Eskİ tÜrk destanlarinda ve tÜrk Şİİrİnde Öne Çikan tİpler

Konu 'Türk Edebiyatı Ders Notları' bölümünde sementa.38 tarafından paylaşıldı.

  1. sementa.38

    sementa.38 Üye

    Katılım:
    17 Kasım 2009
    Mesajlar:
    645
    Beğenileri:
    363
    Ödül Puanları:
    64
    Yer:
    kayseri

    ESKİ TÜRK DESTANLARINDA VE TÜRK ŞİİRİNDE ÖNE ÇIKAN TİPLER

    Eski Türk Tarihinde olduğu gibi, Türk İslâm Tarihinde de Türkler; hak ve hukûk
    kurallarını yaşamak ve yaşatmak uğruna, ilâhî adaleti tesis etme yolunda, insan için, insanlık
    adına göçler yapmışlar, savaşlara katılmışlar, yeni fetihlerde, istîlâ ve gazalarda bulunarak
    güçlü devletlerin sahibi olmuşlardır. Tarihte eşine az rastlanır bir ordu ve devlet geleneğine
    sahibi olma başarısını elde eden Türkler, aynı zamanda yeni coğrafyalar üzerinde kurdukları
    atlı-göçebe ve yerleşik kültür ve medeniyetin yapısına uygun idealist insan tiplerini de
    yetiştirme başarısını göstermişlerdir. Göçlerde, seferlerde, av törenleri ve savaşlarda yararlılık
    göstermek, başarılar elde etmek, cihat yapmak, kahramanlık göstermek yüce erdemlerden
    sayılmış, toplum tarafından kabul görmüş, sürekli övülmüş ve yüceltilmiştir. Hattâ kişi, hangi
    işi başarmış, hangi yararlılığı ve kahramanlığı göstermiş ise toplum ona bu meziyetinden
    ötürü ad koymuş, beylik vermiş, soyunun o adla devamını sağlamış ve bu şekilde kendisine
    sosyal bir statü kazandırmıştır. “Kalaç”,“Karluk”, “Kangaluk”, “Avşar”, “Kayı”, “Yazır”,
    “Bayat”, “Boğaç Han”, “Yunus”, “Mevlâna”, “Hacı Bayram”, “Fatih”, “Kanunî”, “Atatürk”
    gibi adlara sahip olma şeref ve erdemini gösteren kişiliklerin her birisi, bu adlara layık işler
    başarmış birer “alp”, “eren”, yahut “alperen” hüviyetine sahip tiplerdir.
    Oğuz Kağan, tarih içindeki hayatı ile destanlara bürünmüş ender “alp” tipinden
    birisidir. Sürekli hareket halinde ve arayışlar içerisinde bulunan bir millete liderlik yapan
    Oğuz, ömrü boyunca at sırtından inmemiş, inandığı yüce değerler uğruna dünyayı hakimiyeti
    altına alma iştiyâkında olan bir idealist, bu yolda yetişmiş büyük bir cihangirdir. “ A l p ”
    tipinin bütün hususiyetlerini bünyesinde bulunduran Oğuz Kağan, zaferle dönülen bir seferin
    sonunda verdiği ziyafette:
    Demir kargı olsun orman
    Av yerine yürüsün kulan
    Daha deniz daha müren
    Güneş bayrak gök kurukan” 1
    gibi insanın; cihangirlik, kahramanlık duygularını kabartan, kişiye umut ve güven telkin eden
    hitabında oğullarına, beylerine ve milletine; daha nice denizlerin aşılmasını, daha nice
    ırmakların geçilmesini yer ve mekân adı belirtmeksizin, zaman tayin etmeden hedef
    göstermesi, onun, cihâna hükmetme idealinin açık bir göstergesidir. Gök kubbeyi ülkenin
    çadırı, güneşi bu ülkenin bayrağı olarak tahâyyül eden Oğuz, muhteşem bir “ a l p ” tipi,
    gerçek anlamda bir cihân hakimidir. Cihâna hükmetme idealini, iştiyak olmaktan çıkarıp, onu
    bir hayat tarzı haline getiren alplerin bu üstün meziyetleri, ancak ruhlara nüfuz etmiş samimi
    ve son derece kuvvetli bir imân ile izâh olunabilir. Oğullarına yurdu paylaştırdıktan sonra
    onlara hitaben:
    Ay oğullar köp men aşdum
    Uruşgular köp men kördüm
    Çıda birle köp ok atdum
    Aygır birle köp yürüdüm
    Düşmanlar-nı ığlagurdum
    Dostlarum-nı men kültürdüm
    Kök Tengri-ge men ötedim
    Sen-ler-ge biremen yurtum2


    “Ey oğullarım! Ben çok yaşlandım. Ben çok savaşlar gördüm. Çıda ile çok ok attım. Aygır ile
    çok yürüdüm. Düşmanları ağlattım. Dostlarımı ben güldürdüm. Gök Tanrı’ya (borcumu)
    ödedim. Sizlere (de) Yurdumu veriyorum.” diyen Oğuz Kağan’a, sahip olduğu yüce idealleri
    kazandıran kaynağın, özellikle “Kök Tengri-ge men ötedim” ifadesinde de görüleceği gibi,
    derin ve güçlü bir Tanrı inancının olduğu aşikârdır.
    Sorumluluğunu bilen yöneticilerin, milletle hesaplaşmasının tarihî birer belgesi
    hüviyetini de taşıma hususiyeti gösteren Göktürk Kitabeleri; bir yönüyle milletin
    yöneticilerine, yöneticilerin ise milletine olan karşılıklı sorumluluklarını ortaya koyan birer
    ibret vesikasıdır. “ Türk Milleti, tokluğun kıymetini bilmezsin. Açlık, tokluk düşünmezsin. Bir
    doysan açlığı düşünmezsin ...”; “Tanrı buyurduğu için, kendim devletli olduğum için, Kağan
    oturdum. Kağan oturup, aç, fakir milleti hep toplattım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti
    çok kıldım.”3 gibi ifadeler, dağılmış olan bir milleti derleyip toplayan kağanın, yönetim
    tecrübesinin, bilgeliğinin, idealinin, inancının ve sorumluluk anlayışının taşlara hak edilmiş
    tezâhürleridir. “Alp” tipinin karakter yapısında kahramanlık, cihangirlik ideali gibi yüce
    duyguların mevcudiyetinin yanında açları doyurmak, çıplak olanı giydirmek, fakir halkı
    zengin kılmak gibi sosyal yapıyı yakından ilgilendiren, toplumu daima iri ve diri tutan dinî,
    ahlâkî erdemler de bulunmaktadır. Tespit edilen bu manevî dinamiklerin temelinde: “Tanrı
    buyurduğu için” ifadesinde gördüğümüz tek Tanrı inancı vardır ve bu inanç, kişiye “alp”
    tipinin sahip olduğu karakter yapısını kazandırmıştır.
    Anadolu’da XV. asrın ortalarına doğru yahut ikinci yarısında yazıya geçirildiği
    anlaşılan Dede Korkut Hikâyelerinde Oğuzların, “alp” tipini yaşatmaya devam ettiklerini
    görüyoruz. Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikâyesinde: “Bir gün Kam Gan oğlı Han Bayındır
    yirinden turmış –idi. Şami günlügi yir yüzine dikdürmiş-idi. Ala şayvanı gök yüzine aşanmış
    idi.”4 Salur Kazan’ın Evinin Yağmalandığı Boyda: “…Salur Kazan yirinden turmış-idi.
    Toksan başlu ban ivlerin kara yirün üzerine dikdürmiş-idi.”5 Aynı hikâyede Dedem
    Korkut’un gelip boy boylaması, soy soylaması sırasında düzüp koştuğu Oğuz-nâmede:
    Kanı didiügüm big erenler
    Dünya menüm diyenler6
    Kam Pürenin Oğlu Bamsı Beyrek Boyunu anlatan hikâyede ise: “ Kam Gan oğlı Han
    Bayındır yirinden turmış –idi. Kara yirün üstine ağ ban ivin dikdürmiş-idi. Ala şayvan gök
    yüzine aşanmış idi.”7 gibi ev ve çadır üzerine yapılan canlı tasvirler ile Dedem Korkut’un
    aynı zamanda dünyanın gelip geçiciliğini de ortaya koyan: “Dünya menüm diyenler” ifadesi,
    “alp” tipinin karakter yapısında gördüğümüz gökyüzüne ve mekâna hâkim olma iştiyâkının
    birer tezâhürüdür. Bu ev ve çadır tasvirleri bize, Oğuz Kağan’ın oğullarına hitâbındaki mekân
    tasvirini hatırlatmaktadır.
    Zaman ve mekân içinde dünyanın en geniş imparatorluklarından birisini kuran
    bozkırlı Türklerin, yazın yaylalarda avcılık ve hayvancılık yaparak hayatlarını idâme
    ettirirken, kışın da barınmak üzere kalıcı evler inşa ettikleri, bu suretle yerleşik hayata geçip
    ekincilikle uğraştıkları bilinmektedir. Nitekim, Gök-Türk hâkanlarının, ikâmet etmek
    amacıyla sağlam meskenlerden kurulmuş merkezlerinin olduğunu bize Çin kaynakları haber
    verir.8 Başlangıçta çağın en yüksek harp sanayisine sahip olan Türkler, temeli akıncılık ve
    avcılığa dayanan bir “akıncı medeniyeti” kurmakla iktifa etmemişler, bilâhare temeli yine
    avcılık ve akıncılıkla birlikte tarım, hayvancılık ve ticarete dayanan, umumiyetle de barışçı
    ruhun hâkim olduğu bir “ekinci medeniyet” tesis etmişlerdir.9 “Akıncı medeniyetinde”
    gördüğümüz “alp” tipinde; güç, kuvvet, kahramanlık ve cihangirlik gibi dışa dönük aktif bir
    ruh dinamizminin yerini, “ekinci medeniyetinde”; dayanışma, paylaşma, sevgi, hoşgörü, barış
    ve güven gibi kişinin gönül olgunluğunu ortaya koyan, daha az hareketliliği gerekli kılan, iç
    âleme, tefekküre ait dinî ve ahlâkî temayüller almıştır. Özelikle İslâmiyet’in kabulüyle birlikte
    ortaya çıkan “eren/veli” tipi, yerleşik düzene geçişin geliştirdiği bir insan tipi olarak karşımıza
    çıkar.
    Dinî akideler, ibadetler, adetler, gelenekler, töreler ve bunlara bağlı bir kısım retler ve
    kabuller, cemiyet hayatını tanzim eden faktörlerin başında gelir. Özellikle dinî ve ahlâkî
    kaidelerin yaşandığı ve yaşatıldığı bir toplumun nezdinde, yerleşik kültür ve medeniyete bağlı
    yüksek bir hayat tarzı ve bir dünya görüşü de oluşur. Dünyada cihangirlik idealini, geniş bir
    mekânda büyük bir başarıyla gerçekleştiren Oğuz, Fatih, Kanunî gibi idealist Türk
    hakanlarının kurdukları cihân devletinin, büyümesinin, genişlemesinin ve sürekliliğinin
    sırrını, milletin sahip olduğu “tevhîd” inancında aramak gerekir.Türklerin başlangıçtan beri
    tek Tanrı inancına sahip olduklarını biliyoruz.10 Özellikle esası tevhîd inancına bağlı en son
    ve en mütekâmil bir din olan İslâmiyet’in, Türkler tarafından büyük kütleler halinde kabul
    edilişinin özünde, bu tarihî hakikat vardır. Bunun yanında, İslâmiyet’le birlikte Türk İslâm
    coğrafyasında yetişen Hoca Ahmet Yesevî, Yûnus, Mevlâna, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram
    Veli, Akşemseddin, Niyazi Mısrî , Fuzûlî, Şeyh Galip gibi gönül sultanlarının insana
    bakışları, insanı yaratan ve yaratılan münasebeti içerisinde değerlendirmeleri, bunun tabiî bir
    neticesi olarak da insana sevgi, barış ve hoşgörü içinde yaklaşmaları, cemiyet hayatına daima
    diri, derin ve canlı bir ruh vermiş, bu hayata, haklı olarak geniş bir mekânda dinamizm
    kazandırmıştır.
    İnsanı; ırk, renk, din, mezhep, meslek, meşrep, ayrımı yapmadan sevgiyle kucaklayan;
    onu, gönül yoluyla manevî terbiyeden geçirmeyi sırf Allah’ın (cc) rızasını kazanmak için
    gaye edinen iç âlem fatihleri, mensup olduğumuz cemiyet hayatında “veli/eren” tipini ortaya
    çıkarmıştır. Bir gönül sultanı olan Yûnus’un:
    Elif okuduk ötürü, pazar eyledik götürü.
    Yaradılmışı hoş gördük, Yaradan’dan ötürü11
    mısralarında da görüleceği gibi “dostluk”, “kardeşlik”, “sevgi” ve “barış” anlayışına dayalı bir
    iştiyâkla bütün bir mahlûkatı kucakladığı ortadadır.
    Eren/veli tipinde; cihâd-ı ekber denilen titiz ve sürekliliği olan bir gönül terbiyesinde,
    nefsi tanıma, sıkı bir mücâdeleyle onun merhâlelerini aşma, bütün varlığı, dolayısıyla da
    insanlığı sevip, birliği ve barışı tesis etme, bununla da görünen âlemin ötesinde görünmeyen
    ebedî bir âlemle münasebet kurma inancı ve özlemi vardır. Türk İslâm kültür ve
    medeniyetinin teşekkülünde önemli rol üstlenen bu tipin en belirgin hususiyeti, İslâm Dini’nin
    kaide ve kurallarını, Tasavvufî duyuş ve düşünüşün prensiplerini yaşamak, yaşatmak ve
    yaymaktır. Aynı zamanda bir nazargâh-ı ilâhî olan gönülü, gönül ocağında sevgiyle, sevdâyla,
    aşkla okuyan, gönül tanıyan, gönül yapan bu iç âlemin fatihleri, sırf Allah’ın(cc) rızasına
    erebilmek için, gönül yolunda gönülleri kazanmayı şiâr edinmişlerdir. Yûnus:
    Ben gelmedüm dâ’vi içün benüm işüm sevi içün
    Dostun evi gönüllerdür gönüller yapmağa geldüm12
    diyerek, dünyaya geliş gayesinin savaş değil, sevgi olduğunu; dostun evi olan gönülleri
    yapmak için geldiğini diri ve derin bir bakışla ortaya koyar. Türkler, tarihte savaşçı bir millet
    olarak tanınmakla beraber, aynı zamanda birlik ve beraberliği, sevgi, dostluk ve hoşgörüyü
    de gaye edinmiş, bu insanî değerleri hayata geçirmiş yegâne milletlerden birisidir. “Hamdım,
    piştim, oldum” sözünü söyleyebilme ameliyesinden geçtikten sonra ,“Kim olursan ol, yine
    gel” diyen Mevlâna ile“Yetmiş iki millete kurban ol âşık isen / Tâ âşıklar safında tamam
    olasın sâdık”13 diyen Yûnus, bir bakıma kendi iç seferlerini tamamlayıp, gönül fethini
    gerçekleştirdikten sonra, ülkenin sınırlarını sevgi kanatlarıyla aşıp, insanlığa umudu, sevgiyi,
    hoşgörüyü, birlik ve beraberliği taşımayı şiâr edinmiş gönül erleridir... Hacı Bayram Veli’nin
    manevî terbiyesinde yetişen, aynı zamanda kendisi de bir gönül ehli olan Akşemseddin:
    Hak’dan cüdâ görmen eri erdür dü âlem serveri
    Eğer kılurlarsa nazar altun ederler dağları14
    ifadelerinde, her an Allah (cc) ile beraber olan “veli/eren” tiplerinin, dinî ve sosyal hayattaki
    tesirlerine, her iki âlemde de etkili olduklarından bahisle sahip bulundukları manevî güce
    işaret eder. “Veli/eren” tipinde, gelip geçici olan dünyayı kazanmaktan ziyâde, ebedî olan
    ahiret âlemini kazanma, hakiki dost olan Allah’a (cc) kavuşma cehti ve istidâdı vardır. Büyük
    divan şairimiz Fuzûlî:
    Gelün ey ehl-i hakikat çıhalum dünyadan
    Gayri yerler gezelüm özge safâlar görelüm15
    derken, içinde yaşadığı acı, elem ve ızdırap dolu hayattan kaçmanın; görünen, bilinen ve
    yaşanılan bu âlemin dışında, ötelerde var olduğuna inandığı ideal bir mekâna sığınmanın
    hasretini ve umudunu taşımaktadır. XVIII. Yüzyılda yaşamış büyük mutasavvıflarımızdan
    Şeyh Galib’in de duygu, düşünce ve inanışları, adı geçen bu gönül erlerimizin dünya
    görüşlerinden farklı değildir. Galib Dede; can ışığının, can iklimindeki sınırsız yükselişini
    müteakip gökyüzünün fânûsuna bile sığmadığını:
    Bir şu’lesi var ki şem’i cânın
    Fânûsuna sığmaz âsmânın”16
    mısralarıyla anlamlandırırken, “veli/eren” tipinin bütün kâinatı, dolayısıyla da insanlığı
    sevgiyle, üniversal insanlık fikriyle kucakladığına dikkat çeker. Sürekli büyüyen ve
    genişleyen bir iç âlemin, uçsuz bucaksız gibi görünen dış âleme sığmaması tahâyyülü, ne
    kadar derin, ne kadar güzel ve ne kadar ince bir lirizm söyleyişini ortaya koyuyor…
    Alp tipinde gördüğümüz dış mekânda ilerleme, eren tipinde ise içte açılma, genişleme
    ve yükselme inanç ve idealleri, içtimaî hayatımızda “alperen” gibi yeni bir karakterin
    doğmasını sağlamıştır. Alp tipinde, dini inançlardan beslenen biyolojik ve psikolojik amillerin
    tesiriyle dıştan; eren/veli tipinde ise yine dinî ve tasavvufî kaynaklardan beslenerek teşekkül
    eden içe ait amellerin yapı ve fonksiyonlarında hayatiyetini devam ettiren “cihanı fethetme”
    ideali, “alperen” tipiyle “Kızılelma” ülküsüne, “Nizâm-ı Âlem” mefkûresine; Allah’ın(cc)
    adını takatin yettiği yere kadar götürebilme ve yayma iştiyâkı olan “ İ’lâ-yı Kelimetullah”
    inancına dönüşür. Zaman zaman “gazi” tipinin taşıdığı hususiyetleri de bünyesinde barındıran
    “alperen” tipi, Selçuklu Sultanı Alparslan’dan Ertuğrul Gazi’ye, Osman Gazi’den diğer
    Osmanlı sultanlarına, hattâ Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar uzanan bir zaman diliminde
    varlığını gösterir. Türk Edebiyat Tarihi, bu tipin güzel örnekleriyle süslüdür. 1455-1524
    Yıllarında yaşadığı tahmin edilen Sûzî Çelebi’nin yazdığı, Fatih devri gazilerinden olan
    Mihailoğlu Ali Bey hakkındaki gazavatnâmede:
    Bu Türk azdur diyü itme bahâne
    Onun bir şu’lesi besdir cihâna
    beyti ile “Erenlerden kuşanmışdur kuşağı”/“Bu yolda cân viren sanma ölüptür”gibi
    mısralarda, Müslüman Türk’ün, Allah’ın (cc) rızasını kazanma yolundaki cihangirliğini,
    şecaâtini, gaziliğini, veliliğini ve bu değerlere sahip olan ruhun ölümsüzlüğünü tespit
    ediyoruz. Bu durum İslâmiyet’in ruhuna da uygundur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de Bakara
    sûresi:2/154. ayetinde Allah (cc): “Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) Ölüler demeyin.
    Bilâkis onlar diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız.” buyurmaktadır. Savaş
    meydanlarında düşmana nispetle ordumuzdaki nefer sayısının azlığı bahane değildir. Bir
    neferin ışığı bile, cihânı aydınlatmaya, onu karanlıktan aydınlığa çıkarmaya kafidir. Zirâ her
    bir bahadır, kuşağını, belli bir çileyi doldurduktan, manevî bir terbiyeden geçip de ruh
    olgunluğuna eriştikten sonra erenler elinden kuşanmıştır. 17
    Sosyal dengelerin altüst edildiği; millî, dinî ve âhlakî değerlerin çözülüp dejenere
    olduğu bir toplumda hak, hukuk ve adâletten bahsetmek imkânsızdır. Bu değerlerin ihmal
    edildiği bir toplumda insan adı verilen en şerefli ve en yüce varlık da maalesef farklı bir
    yapıya, farklı bir kimlik ve kişiliğe bürünür. Bu itibarla da cemiyetin diline, dinine ve tarihe
    yabancı, milletin kültür yapısına uyum gösteremeyen insan tipleri ortaya çıkar. Günümüzde
    kültür değişmeleri, yahut batılılaşma adına tarihimiz, dilimiz, dinimiz, ahlâk ve faziletimiz
    üzerinde oluşturulan senaryolar ile oynanan oyunlar, ihmalimizin, ilgisizliğimizin, gaflet ve
    nemelazımcılığımızın acı bir sonucudur. Cemiyet hayatında, asrın gerektirdiği şartlara uygun
    bir kısım sosyal değişmeler elbette ki olacaktır. Ancak bu sosyal değişme Prof. Dr. Sadık
    Tural’ ın: “hem fert, hem de toplum için, daha refahlı, daha adil, manevî bakımdan daha
    huzurlu, kısaca daha insanca bir hayat sağlamak düşüncesine bağlı kabul edişler veya terk
    edişler” şeklinde tezahür etmelidir. Zira “Sosyal değişme, mükemmel insan ve mükemmel
    sosyal hayat idealine bağlı olarak ortaya çıkan oluşumlardır.”18 görüşüne dayalı
    mükemmel insan tipini, mükemmel sosyal hayat tarzını ortaya çıkarıyorsa gereklidir. Ancak;
    şuurlu ve kasıtlı olarak sıkıntıların, baskıların içine çekilen, bir kısım indi meselelerle meşgul
    edilen, bu itibarla da mükemmel insan tipinden ve mükemmel sosyal hayat yaşantısından
    mahrum bırakılmak suretiyle uyutulan, uyuşturulan bir milletin, millet olma kudretini de
    kaybedeceği aşikârdır.
    Türk şiirinde; Tanzimat’tan günümüze kadar, bir yandan bilim ve teknolojide hayli
    mesafe kat etmiş olan Batıyı taklit etme temayülleri görülürken, diğer yandan da destanlar
    döneminin kahramanlık ruhuna duyulan derin hasret ve hayranlık devam eder. Şiirlerindeki
    gür sesiyle bir meydan adamı olduğunu kabul ettiren Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi başlıklı
    manzumesinde:
    Eder tedvir-i âlem bir mekînin kuvve-i azmi
    Cihân titrer sebât-ı pây-ı erbâb-ı metânetten
    “Bir mekînin azminin kuvveti âlemi çevirir; (bunun gibi) metanet sahibinin ayak
    diremesinden
    cihân titrer” diyerek, “alperen” tipinin sahip olduğu manevî güçle, tarihî seyrin bile
    değiştirilebileceğine işaret eder. Bu ideâl insan tipine duyulan özlemi:
    Âsımın nesli.. diyordum ya... nesilmiş gerçek;
    İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek;19
    diyen Mehmet Akif de derinden hisseder. Akif, manevî oğlu Âsım’ın şahsında; imân, irfan,
    şecaat gibi manevî değerlerle donanmış, Batının bilim ve teknolojisine sahip, kazandığı temel
    değerlerini nâmûs bilen, “ideâl insan” tipini görmektedir. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu,
    Malazgirt Destanı’ndan adlı şiirinde, Anadolu’da Malazgirt’le başlayan Türkleşme ve
    İslâmlaşma hareketinde, alp ve eren tiplerinin manevî güç, kuvvet, istek ve ideallerini:
    Bir tufan koptu Asya’dan,
    Urum, sele gark olacak!
    Yeni bir iman çağının,
    Müjdecisi Şark olacak!

    Alplar, erenler, Başbuğlar
    Ardınca yürüsün tuğlar…
    Yedi iklim, yüce dağlar,
    Karış karış Türk olacak!..
    dörtlüklerindeki duygu ve düşünceleriyle terennüm eder. Destanlar döneminden itibaren geniş
    bir coğrafyayı vatan tutan ecdadımızın kurduğu kültür ve medeniyetin ihtişamı ve bu
    muteşem yapının yoğurup yetiştirdiği “alperen” tipine duyulan iştiyak, Arif Nihat Asya’nın:
    Nerde kaldı o çağlar ki
    Analar kurt doğururdu
    Hilkât insan çamurunu
    Destanlarla yoğururdu”20
    dörtlüğüne hâkim olan şiiriyet ikliminde de hayatiyetini devam ettirir. Arif Nihat’ın bu
    dörtlüğünde işlenen temada, imajda ve duyduğumuz seste, yine mazinin o ihtişamlı
    dönemlerine sığınma, o dönemlere kaçış ile birlikte “yeniden var olma” inanç ve telâkkisi de
    söz konusudur. Dörtlükte “çağlar” kelimesine dolaylı olarak yüklenen “alplik”, “cihangirlik”
    ve “kahramanlık” gibi anlam değerleri; “alperen” tipine ve bu tipin “yeniden var olmasına”
    duyulan derin iştiyâkın bir sonucudur. İnsanın varlığında kuvvetli titreşimlerin, derin
    heyecanların oluşmasına sebebiyet veren “yeniden varolmak” duyuş ve düşünüşü; cemiyet
    hayatında tahammül edilemez adaletsizliklere, haksızlıklara ve baskılara karşı direnen insanın,
    üstün bir mücadele verme azmi ve inancı değil midir?.. Sezai Karakoç:
    Tanrım duam şu ki her şey yeniden toprak olsun
    Su toprak olsun
    İnsan toprak gibi duysun yeri
    Ay toprak olsun
    Topraktan kaçanı toprak tutsun
    Gün toprak olsun
    Kabirler saltanatı toprak olsun
    Yazı
    Kitap
    Ve söz toprak olsun
    Ekin ekilmeye mahsus
    Yeni tohum atılmaya ait
    Yeni insan doğsun için
    Toprak olsun”
    diyerek “yeniden doğuş”, “yeniden diriliş” amacıyla “geriye dönüş” yahut “toprak oluş” adına
    yaptığı yakarışta; dinî, millî, ilmî ve âhlakî zemine oturtulmuş mükemmel bir sosyal hayat
    tarzına, insanı/insanlığı mutlu ve huzurlu kılacak yeni, yepyeni bir dinamizme duyulan hasret
    vardır. Şair, “yeniden doğmak” ve “selamete ermek” için toprak olmanın; “yeniden dirilmek”
    ve “ebedî saadeti” tatmak için de bu yolda ölmenin gerekliliğine ve güzelliğine inanmıştır.
    Hayatı anlaşılmaz, çekilmez ve yaşanılmaz kılan, bu duruma sebebiyet veren yazı, kitap, fikir
    düşünce, ürün kısacası, eskiye ait haktan, hakikatten uzaklaşmış ne varsa, bunların toprak
    olmasını arzu eden şair, kıyamet karamsarlığını çağrıştıran bir ruh hali içinde o eşsiz, o bir
    ve benzersiz yaratıcının merhametine sığınır; yüreğini insan için, insanlık adına O’na
    açar…“Tanrım duam şu ki her şey yeniden toprak olsun”, mısraıyla başlayan dua: “Ekin
    ekilmeye mahsus / Yeni tohum atılmaya ait /Yeni insan doğsun için/ Toprak olsun” dileğiyle
    devam eder. Karakaoç’un XXI. asırda “yeni insan” imajıyla çizdiği tip, XIII. asırda yaşamış
    mutasavvıf şairimiz Yunus’un: “yaratılmışı, yaratandan ötürü seven” insan tipiyle benzerlik
    gösterir. Karakoç:

    Mekke'ye Medine'ye Şam'a
    Kudüs'e Bağdat'a İstanbul'a
    Semerkand'a Taşkent'e Diyarbekir'e
    Yetiş peygamber imdadı yetiş
    Yetiş Allah'ın izniyle
    Yetiştir erlerini
    Diriliş bayraklarını taşıyan21
    ifadeleriyle bir yandan yakılıp yıkılan İslâm coğrafyasının kısmî sınırlarına işaret ederken, bir
    yandan da Yetiş!.Yetiş!..Yetiş!.. çığlıklarıyla “yeniden diriliş” esasının, “ilây-ı kelimetûllah”
    inancının, hasrete ve umuda dönüşen duygulanışını dile getirir.
    Hakkın, hakikatin ve adaletin yeryüzünde kaim olmasını hedefleyen, bu yolda cihâna
    hakim olma idealini taşıyan “alp”, “eren” ve “alperen” tiplerini yetiştirmek sanıldığı kadar
    kolay değildir. Ancak bu iş, derin bir tarihî tecrübesi olan, devlet ve ordu geleneğine sahip
    Müslüman Türk milleti için imkânsız da değildir. İslâmiyet’in Türklükten, Türklüğün ise
    İslamiyet’ten ayrılmayan bir bütün olduğuna inanan bu millet; geleceğe yön verecek, yeni bir
    medeniyetin inkişâfına zemin hazırlayacak, yeni ve müreffeh bir hayatı ikâme edecek,
    insanımızın mutluluğuna, insanlığın ise kurtuluşuna vesile olacak “yeni insan” tipinin
    arayışı ve beklentisi içindedir. Esasen milletin ma’şeri vicdânında hayatiyetini devam ettiren
    bu dinamik güç, bir ışık, bir kıvılcımla ortaya çıkacağı günü beklemektedir.

Sayfayı Paylaş