edebyt yazlısı ..

Konu 'Edebiyat 11.Sınıf' bölümünde filz07 tarafından paylaşıldı.

  1. filz07

    filz07 Üye

    Katılım:
    11 Şubat 2009
    Mesajlar:
    6
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0

    lütfen yardım edinn


    1-servet-i fünun hakkında kısa bilgi.
    2-fecri ati hakkında kısa bilgi.
    3-milli edebyat hakkında kısa bilgi.
    4-Atatürkün milliyetciliği
    5-Atatürkün milliyetcilik ilkesi
    6-genç kalemler dergisi hakkında bilgi.
    7-ziya gökalp
    h.ziya uşaklıgil
    cenap sahabettin
    ömer seyfettin
    8-edebiyat kitabındaki bir damla kan(öykü) ve yağmur(şiir) hakkında bilgi
    9-servet-i funun romanı ve hikayeciliği hakkında bilgi ve eserlere örnek
    10-servet-i fununda tiyatro neden geri kaldı
    11-fecri ati neden kısa sürdü ..
  2. ~~Özge~~

    ~~Özge~~ Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    19 Nisan 2008
    Mesajlar:
    1.864
    Beğenileri:
    1.697
    Ödül Puanları:
    36
    1)
    1-Sanat sanat için görüşü benimsenmiş seçkin zümre edebiyatıdır.
    2-Konuşma dilinden tamamen uzaklaşılmış Arapça ve Farsça dil kurallarına fazlaca yer verilir .Ayrıca dilimizde o zamana kadar olmayan Farsça ve Arapça kelimelerde sokulmuştur.
    3- Din dışı konularda eser vermişlerdir.
    4-Baskı nedeniyle Tanzimatçıların kullandığı kavramları kullanmazlar suya sabuna dokunmayan kavramlar üzerinde dolaşırlar.
    5-Fransız edebiyatından etkilenmenin bir sonucu olarak batıdan “Sone”-“Terze-Rima” ve serbest müztezat biçimleri alınır.
    6-Aruz ölçüsü kullanılır hece ölçüsü hiçbir zaman ciddiye alınmaz.Hece ölçüsüyle sadece çocuk şiirleri yazarlar.
    7-Göz için kafiye yerine kulak için kafiyeyi kabul ederler.
    8-Nazım nesre yaklaştırmışlardır.
    9-Beyit hakimiyetinde bütün hakimiyetine geçilir.
    10-Şiirin konusu genişletilmiştir.En basit nesne,günlük olaylar,gözlem ve duygular konu olarak işlenmiştir.
    11-Halit Ziya’nın Mensur Şiir adlı eseriyle edebiyatımıza ilk defa mensur şiir girer.
    12-Roman tekniği gelişmiş,romanda gereksiz tasvirler ya da konu dışı gereksiz bilgilerin verilmesinden kaçınılmıştır.
    13-Roman ve hikayede yazarın kişiliği gizlenmiştir.Olup bitenler kahramanın gözüyle verilir.
    14-Olaylar İstanbul’dan alınmıştır.
    15-Olay kişileri çoğu zaman aydın kişilerdir ama bazı küçük hikayelerde
    halk tabakasından kişilere de yer verilmiştir.
    16-Batı uygarlığına özellikle Fransa’ya hayranlıkları vardır.
    17-Fransızca kelimeleri sıklıkla kullanmışlardır.

    Servet-i Fünun Sanatçılarının En Belirgin Ortak Özellikleri
    1-Hüzne ve hüzünlü manzaralara düşkünlük vardır.
    2-Hakikatten kaçarak hayale ve tabiata sığınma vardır.
    3-Sanat sanat içindir görüşünü benimsemeleri
    4-Günlük hayatın ufak tefek meselelerini konu olarak benimsemeleri
  3. ~~Özge~~

    ~~Özge~~ Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    19 Nisan 2008
    Mesajlar:
    1.864
    Beğenileri:
    1.697
    Ödül Puanları:
    36
    FECR-İ ATİ EDEBİYATI

    20 Mart 1909’da Hilal Matbaası’nda toplanan Şahabettin Süleyman,Yakup Kadri, Refik Halit, Cemil Süleyman, Köprülüzade Mehmet Faut, Tahsin Nahit, Emin Bülent, Ali Süha, Faik Ali ve Müfit Ratib gibi yeni bir hareket başlatmayı planlar. Ahmet Haşim de bu harekete katılır. Böylece Fecr-i Ati Encümen-i Edebisi Beyannamesi, 24 Şubat 1910’da yayımlanır. Fecr-i Ati edebiyatı, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Servet-i Fünûn dergisinde yayımlanan bir bildiriyle başlar.
    Edebiyatımızda ilk edebi bildiriyi (beyannameyi) yayımlayan topluluktur.
    Edebiyatımızda ilk edebî topluluktur.
    Servet-i Fünûn edebiyatına tepki olarak doğmuştur.
    “Sanat şahsi ve muhteremdir.” (Sanat kişisel ve saygıya değerdir) görüşüne bağlıdırlar.
    “Edebiyat ciddi ve önemli bir iştir, bunun halka anlatılması lazımdır.” görüşüne sahiptirler.
    Batıdaki benzerleri gibi dil, edebiyat ve sanatın gelişmesine, ilerlemesine hizmet etmek; gençleri bir araya getirmek; seviyeli fikir münakaşalarıyla halkı aydınlatmak; değerli ve önemli yabancı eserleri Türkçeye kazandırmak; Batıdaki benzer topuluklarla temas kurmak, böylece Türk edebiyatını Batı edebiyatına yaklaştırmak, Batı edebiyatını Türk edebiyatına tanıtmak amacındadırlar.
    Servet-i Fünûn’a bir tepki olarak ortaya çıkmasına rağmen, şiir sahasında bu edebiyatın özelliklerini sürdürürler.
    Şiirlerinde işledikleri başlıca temalar tabiat ve aşktır.
    Tabiat tasvirleri gerçekten uzak ve subjektiftir.
    Dil bakımından Servet-i Fünûn’un devamıdır. Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalarla dolu, günlük dilden uzak ve kapalı bir şiir dili oluşturmuşlardır.
    Aruz veznini kullanarak serbest müstezat türünü daha da geliştirmişlerdir.
    Fecr-i Aticiler tiyatro ile yakından ilgilenmişlerdir.
    Şiirde özellikle Sembolizmin etkisi söz konusudur. Hikâyede Maupassant, tiyatroda ise Henrich Ibsen örnek alınır.
    Belli bir sanat anlayışında, belli değer ölçüleri etrafında birleşmeyi değil, ferdi hürriyeti ve bunun sonucu olarak da çeşitliliği savundukları için kısa sürede dağılmışlardır. Dağılmalarında özellikle Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp’in çıkardıkları Genç Kalemler dergisi etkilidir. Yani Milli Edebiyat hareketinin başlaması Fecr-i Ati’yi bitirir.
    Fecr-i Ati Edebiyat-ı Cedide ile Milli Edebiyat arasında bir köprü görevi görür.
    Fecr-i Ati’nin en önemli temsilcisi Ahmet Haşim’dir.
    Fecr-i Ati Beyannamesine imza atanlar: Ahmet Haşim, Ahmet Samim, Emin Bülent (Serdaroğlu), Emin Lami, Tahsin Nahit, Celal Sahir (Erozan), Doktor Cemil Süleyman, Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Refik Halit (Karay), Şahabettin Süleyman, Abdülhak Hayri, İzzet Melih (Devrim), Ali Canip (Yöntem), Ali Süha (****başı), Faik Ali (Ozansoy), Fazıl Ahmet (Aykaç), Mehmet Behçet (Yazar), Mehmet Rüştü, Mehmet Fuat (Köprülü), Müfit Ratib, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), İbrahim Alaattin.
    Milli Edebiyat’ın başlamasıyla Hamdullah Suphi, Ali Canib ve Celal Sahir’in bu harekete katılmalarıyla topluluk 1912’de dağılmıştır. Yalnızca Ahmet Haşim Fecr-i Ati edebiyatının temel ilkelerine bağlı kalmış ve Milli edebiyat hareketine katılmamıştır.
    Fecri Ati’nin görüşlerini, Yakup Kadri, Celal Sahir, Ahmet HAşim, Müfit Ratip, Mehmet Fuat ve Ali Canib Resimli Kitap adlı dergide; Mehmet Rauf, Hüseyin Suat ve Raf Necdet de eleştirilere Servet-i Fünûn’da cevap verdiler.
  4. ~~Özge~~

    ~~Özge~~ Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    19 Nisan 2008
    Mesajlar:
    1.864
    Beğenileri:
    1.697
    Ödül Puanları:
    36
    3)MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ

    * Osmanlıcılık fikrinin iflasından sonra artık Türkçülük akımı yükselen değer olmaya başlamıştır.
    * 1911’da Selanik’te çıkarılmaya başlanan “Genç Kalem”Dergisi etrafında bir araya gelen Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem, Ziya Gökalp gibi aydınlar Milli Edebiyatın oluşumunu başlatmışlardır.
    * Daha sonra İstanbul’da Türk Derneği, Türk Yurdu, Türk Ocağı dergileri yayınlanmıştır.
    * Dil sade olmalıdır.
    * Dildeki yabancı kelimeler atılmalı; ancak Türkçeye yerleşmiş kelimeler Türkçe gibi kullanılmaya devam edilmelidir.
    * İstanbul Türkçesi esas kabul edilmelidir.
    * Şiirde hece ölçüsü kullanılmalı.
    * Edebiyat toplumun hizmetinde olmalı.
    * Milletin dertleri, sevinçleri esas alınmalı.
    * Roman ve hikâye teknik açıdan kuvvetlenmiştir.
  5. ~~Özge~~

    ~~Özge~~ Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    19 Nisan 2008
    Mesajlar:
    1.864
    Beğenileri:
    1.697
    Ödül Puanları:
    36
    6)Genç Kalemler
    Özgür ansiklopedi
    Genç Kalemler, 1910-1912 yıllarında Selanik'te yayınlanan milliyetçi fikir dergisiydi.

    8 sayı çıkan "Hüsün ve Şiir" dergisinin isminin "Genç Kalemler" olarak değiştirilmesiyle yayın hayatına girmiştir. İmtiyaz sahibi ve sorumlu müdürü Nesimi Sarım Bey, başyazarı ise Ali Canip (Yöntem) Bey'dir. Dört cilt halinde toplam 33 sayı çıkmıştır. Balkan Savaşı'nın başlamasının ardından Selanik'in Kasım 1912'de Osmanlı Devleti'nin elinden çıkmasıyla yayını son bulmuştur.

    Genç Kalemler daha çok, ikinci cildin Nisan 1911 tarihli ilk sayısında başlatılan "Yeni Lisan" hareketiyle tanınır. Yeni Lisan hareketinin manifestosu olarak kabul edilen ilk makale, Ömer Seyfettin tarafından kaleme alınmış ve büyük bir "?" imzasıyla yayımlanmıştır. Bu, dilde sadeleşme hareketinin özünü, Türkçeden yabancı kaidelerin çıkarılması ve yazı dili ile konuşma dili arasındaki ayrımın ortadan kaldırılması oluşturur. Genç Kalemler dilde birliği ve dilde ulusallaşmayı savunmuştur. Genç Kalemler ayrıca 20. Yüzyıl Türk Edebiyatı'na damgasını vuracak olan "Milli Edebiyat" akımının da öncülüğünü yapmıştır. Dergide bir yandan ulusal dil ve edebiyat anlayışının kuramsal çerçevesi çizilirken, diğer yandan bu kuramsal çerçeveye uygun olarak, savunulan görüşler hayata geçirilmiştir. Özellikle Ömer Seyfettin'in hikâyeleri ("Bahar ve Kelebekler", "Pamuk İpliği", "İrtica Haberi", "Bomba" vs.) bunun en nitelikli örnekleridir. Genç Kalemler'in başlattığı dil ve edebiyat hareketi, dönemin özellikle İstanbul aydınları tarafından tepkiyle karşılanmış ve aydınlar arasında sert tartışmaların yaşanmasına neden olmuştur.

    Yeni Lisan hareketinin ve Genç Kalemler dergisinin çekirdeğini Ali Canip Yöntem, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp oluşturur. Bunlar dışında derginin önemli yazarları arasında Mustafa Nermi, Kâzım Nami (Duru), Aka Gündüz (gerçek adı Enis Avni'dir), Mehmet Ali Tevfik (Yükselen), Subhi Edhem, Âkil Koyuncu ve Rasim Haşmet Beyler vardır.

    Dergi ikinci cildiyle beraber İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin maddi-manevi desteğini görmüş, II. Meşrutiyet dönemi Türkçülük (Türk Milliyetçiliği) akımının en önemli yayınlarından biri olmuştur. Aynı zamanda Türk Halkçılığı'nın ilk sözcülerindendir. Dergi ekibinin önemli bir kısmı İttihat ve Terakki Cemiyeti ile organik bir ilişki içindedir.

    Genç Kalemler, o sırada İttihat ve Terakki Cemiyeti Merkez-i Umumi üyesi olan Ziya Gökalp'in çevresinde gelişen "Yeni Hayat" hareketinin de merkezinde yer almış bir dergidir. Ziya Gökalp, "Gökalp" adını Genç Kalemler döneminde aldığı gibi, bu dergide çıkan şiirleri (örneğin "Turan", "Altın Yurt" vs.) ve teorik makaleleri (örneğin "Yeni Hayat ve Yeni Kıymetler" vs.)ile Türk düşünce hayatında önemli bir yer edinmeye başlamıştır. Türkçülüğün ideoloğu konumuna gelişi de Genç Kalemler dönemindedir.

    Selanik kaybedilip Genç Kalemler kapandıktan sonra dergi yazarlarının önemli bir kısmı İstanbul'a gelmiş ve Türk Ocağı-Türk Yurdu çevresine katılmıştır
  6. ~~Özge~~

    ~~Özge~~ Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    19 Nisan 2008
    Mesajlar:
    1.864
    Beğenileri:
    1.697
    Ödül Puanları:
    36
    4)atatürk ün milliyetçilik anlayışı

    Atatürk milliyetçiliği, milliyet, dil ve kültürde; üzüntüde ve sevinçte birlik ve beraberliği ifade eder. Bu anlayış, dünya milletlerini bir aile sayan, her milletin hakkına saygılı olan, haklarını ve onurunu koruma konusunda bilinçli ve barışçı bir milliyetçiliktir. Millet hayatı tehlikeye girmedikçe, çıkarılan savaş, savaş değil, cinayettir, öyleyse esas olan barıştır. İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak, insanlık dışı ve son derece üzücü bir sistemdir. İnsanları mutlu edecek tek vasıta onları birbirine yaklaştırmak, onlara birbirlerini sevdirmek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir. sözleri; Atatürk ün savaş yanlısı bir devlet adamı olmadığının göstergesidir.

    Savaşın, bir millet için ne demek olduğunu en acı ve en açık biçimde yaşayan Atatürk; büyük zaferin kazanılmasından sonra hep barışçı bir siyaset izlemiş, diğer devlet adamlarına örnek olmuştur. Atatürk ün şu sözleri de, barışçı siyaset anlayışının bir göstergesidir: Dürüst ve açık olan dış siyasetimiz bilhassa sulh fikrine dayanır. Milletlerarası herhangi bir meselemizi sulh vasıtalarıyla halletmeyi aramak bizim menfaat ve zihniyetimize uyan bir yoldur. Milletlerarası sulh havasının korunması için Türkiye Cumhuriyeti, elinden gelen herhangi bir hizmetten geri kalmayacaktır.

    Atatürk ün günümüzde önemi daha da iyi anlaşılan Yurtta Sulh, Cihanda Sulh ilkesi, milli politikamıza bugün de temel oluşturmaktadır. Barış yolunda nereden bir çağrı geliyorsa Türkiye onu can atarak karşıladı ve yardımını esirgemedi diyen Atatürk ün bu tutumu, Türkiye nin dış siyasetinin temel ilkelerinden biri olarak varlığını sürdürmektedir. Yurtta sulh, milli birlik ve beraberlikten güç alan bir durumdur. Vatandaşlar birbirlerini kırmadan, birbirlerinin hak ve özgürlüklerine saygı duyarak yaşadıklarında; bölücü fikirlere ve yurdu bölmek isteyenlere karşı tek bir yürek olarak mücadele etmeyi kabul ettiklerinde; barış ve huzur kendiliğinden sağlanır. Bir ülkede barışı sağlamak, gelişmenin ve kalkınmanın önünün açılması için de gereklidir. Cihanda sulh ise, devletlerin aralarındaki çekişmeleri, anlaşmazlıkları barışçı yollardan çözümlemeleridir. Savaşlar sadece acı, kan, gözyaşı ve felâket getirir; kazananlar dahi pek çok şeylerini yitirmiş olurlar. O halde, ancak ve ancak, tüm barışçı yollar tıkandığında savaşa gidilmelidir. Esas olan savaş değil, barıştır.

    Atatürk büyük devletlerle, daima dostane ve samimi ilişkiler kurmayı prensip edinmiştir. Bütün dünya devletlerinin özgürlüklerine, toprak bütünlüklerine saygılı olmak; insanları felaketlere sürükleyen savaşları önlemek; dünya barışını temin etmek amacıyla diğer devletlerle işbirliği yapmayı istemiştir.
  7. filz07

    filz07 Üye

    Katılım:
    11 Şubat 2009
    Mesajlar:
    6
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    çok teşkler :):)))
  8. ~~Özge~~

    ~~Özge~~ Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    19 Nisan 2008
    Mesajlar:
    1.864
    Beğenileri:
    1.697
    Ödül Puanları:
    36
    9 )1. Bu edebî tür, daha tanzimat yıl*larında bile, yeni şiirin gördüğü ölçüde itiraz görmemiş, bünyesindeki Avrupaî yenilikleri türk hayat ve edebiyatına daha kolay kabul ettirmiştir. Bunun baş*lıca sebebi, gazeteciliğin kuruluşundan beri edebiyatta nesrin daha geniş bir rağ*bet görmesi, nazmın ise hemen yalnız şiirde kullanılan bir ifade vasıtası haline gelmesidir.

    2. roman, türk edebiyatında âdeta yepyeni bir edebî tür diye karşı*lanmış, onun, eski ve manzum Şark hikâyelerinin yerini aldığı, muhafazakârlarca fark edilmemiştir. Bu sebeple, önce tercüme eserlerle başlayan Avrupaî türk ro*manı, kısa zamanda telif eserlerin yazılmasını teşvik eden, geniş bir rağbet gör*müştür.

    3. Servet-i Fünûn romancıları arasında ilk öğrenimlerinden beri, Avrupa dillerini ve edebiyatlarını öğrenmiş bulunanlar vardı. Bunlar, roman zevkini ya doğrudan doğruya Batı edebiyatından, yahut yine Batı tesiri altında gelişen Tan*zimat romanından almış bulunuyorlardı. Yeni romancılar, eski türk edebiyatına zevk, şekil ve edebî anlayış bakımından bağlı bulunmadıkları için, Türkiye'de Av*rupaî roman ve hikâyenin gelişmesi yolunda tam bir cesaretle ve geriye bakma*dan çalışabilmişlerdir.

    4.tanzimat'ın hikâye ve romanı, Fransız romantiklerinden biraz da realistler*den örnek almıştı. Servet-i Fünûn romancılarına örnek olanlar da, genel olarak realist ve natüralist Fransız edebiyatıyle, yine Fransa'da bir psikolojik roman çı*ğırı açan yazarlardır.

    5. Batı'ya dönüşün kuvvetli oluşu ve eski Doğu'dan hatıra taşımayışı yüzünden, Servet-i Fünûn romanının yalnız roman mimarîsi değil, hayatı ve kahramanları da biraz Avrupaîdir. Bununla beraber, edebiyat-ı Cedîde romancılarının roman dünyamıza içinde bulundukları sosyal hayattan bazı kuvvetli tipler ve sahneler getirdikleri inkâr olunamaz. Halid Ziya'nın Mai ve Siyah romanındaki Ahmet Ce*mil tipi, Aşk-ı Memnu'daki firdevs Hanım, Nihâl ve Bihter, o devir İstanbul'unda yaşamışlardı.

    6. Servet-i Fünûn'un küçük hikâyesi, daha çok, Sami Paşazade Sezaî'nin ulaş*tığı merhaleden harekete geçmiş durumdadır. Servet-i Fünûn yazarlarının kitaplar dolusu küçük hikâyeler yazmaları çok önemlidir, Bu yazarların yaşadıkları çağ*lar, Türkiye'de küçük hikâye edebiyatının altın devri sayılır. Küçük hikâyenin, yazarlar ve okuyanlar arasında gördüğü rağbet, Servet-i Fünûn'dan sonra da yeni birtakım küçük hikâyecilerin yetişmesini sağlamıştır.
  9. ~~Özge~~

    ~~Özge~~ Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    19 Nisan 2008
    Mesajlar:
    1.864
    Beğenileri:
    1.697
    Ödül Puanları:
    36
    7)ZİYA GÖKALP


    --------------------------------------------------------------------------------


    23 Mart 1876’da Diyarbakır’da doğdu. 25 Ekim 1924’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Asıl ismi Mehmet Ziya. Babası yerel bir gazetede çalışan memurdu. Eğitimine Diyarbakır’da başladı. Amcasından geleneksel İslam ilimlerini öğrendi. 18 yaşında intihara teşebbüs etti. Bir yıl sonra 1895'te İstanbul’a gitti. Baytar Mektebine kaydını yaptırdı. Buradaki öğretimi sırasında İbrahim Temo ve İshak Sukûti ile ilişki kurdu. Jön Türkler’den etkilendi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı. Muhalif eylemleri nedeniyle 1898’de tutuklandı. Bir yıl cezaevinde kaldı. Serbest bırakıldıktan sonra 1900'de Diyarbakır’a sürgüne gönderildi. 1908'e kadar Diyarbakır'da küçük memuriyetler yaptı. 2'nci Meşrutiyetten sonra İttihat ve Terakki'nin Diyarbakır şubesini kudu ve temsilcisi oldu. "Peyman" gazetesini çıkardı. 1909'da Selanik'te toplanan İttihat Terakki Kongresi'ne Diyarbakır delegesi olarak katıldı. Bir yıl sonra, örgütün Selanik’teki merkez yönetim kuruluna üye seçildi. 1910’da kurulmasında öncülük yaptığı İttihat Terakki İdadisi'nde sosyoloji dersleri verdi. Bir yandan da "Genç Kalemler" dergisini çıkardı. 1912'de Ergani Maden'den Meclis-i Mebusan'a seçildi, İstanbul'a taşındı. Türk Ocağı'nın kurucuları arasında yer aldı. Derneğin yayın organı "Türk Yurdu" başta olmak üzere Halka Doğru, İslam Mecmuası, Milli Tetebbular Mecmuası, İktisadiyat Mecmuası, İçtimaiyat Mecmuası, Yeni Mecmua'da yazılar yazdı. Bir yandan da Darülfünun-u Osmani'de (İstanbul Üniversitesi) sosyoloji dersleri verdi.

    1. Dünya Savaşında Osmanlı'nın yenilmesinden sonra tüm görevlerinden alındı. 1919'da İngilizler tarafından Malta Adası'na sürgüne gönderildi. 2 yıllık sürgün döneminden sonra Diyarbakır'a gitti, Küçük Mecmua'yı çıkardı. 1923'te Maarif Vekaleti Telif ve Tercüme Heyeti Başkanlığı'na atandı, Ankara'ya gitti. Aynı yıl İkinci Dönem Türkiye Büyük Millet meclisi'ne Diyarbakır mebusu olarak girdi. 1924'te kısa süren bir hastalığın ardından İstanbul'da yaşamını yitirdi. Osmanlı Devleti'nin parçalanma sürecinde yeni bir ulusal kimlik arayışına girdi. Düşüncesinin temelinde, Türk toplumunun kendine özgü ahlaki ve kültürel değerleriyle, Batı'dan aldığı bazı değerleri kaynaştırarak bir senteze ulaşma çabası yatıyordu. "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" diye özetlediği bu yaklaşımın kültürel öğesi Türkçülük, ahlaki öğesi de İslamcılıktı. Uluslararası kültürün yapıcı öğesinin ulusal kültürler olduğunu savundu. Saray edebiyatının karşısına halk edebiyatını koydu. Batı'nın teknolojik ve bilimsel gelişmesini sağlayan pozitif bilim anlayışını benimsedi. Dini, toplumsal birliğin sağlanmasında yardımcı bir öğe olarak değerlendirdi. Toplumsal mo****, Emile Durkheim'in teorik temellerini kurduğu "dayanışmacılık" temelinde şekillendi. Bireyi temel alan liberalizm ile çatışmacı toplumu temel alan Marksizm'e karşı mesleki örgütleri temel toplum birimi olarak kabul eden solidarizmde karar kıldı. Toplumsal ve siyasi görüşlerini anlattığı sayısız makale yazdı. "Türkçülük" düşüncesini sistemleştirdi. Milli edebiyatın kurulması ve gelişmesinde önemli rol oynadı.


    --------------------------------------------------------------------------------


    ESERLERİ

    Kızıl Elma (1914)
    Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak (1918)
    Yeni Hayat (1918)
    Altın Işık (1923)
    Türk Töresi (1923)
    Doğru Yol (1923)
    Türkçülüğün Esasları (1923)
    Türk Medeniyet Tarihi (1926, ölümünden sonra)
  10. ~~Özge~~

    ~~Özge~~ Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    19 Nisan 2008
    Mesajlar:
    1.864
    Beğenileri:
    1.697
    Ödül Puanları:
    36
    Halit Ziya Uşaklıgil (1867-1945)

    İstanbul'da doğdu, 22 Mart 1945'te aynı kentte öldü. Mahalle mektebinden sonra Fatih Rüştiyesi'ne gitti. Tüccar olan babasının işlerinin bozulması üzerine, 1879'da İzmir'e yerleştiler. Halit Ziya orada bir süre rüştiyeye, sonra da Fransızca öğrenmesi için rahipler okuluna gönderildi. Fransızca'dan ilk çevirilerini bu yıllarda yaptı. Tevfik Nevzat ile 1884'te Nevruz dergisini, 1886'da da Hizmet gazetesini çıkarttı. İlk romanlarını bu gazetede yayımladı. Okulu bitirdikten sonra bir yandan İzmir Rüştiyesi'nde Fransızca öğretmenliği yaparken, bir yandan da Osmanlı Bankası'nda memur olarak çalıştı. 1893'te Reji İdaresi'nde başkâtiplik göreviyle İstanbul'a geldi. Hüseyin Siret, Mehmet Rauf, Rıza Tevfik, Hüseyin Cahit, Ahmet Rasim gibi yazarlarla dostluk kurdu ve 1896'da Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katılarak Servet-i Fünun dergisinde kendine geniş ün sağlayan romanlarını yayımladı. 1901-1908 arasında yazarlığı bıraktıysa da II. Meşrutiyet döneminde yeniden başladı, ancak 1923'e değin yazdıklarını yayımlamadı. Bu arada, Darülfünun'da estetik ve batı edebiyatı dersleri verdi. V. Mehmed'in tahta geçmesi üzerine onun mabeyn başkâtipliğine atandı, dört yıl bu görevde kaldı. Daha sonra Reji İdaresi'nde yönetim kurulu başkanı oldu. Son yıllarını Yeşilköy'deki evinde anılarını yazarak geçirdi.

    Uşaklıgil'in İzmir'deyken yazdığı Nemide, Bir **ünün Defteri, Ferdi ve Şürekâsı gibi ilk yapıtları, karşılıksız sevgiyi konu alan, acıklı, duygusal kısa romanlardır. İstanbul'a geldikten sonra Sevet-i Fünun dergisinde yayımladığı Mai ve Siyah ile acemilik dönemini geride bıraktığı izlenir. Daha önceki yapıtlarında ön planda gelen acıklı aşk serüveni, burada ikinci plana atılmıştır. Şairler, gazeteciler, yayınevi sahipleri ve yazarlar arasında geçen olayları ele aldığı bu romanda, hem o dönemin Babıâli dünyasını, hem de bu dünyanın gerçekleri karşısında yaşamda yenik düşen Ahmet Cemil'in hayalci kişiliğinde bütün bir Edebiyat-ı Cedide kuşağının bakış açısını yansıtmıştır. 1898-1900 arasında yazdığı Aşk-ı Memnu ilk büyük Türk romanı kabul edilir. Sağlam bir yapısı ve tekniği olan yapıtta zengin bir adamla evlenen genç ve güzel bir kadının yaşlıca kocasına sadık kalmak kararına karşın, elinde olmayarak yasak bir aşka sürüklenişi, olayın psikolojik nedenleri üstünde de durularak, gerçekçi bir biçimde anlatılmıştır.

    Uşaklıgil Edebiyat-ı Cedide'nin sanat anlayışı doğrultusunda yeni bir dil yaratmaya çaba göstermiştir. Osmanlıca'da bile kullanılmayan Farsça ve Arapça sözcükler bularak, Türkçe'de olmayan kurallarla tamlamalar yaparak konuşulan dilden çok ayrı, süslü ve yapay bir sanat dili oluşturmuştur. Ama Aşk-ı Memnu'yu yazdıktan sonra dil konusundaki görüşleri değişmiş, Edebiyat-ı Cedide'nin yarattığı dili aşırı süslü, ağdalı ve yapay bulduğu için Kırık Hayatlar'ı yalın bir dille yazmaya karar vermiştir. Daha sonraki yıllarda romanlarının yeni baskıları yapılırken de bunların dilini bir ölçüde yalınlaştırmak gereğini duymuştur. Son romanı Kırık Hayatlar, 1901'de Servet-i Fünun'da tefrika edilirken, sansürün karışması yüzünden yarıda kalmış, ancak 1923'te yeniden yayımlanmıştır. Uşaklıgil romana yazdığı önsözde, Kırık Hayatlar'ın daha önceki romanları gibi "hülya" ve "süs"e dayanmadığını, tam tersine yalnızca yaşamı ve gerçekleri yansıttığını belirtmiştir.

    Uşaklıgil pek çok öykü de yazmış ve Batı türü öykü anlayışının Türkiye'de yayılmasında rol oynamıştır. Öykülerinin konusunu ve kişilerini daha çok halkın fakir kesiminden almış, bu insanların acılarını dile getirmeye çalışmıştır.

    Romanlarında Uşaklıgil'in ilgi alanı dardır. Kişilerini ve onların sorunlarını işlerken sınırlı bir yaşantı çerçevesinin dışına çıkmaz. Duyarlı genç kadın ve erkeklerin aşkta uğradıkları hayal kırıklığı başlıca teması olmuştur. Ancak aşk konusunda görüşünün romantiklikten gerçekliğe doğru bir değişim geçirdiği gözlemlenir. İlk romanlarında daha platonik ve romantik olan aşk ilişkileri, son iki romanında yasak aşkla noktalanan cinsel bir tutkuya dönüşür.

    Yaşantı alanının darlığına karşın, Uşaklıgil Türk romanının öncüsü sayılmıştır. Çünkü ondan önce, romanı bir sanat yapıtı kabul ederek onun kadar ciddiye alan, bir sanatçı titizliğiyle romanın yapısına ve tekniğine gereken önemi veren başka bir Türk yazarı olmamıştır.

    YAPITLAR (başlıca): Roman: Nemide, 1889; Bir **ünün Defteri, 1889; Ferdi ve Şürekâsı, 1894; Mai ve Siyah, 1897; Aşk-ı Memnu, 1900; Kırık Hayatlar, 1923. Öykü: Bir Muhtıranın Son Yaprakları, 1888; Bir İzdivacın Tarih-i Muaşakası, 1888; Heyhat, 1894; Solgun Demet, 1901; Sepette Bulunmuş, 1920; Bir Hikâye-i Sevda, 1922; Hepsinden Acı, 1934; Onu Beklerken, 1935; Aşka Dair, 1936; İhtiyar Dost. 1939; Kadın Pençesinde, 1939; İzmir Hikâyeleri, (ö.s.), 1950. Oyun: Kabus, 1918. Anı: Kırk Yıl, 1936; Sara ve Ötesi, 1942; Bir Acı Hikâye, 1942. Şiir: Mensur Şiirler, 1889. Deneme: Sanata Dair, 3 cilt, 1938-1955

Sayfayı Paylaş