gibi.


    Hayat bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten ne korkuyorsunuz? Daha yaşayıp da ne yapacaksınız?

    Sizin hatırınız için evrenin bu güzel düzenini değiştirecek değilim ya? **mek, yaratılışınızın koşuludur ölüm sizin mayanızdadır: Ondan kaçmak, kendi kendinizden kaçmaktır. Sizin bu tadını çıkardığınız varlıkta hayat kadar ölümün de yeri vardır. Dünyaya geldiğiniz gün bir yandan yaşamaya, bir yandan ölmeye başlarsınız.


    Prima, Quae vkam dedit, hora carpsit. (Seneka)


    Bize verdiği hayatı kemirmeye başlar ilk saatimiz.


    Nascentes morimur, finisque ab origine pendet. (Manllius)


    Doğumla ölüm başlar son günümüz ilkinin sonucudur:

    Yaşadığımız her an, hayattan eksilmiş, harcanmış bir andır. Ömrünüzün her günkü işi, ölüm evini kurmaktır. Hayatın içinde iken ölümün de içindesiniz; çünkü hayattan çıkınca ölümden de çıkmış oluyorsunuz. Ya da şöyle diyelim, isterseniz: Hayattan sonra ölümdesiniz; ama hayatta iken ölmektesiniz. **ümün, ölmekte olana ettiği ise, ölmüş olana ettiğinden daha acı, daha derin, daha can yakıcıdır.

    Hayattan edeceğiniz karı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle güle gidin.


    Cur non ut plenus vitae conviva recedis?

    Cur amplius addere quaeris

    Rursum quod pereat male, et ingratum occidat omne. (Lucretius)


    Niçin hayat sofrasında, karnı doymuş bir çağrılı gibi kalkıp gidemiyorsun?

    Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak; yine boşuna geçip gidecek başka günler katmak istiyorsun?


    Hayat kendiliğinden ne iyi, ne kötüdür: Ona iyiliği, kötülüğü katan sizsiniz.

    Bir gün yaşadıysanız, her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yok ki. Atalarınızın gördüğü, torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu düzendir.


    Non alium videre patres:

    Aliumve nepotes Aspicient. (Lucretius)


    Babalarınız başka türlüsünü görmedi.

    Torunlarınız başka türlüsünü görmeyecek.


    Benim komedyam, bütün perdeleri ve sahneleriyle, nihayet bir yılda oynanır, biter. Dört mevsiminin nasıl geçtiğine bir bakarsanız, dünyanın çocukluğunu, gençliğini, olgunluğunu ve yaşlılığını onlarda görürsünüz. Dünyanın oyunu bu kadardır. Mevsimler bitti mi, yeniden başlamaktan başka bir marifet gösteremez. Bu hep böyle gelmiş, böyle gidecek.


    Versamur ibidem atque insumus usque. (Lucretius)


    İnsan kendini saran çemberin içinde döner durur.


    Atque in se sua per vestigia volvitur annus. (Virgilius)


    Yıl hep kendi izleri üstünde dolanır.


    Dünyayı size bırakıp gidenler gibi, siz de başkalarına bırakıp gidin. Hep eşit oluşunuz benim adaletimin esasıdır. Herkesin bağlı olduğu koşullara bağlı olmaktan kim yerinebilir? Hem sonra, ne kadar yaşarsanız yaşayın, ölümde geçireceğiniz zamanı değiştiremezsiniz: **ümden ötesi hep birdir. Beşikte iken ölseydiniz, o korktuğunuz mezarın içinde yine o kadar zaman kalacaktınız.


    Licet, quod vis vivendo vincere secla,

    Mors aeterna tamen nihlominus illa manebit. (Lucretius)


    Kaç yüzyıl yaşarsanız yaşayın,

    **üm yine sonsuz olacaktır.


    Zaten ben sizi öyle bir hale koyacağım ki, artık hiçbir acı duymayacaksınız.


    In vera nescis nullum fore morto alium te.

    Qui possit vivus tibi te i;agere peremptum, stansque jacentem. (Lucretius)


    Bilmiyor musunuz ki; öldükten sonra başka bir benliğiniz sağ kalıp sizin ölümünüze yanmayacak, ölünüzün başucunda durup ağlamayacak?


    Bu doymadığınız hayatı artık aramaz olacaksınız:


    Nec sibi enim quisquam tum se vit***ue requirit.

    Nec desiderium nostri nos afficit ullum. (Lucretius)


    O zaman ne hayatı ararız; ne de kendimizi;

    Varlığımızdan hiçbir şeye özlemimiz kalmaz.


    Hiçten daha az bir şey olsaydı, ölüm hiçten daha az korkulacak bir şeydir denebilirdi:


    Mufto mortem minus ad nos esse putandum

    Si minus esse potest quam quod nihil esse videmus. (Lucretius)


    **üm size ne sağken kötülük eder, ne ölüyken; sağken etmez, çünkü hayattasınız; ölüyken etmez, çünkü hayatta değilsiniz.


    Hiç kimse yaşamından önce ölmüş sayılmaz; çünkü sizden arta kalan zaman da, sizden önceki zaman gibi sizin değildir: Ondan da bir şey yitirmiş olmuyorsunuz.


    Respice enim quam nil ad nos ante acta vetutas

    Temporis aeterni fuerit. (Lucretius)


    Bizden önce geçmiş zamanları düşün

    Bizim için onlar yokmuş gibidir.


    Hayatınız nerede biterse, orada tamam olmuştur. Hayatın değeri uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır: Öyle uzun yaşamışlar var ki, pek az yaşamışlardır. Şunu anlamakta geç kalmayın: Doya doya yaşamak yılların çokluğuna değil, sizin gücünüze bağlıdır. Her gün gittiğiniz yere hiçbir gün varmayacağınızı mı sanıyorsunuz? Avunabilmek için eş dost istiyorsanız, herkes de sizin gittiğiniz yere gitmiyor mu?


    Omnia te vita perfuncta sequentur. (Lucretius)


    Ömrün bitince, her şey de seninle yok olacak.

    Herkes aynı akışın içinde sürüklenmiyor mu? Sizinle birlikte yaşlanmayan bir şey var mı? Sizin öldüğünüz anda binlerce insan, binlerce hayvan, binlerce başka varlık daha ölmüyor mu?

    Madem geri dönemezsiniz, niçin kaçınıyorsunuz? Birçok insanların ölmekle, dertlerinden kurtulduğunu görmüşsünüzdür ama kimsenin ölmekle daha kötü olduğunu gördünüz mü? Kendi görmediğiniz, başkasından da duymadığınız bir şeye kötü demek ne büyük saflık! Niçin benden ve kaderken yakınıyorsunuz? Size kötülük mü ediyorum ben? Siz mi beni yöneteceksiniz, ben mi sizi? **düğünüz zaman yaşınızı doldurmamış da olsanız, hayatınızı doldurmuş oluyorsunuz. İnsanın küçüğü de büyüğü gibi bir insandır. İnsanların ne kendileri ne de hayatları arşınla ölçülemez. Khiron, babası Saturnus'tan, zaman ve süre tanrısından, ölümsüzlüğün koşullarını öğrenince ölümsüz olmak istememiş. Sonsuz bir hayatın ne çekilmez olacağını bir düşünün.

    **üm olmasaydı sizi ondan yoksun ettim diye bana lanet edecektiniz. Hayatınıza, mahsus biraz acılık kattım; ne hayattan ne de ölümden kaçmaksızın benim istediğim bir ölçüyle yaşayabilmeniz için hayata ve ölüme tatlı ile acı arasında bir kıvam verdim.

    İlk bilgeniz olan Thales'e, yaşamakla ölmenin bir olduğunu öğrettim. Birisi ona: Madem yaşamak boş niçin ölmüyorsun? diye sormuş, o da: İkisi bir de onun için, diye cevap vermiş.

    Su, hava, toprak, ateş ve benim bu yapımın diğer bütün öğeleri hem yaşamanıza hem ölmenize yol açarlar. Son gününüzden niçin bu kadar korkuyorsunuz? O gün, sizi öldürmede öteki günlerinizden daha fazla bir iş görmüyor ki! Yorgunluğu yapan son adım değildir son adımda yorgunluk yalnızca ortaya çıkar. Bütün günler ölüme gider son gün varır.»

    İşte doğa anamızın bize verdiği güzel öğütler... Çok kez düşünmüşümdür: Acaba niçin savaşlarda kendi ölümümüz de, başkalarının ölümü de bize evlerimizdeki ölümden çok daha az korkunç gelir? Öyle olmasaydı ordu hekimlerle, ağlayıp sızlayanlarla dolardı. Acaba niçin ölüm her yerde aynı olduğu halde köylüler ve yoksul insanlar ona çok daha metin bir ruhla katlanırlar? Ben öyle sanıyorum ki bizi korkutan ölümden çok bizim, cenaze alaylarıyla, asık suratlarla ölüme verdiğimiz korkunç durumdur... Çocuklar sevdiklerini bile maske takmış görünce, korkarlar. Biz de öyle. İnsanların ve her şeyin yüzünden maskeyi çıkarıp atmalıyız.

    Michael De MONTAIGNE
  6. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    Deneme örneği

    LİMON ve ERKEKLER

    Tıkalı dört bir yanı. Yollara gidip gidip geri dönüşler var
    hayatımızda. İlk başlarda hep aynı serüvenle başlar hayat, nedir o taki bir
    karşı cinse vurulana kadar yaşamamış olduğumuzu düşünüp dururuz ama
    zamanla onun bir aracı olacağımız aklımıza gelmez. Komiktir aslında
    erkeklerin durumu kadınlar hep isterler ve her defasında daha fazlasını.
    Tükenilir gidilir bir çok yazar bunu limon gibi suyunun bitmesi ve tek
    damla kalıncaya kadar suyunun çıkması olarak ifade etmişlerdir. Hep önde
    olan biz olduk önlerde, ne değişti hayatımızda hep erkek aldatır kadın
    aldatmaz *** arkadaş aldatmak tek kişiyle olan bir durum değildir ki iki
    kişi gerekir. En büyük tehlike ise kadınların bu tip şeyleri kafamıza
    zamanla yavaş yavaş kanımıza işlemeleridir. Bu konuda doğuştan
    yeteneklidirler. Hakikaten farklıdırlar biz erkeklerden bu durumları bertaraf
    etmek aslında çok zor değildir. Unutmayınız ki hayatta hiçbir z
    aman hak edilen değerden fazlası başkalarına verilmez, verenlerin
    durumu ortada. Yakinen tanıdığım çevremdeki arkadaşlarım durumsal olarak
    hayatları ayrılıklardan sonra kabusa dönüşmektedir. Genelde ortada
    kalırım iki tarafta arkadaşımdır. Kadınlar oyunu kitabına uygun olarak
    oynarlar biz erkekler ise kalben yaşarız. Gelecekte ne olur yardıma ihtiyacı
    olur mu, bensiz ne yapacak. Ben bu sorulara kısa öz bir cevap
    verebilirim başka birilerinde hayat arıycaktır. Aslında sıkmak için yeni limon
    keşfedecektir büyük bir ihtimalle de bulunacaktır.


    :shy: :shy:
  7. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    Deneme örneği

    SESSİZLİĞİN ÇIĞLIĞI

    İnsanın sessizliği değil midir çığlıkları başlatan; durduğu yer, baktığı an değil midir onu buğulayan yağmur gibi yeryüzüne yuvarlayan..
    Sakin kokan bir günün içinde olamaz mı bas bas bağıran bir deniz, yok mudur
    o dalgaların kalkmasının sebebi.. Susar susar insan hiç konuşmaz bazen,
    bakar sadece uzun uzun, düşünür hep düşünür. Yumar gözlerini hayata, görmek istemez, duymak istemez hiç birşey, istemez etki, istemez rüzgar, korkar çünkü çığlıktan...
    Sadece umuttur dediğim, ümittir aslında, kendine verdiğin umut kendinden
    aldığın umuttur, bahsettiğim..

    :shy: :shy: :shy: :330:
    berhan ve ^^DiLaRa^^ bunu beğendi.
  8. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    Deneme örneği

    SİYAH ELMA KURTLU YUMURTA


    “ Yıllar sonra”... Öyle bir söz öbeği ki bu, içinde, milyar gizem,
    trilyon sır gizler...Öyle bir anlam taşır ki, bazen aynaya isyan ettirip,
    tüylerinizi ürpertirken ,bir damla gözyaşıyla besler yüreğinizi....
    Neler öğrenir insan ,yıllar sonra ? Ben neler öğrendim, 18 yıl sonunda?
    Duvarda asılı diplomalar, insanıinsan yapmaya yetmez ; öğrendim ki öğrenebilmek
    için yaşamak, yaşamak için sevmek lazım... Sevmek, şartlar ne olursa olsun...
    İçte kurtlu bir elma taşıyanı da sevebilir insan, köpük köpük coşan ve coşturanı
    da.... İkisini de sevmek , acıyı da mutluluğu da tatmak lazım... Farzedin ki
    siyah yumurtaya çarptınız, kırıldı tüm umutlarınız zırhınız kum gibi ufalandı...
    O sabah nasıl doğmuşsa güneş , o sırada yakacaktır bir sonraki günde de yanmak
    isteyeni... Kurtlu bir yüreğe tutulmuşsunuz, siyah yumurta başınıza kırılmış,
    koyu bir meltem tüm tohumlarınızı taşımış, başka bir umut diyarına... Ne
    farkeder ki? Yine gökyüzü mavi, siz gri görseniz de... Nice beyinler vardır
    mavilikte, sizinki engellense de...Önemli olan kedi güzüyle yürümektir
    gecede... Emin adımlarla, alevlere meydan okuyarak geçebilmelidir insan,
    elindeki gazyağlı lamba ile....
    Endişe rüzgarı sarar derler, bir çöl fırtınası misali otuz beşe dayayınca
    merdiveni...Hani şimşek sanılır ya patlayan her flaş... Bir korku sarar yüreği,
    adını söylemeye varmaz dilleri, susar ve bekler... Sessizlikte ... Nereye kadar
    ? Elbet bir gün kapımız çalınacak ... Elimizden gelen bir şey yok , hayat devam
    ediyor! Kim istemez sonsuzlukta yankılansın haykırışı? Kim istemez platonik
    olmasın hiçbir aşkı? Kim isteyebilir rüyalarının yok olmasını aniden uyunınca,
    ya da sabahın bir türlü uğramamasını kabuslara? Elden ne gelir,neler götürürken
    zaman yaşamdan... Elden ne gelir...
    Yıllar sonra öğrendim ki insan çürük bir kalbi olanca gücüyle
    sevebiliyor, ölümü bile bile... Öğrendim ki kelebeklerin ömrü çok kısa ama
    uçabiliyorlar maviliğe... Ve öğrendim ki... Siyah yumurta başıma kırılmış, elim
    kolum bağlı, zincirlerimi elinde sıkı sıkı tutan dünya yine dönmekte, yine
    dönmekte...
    :ninja:
  9. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    Deneme örneği

    MEVSİMSİZ BİR FIRTINADIR AŞK

    Biz ne dersek diyelim anlattıklarımız ancak karşı tarafın anladığı kadardır,
    ulaşabildiğimiz yer ise asıl ulaşmaya çalıştığımız nokta olmaz çoğu zaman.
    Amacımızı sorgularız! Beklentilerimizi... Doğrularımızı irdeleriz; daha sonra da
    neyin kime göre doğru addedildiğini… Başımızı ellerimizin arasına alır, dalıp
    gideriz uzaklara…

    Birden fark ederiz ki hayat sınavlardaki gibi çözümsel değil, bir formülü yok
    öyle elle tutulur, gözle görülür. Zira o, oldukça acımasızdır bizlere karşı;
    toyluk zamanlarımızı, hatalarımızı fazlasıyla ödetir! Yanlışlarımız ödül bulmaz
    dizilerdeki gibi. Ektiğimiz ne olursa olsun, öderiz o ya da bu şekilde… Dört
    yanlış değildir bir doğruyu götüren; hatta beklenenin tam tersine bazen bir
    yanlış dört doğruyu bile götürür...

    Götürür götürmesine de yanlışın nerede, nasıl ve niçin yapıldığı anlaşılmaz bile
    tarafımızdan çoğu kez. Yitip gidene, kaybedilene bakakalırız ağzımız bir karış
    açık. Hatta yüzsüzce "Haksızlık" koyarız bunun adını. Yaptığımız yanlışın
    arkasında durabilecek, ondan ders çıkarabilecek kadar bile insan olamayız!
    Sevdalarda da bu böyledir. O çok sevdiğimiz kişiyi, üstüne ****cesine
    titrediğimiz sevdaları öyle tüketir, öyle yıpratırız ki… Zamanla karşı tarafın
    duygularını, düşüncelerini, özlemlerini görmezden geliriz bencilce! Her şey
    bizim istediğimiz zamanda, istediğimiz şekilde, ayarladığımız koşullarda
    gerçekleşsin isteriz. İsteriz ki karşı taraf bize hiç ters düşmesin; ne
    söylersek, ne dilersek koşulsuz kabul etsin. Bizden önce hiç yaşamamış sayarız
    onu ve bizden ayrı bir hayatı da olmasın isteriz. Aşık olduğumuz, sevdaya
    tutulduğumuz kişiyi bir başkasına dönüştürmek için çabalar dururuz bilinçsizce;
    sanki amaç kimsenin onu bizim sevdiğimiz kadar sevmemesi, bizim gördüğümüz gözle görmemesiymiş gibi.

    **** divaneyken Mecnun misali, bir süre sonra anlam verilmez bir şekilde yetmez
    olur kan verenimiz. Hiç doymayan aç kurtlar gibi hala bizim olmayanlara takılır
    gözümüz. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağımızın farkına
    varamayız bir türlü. Hataların zincir halinde oluşmaya başladığı nokta budur
    işte…

    Telafi konusunda da o kadar beceriksizizdir ki, yanlışlarımıza yenilerini
    ekleyiveririz. Sevda geçirmez yaptığımız kalbimiz adapte olamaz ödün vermeye,
    yumuşamaz bir türlü. İçinden bir ses "Peşinden **** gibi koş, gitmesine izin
    verme" dese de, zor gelir çaba harcamak... Konumumuz olur bahane, eş-dost ya da onurumuz yersiz yere yücelttiğimiz.

    Sanırız ki kuru bir özür yetecek tüm kırgınlıklara… Sanırız ki kopan bir ipe
    sıkı bir düğüm attığımızda tüm halatın en sağlam yeri o düğüm olacak ilerde. Hiç
    hesaba katmayız ne kadar sıkı görünse de elimize aldığımızda canımızı acıtan tek
    noktanın bize sağlam görünen düğüm olacağını…
    Nedense hayatı sonsuz, fırsatları sayısız zannederiz! Heba etmeyi göze alırız
    sevgimizle birlikte sevdiğimizi de...

    Hayatın karmaşasında bizi ayakta tutabilecek tek gerçeğin "sevgi" olduğunun hala
    kavranılamaması inanılır gibi değil. O kadar yabancılaşmışız ki Samimiyete,
    Dürüstlüğe! O kadar yabancılaşmışız ki fark etmeden kendimize bile...
    Hiçbir şeyin karşılıksız verilmemesini tasvip eder olmuşuz, ne acı. Dostluklar
    unutulmuş, yardımlaşma ise masal! İyi niyet yok, içten davranışlar tutuk, bir
    sonraki adımın peşinde herkes! Her şey oyun içinde oyundan ibaret ve kartlarını
    açık oynayan yok. Senaristler hep bencilce başrolde; figüranlar sonuçtan bihaber
    yazılanı oynama derdinde sorgusuz, sualsiz…

    Sevdalarımız da böyle kısır döngü halinde. Sürekli almak ister gibiyiz hiç
    vermeksizin. Hepimizin çıtası farklı olsa da, hedefe ulaşana kadar seferdeyiz.
    Galip gelip de işgal edince bizim olmayan toprakları, sunulan meyvelerden
    kaçıyoruz tam olarak tadına varmadan.. Korkuyoruz kendimizi kaybetmekten,
    korkuyoruz sonuna kadar sevmekten, sevgimizi sevdiğimize göstermekten.
    Hüzünlerimizi, acılarımızı bile doya doya yaşayamıyoruz; üstünü çikolatayla
    kaplamış, yok saymışız onları, Pollyannacılık oynuyoruz…
    Hayal ürünü kahramanlarla varolmayan sevdalar yaşıyoruz aslında… Aldatmacalar, yalanlarla örülü zamanlara tutsak ediyoruz yüreğimizi. Ama herkesten çok kendimizi kandırıyoruz biz. İçimizi ısıtacak Aşklardan kaçırıyoruz ruhumuzu!

    Duvar örmüşüz önümüze; geçit vermiyoruz bizi insana çevirebilecek güzellikteki
    hislere… Zırhımızı kuşanmış; kabuğumuzu çoğalttıkça kendimizi daha da güçlü
    sanmışız. Olamıyoruz Çıkarsız, Net, Arı… Kalamıyoruz kimsenin karşısında
    Çırılçıplak! Sevmeyi zayıflık sayıyoruz besbelli!
    Haşmetli ve haşyetli dağlar yükseltmişiz yüreklerimizde kimselerin tırmanmaya
    cesaret edemeyeceği. İzin vermemişiz hiç, zirveyi hedefleyenlere. Dinmeyen
    fırtınalar yaratmış; kâh boran kâh çığ olmuşuz hayallerine… Ulaşılamaz kılmışız
    kendimizi, aslında kendimize ulaşamazken. Buzullar kaplamış yüreklerimizi;
    eteklerinde ise ot bitmez… Yapayalnız kalmışız doruklarda. Zaman geçtikçe
    kapatmışız kendimizi güneşe bile. Kâinatı kaplayacak güçteki yüreklerimizde,
    sevgi tohumları yeşermez olmuş. Baş başa kalmışız soğukla, yalnızlıkla…
    Kendince bir açıklama bulmuşuz sevgisizliğe. Kiminde iş demişiz buna; çoğunda
    da zaman. Doğru zamanı yakalayamamışız kendimiz için. Karşımızdakini de doğru zamana oturtmayı becerememişiz bir türlü. Maddiyata çevirmişiz yönümüzü. Küçücük kazançlar için seferber ettiğimiz benliğimizi manevi duygulardan kaçırmış, taşlaştırmışız. Parayı sevdaya tercih etmişiz aslında biz. Finansal bir fırsat gibi dahi düşünememişiz yüreğimizin kapısına kadar gelen kaçırdığımız, kaçırmakta olduğumuz ve daha kaçıracağımız sevdaları… Kış güneşimiz olmuş asıl sevilesi kişiler! Hayatımız bitmeyen bir koşuşturmaca, kalbimizde ise sürekli bir yarım kalmışlık hali…

    Çilek tadında yaşanırken bir zamanlar sevdalar, mevsimsiz fırtınalar olmuşuz
    şimdi; en güzel dalında yaprakları kurutarak savuran. Ne yaprağı anlamayı
    denemişiz, ne de fırtına olmaktan vazgeçmişiz. Adamakıllı konuşamaz hale gelmişiz birbirimizle; derdimizi anlatamaz olmuşuz… Kapamışız kendimizi bir fanusa, gelene hep “hayır” demişiz. Gönülden gülemez
    olmuşuz sonra. Unutmuşuz sevmeyi de sevilmeyi de… Korkmuşuz hep maskesiz
    yüzümüzü göstermekten karşıya; kazanma şansımızı hiç düşünmeden, kaybetmekten ürkmüşüz. Belli ki gönlümüzü dört bir yanı kapalı, çıkış noktaları olmayan bir labirente koymuşuz; en büyük haksızlığımızı ise kendimize yaptığımızı
    gözlerimizle görmeden…

    Oysa bir tırtılın kelebeğe dönüştüğü o eşsiz anı yakalamak gibidir kendi
    hayatımızdaki olağanüstü anları ve olağanüstü kişileri yakalamak. Ustalık ise o
    olağanüstülüğün değerini zamanlı bilmekte.. Hayatın zalimliğine, çoğu zaman aynı
    fırsatları sunmayacağına aldırmadan, her zaman bize cömert davranacağını farz
    ediyoruz. Binde bir karşımıza çıkan sevgi ve aşk fırsatlarını ziyan ediyoruz
    hep. Bedenlerimizi sapasağlam korumaya çalışırken yüreklerimizi paramparça
    bırakıyoruz; ne uğruna neleri feda ettiğimizi kavrayamadan… Hoyratça
    kullandığımız aşkların değerini kaybetmeden bilemiyoruz. ”Sakın beni bırakma!”
    deyip sımsıkı sarıldığımız insanların avuçlarımızdan kaymasını sessizce
    izliyoruz tepkisiz. Büyüdükçe akıllanacağımıza daha da çocuk oluyoruz
    tatminsiz…

    Nedense sorumluluk almaktan çekiniyoruz, güdülesi koyunlar gibi! Ne, ne
    yaptığımızın bilincindeyiz, ne de yapmakta geç kaldığımız eylemlerin! Fütursuzca
    yaşarken sevdaları aslolanı soramıyoruz kendimize. Dürüstlükten uzağız; aynanın
    karşısına geçip yüzleşmekten, kendimizi kendimize itiraf etmekten aciz… Kim
    bilir artık kendimiz sandığımız kişi kendimiz bile değiliz…

    :rolleyes:
    qizliyara bunu beğendi.
  10. SERİ SERSERİ

    SERİ SERSERİ Üye

    Katılım:
    9 Şubat 2009
    Mesajlar:
    91
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    0
    Arkadaşlarım genelde sizler hep deneme örneği istediğiniz için ben bu konuyu açtım.

    Başka konulardada kısa veya uzun deneme örnekleri sizlere bulabilirim.!!

    ;) ;) ;)

Sayfayı Paylaş