Din ; aşkı da, aşık olanları da seviyor

Konu 'İslam' bölümünde Lethe tarafından paylaşıldı.

  1. Lethe

    Lethe Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    12 Nisan 2010
    Mesajlar:
    8.551
    Beğenileri:
    8.201
    Ödül Puanları:
    113

    [​IMG]

    Geçen yıl Sevgililer Günü öncesinde bir arkadaş toplantısında söylenenleri hâlâ unutmadım. Aksiyon’da yazıyor olmam nedeniyle muhatap hasbelkader ben olsam da söylenenler, toplumun önemli bir bölümünü zan altında bırakıyordu.

    O mecliste bulunanlardan biri diyordu ki; “Önümüzdeki hafta biz Sevgililer Günü’nü kutlayacağız. Sizinse böyle bir kaygınız yok. Çünkü İslam, Sevgililer Günü’nü reddettiği gibi insanların birbirlerini sevmelerine, âşık olmalarına da sıcak bakmıyor. Hatta evlenecek insanların dahi birbirlerini nikahtan önce görmelerini yasaklamış. Dolayısıyla böyle bir günün inançlarının emrettiği gibi yaşamaya çalışanlar için hiçbir anlamı yok”. Ben dilimin döndüğü kadar (bu konuda o zaman için pek döndüğünü söyleyemem) bir şeyler söylemeye çalıştım. Tasavvuf dedim, Allah aşkından sözettim. Ama doğrusu söylediklerim beni dahi tatmin etmedi. Sonrasında merak ettim ve araştırdım. Konunun uzmanlarıyla görüştüm, ilgili ayetleri ve hadisleri inceledim. Gördüm ki, o arkadaşım yanılıyor. İslam ne sevgiye karşı çıkıyor, ne de sevgiliye. Tasavvufta olduğu gibi sadece Allah aşkının değil, karşı cinsler arasındaki aşkın da kutsallığı vurgulanıyor. Hatta âşık olup da iffet ve namuslarını koruyanlar için İslam’daki en yüksek mertebe vaad ediliyor. Keşfu’l Hafâ’da yer alan bir Hadis—i Şerif’te deniyor ki; “Kim âşık olur da iffetini korur, halini gizler ve bu yüzden ölürse şehid olarak vefat eder”. İslam’da şehitlikten daha yüksek bir mertebe olmadığı dikkate alınırsa İslam’ın aşka ve âşıklara bakışının nasıl olduğu ortaya çıkıyor.

    Aşk yok, muhabbet var

    Kur’an—ı Kerim’de aşk sözcüğü yer almıyor. Sevgiyle ilgili ayetlerde daha çok hub, meveddet ve muhabbet kelimeleri kullanılıyor. Ancak kelime olarak olmasa bile anlam olarak Kur’an—ı Kerim’de aşk pek çok yerde geçiyor; “İman edenler Allah’ı daha şiddetle severler” (Bakara, 2/165). İslam alimleri de aşkı aşırı sevgi olarak tanımlamışlar. Zeliha’nın Hz. Yusuf’a duyduğu sevgi de (Yusuf Suresi, 12/30) aşkın tanımına uyuyor. Kur’an—ı Kerim’de bu sureye Ahsenül—Kasas (Hikayelerin en güzeli) denilmiş. Hz. Yusuf ile Züleyha’nın aşk macerası daha sonraki şairler için de esin kaynağı olmuş ve bu hikaye çerçevesinde mesneviler kaleme alınmış.

    Muhabbet ise; “Maddi veya manevi haz veren bir şeye duyulan meyil, bir nesneye ya da şahsa ilgi göstermeye iten duygu” olarak tanımlanmış. Ancak kimi alimler buna da karşı çıkmış ve muhabbetin insani bir duygu olarak tanımının yapılmasının imkansız olduğunu söylemişler. İşte tanımlanamayan muhabbetin ileri boyutuna aşk denmiş. İkisi arasında nasıl bir sınır olduğu ise belirlenememiş. Zaten bu yüzden de İslam tarihinde aşk yerine muhabbet, muhabbet yerine de aşk terimleri kullanılmış.

    Kur’an’daki bir çok ayette, Peygamber Efendimizin “Habibullah (Allah’ın sevgilisi) olarak anılması da İslam’ın aşka verdiği önemi göstermesi bakımından dikkat çekici olsa gerek. Sûfilere göre Allah’ın sevgiyle tecelli etmesinden âlem meydana gelmiştir. Bu görüşü benimseyenlere göre âlem aşktan yaratıldığı için her zerrede aşkın izini görmek mümkün.

    Aşkla ilgili İslam tarihinde söylenmiş o kadar çok söz var ki, bunların hepsini yazmaya kalksak biz yazmaktan, siz de okumaktan bıkarsınız. Zaten bizim de İslam’ın aşk terminolojisinin tarihsel gelişimini izlemek gibi bir düşüncemiz yok. Kesin olan bir şey var: İslam ne aşka, ne de âşıklara kapıyı kapatmış. Aksine yaratıcısının aşk üzerine kurdum dediği tabiatta aşkın yaşatılmasını istemiş. Başlangıçta İslam alimleri aşk sözcüğünü kullanmaktan çekinse bile, İslam’ın ikinci yüzyılından itibaren aşk gerek kelime, gerekse anlam olarak İslamî terminolojideki yerini almış. Aşkın çeşitleri üzerine kafa yorulmuş. Aşkı kimileri iki alt başlıkta, kimileri ise beş alt başlıkta incelemiş. Aşk konusunda yazılan tasavvufi eserlerin en genişi olan Ahbarü’l Aşıkîn kitabının yazarı Ruzbihan—ı Bakli, aşkı; behimi (hayvani), tabii, ruhani, akli ve ilahi olarak beşe ayırmış.

    Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Süleyman Uludağ, İslam Ansiklopedisi’nin aşk ile ilgili maddesinde Bakli’nin beşe ayırdığı aşk ile ilgili şunları yazmış: Behimi aşk ayyaş, günahkar ve aşağılık kimselerin tanıdıkları nefs—i emmarenin eseri olup aslında heva ve hevesten ibaret olan aşktır; şehveti ve nefsi arzuları tatmin etmeyi hedef alır. Makul ve meşru çerçevede olmayan behimi aşk kötü ve günahtır. Tabii aşk, unsurlardaki letafetten hasıl olan maddi ve cismani bir aşk olup aklın ve ilmin hakimiyetinde olmazsa kötüdür. Ruhani aşk seçkinlerde bulunan maddi ve manevi güzelliklere karşı duyulan aşktır. Böyle bir aşka tutulan kimse kendisini şehvetten korursa bu aşk onu arifler derecesine ulaştırabilir. Akli aşk ise melekût aleminde tecelli eden güzellikleri temaşadan hasıl olur. İlahi aşka buradan geçilir. İlahi aşk aşkların en yücesidir.

    Bakli, aşkı beşe ayırmış olmasına rağmen İslami literatürde hakim olan düşünce aşkın iki çeşidi olduğu yönünde. Bunlardan birincisi ilahi aşk, ikincisi ise beşeri aşk. Yaygın görüşe göre aslolan ilahi aşktır. Beşeri aşk ise daha çok bir araçtır. Tasavvufçular, beşeri aşkı ilahi aşka götüren bir vasıta olarak görürler. Aşk üzerine yaratılan bu dünyada amaç yaratanı sevmektir. Yaratanın âşık olduğuna âşık olmaktır. Yine tasavvufta Peygamberimizin Allah’a âşık olduğu gibi, Allah’ın da resulüne aşık olduğu düşüncesi yaygın olduğu için, insanların beşeri aşklar yerine ilahi aşka yönelmeleri tavsiye edilmiş.

    Mutasavvıfların aşka bu kadar önem vermelerinin nedeni akılla Allah’a ulaşmanın mümkün olamayacağını savunmalarıydı. Onlara göre Allah’a varmak ancak aşkla mümkün olabilirdi. Mevlânâ da aklın dünyevi işlerdeki fonksiyonunun öbür dünya ile ilgili durumlarda yeterli olmadığını söylemiş. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlilerinden Prof. Dr. Mustafa Kara’ya göre insani aşk güzel ama asli hedef değil; “Hedef, bu temeller üzerinde yükselecek abide ile birlikte ballar balını aramaktır. Hedef, bu insani aşkın sağladığı gönül devleti ile kalb dünyamızın imkanlarını genişletmek ve geliştirmektir. Hedef, tam kapasite ile çalışan bir gönülle gönüller sultanına doğru kanatlanıp uçmaktır. Esas yiğitlik, insani aşkı ilahi aşka dönüştürebilmektir.”

    İnsanlar birbirine âşık olabilir

    Prof. Dr. Kara esas yiğitliğin insani aşkı ilahi âşka dönüştürmek olduğunu söylerken, önemli bir gerçeğe daha dikkat çekiyor. Evet insani aşk vardır ve önemlidir. Yine Kara’nın söyledikleri yıllardır devam eden bir tartışmadan ipuçları veriyor. İslam alimleri beşeri aşk ile ilahi aşk arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği hususunda hiç bir zaman tam bir mutabakat içinde olmamışlar. Ağırlıklı görüş beşeri aşkın bir araç olduğu yönünde iken, önemli sayıda din bilgini de bütün beşeri aşkların ilahi aşka gitmesi gerekmediğini, beşeri aşkın da başlı başına bir olgu olarak kabul edilmesi gerektiğini söylemişler. Prof. Dr. Süleyman Uludağ da beşeri aşkın sadece bir araç olmadığını düşünenlerden; “Pek çok aşk hikayesi vardır ki, ilahi aşka ulaşmadan noktalanmıştır. Tabii ki beşeri aşktan ilahi aşka geçişlerin yaşandığı aşklar da olmuştur. Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’unda anlatılan aşk böyledir. Mutasavvıflara göre aslolan ilahi aşktır. Ama ilahi aşka yabancı olanların beşeri aşkı yaşamaları, aşkı yaşamamalarından daha iyidir. Zira beşeri aşkı yaşayanlar ilahi aşk alanında daha kolay mesafe kaydederler. Onun için mürit olmak maksadıyla dergaha gelen tâlibe şeyhin ilk sorusu; ‘Hiç âşık oldun mu’ olur. Talibin cevabı hayır olursa bu defa şeyh ona der ki; “Var, git âşık ol da öyle gel’.” Muhiddin—i Arabi ise aşkı tabii, ruhi ve ilahi olarak üçe ayırmış ve şöyle demiştir; “Mecazi aşk, hakiki aşka giden yolda bir deneyiş, belki bir duraktır. Hakiki aşka erişmek için mecazi aşk şart değildir. Ama olursa da kötü karşılanmaz.”

    Âşıktır, hoşgörü ister

    Kur’an—ı Kerim’de beşeri aşka tamamiyle insani ve doğal bir olay olarak bakılmış, dini ve ahlaki kuralların ihlal edilmediği aşk kötülenmemiş, aksine tutkun ve sevdalı oldukları halde iffet ve namuslarını koruma başarısını gösterenler takdir edilip örnek kişiler olarak gösterilmiş. Beşeri aşka tamamen insani ölçülerle yaklaşıldığı için de âşık olmak, sevdalanmak, birine vurulmak insanın iradesi dışında gelişen bir duygu olarak kabul edilmiş. Bu yüzden âşıklara mecnun ya da divane denilmiş. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Ebu Davut’un naklettiği bir hadisinde “Senin bir şeye olan sevgin seni kör ve sağır eder” diyerek, aşıkın içinde bulunduğu ruh halini anlatmış. Yine Kur’an—ı Kerim’de yer alan bir ayette (Âl—i İmran 14); “Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir” denilerek kadınlara ilgi duymanın, onları sevmenin hiçbir sakıncası olmadığı anlatılmış. Bir başka hadiste (Nesai— İşretünnisa) “Kadınlardan sonra Allah resulüne en sevgili olan şey atlardır” buyrulmuş. Yine Nesai İşretünnisa’da yer alan bir hadise göre Peygamber Efendimiz, “Dünyada bana kadın ve güzel koku sevdirildi. Asıl gözümün aydınlığı ise namazdır” diyerek, karşı cinse olan duygunun, ne kadar insani olduğunu göstermiş.

    Beşeri aşka karşı çıkanların dahi reddedemedikleri şey, hiçbir yerde bu aşkın yasak olduğuna dair bir hükmün bulunmaması. Ancak tabii ki kastettiğimiz aşk meşru zemin içinde yaşanacak. Cinsellikten arındırılmış, tamamen hissi duygularla yaşanan aşktan sözediyoruz. Birincisi Bakli’nin dediği gibi hayvani aşka giriyor ki, bu kesinlikle yasak. Cinsellikten arındırılmış bir aşka ise din şehitlik mertebesini dahi açık bırakıyor.

    Aşkın edebiyatı

    Aşkı keşfeden ve tartışan sadece İslam alimleri olmamış. Şairler ve yazarlar da aşk üzerine şiirler, denemeler yazmışlar. İslam edebiyatına baktığımız zaman, özellikle şiirin neredeyse tamamen aşk teması üzerine kurulmuş olduğunu görüyoruz. İslam edebiyatında aşkın zirveye çıkışı ise divan edebiyatı ile olmuş. Prof. Dr. İskender Pala divan edebiyatının baştan sona aşkın beyanıyla dolu olduğunu ve aşk konusunda söylenmemiş bir söz bırakılmadığını söylerken klasik edebiyatımızın aşka verdiği önemi anlatıyor. Pala’ya göre divan edebiyatında her türlü aşk vardı. Tabii aşktan ilahi aşka, mecazi aşktan ruhani aşka, platonik aşktan bedensel aşka bütün aşklar anlatılmış. Her aşk kendi şairini çıkarmış.

    Platonik aşk Fuzuli ile zirveye çıkmış. Fuzuli’ye göre vuslata erişmeyen aşk en güzel aşktı. O, aşkında istiğna sahibiydi ve sevgiliye yük olmak istemezdi. Bu nedenle de sevgiliden ne iyilik, ne iltifat beklerdi. Almadan vermek, kazanmadan kaybetmek taraftarıydı. Kaleme aldığı Leyla ile Mecnun mesnevisinde de ilahi aşka giden yolu göstermiş. Fuzuli’nin şu itirafı Divan şairlerinin platonik aşk konusundaki genel düşüncesini göstermesi bakımından dikkat çekici olsa gerek; “İlim tahsil ederek yüksek mevki elde etmek, ancak olmayan bir hayal imiş. Âlemde her ne varsa aşk imiş; ilim, sadece kuru laftan ibaretmiş.

    Tasavvufi aşkın temsilcisi ise Şeyh Galib. Şeyh Galib, tasavvufi aşka dair başlıbaşına bir şaheser olan eseri, Hüsn—ü Aşk’ı yazmış. İlk bakışta beşeri bir aşkın hikayesi olarak kabul edilebilecek bir mahiyet gösteren bu mesnevi, aslında Hüsün ve Aşk’ın sufiyane güzellik terakkilerini anlatan tasavvufi bir aşk hikayesi olarak karşımıza çıkıyor.

    Ve beşeri aşk. Divan edebiyatında beşeri aşkı en çok Nedim konu etmiş. Nedim Fuzuli’nin aksine beşeri aşkın üzüntü ve elemleri yerine neşe ve sürurunu terennüm etmiş. Hicran, üzüntü ve elem, Fuzuli’nin hislerini ulvileştirerek beşeri aşkın üzerine çıkarırken; aşkın zevkini ve neşesini bizzat tatmak ve yaşamak isteyen Nedim, beşeri zevkler peşinde koşan bir âşık olmuştur. Nedim’in şiirlerinde ayrılık, hasret çekmek yoktur. O sevgiliden ayrı kalmayı asla istemez, sevgisiz kalmaya tahammül edemezdi.

    Aşkı keşfetmedik, zaten vardı

    İslam aşkı yasaklamamış derken, Amerika’yı yeniden keşetmedik. Zaten varolan bir gerçeği, yeniden hatırlatmak babında kaleme almaya çalıştığımız ve herkesin uzman olduğu bu konuda elbetteki pek çok hata yapmışızdır. Başta dediğim gibi hasbelkader eleştirilerin muhatabı ben olmuştum ve yine hasbelkader, İslamdaki insani aşkı yazmak bana düştü. İşin özü şu. Evet 14 Şubat Sevgililer Günü’nü başta söylediğim eleştiriye muhatap olanlar kutlamadı. Tüketim toplumunun daha çok para kazanmak adına popüler yaptığı günlere sıkıştırılan sevginin, sevgilinin onlara göre bir anlamı yok. Aslolan gerçek sevgi. Gerçek aşk. Zamana sığdırılan, sembolleştirilen değil, hayatın içinde olan ve günlük yaşantımızın değil, bütün ömrümüzün besin kaynağı olan aşk. Hem ilahi aşk, hem de beşeri aşk. İkisi de makbul. Yeter ki, aşk olsun...

    NOKTA. Diyorlar ki, İslam nire, aşk nire.

    İKİ NOKTA. Cevap İslam alimlerinden geliyor; “İslam’da ilahi aşk da vardır beşeri aşk da. Amaç ilahi aşka ulaşmaktır. Ancak bütün beşeri aşkların da ilahi aşkla neticelenmesi gerekmiyor.”

    ÜÇ NOKTA... Ben de diyorum ki, “Aşk İslamın içinde.”


    Osman İridağ
    Aksiyon
    Albert Dark bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş