DİL ANLATIM SES OLAYLARI

Konu 'Dil ve Anlatım 11. Sınıf' bölümünde cocopo69 tarafından paylaşıldı.

?

Hikayedeki Ses Olayları Nelerdir ? (LÜtfen...)

  1. ...

    oy sayısı 0
    0,0%
  2. ...

    oy sayısı 0
    0,0%
Birden fazla oy kullanılabilir.
  1. cocopo69

    cocopo69 Üye

    Katılım:
    7 Mart 2012
    Mesajlar:
    5
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    2

    Felâtun Beyi tan›r m›s›n›z? Hani şu Merakî Efendinin oğlu
    Felâtun Bey! Galiba tan›yamad›n›z. Fakat tan›nacak bir çocuktur.
    Mustafa Merakî Efendi, Tophane’nin Beyoğlu’na yak›n bir mahallesinde
    oturur. Mahallenin semtini söylemek uygun olmaz.
    Semtini de anlad›n›z ya? Bu kadar›yla yetininiz.
    Kendisi k›rk beşlik bir adamd›r. Fakat babas›, “Bir genç erken
    evlendirilir ise namusunu, terbiyesini daha iyi muhafaza eder.”
    fikrinde olduğundan Mustafa Meraki Efendiyi on alt› yaş›nda iken
    evlendirmişti. Bu sebeple de Mustafa Meraki Efendi daha k›rk beş
    yaş›ndayken, yirmi yedi yaş›nda Felâtun ad›nda bir oğlu vard›.
    Mustafa Meraki Efendinin çocuğu Felâtun Beyden ibaret değildir,
    bir de Mihriban isminde on beş yaş›nda bir k›z› vard›r.
    İnsan›n k›rk beş yaş›nda iken böyle yirmi yedi yaş›nda bir
    oğul ile on beş yaş›nda bir k›za sahip olmas› ne büyük bir saadettir.
    Lakin size derhal şunu da hat›rlatal›m ki, böyle bir saadet
    genellikle babalara aittir. Annelere göre s›k›nt› say›l›r. Mustafa
    Meraki Efendinin eşi için de böyle olmuştu. Çünkü Meraki Efendi
    on alt› yaş›ndayken on iki yaş›nda bir k›zla evlendirilmişti. Öyle
    ya! Kad›n kocas›ndan daima dört beş yaş küçük olmal›d›r! Sonra
    bu k›z, daha on beş yaş›ndayken dünyaya bir çocuk getirdi. AnAhmet
    Mithat Efendi
    • 6 •
    cak bundan sonra kaç defa hamile kald›ysa, çocuğunu rahminde
    bar›nd›ramay›p düşürdü. Doktorlar bu durumun as›l sebebini tam
    olarak bulamad›klar›ndan çeşitli sebepler ortaya koyarak kad›n›n
    tedavisinden el çektiler. İş ebelere kald›. Onlar da bin bir zorlukla
    Mihriban Han›m› düşmekten koruyup doğumuna vesile oldular.
    Zavall› anne, bu k›z› doğurduktan sonra loğusa yatağ›nda şehit
    olarak vefat etti. Allah rahmet eylesin! Böyle şeyler doğald›r, zaten
    başka ne diyebiliriz ki! Mustafa Meraki Efendi, eşi öldüğü zaman,
    on üç yaş›nda bir erkek çocuğu ve yeni doğmuş k›z›yla ortada
    kal›vermişti. Bu sebeple bir müddet mecburen evlenemedi. Son
    zamanlar›n en medeni şehri olan İstanbul’da bekâr yaşayabilmek
    mümkün olduğundan, bir süre daha bekâr yaşad›. Daha sonralar›
    da lüzum görmediği için evlenmedi. Mustafa Meraki Efendi evlenmedi
    fakat çocuklar›na, özellikle de k›z›na dad›l›k etmesi için
    yaş› ilerlemiş bir cariye ald›. O cariye çocuklara bakar, bir ihtiyar
    Rum kar›s› ev hizmetini görür, bir Ermeni kar›s› da aşç›l›k ederdi.
    Nas›l? Mustafa Meraki Efendinin evinin yönetim biçimini garip
    mi buldunuz? Bizim Mustafa Meraki Efendi alafranga yaşama
    tarz›n› seven bir adamd›. Hani şu on beş yirmi sene öncesinin İstanbul
    alafrangalar› var ya, onlar gibi severdi. Hem de nas›l severdi?
    Ekonomik durumu fazlas›yla iyi olduğundan Üsküdar’da bulunan
    konağ›, bağ›, bahçeyi ucuz pahal› demeden alafranga yaşamak için
    satm›şt›. Tophane’nin Beyoğlu’na yak›n bir mahallesinde yeni, güzel
    bir ev inşa ettirip buraya yerleşmişti. Alafrangaya olan merak›n›n
    derecesini kâgir tarzda yapt›rd›ğ› evden anlay›n›z. Şimdi böyle bir
    semtte, böyle bir evde, bu kadar Bat›l› yaşam tarz› içinde olan adam,
    evine şöyle böyle kişileri doldurur mu? Özellikle arada bir gelen
    Bat›l› dostlar›na hizmet etmek için Rum ve Ermeni hizmetçilere
    ihtiyac› ortadayd›.
    Bizim burada as›l amac›m›z Felâtun Beyi okuyucuya tan›tmak
    olduğundan, babas› Mustafa Meraki Efendinin mazisi hakk›nda
    da bilgi vermeyi uygun gördük. Çünkü Felâtun Beyi tan›mak için
    Felâtun Bey ile Râkım Efendi
    • 7 •
    öncelikle onun ailesinin geçmişini bilmek gerekir. Böylece onun
    davran›şlar›, düşünceleri her türlü hali daha kolay anlaş›labilir.
    Felâtun Beyin çocukluğunu anlatmak için ayr›nt›ya ihtiyac›m›z
    yoktur. Mustafa Meraki Efendi iyi bir alaturka yaşam›n ard›ndan,
    yine kendi isteğiyle daha rahat, daha farkl› gördüğü alafranga
    yaşam›n içine girmiştir. Bu değişim, onun kendi maddi ve manevi
    zevklerindeki tercihlerden kaynaklanm›şt›r. Bu yönüyle değerlendirildiğinde,
    böyle bir adam›n öksüz kalan bir çocuğu nas›l
    yetiştireceğini herkes tahmin edebilir.
    Çocuk, Rüştiye mektebine1 verilmişti. Çantas› elinde her gün
    okula gider gelirdi. Bir de haftada iki kez özel ders için gelen
    Frans›z bir hocas› vard›. Mustafa Meraki Efendinin kendisi öyle
    tahsil görmüş adamlardan değildi. Dolay›s›yla çocuğunun eğitimi
    için gerekli ilgiyi gösteremedi. O, oğlunun mektebe gidip gelmesini,
    özel Frans›z hocas›n›n olmas›n› bir çocuğun eğitimi için yeterli
    görürdü. Oğlunun gördüğü eğitim böyle olunca, k›z›n›n eğitiminin
    ne halde olduğunu tahmin edebilirsiniz. Hemen şunu hat›rlatal›m
    ki, bu çocuklar›n giyim kuşamlar› son derece iyiydi. Beyoğlu’nda
    çocuk elbisesi olarak ne moda olduysa, Meraki Efendi herkesten
    önce onu al›p çocuklar›na giydirmeye kendisini mecbur hissederdi.
    Ha!.. Bak biz şunu hat›rlatmay› unuttuk. Bizim Mustafa Meraki
    Efendinin ismi yaln›zca Mustafa Efendidir. “Meraki” lâkab› kendisine
    sonradan verilmiştir. Çünkü bu adam›n baz› garip halleri
    vard›r. Mesela, kendi evinde mükemmel bir yemek dururken, o baz›
    akşamlar gidip Beyoğlu’nda bir bakkal dükkân›nda çiroz, zeytin gibi
    şeyler yerdi. Soranlara da “Ne yapal›m merak›md›r.” derdi. Yine baz›
    geceler, Naum’un tiyatrosuna karş›l›k Elmadağ›’nda bal›kç› ve kuşbaz
    tak›m›n›n gittikleri yerlere gitmesine bir anlam veremeyenlere
    “Merak bu ya!” gibi karş›l›klarda bulunduğundan “Merak›md›r.”,
    “Merak bu ya!”, “Merak›ma dokundu.”, “Merak›m elvermez.” sözleri
    kendisine “Meraki” lâkab›n›n verilmesine sebep olmuştu.
    Ahmet Mithat Efendi
    • 8 •
    Buraya kadar sunduğumuz bilgilerle, bizim Felâtun Beyin geçmişine
    bak›l›p şimdiki halleri tahmin edilebilir. Şimdi yine, Mustafa
    Meraki Efendinin k›rk beş, oğlunun yirmi yedi, k›z›n›n da on dört
    yaşlar›nda olduğu zamanlara dönelim.
    Felâtun Bey, önemli kalemlerin2 birisinde memurdu. Devlet
    dairelerinde baz› efendiler vard›r, yüksek makamlara gelebilmek
    için kâtiplik zamanlar›n› gece gündüz çal›şmaya ay›r›rlar. Bunun
    gibilerini herkes tan›r ya! Bizim Felâtun Bey bunlardan değildi.
    Ayda eksiksiz yirmi bin kuruş geliri olan bir baban›n tek oğlu olup,
    kendisini Eflâtun’larla bir tutan bu adam›n hiçbir şeye ihtiyac›
    yoktu. Buna dayanarak, cuma günü mutlaka bir piknik yerine
    gidip cumartesi bir önceki günün yorgunluğunu ç›kar›r. Pazar
    günleri piknik yerleri daha alafranga olduğundan hiç gitmezlik
    edemez! Pazar›n yorgunluğunu da pazartesi ç›kar›r. Sal› günü
    daireye gitmek için haz›rlansa da, havay› ziyaret için pek uygun
    bulup eş dost ziyaretine ç›kar; bu günü de böylece tatil ilân etmiş
    olur. Çarşamba günü “alt›dan dokuza”3 kadar dairede haftan›n
    olaylar›n› dinler, akşam için, sohbet edecek kendisi gibi genç birilerini
    bulup Beyoğlu’nda oturur. Böylece Perşembe gecesi alafranga
    eğlence yerlerinde geçirilir, sabahlan›r, Perşembe günü de akşama
    kadar uyunurdu. Nihayet yine cuma gelir ve işte şu bir haftal›k
    meşguliyet nas›lsa diğer haftalar da birbirine benzer şekilde geçerdi.
    Böyle haftada üç saat kaleme gidip onu da binbir türlü hikâye
    dinlemekle geçiren bir delikanl› ne öğrenebilir ki?
    Nas›l ne öğrenebilir? İşte Felâtun Bey öğrenmiş ya! Yaz›s› var,
    okumas› var, Frans›zcas› var. Zeki, anlay›şl›, becerikli... Özellikle
    de her ay eline geçen yirmi bin kuruşluk baba geliri! Bir adam›n
    dünyada öğreneceği daha ne kald› ki?
    Bak›n şimdi, Allah için söyleyelim, Felatun Beyin yeni ç›kan
    eserlere merak› oldukça fazlad›r. “Can›m şöyle bir eser bas›lm›ş.”
    dediler mi Felatun Bey için “Onu görmedim.” demek olamazd›.
    Felâtun Bey ile Râkım Efendi
    • 9 •
    Hangi kitap ç›karsa ç›ks›n, sat›c›lardan kendisine daima kitap
    götürmeye al›şm›ş olan, en önce Felatun Beyin kitab›n› götürüp
    Beyoğlu’nda ciltçi Gulam’a teslim eder, o da güzel bir alafranga
    cilt yap›p arkas›na alt›n yald›z ile A-P harflerini bast›ktan sonra
    götürüp Felatun Beyin uşağ›na verirdi. Felatun Bey akşam eve
    gelince kitab› görür, oldukça titiz, düzenli bir şekilde kütüphanesine
    yerleştirirdi.
    Frans›zca bu iki harfi tan›rs›n›z. Birisi “elif” birisi “pe” harfleridir.
    “Elif” Felatun Beyin isminin ilk harfi, “pe” ise Felatun
    sözcüğünün Frans›zcas› olan Platon kelimesinin birinci harfidir.
    Alafrangada bir adam›n isminin veya isimlerinin ilk harfini ya da
    harflerini belirtmek âdeti vard›r. Buna o adam›n “markas›” denilir.
    Burada amac›m›z Felatun Beyi eleştirmek değil, onun bütün
    hallerini okuyucuya olduğu gibi sunmakt›r. Fakat şunu da belirtelim
    ki:
    Felatun Bey bu kadar zengin olduğuna, bu kadar kendine güvendiğine
    göre tavr›ndan, azametinden geçilmemek gerekir, fakat
    bizimkinin hali pek de öyle değildi. Alafrangal›ğ›n ne demek olduğunu
    bilirsiniz ya? İnsan herkese alçak gönüllülük göstermeye,
    herkesin yüzüne gülmeye mecburdur. Öyle zamanlar olurdu ki
    Felatun Beyin uşağ›, beyinin bir adam ile gayet tatl›, nazikane
    konuştuğunu görünce “Bu efendi bizim beyin dostu olmal›.” düşüncesine
    kap›l›r, sonra da durumun tersine döndüğünü, efendisinin
    o adama sövüp sayd›ğ›n› görünce şaş›r›p kal›rd›. Asl›nda eskiler,
    arkas›ndan sövüp sayacağ› bir adam›n yüzüne böyle nezaket göstermeyi
    mertliğe uygun bulmazlar. Alafranga olanlar ise “Mertlik,
    ahmakl›kt›r.” diye hüküm verirler.
    Burada Felatun Beyin uşağ›n› and›k ama onu birazc›k olsun
    tan›tmad›k. Bu Mehmetçik Gastangal›’dan yeni gelmiş, daha dünyay›
    öğrenmemiş, ayda yüz kuruşa mecbur olan, aferinlere muhtaç
    bir adam. Bu adam ki hizmet ettiği efendisinin bir oğluyla bir k›z›
    Ahmet Mithat Efendi
    • 10 •
    olduğunu yeni öğrenebilmiş hatta onlar›n isimlerinin “Pantolan
    Bey”, “Merdivan Han›m” olduğunu ancak ezberleyebilmişti. Ne
    zannettiniz? Felatun isminden “Pantolon”, Mihriban isminden
    “Merdivan” kelimesini ç›kartmay› öyle kolay m› zannediyorsunuz?
    Mehmetçik, as›l büyük efendiye “Merakl› Efendi” derse de, efendisinin
    isminde “L” olmad›ğ›n› fark edip bunu yanl›ş söylediğini
    anlad›ğ›nda mahcup olurdu. Mehmet memleketinde, biraz olsun,
    okumay› öğrenmişti.
    Meraki Efendinin alafrangal›ğ›na karş›l›k böyle bir Mehmetçiği
    konağ›na alm›ş olmas›na şaşmay›n›z. Onu eğitecekti. Eğitmeye
    başlam›şt› bile.
    Meraki Efendi bir gün, “Mehmet! Beyefendi ne yap›yor?” deyip
    de Mehmet’ten “Çorba içiyor.” cevab›n› al›nca “Oğlan öyle
    söyleme; ona alafrangada ‘sopa yiyor’ derler.” demiş ve Mehmet
    “Hay›r efendim! Allah göstermesin, sopa yediği yok, çorba içiyor.”
    karş›l›ğ›n› vermişti. Bu cevaba Meraki Efendi meraklanmay›p
    “Oğlum! Alafrangada çorban›n ismi sopad›r, bunlar› birer birer
    öğrenmeli.” diye nasihat etmişti. İşte anlay›n›z, Mehmet Efendi
    bile yavaş yavaş alafranga olmaya başlam›şt›.
    Nas›l olmas›n ki, olmamak mümkün mü? Büyük Efendi neyse
    ne amma, küçük bey Felatun Efendi Frans›zcadan başka söz söylemiyor
    ki! Sütlü kahve isteyeceği zaman “kafe ole” diyor, Mehmet
    ise bunu, “kovala”dan başlay›p önceden öğrenmiş olduğu “karyola”
    kelimesine kadar deneye deneye ister istemez öğreniyordu.
    Felatun Beyin k›yafetini sorarsan›z, tarif etmekten aciziz.
    Şu kadar›n› söyleyelim… Hani Beyoğlu’nda elbiseci veya terzi
    dükkânlar›nda modalar› göstermek için mukavvalar üzerinde
    birçok resimler vard›r ya, işte bunlardan birkaç yüz tanesi Felatun
    Beyde vard›r. Elinde resim, endam aynas›n›n karş›s›na geçer,
    kendisini o resme benzetinceye kadar uğraş›rd›. Hem kendisini iki
    Felâtun Bey ile Râkım Efendi
    • 11 •
    gün ayn› k›yafetle göremezsiniz ki “Felatun Beyin k›yafeti şudur.”
    demek mümkün olsun.
    Felatun Beyin şeklini, yüzünü k›saca tarif edebiliriz. Ortaca
    boylu, zarif, ince endaml›, sar›ca benizli bir delikanl› olup, kaşlar›,
    gözleri siyah, saçlar›, ağz›, burnu hep bir kad›n›n beğeneceği
    kadar güzeldi.
    Felatun Bey hakk›nda bu kadar bilgi alm›şken biraz da Mihriban
    Han›m hakk›nda bir şeyler öğrenelim.
    Bu k›z her bak›mdan Felatun Beye benzerdi; kardeş olduklar›
    belliydi. Mihriban Han›m bir bayan olarak daha ince, daha zarif
    ve güzeldi.
    Mihriban Han›m, diğer k›zlar gibi oya yapmas›n› bilmez. Çünkü
    alafrangalarda böyle şeyler yoktur. Kese, çorap gibi şeyleri
    de bilmez, çünkü onlar› ancak modist k›zlar örer. Nak›şlar› yine
    onlar işler. Yapma çiçekler Beyoğlu’nda çok! Bunlar› yapmak için
    neden zahmete girsin? Çamaş›r y›kamak, ütülemek hizmetkârlar›n;
    yemek pişirmek de aşç›n›n işidir. Hatta saçlar›n› taramak için bile
    başkas› görevlidir.
    Alafrangada k›zlar iyi bir eğitim, öğretim görürler. Zavall›
    k›zcağ›z öksüz büyüdüğünden pek çok şeyde olduğu gibi bundan
    da nasibini alamad›. Babas› m›z›ka öğretmek için iyi bir piyano
    öğretmeni getirmişti. Fakat madam kendisi çal›p babas› dinlediği
    için Mihriban Han›m “taş alt›nda bir y›lan, kaşlar› durur divan”
    şark›s›ndan başka bir şey öğrenemedi.
    Bununla birlikte k›zcağ›z hoppa m› hoppa, şen mi şen!.. Art›k
    bir genç k›z olduğundan birkaç yerden görücüye gelmişlerdi.
    Babas›n›n şu meşhur serveti, özellikle servet merakl›lar›n›n dikkatini
    çekiyordu. Mihriban Han›m görücülere oğullar›n›n ne işle
    uğraşt›klar›n› sorar, “katip” cevab›n› al›nca “Oh! Cebi delik!”
    der, “asker” cevab›n› al›nca “yar›m kundural›”, “hoca” cevab›n›
    Ahmet Mithat Efendi
    • 12 •
    al›nca da “sar›msak başl›” diyerek hepsine bir kulp uydururdu.
    Görücüler, “A han›m k›z›m niçin böyle söylüyorsunuz? Oğlumuz
    şöyledir böyledir.” diyecek olsalar bir püsküllü kahkaha koyuverip
    “Oh, kalm›ş›m kalm›ş›m da, sizin oğlunuza m› kalm›ş›m. Han›m
    oğlunuza başka bir yerden k›z aray›n›z.” diye kalkar yürüyüverirdi.
    Nas›l, Mihriban Han›m›n bu kadar serbest oluşuna şaş›r›yor
    musunuz? Şaş›rmay›n›z. Çünkü k›zcağ›z evin han›m› olarak büyümüş,
    gelin de kay›nvalide de kendisi olmuştu.
    Eğer Felatun Bey, Mustafa Meraki Efendi ve Mihriban Han›m›n
    tasvirlerinden size usanç geldiyse, aff›n›za s›ğ›nmakla beraber, son
    olarak şunlar› bildirmeden geçmemek için müsaadenizi rica ederim.
    Bu baba, oğul, k›z üçü bir yerde bulunduklar› zaman baba ile
    oğul, Mihriban Han›m›n bir çiçeğini veya eldiven giyişini beğenmeyecek
    olsalar k›zcağ›z›n üç gün üç gece ağlayacağ›n› bildikleri
    için, baş›na bir çiçek değil, saks› giymiş olsa bile, pek güzel olduğuna
    dair yeminler ederlerdi. Üstelik buna mecburdular. Felatun
    Beyin de bu türden zaaflar› vard›. Mesela, ortaya koyduğu bir fikri
    babas› onaylamasa, babas›n› orada bozar, onun cehaletini ortaya
    koymaktan çekinmezdi. Bu sebeple de biçare adamcağ›z, huyunu
    çok iyi bildiği oğlunun yan›nda utanmamak için onun her dediğini
    mecburen onaylard›. Hatta bir gün, baba ile oğul aras›nda, günlerin
    uzay›p k›salmas›n›n hangi sebebe dayal› olduğuna dair bir
    bahis aç›lm›şt›. Mustafa Meraki Efendi, bu konuda kendi fikrini
    söylemekten çekindiği için oğlunun görüşünü bekledi. Çocuk “K›ş
    mevsiminde havalar bulutlu olduğu için, bulutlar güneş ›ş›nlar›n›n
    bize ulaşmas›n› engeller.” dediği zaman pederi “Maşallah, maşallah,
    gerçekten Eflatunlar4 aciz kalacak. Vallahi ben de öyle olduğunu düşünüyordum
    ama bir kere de sizin fikrinizi almak istedim.” demişti.
    Sonra baba oğlunun bu fikrini orijinal bularak, bu meseleyi
    zaman›m›zda ç›kan fen dergilerinin birisinde yay›nlamak üzere
    matbaaya götürdüyse de kabul ettiremeden geri döndü.

Sayfayı Paylaş