Din kültürü:Mu'tezile konu anlatımı

Konu 'Din Kültürü 11. Sınıf' bölümünde samed42 tarafından paylaşıldı.

  1. samed42

    samed42 Üye

    Katılım:
    4 Ocak 2010
    Mesajlar:
    19
    Beğenileri:
    13
    Ödül Puanları:
    0

    mutezileyi yazarsanız sevinirim ....
  2. samed42

    samed42 Üye

    Katılım:
    4 Ocak 2010
    Mesajlar:
    19
    Beğenileri:
    13
    Ödül Puanları:
    0
    arkadaşlar çok acil ihtiyacım var bu konuya lütfen cevap yazın!!!!
  3. _TutsaK_

    _TutsaK_ Üye

    Katılım:
    24 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    281
    Beğenileri:
    87
    Ödül Puanları:
    16



    MUTEZİLE MEZHEBİ


    İslam dininde kelam ilmini ilk vaz eden ilahiyat ekolü. Aynı zamanda İslam düşün*cesindeki ilk akılcı akım. Ehl-i sünnet dı*şında sayılmakla beraber Ehl-i sünnetin iti-kadî mezheplerinin teşekkül ve teessüsün*de rol oynamıştır.

    Mutezile itizal akidesini yani 'Menzile beyne'l-Menzileteyn' akidesini ileri süren kimselerdir. Rivayete göre vasıl b. Ata el-Gazzâl (öl. H. 13l/M 748) in Hasan el-Basrî (öl. H. 110/M. 728)nin meclisinden ayrılması (İtizal) ile başlamıştır. Mezhebin doğuşunu bu olaydan daha öncelere götü*rüp Mutezilc'nin başlangıçta siyasî bir te*şekkül olduğu ve Şii ve Harici hareketleri gibi aynı şartlar çerçevesinde doğduğu da ileri sürülmüştür. Kendilerine has yorumla*rıyla tevhid ve adalet, Mutezile'nin temel il*keleri olup bunun için Mutezile bilginleri kendileri için Ashabü'1-adl, Ehl-i tevhid ve'l-adl tabirlerini benimsemişlerdir.

    Temelleri Vasıl b. Ata ve Amr b. Ubeyd tarafından atılan Mutezile'nin Abbasî hali*fesi Memun tarafından benimsenerek resmî öğreti durumuna getirilmesi Mutezile alim*leri arasında ayrılığa yol açtı. Bağdat'ta ya*şayanlar, yönetimle uzlaşma ve işbirliği yo*luna gittiler. Memun, Mutezile karşıtı gö*rüşleri dolayısıyla bir çok alimi işkence, sürgün ve katletti. Buna karşılık ilk guruba nisbeten az da olsa yönetimi gayr-i meşru sayan Basra Mutezilîleri de vardı. Kelam

    alanında hakimiyeti iki yüzyıl süren Mute*zile, Eşarî'nin (öl. 942) ayrılmasıyla zayıf*ladı ve gittikçe güçlenen Sünnî kelam karşı*sında Önemini kaybetti.

    Mutezüe'nin karakteristik özelliklerini şöyle sıralamak mümkündür.

    a) Her şeyden Önce öğretileri bir müda*faayı hedef tutar; yani vahyi -nassı müdafaa eder

    . b) Dolayasıyla Kuran'a dayanır. Al*lah'ın vasıfları, isimleri ve dinin ahkamında sadece Kuran'a dayanırlar,

    c) Fikirlerini mücadeleci bir şekilde -cedel üslubuyla-müdafaa ederler. Diğer fırkaları ve İslam karşıtı fırkaları bu üslubla ilzam etmeye gayret sarfederler.

    d) Nazarî ve akılcıdır. Hasımlarını susturmak naslan müdafaa et*mek için felsefe'den istifade ederler, din meselelerini akıl ölçütüyle değerlendirir*ler.

    Mutezile Mezhebi kurulduktan bir müd*det sonra çok sayıda kola ayrıldı. Fakat bu kollar arasında Mutezile'nin Kelama dair akidesinini toplandığı bes esas (usul) üze*rinde bîr ihtilaf yoktur. Bu beş esas şunlar*dır.

    1- el-Menzile beyn el-Menzileteyn (îki menzile arasında orta bir menzile veya ma*kam). Yani büyük günâh işleyenler ne kâfir, ne de mü'mindirlcr. Onlar kâfirle mü'min arasında mânevi bir dereceye sahiptirler. Bir kelimeyle onlar fâsıktırlar. Allah onla*rın günâhlarını affetmez. Tevbe etmeden ölürlerse Cehenneme giderler **meden ön*ce tövbe ederlerse mü'min sayılırlar.

    2- Mutezile'nin ikinci prensibi Tev~ hicfd'iT. Bu sebeple onlara Ehl-i Tevhid ve*ya al-Muvahhİd de denir. Onlara göre kı*dem Allah'a mahsus yegâne sıfattır. Onlar Allah'ın Zatı ile kaim olan diğer ezelî sıfat*lan nefyeUiler. İddialarına göre Allah'ın zati ile kaim veya zatına ilâveten sıfatlar kabul etmek, birçok kadîmlerin var olduğuna (ta-addüd-i kudemâ) inanmak demektir. Allah, zâtı ile Âlimdir, Kadirdir ve Hayydır. İlim, kudret ve hayatla değil. Allah'ın ilmi vardır demek o âlimdir demektir. Sem, basar, ira*de ve kelâm sıfatlan hakkındaki düşüncele*ri de buna benzer. Onun kudreti var sözü de O kadirdir demektir.

    3- Adalet meselesi: Mutezile'nin bir di*ğer ad! Ua Ashabü'l- Adl'dır. Bu isim onla*rın şu anlayışının neticesi olmuştun

    İnsan kendi fiilinin hâlikidir. Allah insa*na bir işi yapıp yapmamak kudretini ver*miştir. Eğer böyle olmasaydı, insan yaptığı işlerden sorumlu olmazdı. İnsanın âhirette sorumlu tutulması, tam hareket hürriyetine sahip olmasındandır. Bir kimseye ihtiyarı olmadan yaptığı bir işten dolayı ceza veril*mesi, Allah'ın adaletine aykırı düşer. Oysa ki Allah kimseye zulmetmez ve kimsenin hakkına tecâvüz etmez. Bu husus Kur'anda-ki birçok âyetlere de tebliğ edilmiştir. Bu âyetlerin bazıları şunlardır Nisa, 40, Tevbe 70, Rum 9 Yunus 44.

    Diğer taraftan siyasî başka bir sebep de onları bu prensibi benimsemeye zorladı. Bu da devlet adamlarının zulmünden kurtul*maktı. Eğer insan kendi fiilinin hâl İki ol*mazsa, yaptığı zulümden Allah İndinde so*rumlu olmaz diye düşünülebilirdi. Bu dü*şünce de idarecileri zorbalığa yöneltebilir*di. Halbuki insanın kendi fiilinin hâliki ol*duğu kabul edilirse, hükümdarların yaptık*ları zulümlerin cezasını çekmekten korka*rak idarede adalet üzerine davranmaları dü*şünülebilirdi. Hâsılı Mutezile'nin bu pren*sipten beklediği sonuç bu idi.

    Onlara bu iddiaları yani kaderi inkâr et*meleri sebebiyle Kaderiye adı da verilir.

    Fakat Mutezilî olanlar bu ismi kabul etmek istemediler. İddialarına göre Kaderiye ismi daha çok "hayır ve şer Allah'tandır" diyen*lere lâyıktır. Onların bu ismi reddetmeye çalışmalarının sebebi Peygamberden riva*yet edilen bir hadise göre Kaderiye'nin Mecûsî sayılmasındandır. Hz. Peygamber, "Kaderiye bu ümmetin mecûsisidir" ve "Onlar kaderde Allah'ın hasımlarıdır", de*diğine göre Kaderiye zemme şayan bir isimdir. Bu isim de şüphesiz kaderi ispatlı-yanlara değil, kaderi inkâr ederek Mecû-sî'ler gibi iki halik kabul eder gibi görünen Mutezileye daha lâyıktır.

    4- el-Va'd ve'l-Vaid: Mutezile kâmil imandan çıkmış, fakat tamamen küfre sap*mamış kimselerin yani fâsıklann cezalan*dırılmasını ve mü'min otup taat üzerinde bulunanların mükâfatlandırmasını Allah için vacip addeder. el-Va'd va'i-vaid dedik*leri prensibin özü budur. Bu da Allah'ın âdil olup kullarına zulmetmiyeceği fikrine da*yanıyor. Allah insanlara iyi şeylerin yapıl*masını ve kötü şeylerin terk edilmesini Kur'an'da emretmiştir. Bu hususta bir çok âyetler vardır. Bu âyetlerin hükümlerinin infaz edilmiveceğini kabullenmek, Allah hakkında, bir nevi iftira etmek demektir. Allah insanlara emir ve nehiyleri ayırsınlar diye, bir lütuf olarak, akıl vermiştir. In-san'ın sevap ve cezaya duçar olma vucûbi-yeti amelinde mündemiçtir.

    Mulezile'ye göre şefaat, kul hakkına ta*allûk eden günâhlarda hiç bir tesir icra et*mez. Ancak ibâdetlerde gösterilen gevşek*likler gibi hakkullah'a taallûk eden günâ*hları hafifletmekte müessir olabilir. Mute*zile Kur'andaki şefaati nefyeden âyetleri ol*duğu gibi kabul eder. Şefaati emreden âyet*leri ise dâvalarına uygun olarak te'vileder.

    5- el-Emr bi'l-Ma'ruf ve'n-Nehy ani'l Münker: Bu, iyi ve doğnı şeyleri emr, kötü ve çirkin şeyleri ise men etmek prensibidir. Emir, bir âmirin yani üstle bulunanın ken*dinden aşağı derecede olana bir şeyin yapıl*masına dair hitabıdır. Nchy ise üstün du*rumda olanın, aşağı mevkide olan bir kim*seden bir şeyi yapmamasını istemesidir. Ma'ruf kelimesine gelince: yapılması gere*ken iyi bir iş yahut fiildir.

    Bu beşinci prensip aşağı yukarı bütün İslâm fırkalarınca vacip görülmektedir. An*cak Ehl-i Sünnetle Mutezile arasındaki fark şudur: Ehl-i Sünnet iyi ve kötü şeylerin şer'an öğretilmiş ve açıklanmış olmasının gerektiğine inanır. Mutezile ise al-Emr bi'l-Ma'ruf va'n-Mchy ani'l Münker'in akıl yolu ile vacip olduğunu iddia ederler. Bazılarına göre sem'î de olabilir.

    Mutezile bu beş prensipten başka diğer bazı hususlarda da ittifak etmiştir. Bunlar*dan başlıcaları şu iki özelliktir:

    a) Allah'ın Kclâm'ı, emri ve nchy'i, mahlûktur.

    b) Allah Ahirctlc gözle görülmez.

    (SBA) Bk. Eşarîlik, Kelam



  4. Moderatör Özlem U.

    Moderatör Özlem U. Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    13 Ocak 2010
    Mesajlar:
    1.740
    Beğenileri:
    4.280
    Ödül Puanları:
    0
    MU'TEZILE MEZHEBI

    Islâm'da ilk zuhur eden ve akideleri aklin isiginda izah edip temellendirmeye çalisan büyük kelam ekolünün adi. Lügatta, "uzaklasmak, ayrilmak, birakip bir tarafa çekilmek" gibi anlamlara gelen "i'tizal" kelimesinin ism-i fail sigasindan meydana gelen çogul bir isimdir. Müfredi, "mu'tezilî"dir. Kelime, hemen hemen ayni anlamlarda Kur'ân-i Kerim'de de geçmektedir: "Eger bana iman etmezseniz benden ayrilin, çekilin" (ed-Duhân, 44/21); "Ben sizden ve Allah'tan baska taptiklarinizdan ayrildim" (Meryem, 19/48; ayrica bk. el-Kehf 18/16, en-Nisâ, 4/90).

    Mu'tezile'ye bu ismin hangi sebeple verildigi hususunda çesitli görüsler ileri sürülmüstür:

    Bu konuda en yaygin kanaat, devrin en büyük alimi sayilan Hasan el-Basrî (öl. 110/728) ile Mu'tezile'nin kurucusu Vâsil b. Ata (öl. 131/748) arasinda geçen su olaya dayanmaktadir. Hasan el-Basrî'nin, Basra camiinde ders verdigi bir sirada bir adam gelir ve büyük günah isleyenin bazilari tarafindan kâfir olarak vasiflandirildigini, günahin imana zarar vermeyecegini iddia eden bazilari tarafindan ise tekfir edilmeyip mü'min sayildigini söyler ve bu mesele hakkinda kendisinin hangi görüste oldugunu sorar. Hasan el-Basrî verecegi cevabi zihninde tasarlarken, ögrencilerinden Vâsil b. Ata ortaya atilir ve büyük günah isleyen kimsenin ne mü'min ne de kâfir olacagini, bilakis bu ikisi arasinda bir yerde, yani fasiklik noktasinda bulunacagini söyler. Halbuki, Hasan el-Basrî büyük günah isleyenin münafik oldugu kanaatindeydi. Iste bu hadiseden sonra Vâsil b. Ata, Hasan el-Basrî'nin ilim meclisinden ayrilir (bir rivayete göre de hocasi tarafindan dersten uzaklastirilir) ve arkadasi Amr b. Ubeyd (öl. 144/761) ile birlikte c*****n baska bir kösesine çekilerek kendisi yeni bir ilim meclisi olusturup görüslerini anlatmaya baslar. Bunun üzerine Hasan el-Basrî, "Vâsil bizden ayrildi (Kadi'tezele anna Vâsil)" der. Böylece Vâsil'in önderligini yaptigi bu gruba mu'tezile adi verilir (Abdulkerim es-Sehristanî, el-Milel ve'n-Nihal, Beyrut 1975, I/48; Abdulkâhir el-Bagdadî, el-Fark Beyne'l-Firak, Çev. E. Ruhi Figlali, Istanbul 1979, s. 101, 104).

    Mu'tezile ismini bu görüs etrafinda temellendirmeye çalisanlara göre, bu isim onlara muarizlari tarafindan verilmistir. Çünkü onlar, "Ehl-i sünnetten ayrilmislar, Ehl-i sünnetin ilk büyüklerini terketmisler, dinin büyük günah isleyen kisi (mürtekib-i kebîre) hakkindaki görüsünden ayrilmislardir. Takilan bu isim onlarin bu tutumunu gösteriyordu" (Irfan Abdülhamit, Islam'da Itikadî Mezhepler ve Akaid Esaslari, Çev. M. Saim Yeprem, Istanbul 1981, s. 94).

    Mu'tezile mezhebini siyâsî ve itikadî olmak üzere ikiye ayiran ve ikincisini birincisinin devami sayan bazi ilim adamlarina göre bu isim, çok daha önceleri mevcuttu. Bunlara göre, Hz. Osman'in sehit edilmesinden sonra meydana gelen Cemel ve Siffin savaslarinda tarafsiz kalip, savaslara katilmayanlar, Mu'tezile'nin ilk mümessilleridir. Sa'd b. Ebî Vakkas, Abdullah b. Ömer, Muhammed b. Mesleme ve Usame b. Zeyd gibi bazi kimseler meydana gelen savaslarda her hangi bir tarafi desteklemeyip, olaylardan uzak durmayi (itizali) tercih etmislerdi. Bu nedenle bunlara, "ayrilanlar bir kenara çekilenler" anlaminda Mu'tezile denmistir.

    Diger bir görüse göre ise, Vasil b. Ata mürtekib-i kebîre konusunda icma-i ümmete muhalefet ettigi için, ona ve taraftarlarina bu ad verilmistir. Mu'tezile'ye bu ismin verilmesinin sebebi, onlarin bu dünyadan el etek çekip, bir tarafa çekilerek zahidane bir hayat sürmelerinde arayanlar da vardir (I. Abdülhamit, a.g.e., s. 94 vd.; Kemal Isik, Mu'tezile'nin Dogusu ve Kelâmî Görüsleri, Ankara 1967, s. 52 vd.)

    Mu'tezile mezhebi, kaynaklarda daha degisik isimlerle de anilmaktadir. Fiillerde irade ve ihtiyari insana verip, insani fiillerinin yaraticisi kabul ettikleri iç:n el-Kaderiyye; Ru'yetullah, Allah'in sifatlari ve halk-i Kur'an gibi meselelerde Cehm b. Safvan'in görüslerine katildiklari için el-Cehmiyye Allah'in bazi sifatlarini kabul etmedikleri için de Muattila olarak zikredilmislerdir. Fakat onlar bu isimleri kabul etmeyip, kendilerini Ehlul-Adl ve't-Tevhîd olarak vasiflandirmislardir (Bekir Topaloglu, Kelâm Ilmi, Istanbul 1981, s. 170; Kemal Isik, a.g.e., s. 56 vd.).

    Mezhebin Dogusunu Hazirlayan Faktörler ve Tarihî Seyir:

    Islâm'da itikadî meselelerin gündeme gelip tartisilmasina sebep olan ve neticede itikadi mezheplerin dogusunu hazirlayan çesitli faktörler vardir. Bunlar ayni zamanda, bir itikadî mezhep ve yeni bir düsünme biçimi olan Mu'tezile mezhebinin dogmasina da zemin hazirlamistir.

    Bu faktörlerin basinda, müslümanlar arasinda zuhur eden ihtilaf ve çekismeler yer almaktadir. Çok ciddi boyutlara ulasan bu ihtilaflar neticesinde bir takim yeni meseleler ortaya çikmis ve tartisilmaya baslanmisti. Bu meseleler için teklif edilen çözümler, itikadi firkalarin dogmasina neden olmustur. Müslümanlar arasinda hararetle tartisilan meselelerden birisi de mürtekib-i kebîre'nin durumu idi. Haricîler, mürtekib-i kebîre'nin kâfir oldugunu iddia ederken, Mürciîler, mü'min oldugunu iddia ediyorlardi. Vâsil b. Ata ve taraftarlari ise, meseleye "el-menzile beyne'l-menzileteyn* (iki yer arasinda bir yer)" prensibiyle yeni bir çözüm sekli teklif ediyordu. Yaygin olan rivayete göre, bu çözüm önerisi ile Mu'tezile mezhebi ortaya çikmis oldu. Bu durumda Mu'tezile, müslümanlar arasinda zuhur eden yeni meselelere yeni bir bakis açisini ifade etmektedir.

    Mu'tezile'nin dogusuna zemin hazirlayan amillerden birisi de, Islâm dininin fetih politikasiyla ilgilidir. Müslümanlar çok kisa bir zaman zarfinda Arap Yarimadasini asarak bir çok ülkeyi kendi topraklarina kattilar. Degisik kültür ve dinlere mensup olan bu ülkelerin ilhaki ile, bir takim yeni problemler ortaya çikti. Bu ülke halklarindan Islam'i kabul edenler yaninda etmeyenler de vardi. Kabul etmeyenler mensup olduklari dinlerin savunmasini yaparken, kabul edenler de, eski kültürlerinin etkisinden tamamen kurtulamiyorlardi. Köklü bir geçmise sahip olan Yahudilik, Hristiyanlik, Seneviye, Zerdüstlük gibi din ve görüsler, zaman içerisinde müesseselesmis ve belli bir savunma mekanizmasi da gelistirmislerdi. Islâm dini için henüz böyle bir mekanizma mevcut degildi. Çok geçmeden müslümanlarla tartismaya dalan yabanci unsurlarla basedebilmek için güçlü bir diyalektik (cedel) yönteme ihtiyaç vardi. Iste bunu hisseden ve bu dogrultuda yöntem gelistirmeye çalisan ilk alimler Mu'tezilîler olmustur. Mu'tezile, yabanci kültürlerden de istifade ederek Islâm düsüncesine Kelâm metodunu getirmistir. Gayri müslimlere karsi Islam'i savunma ve akideleri aklî bir platformda degerlendirme yolundaki takdire sayan Mu'tezilî gayret Islam düsüncesine yeni bir renk katmistir.

    Mu'tezilî düsüncenin temel esprisi; Islâm akaidini aklî tefekkür zeminine oturtmak ve akilla çatistigi anda nassi aklin istekleri dogrultusunda tevil etmektir. Naklî düsüncenin yaninda, zaman içerisinde aklî düsüncenin de tesekkül etmesi; akli rehber kilan bir zümrenin ortaya çikmasi tabii bir durumdur. Bu durum, dinlerin normal seyri içerisinde tabii ve zorunlu bir merhalenin ifadesidir. Islam düsüncesinin bu merhalesinde aktif rol oynayan ve dolayisiyla felsefi düsünceye ve yeni ilimlere ragbet gösteren ilk kisiler Mu'tezilîler olmustur (Irfan Abdülhamit, a.g.e., s.121 vd.; Bekir Topaloglu, a.g.e., s. 171; Kemal Isik, a.g.e., s. 28; Muhammed Ebu Zehra, Islam'da Siyasi ve Itikadi Mezhepler Tarihi, Çev. E.Ruhi Figlali, Osman Eskicioglu, Istanbul 1970, s.180 vd.).

    Iste bu ve benzeri sartlar altinda Mu'tezile cereyani Hicri birinci asrin sonlariyla ikinci asrin baslarinda Vâsil b. Ata ve Amr b. Ubeyd'in önderliginde Basra'da ortaya çikti. Genelde kabul gören görüse göre, Mu'tezile akimi Vâsil b. Ata ile Hasan el-Basrî arasinda geçen tartisma neticesinde ortaya çikmistir.

    Mu'tezilî düsüncenin Basra'da ortaya çikisindan yaklasik bir asir sonra Bisr b. el-Mu'temir (öl. 210/825) baskanliginda Bagdat Mu'tezile ekolü de tesekkül etti. Temel prensipler itibariyle ayni görüsleri paylasan bu iki ekol mensuplari arasinda teferruatla ilgili bir çok görüs farkliligi da vardir. Vâsil b. Ata, Ebu'l-Huzeyl el-Allâf (öl. 235/850), Ibrahim en-Nazzâm (öl. 231/845), Ebu Ali el-Cübbâî (öl. 303/916), el-Câhiz (öl. 225/869) gibi Mu'tezilîler Basra ekolüne; Bisr b. el-Mu'temir, Sümame b. el-Esras (öl. 213/828), el-Hayyat (öl. 298/910) gibi Mu'tezilîler de Bagdat ekolüne mensuptur.

    Terceme faaliyetleri çerçevesinde Islâm kültür dünyasina kazandirilan yeni eserlerle birlikte, siyâsî etkenlerin de tesiriyle giderek güç kazanan Itizal akimi kisa zamanda devlet ricalini de cezbeder duruma geldi ve daha Emevîler döneminde bile halifeler düzeyinde kabul gördü.

    Bu mezhep bir fikir hareketi olarak Abbâsîler döneminde gelisip yayginlik kazandi. Abbasî halifelerinin Mu'tezile'ye karsi tutumlari genelde müspet olmustur. Harun er-Resîd döneminde (170-193/786-808) saraya kadar nüfuz etmis olan Mu'tezilî düsünce, altin çagini el-Me'mun (öl. 218/833), el-Mu'tasim ve özellikle el-Vâsik'in hilafetleri esnasinda yasamistir. Bu halifeler döneminde Mu'tezilî görüs devletin resmi mezhebi durumuna gelmis, Mu'tezile âlimleri de devlet ricâli nezdinde en muteber kisiler olarak saygi ve itibar görmüslerdir. Mu'tezile âlimleri, bu dönemlerde, halifeleri kendi düsünce ve kanaatleri dogrultusunda yönlendirdikleri gibi, kendileri de devletin yüksek kademelerinde mevki sahibi olmuslardir.

    Mu'tezile'nin devlet otoritesi ve resmi mezhebi haline geldigi, yaklasik 198-232/813-846 yilllarini kapsayan bu dönem, Ehli sünnet âlimleri ve müslüman halk açisindan ve izdirabin hüküm sürdügü bir dönem olmustur. Mu'tezile doktrinini devletin resmi görüsü olarak benimseyen, devrin hükümdarlari el-Me'mun, el-Mu'tasim ve el-Vâsik, bununla yetinmeyip resmi organlar vasitasiyla halki da bu görüsleri kabullenmeye zorladilar. Özellikle, Kuran-i Kerim'in yaratildigini varsayan (Halku'l-Kur'ân'i* Mu'tezîli görüsün devlet eliyle zorla kabul ettirilmeye çalisildigi bu dönem, Islâm mezhepleri tarihinde "mihne" olarak bilinmektedir. Basta Ahmed b. Hanbel (öl. 241/855) olmak üzere, resmi düsünceye karsi çikan pek çok Islâm âlimi, bu tutumlarindan dolayi mahkûm edilip iskenceye maruz kaldilar.

    Bir tür Engizisyon anl***** gelen "mihne" el-Me'mun'dan sonra, el-Mu'tasim ve el-Vâsik dönemlerinde de siddetini artirarak devam etti (Macid Fahrî, Islâm Felsefesi Tarihi, Çev. Kasim Turhan, Istanbul I987, s. 54).

    Baslangiçta hür düsüncenin savunucusu olarak ortaya çikan Mu'tezile, bu halifeler döneminde tam aksi bir pozisyonda bulunmustur. Mu'tezile'nin parlak dönemi ve dolayisiyla "mihne" hadisesi, el-Vâsik'in ölüp yerine el-Mütevekkil (247/861)'in geçmesiyle son buldu. Mu'tezilî düsünce daha önce el-Mehdî ve el-Emîn'in halifelik dönemlerinde de hüküm giyip cezalandirilmisti. Fakat asil darbe el-Mütevekkil'den geldi. Mu'tezile Mütevekkil'in hilafetiyle devlet kademelerinden kovuldu ve giderek gerilemeye basladi. Bu mezhep, sonraki asirlarda Büveyh ogullari ve Selçuklu sultani Tugrul Bey dönemlerinde ragbet görmüsse de bir daha eski itibarina kavusamamistir (Kemal Isik, a.g.e., s. 59 vd.; Bekir Topaloglu, a.g.e., s. 183; M. Ebu Zehra, a.g.e., s. 182).

    Mezhepler tarihi kaynaklari, Mu'tezile'nin çöküsünü hazirlayan sebepler arasinda, "mihne" hadisesini, Mu'tezile'nin akla ifrat derecede önem vermesini ve bu arada el-Es'arî ile el-Matüridî'nin öncülügünde Ehl-i Sünnet ilm-i kelâminin zuhur etmesini göstermektedirler (Irfan Abdülhamid, a.g.e., s.125; B. Topaloglu, a.g.e., s. 183).

    Mu'tezile'nin Metodu ve Kelamî Görüsleri:

    Islâm'da akaid esaslarini aklin isigi altinda ele alip degerlendiren, meselelere aklin ölçüleri dogrultusunda çözüm getirmeye çalisan ilk düsünürler, Mu'tezile ve onlarin selefleri olan Kaderiyye ve Cehmiyye'dir. Mu'tezile âlimleri, akaid meselelerinin çözümünde, daha önceki Islâm âlimlerinin yaptigi gibi, sadece nakille yetinmeyip akla da önem vermis, hattâ naklin yeterince açik olmadigi ve önceki Islâm âlimlerinin susmayi tercih ettigi konularda tek otorite olarak akli kabul edip te'vil yoluna gitmistir. Selefiyye tarafindan siddetle elestirilen bu yeni yaklasim tarzinin adi Kelâmî metottur. Mu'tezilîler, benimsemis olduklar Kelam metodu ile, akideleri kendilerine has bir üslupla degerlendirip, Ehl-i sünnet ögretisinin disinda farkli kanaatlere ulastilar. Bu nedenle, Mu'tezile,ehl-i bid'at firkalari arasinda zikredilmektedir (el-Bagdâdî, a.g.e., s. 100).

    Mu'tezile doktrininin esasini teskil eden ve bütün Mu'tezile alimlerince benimsenen bes temel prensip (elusûlü'l-hamse) vardir:

    1-'Tevhid: Mu'tezile'nin en temel ilkesi olan tevhid anlayisi, bütün Islâm düsüncesinin de temelini olusturmaktadir. Sadece Mu'tezile'ye göre degil, bütün Islâm mezheplerine göre önemli bir prensip olup bu, Allah birdir, esi ve benzeri yoktur, ezeli ve ebedîdir anl***** gelir. Bu konuda Mu'tezile'yi digerlerinden ayiran husus, Allah'in sifatlarina dair tartismalarda ortaya çikmaktadir. Mu'tezile'ye göre Allah'in en önemli iki sifati "birlik" ve "kidem"dir. Mu'tezile Allah'in sifatlarini kabul eder, fakat bu sifatlara Allah'in zatinin disinda bir varlik hakki tanimaz. Onlara göre "Allah âlimdir" demek dogru; "Allah ilim sahibidir" demek ise yanlistir. Çünkü ilim, sem', basar gibi, sifat-i maânînin kabulü, kadim varliklarin çokluguna (taadüdü kudemâ) delâlet eder. Halbuki tek kadim varlik vardir. O da Allah'tir.

    Mu'tezile, sifatlar konusunda kendisini ehlu't-Tevhîd olarak isimlendirirken, Ehli sünnet âlimleri tarafinda da Muattila (Allah'in sifatlarini inkâr edenler) olarak vasiflandirilmistir.

    2- Adalet (el-Adl): Mu'tezile'ye göre, insan tamamen hür bir iradeye sahiptir ve fiillerinin yegâne sorumlusu odur. Yapmis oldugu iyilik de kötülük de kendisine aittir. Bu nedenle yapmis oldugu iyi amellere karsi mükâfaat, kötü amellere karsi da ceza görecektir. Eger kulun fiillerinde Allah'in bir müdahalesi olsaydi, o zaman kul yapmis oldugu fiillerden mesul olmazdi. Çünkü bu durumda bir zorlama (cebr) sözkonusu olurdu. Insani, zorlama altinda yapmis oldugu fiillerden sorumlu tutmak ise zulümdür. Bu, Allah'in adaleti ile bagdasmaz. Çünkü Allah en âdil varliktir.

    3- Iyi amellerde bulunanlarin mükâfatlandirilmasi, kötü amellerde bulunanlarin cezalandirilmasi (el-Va'd ve'l-Va'îd): Güzel amellerin mükâfatla kötü amellerin de ceza ile karisik görmesi kaçinilmazdir. Bu nedenle Allah, adâletinin bir geregi olarak, iyi amellerde bulunan kullarini cennetle mükafatlandiracagini (el-va'd); kötü amellerde bulunan kullarini ise Cehennemle cezalandiracagini (el-va'îd) bildirmistir. Allah'in, bunun aksini yapmasi, bu sözünden vazgeçmesi mümkün degildir. Mü'min, mutlaka Cennete; büyük günah isleyipte tevbe etmeden ölen kimse ise mutlaka Cehenneme gidecektir. Allah'in adaletinin geregi budur. Mutezile, bu görüsü ile sefaati reddetmistir.

    4- el-Menziletü beyne'l-Menzileteyn (Iki Yer Arasinda Bir Yer):

    Bu prensip, büyük günah isleyen kimsenin imanla küfür arasinda bir yerde, yani fasiklik noktasinda bulunacagini ifade eder. Bu görüs, büyük günah isleyeni kâfir sayan Hâricîlerle, mü'min sayan Mürcie mezhepleri arasinda mütevassit bir görüsü temsil etmektedir.

    5- Iyiligi emretmek kötülükten Nehyetmek (el-emru bi'l-ma'ruf ve'nnehyu ani'l-münker): Mutezile, toplumda hak ve adaletin saglanmasi ve ahlâkî yapinin saglikli olabilmesi için, her müslümanin iyiligi emredip, kötülügü yasaklamasini gerekli görmektedir (el-Bagdâdî, a.g.e., s. 100 vd.; Kemal Isik, a.g.e., s. 67 vd.; M. Ebu Zehra, a.g.e., s.174 vd.; B. Topaloglu, a.g.e., s.174 vd.; I Abdülhamid a.g.e., s. 105 vd.; es-Sehristani, a.g.e., I, 43).

    Yasar K. AYDINLI



    .alıntıdırhttp://www.enfal.de/orta08.htm
  5. samed42

    samed42 Üye

    Katılım:
    4 Ocak 2010
    Mesajlar:
    19
    Beğenileri:
    13
    Ödül Puanları:
    0
    arkadaşlar teşekkür ederim :)

Sayfayı Paylaş