Felsefe için bazı konu anlatımları [Detaylı]

Konu 'Felsefe' bölümünde ◊ΘGöKKuŞΘ◊ tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. ◊ΘGöKKuŞΘ◊

    ◊ΘGöKKuŞΘ◊ Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Aralık 2007
    Mesajlar:
    915
    Beğenileri:
    649
    Ödül Puanları:
    16

    Rasyonalizm (Akılcılık) Nedir?

    Akılcılık veya rasyonalizm olarak da adlandırılan, bilginin doğruluğunun duyum ve deneyimde değil düşüncede ve zihinde temellendirilebileceğini öne süren felsefi görüş.

    Akılcılık, bilginin kaynağının akıl olduğunu; doğru bilginin ancak akıl ve düşünce ile elde edilebileceği tezini savunan felsefi yaklaşıma verilen isimdir.Buna göre, kesin ve evrensel bilgilere ancak akıl aracılığıyla ve tümdengelimli bir yöntemsel yaklaşımla ulaşılabilir.Dünya hakkındaki mühim olan bilginin sadece deney ötesi yöntemlerle elde edilebileceğini savunur. Akılcılık her bireyin eşit ve değişmez akli ve mantıki ilkelere sahip olduğunun kabulü ile, çeşitli a priori ve apaçık hakikatlerin var olduğunu kabul eder. Son zamanlarda, çeşitli dilbilimcilerin bazı dilbilim kavramları hakkındaki yazıları haricinde, a priori bilginin varlığı sıklıkla reddedilmiş, kabul edilse dahi etki alanı ve konumu daraltılmıştır.

    Bu görüşe göre, kesin bilgi örneği matematiktir. Hakikate ve eşyanın bilgisine sadece akıl ile erişilebileceğini savunur. Bu sebeple akılcılık,deneyciliğin karşıtıdır. Akla karşı yaklaşım pek çok bağlamda dindeki vahiyle yahut etikteki duygu ve hisle karşılaştırılan bir yaklaşımdır. Bununla birlikte felsefede akıl genellikle içgörüyle (içe doğmayla değil) karşılaştırılır.

    Batı'da akılcı gelenek Elealılar, Pitagorasçılar ve Platon ile (aklın kendine yeterliliği teorisi Yeni-platonculuğun ve idealizmin başat temasıdır) başlar (Runes, 263). Aydınlanma'dan beri akılcılık felsefenin hizmetine matematiğin yöntemlerini sunmaya çalışır. Descartes, Leibniz ve Spinoza buna örnek gösterilebilir (Bourke, 263). Akılcılık Avrupa'da genellikle kıta felsefesi olarak bilinir, çünkü İngiltere'de deneycilik daha baskındır. Nitekim Leibniz ve Spinoza gibi filozofların düşünceleri, İngiliz deneyci filozoflarınkilerle sık sık karşılaştırılmıştır. Fakat bu akılcılık ve deneycilik akımları ile filozofların akılcı ve deneyci fikirleri detaylıca incelendiğinde pek doğru bir eylem veya bakış açısı değildir. Geniş bir bakış açısından bir filozof hem akılcı hem de deneyci olabilir (Lacey, 286–287). Aşırı noktasında, deneycilik deneyim dışı her türlü bilgiyi reddeder ve her türlü bilginin deneyim ile edinildiğini savunur. Akılcılık ise, aşırı noktada bilginin deneyim ve algı olmaksızın saf akıl ile tamamen ve en iyi şekilde edinilebileceğini savunur. Yani deneycilik ile akılcılık arasında en temel tartışma (insan) bilgi(si)nin kaynağıdır. Bununla birlikte, bu tüm rasyonalistlerin doğa bilimlerinin deneyimsel bilgi ve algıların yardımı olmadan tam anlamıyla bilinebileceğini öne sürdükleri anl***** gelmez. Aslında çoğu rasyonalist filozof deneyime de en azından belirli oranda önem vermiştir ve belirtilen derecede aşırı bir noktada bulunan herhangi bir rasyonalist okul ortaya çıkmamıştır (Hatfield).

    Felsefî bir okul olarak akılcılık ve içerdiği temel ilkeler 18. yüzyılda büyük bir eleştiriye maruz kalmıştır. Bununla birlikte bu dönemde de, sayıları az da olsa, akılcılığı savunan filozoflar olmuştur. Örneğin Alman Christian August Crusius ve yine Alman Moses Mendelssohn. 18. yüzyıl'da akılcılığa en büyük eleştiri deneyci çevrelerden gelmiştir. Bununla birlikte, örneğin Alman filozof Kant da geleneksel akılcı düşünce okulunu tenkit etmiştir.Kant eleştirel bir değerlendirmeyle yeni bir rasyonalizm fikrini temellendirmeye yönelir.Rasyonalizm geleneği başlangıcından itibaren ele alındığında karşımıza pek çok farklı türlerde rasyonalizm yorumları ya da yaklaşım biçimiyle karşılaşılır.



    Rasyonalist Filozoflar ve Düşünürlerin Listesi

    • Parmenides
    • Eleali Zenon (Xenon)
    • Aristoteles
    • Isaac Asimov
    • Rene Desacartes
    • Benjamin Franklin
    • Sigmund Freud
    • Robert Anson Heinlein
    • Immanuel Kant
    • Gottfried Leibniz
    • Thomas Paine
    • Thomas Hobbes
    gokaykazdal, antix1 ve gokmen122512 bunu beğendi.
  2. ◊ΘGöKKuŞΘ◊

    ◊ΘGöKKuŞΘ◊ Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Aralık 2007
    Mesajlar:
    915
    Beğenileri:
    649
    Ödül Puanları:
    16
    İdealizm Nedir?

    İDEALİZM NEDİR?


    Felsefede, en geniş anlamıyla, tinsel güçlerin evrendeki tüm süreçleri ya da olup bitenleri belirlediğini savunan tüm Felsefe öğretilerini içerecek biçimde kullanılan "idealizm" terimi, varolan her şeyi "düşünce"ye bağlayıp ondan türeten; düşünce dışında nesnel bir gerçekliğin varolmadığını, başka bir deyişle düşünceden bağımsız bir varlığın ya da maddî gerçekliğin bulunmadığını dile getiren felsefe akımını niteler.
    İdealizm, varlığın düşünceden bağımsız olarak varolduğunu kabul eden "gerçekçilik", "maddecilik" ve "doğalcılık" felsefe anlayışlarının tam karşı kutbunda yer almaktadır. Felsefede İdealizm, dünyanın temellendirilmesinde en önemli görevin, bilince ya da maddi olmayan zihne yönelik bir gerçeklik kuramı geliştirmek olduğu düşüncesi üstüne kurulmuştur. İdealizm anlayışının temelleri önce Platon'un "Idealar Dünyası Kuramı" yla atılmış olmakla birlikte, daha sonra çeşitli filozoflarca sunulan izahlarla güçlendirilmiştir.
    ****fizikte idealizm, bütün fıziksel nesnelerin bütünüyle zihne bağımlı olduğu, onların bilincinde olan bir zihin olmaksızın ****fizik anlamda hiçbir varlıkları olmadığı anlayışına karşılık gelmektedir. Bir başka deyişle, ****fizik idealizme göre gerçeklik her durumda zihne bağımlı olduğu için gerçekliğin gerçek bilgisi ancak tinsel bir bilinç kaynağına başvurularak elde edilebilirdir. Buna karşı, idealizm ile taban tabana zıt bir konuma yerleştirilip temellendirilen Maddecilik, zihnin ya da bilincin bütünler halinde fiziksel öğeler ile süreçlere indirgenebileceğini savunmaktadır.
    İdealistler; doğadaki şeyleri ya da nesneleri, her şeyin özünü oluşturan tek bir gücün ya da enerjinin geçici görünümleri olarak görür; varlığın tüm görünüşlerinde tek bir anlamın yattığını düşünür; varoluşu tek bir birlik olarak algılar; aklın sağladıklarının dışında gerçekliğe ulaşmanın olanaksız olduğunu öne sürer; gerçekliği "idea"olarak belirleyip maddeyi bunun bir yansıması sayar. Felsefi anlamda idealizm dünyanın yalnızca düşüncelerin, zihnin, ruhun, ya da daha doğrusu, fiziksel dünya varolmadan önce varolan İdeanın bir yansıması olduğu görüşünden hareket eder. Duyularımızla bildiğimiz maddi şeyler, kusursuz İdeanın kusurlu kopyalarıdır. Antik dönemde bu felsefenin en tutarlı savunucusu Platon'du. Ancak idealizmin başlangıcı M.Ö. VI. yüzyıla, ilkçağ Yunan felsefesinde Ksenophanes'e değin uzanır. Ksenophanes , çok olanı Bir'e indirgemiş ve bu Bir'i "tüm düşünme" olarak belirlemiştir. Ksenophanes'in öğretisi günümüzde ****fıziğin kurucusu olarak gösterilen öğrencisi Parmenides 'in kurduğu Elea Okulu eliyle daha bir gelişim göstermiştir: "Varlık, değişmez ve birdir; özne ve nesne bir ve aynıdır."
    Platon'a göre "gerçek varlık idea, 'düşünce varlığı'dır." Platon "düşünülür dünya" (idealar dünyası) ile "duyulur dünya" (görüngüler dünyası) ayrımına gitmiş; duyulur dünyayı gölgelerden ibaret bir görünüşler dünyası olarak betimlerken, düşünülür dünyayı değişmez gerçeklikler diye gördüğü idealardan oluşan gerçek dünya olarak ilan etmiştir.
    Aynı fikir Kant'tan önce İrlandalı rahip ve filozof George Berkeley ve klasik İngiliz ampiristlerinin en sonuncusu David Hume tarafından ileri sürülmüştü. Temelde şöyle özetlenebilir: "Dünyayı duyumlarım aracılığıyla yorumlarım. Bu nedenle, varolduğunu bildiğim tek şey duyu izlenimlerimdir. Örneğin bu elmanın varolduğunu söyleyebilir miyim? Hayır. Tüm söyleyebileceğim, onu gördüğüm, hissettiğim, kokladığım, tattığımdır. Bu bakımdan, gerçekte bir maddi dünyanın varolduğunu hiçbir surette söyleyemem." Öznel idealizmin mantığına göre, eğer gözlerimi kaparsam dünya varolmaktan çıkar. Her ne kadar Berkeley idealist düşünceye önemli katkılarda bulunduysa da, idealist düşünce asıl gelişimini Kant 'la birlikte göstermiştir.
    Kendi felsefesini "madde tanımazcılık" diye adlandıran Berkeley 'e göre ise; iki tür gerçek varlık -tinler (zihinler) ve idealar- söz konusudur; fiziksel nesneler ise duyusal ideaların toplamıdırlar. Dolayısıyla, Berkeley'e göre, bir elmayı algıladığımızı söylediğimizde doğrudan farkına vardığımız duyusal görünüşlerin bir toplamıdır. Bundan dolayı sınırlı bir zihin tarafından algılanmayan şeyler yokturlar; şeyler zihnimize sınırlı zihin tarafindan algılandıklarında ulaşırlar: "varolmak algılanmış olmaktır." Berkeley şeyleri, onlara atfettiğimiz niteliklere ilişkin duyu deneyimimizden soyutlayarak kavrayamayacağı düşüncesinden hareket ederek, fiziksel nesnelerin varoluşunun algılanmak olduğunu, fiziksel nesnelerin yalnızca idealar olarak varolduklarını ileri sürer. Berkeley 'in fiziksel şeylerin, onları algılayan kimse olmadığında da var gözükmeleri sorusuna yanıtı, onların Allah'ın hafızasında varolduklarıdır. Düşüncemizde şeylerin varlığını yaratan yegane güç Allah'tır.

    Yararlanılan Kaynak: Felsefe Sözlüğü- Bilim ve Sanat Yayınları
    gokaykazdal bunu beğendi.
  3. ◊ΘGöKKuŞΘ◊

    ◊ΘGöKKuŞΘ◊ Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Aralık 2007
    Mesajlar:
    915
    Beğenileri:
    649
    Ödül Puanları:
    16
    Genel olarak bazı tanımlar..

    Felsefe

    "Felsefe dersleri"nde konular, bir bakıma yüzeysel olarak ve anlatılabilecek en sade biçimde siz okuyucularımıza aktarılmaya çalışılmıştır. "Felsefe dersleri"miz yüzeysel; çünkü felsefe böyle bir çırpıda, 10-15 sayfada anlatılabilecek kadar basit değil; yalın; çünkü okuyucuları sıkmamak, yormamak, çeşitli kavramlar arasında boğmamak amaçlıdır.

    1. Başlık

    - Felsefe Kelimesi Ne Anlama Gelmektedir?
    Felsefe kelimesi Yunanca "philo" (sevgi) ve "sophia" (bilgelik) kelimelerinin yan yana gelmesiyle oluşmaktadır. Philosophia, bilgelik sevgisi demektir. Genel manada "bilgiyi sevmek, bilginin peşinden koşmak" anlamını taşımaktadır.

    2. Başlık

    - Felsefe sadece, "bilgiyi sevmek" midir?

    İnsan, doğası gereği yargılayan, sorgulayan, tartışan bir varlıktır. Bu sebeple de insanın öğrenmek istediğin birçok konu vardır. İşte filozoflar da bu türden şeyler düşünmektedirler. Peki bu "Filozof" diye adlandırılan kişilerin normal insandan farkları var mıdır, varsa da bunlar nelerdir? Filozofların normal düşünce sürecindeki insandan tabî ki farkları vardır ve bu farklar; onların derinlemesine, tutarlı, belirli tabanlara oturtulmuş ve sistematize edilmiş düşünmelerinden kaynaklanmaktadır.

    3. Başlık

    - Felsefe, insanoğlunun yaşamını anlamlandırabilmek için düşünsel bir çaba harcaması mıdır?

    Bu sorunun cevabına şüphe duymadan "evet" diyebiliriz. Filozoflar da diğer insanlar gibi öğrenmeye çalışırlar. Bilgi, onlar için ulaşılması gereken bir "şey"dir. İşte filozoflar, bu bilgiye ulaşabilmek için sorular sorarlar. Platon: "Felsefe; doğruyu bulma yolunda, düşünsel bir çalışmadır." derken de yine düşünme ve sorgulama üzerine bir vurgu yapmaktadır.

    Filozoflar sadece bilgi peşinde koşmamaktadırlar. Onlar, edindikleri bilgiler ışığında kendilerine bir ahlâk anlayışı, dünya görüşü ve tamamen bir yaşam biçimi çizmektedirler. Mesela dünyayı "idea"lardan oluşmuş (idea; "düşünceler ve bu düşüncelerin görünüşleri" olarak tanımlanabilir.) bir yapı olarak algılayan bir felsefe öğretisi, yaşama ilişkin tüm yargılarını da ona göre oluşturmuş demektir.

    Sizler de çevrenizde var olanları sorgulayıcı bir bakış ve düşünme tarzı ile ele alınız. Neyin, neden o şekilde olduğunu anlamaya çalışınız.

    Düşünmekten, sorgulamaktan korkmayınız.

    Sokrates: "sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değer değildir.

    "felsefe dersleri"nin amacı; sizleri sıkmadan, felsefeyi öz olarak sizlere aktarmaya çalışmaktır. Lütfen bu bölümümüz hakkındaki görüş, öneri, eleştiri vb. düşüncelerinizi bizlerle paylaşınız.

    Her zaman sorgulanmaya, eleştirilmeye, değerlendirmeye ve değerlendirilmeye açık bir yapımız olduğunu belirtmek isteriz.


    4. Başlık

    - Peki düşünce adamları - filozoflar - felsefe hakkında neler söylemekte, felsefeyi nasıl tanımlamaktadırlar?

    Karl Jaspers: "Felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir."

    Sokrates: "Felsefe, neleri bilmediğini bilmektir."

    Platon: "Doğruyu bulma yolunda, düşünsel (idealist) bir çalışmadır."

    Aristotales: "İlkeler ya da ilk nedenler bilimidir felsefe."

    Epikuros: "Mutlu bir yaşam sağlamak için, tutarlı eylemsel bir sistemdir."

    Augustinus: "Felsefe tanrıyı bilmektir ve gerçek felsefeyle, gerçek din özdeştir."

    Anselmus: "İnanılanı anlamaya çalışmaktır."

    Abaelardus: "İnanılanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmaktır."

    A. Thomas: "Tanrıdır konusu, tanrının tanıtlanmasıdır."

    Campanella: "Eleştiridir."

    F. Bacon: "Deney ve gözleme dayanan bilimsel veriler üzerinde düşünmektir."

    T. Hobbes: "Felsefe yapmak doğru düşünmektir."

    Descartes: "Felsefe bir bilimdir ve geometrik yöntemi metafiziğe uygulamak gerekir, felsefeyi kesin bir bilim yapmak için."

    Spinoza: "Felsefe, genelleştirilmiş bir matematiktir."

    Leibniz: "Gerçekte doğru olanı algılamaktır. Felsefe göklerden yere inerek, beş duyuyla kavranan konularla ilgilenmelidir."

    Locke: "Bütün düşüncelerimizin duyumlarımız ile gerçek alemden geldiğini kanıtlamaktır."

    Condillac: "Felsefe duyumların bilgisidir."

    Hume: "İnsan zihninin mahiyetini incelemektir."

    ... ve sonuç olarak; felsefe, yaşamın her köşesinde varlığını sürdürmektedir.

    Hatta felsefe, yaşamın kendisidir.
    gokaykazdal, Adanalee, sensu ve diğer 1 kişi bunu beğendiniz.
  4. ◊ΘGöKKuŞΘ◊

    ◊ΘGöKKuŞΘ◊ Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Aralık 2007
    Mesajlar:
    915
    Beğenileri:
    649
    Ödül Puanları:
    16
    Felsefe -izmler

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...



    (Resmin üstüne tıklayarak daha büyük halini görebilirsiniz..)
    gokaykazdal bunu beğendi.
  5. ◊ΘGöKKuŞΘ◊

    ◊ΘGöKKuŞΘ◊ Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Aralık 2007
    Mesajlar:
    915
    Beğenileri:
    649
    Ödül Puanları:
    16
    Rönesans Felsefesi
    Fransızca bir sözcük olan Rönesans, “yeniden doğuş” demektir. Bu dönem, Avrupa kültüründe baştan aşağıya gerçek bir yeniden doğuştur. İçeriği, Antikçağ incelemelerinin yeniden doğması ve yenilenmesi kadar, İlkçağ ve Ortaçağın vardığı sonuçların yeni bir biçimde görünmesi, bundan önceki çağların tanımadığı bir insanın tarih sahnesine çıkmasıdır. Ortaçağ boyunca hakim olan dogmatik tavır sonrası ortaya çıkan Rönesans döneminde denilebilir ki, antikçağ sonlarının bıraktığı yerden işe başlanmıştır. Ortaçağ felsefesine karşı sert tavır, aynı zamanda bu felsefenin sıkı sıkıya bağlı olduğu Aristoteles’e karşı da gelişmiştir. Fakat daha sonra Aristoteles felsefesinin de yeniden öğrenilmesiyle bu karşıtlık yatışmıştır.



    MEISTER ECKHART (1260-1327)
    Ortaçağ sonlarında Rönesans’ın ve dinde reformasyon hareketlerinin başlıca kaynağı giderek güçlenen mistisizm düşüncesidir ve özellikle Alman mistisizmi denebilir. Martin Luther ile birlikte Alman mistisizmini temsil eden Eckhart, bu düşünceye en güzel anlatımını vermiştir denebilir. Ona göre salt doğruluk insanın kendisindedir, kilisenin dogmalarında ya da törenlerinde değil. Bilmek, bilen ile bilinenin özce bir olmalarıdır. İnsan Tanrı’yı, Tanrı kendi içindeyse bilebilir. Ruh, Tanrı’yı bildiği ölçüde Tanrı’dır ve Tanrı olduğu ölçüde Tanrı’yı bilir. Bu, anlatılamaz bir görüdür. Tanrı’nın bizim içimizde kendi kendini görmesidir, bizim kendimizde Tanrı’yı görmemizdir. Bir “Küçük Tanrı” olan insan, benliğinden geçmelidir. Kişiliğini Tanrı’da eritmelidir.
    Eckhart, bu görüşlere anlamlı bir bütünlük kazandırmış ve geniş ölçüde yayılmalarını sağlamıştır. Bunu yaparken de yüksek düşünceler için çok yerinde Almanca kelimeler bulmuş ve geniş kitleler tarafından anlaşılmasını sağlamıştır. Ona Almanca felsefe terimlerinin babası denir.


    FRANCESCO PETRARCA (1304-1374)
    İnsanın özü ile bu dünyada yerinin ne olduğunun araştırılmasına Humanizm diyoruz. Bu dönem Hümanizm akımının başında Petrarca var. Grekçe öğrenir, eski yazmaları kurtarmaya ve toplamaya çalışır. Teorik sorunlardan ziyade ahlak üzerinde durur ve kendisine Roma Stoa’sının filozoflarını örnek alır. Bu sayede Rönesans döneminde Antikçağdan ilkin Stoa ile tanışılmış oluyor. Ona göre de mutluluğa iç ve dış etkilerden bağımsız ruhun özgürlük ve dirliğinde ulaşılır.

    MARCILIO FICINO (1433 – 1499)

    Rönesansın ilk yıllarından itibaren Ortaçağ Skolastik Felsefesine karşı olan tavır, 15.yy.da Floransa’da kurulan “Platon Akademisi” ile sistemli çalışmalar biçimini kazanacaktır. Akademi’de yetişenler arasında en büyüğü şüphesiz Ficino’dur. Yaptığı en büyük iş, sağlam bir dille çevirdiği eserleri sayesinde Platon’un kaynağını yeniden açmak olmuştur. 12.yy.a kadar eldeki tek Platon diyaloğu Timaios’tu. Ficino’nun Akademi’nin başına geçtiği sıralarda Aristoteles felsefesine karşı olan sert tavırda yumuşar. İlkçağın bu iki büyük filozofunun temelde birleşmekte oldukları sonucuna varılır. Ona göre insan ruhu tanrıdan türemiştir ve sonra yine ona dönecektir. Evren en başında Bir olanın bulunduğu bir basamaklar ülkesidir ve tüm bağlar insanda düğümlenir ve bu sayede insanda bilmek gücü vardır.


    NICCOLO MACCHIAVELLI (1469-1527)
    Rönesans’ın karakteristik düşünürlerinden biridir Macchiavelli. Yeni insan anlayışını gününün pratik-politik ödevlerini çözmek için çıkış noktası olarak almıştır. Hıristiyanlığın ele aldığı gibi insan doğuştan kötü değildir, kötüye sapma eğilimi vardır. Devleti de ortaya çıkaran bu nedendir. İnsan doğası her yerde ve devirde birdir, dolayısıyla eğilimleri konusunda hesaplamalar yapılabilir. Bunları gözleyerek hesap yapan zeka, devlet yönetiminin temelidir. Onun görüşünde ulusal devlet fikri öne çıkar. Devlet başkanı devletin kendisiyle kaynaşmıştır. Dolayısıyla da o, halkın hükümdarıdır.

    THOMAS MOORE (1478-1535)
    Yalnız filozof ya da yazar değil, bakan olmuş bir devlet adamıdır aynı zamanda. Dürüst ve karakterli muhalefeti sonunda hayatı idam cezasıyla son bulmuştur. 1516 yılında yazdığı “Ütopya” adlı romanında ideal bir devlet düzeni geliştirmeye çalışmıştır. Rönesans’ta diğer devlet ütopyalarında olduğu gibi yine örnek alınan eser Platon’un Devlet adlı eseridir. Diğer devlet ütopyalarına örnek olarak Campanella’nın “Güneş Ülkesi”ni ve Francis Bacon’ın “Yeni Atlantis” adlı eserlerini örnek verebiliriz.


    Bu dönemde sadece felsefi alanda değil, aynı zamanda bilimsel ve coğrafi alanda da pek çok keşifler ortaya çıkmıştır. Özellikle bilim alanında Kopernikus ile başlayan ve Giordano Bruno, Kepler ve Galileo’nun, tek bir düşünüre mal edilemeyecek, ortak ürünleri olan yeni doğa görüşünden bahsedilebilir. Bir YeniPythagorasçı olduğunu söyleyen Kopernikus, Pythagorasçılar tarafından yüzyıllar önce söylenen, Yer’in ateş etrafında ve kendi etrafında döndüğü düşüncesini yinelemiştir. Kilise bu öğretiyle, Yer merkezli tasarım yerine Güneş merkezli tasarımı koyduğu ve dolayısıyla insan merkezli bir evren anlayışını ortadan kaldırdığı gerekçesiyle kıyasıya bir savaşa girecekti : evrendeki her şey insan için olmalıydı. Bu baskılardan Kepler ve Galileo da paylarına düşeni alacaklardır fakat onların içinde ölüme mahkum edilen Giordano Bruno’nun özel bir yeri vardır. Yeni öğretiden doğa bilgisi ve felsefe açısından çok önemli sonuçlar çıkarmış ve yeni evren görüşünün kesin olarak yerleşmesine yol açmıştır. “Evrenin sonsuz olduğu ve sayısız sınırlı dünya ve galaksi barındırdığı” ile “evrenin birliği olan bir bütün” olduğu düşüncesi aynı zamanda ona metafizik bir temel de kazandırmıştır.

    gokaykazdal bunu beğendi.
  6. ◊ΘGöKKuŞΘ◊

    ◊ΘGöKKuŞΘ◊ Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Aralık 2007
    Mesajlar:
    915
    Beğenileri:
    649
    Ödül Puanları:
    16
    Varoluşçuluk

    Varoluşçuluk

    Varoluşçuluk, II. Dünya Savaşı’nın hemen ertesindeki dönemde Avrupa’nın en moda felsefesi oldu. Varoluşçu düşünceler, gerçekte köklerini, Avrupa’nın henüz kurtulduğu Nazi Tahakkümüne ve işgaline karşı bir tepki sürecinden almıştır.

    SOREN KIERKEGAARD (1813-1855)
    Varoluşçuluğun kurucusunun bir Danimarkalı olan Kierkegaard olduğu kabul edilir. Hegel, bireyin kendini gerçekleştirmesini, ancak büyük ve soyut varlık içinde yutulmasında görmüştü. Oysa Kierkegaard, en yüce ahlaki varlığın bireyin kendisi olduğunu, dolayısıyla en büyük öneme sahip olanın, insan yaşamının kişisel, öznel yönleri olduğunu söylemiştir. İnsanın en önemli etkinliği karar vermektir: yaşamlarımızı yaptığımız seçimlerle yaratır ve kendimiz oluruz. Ondan sonra gelen düşünürlerde akım; hristiyan varoluşçuluk ve hümanist varoluşçuluk olarak iki kola ayrıldı.

    MARTIN HEIDEGGER (1889-1976)
    Heidegger (okunuşu:haydega) 20. yy’da hümanist varoluşçuluğun en seçkin temsilcisidir. Almanya Baden’de doğdu. Yaşamı boyunca Almanya’dan hiç ayrılmadı. Tüm yaşamı boyunca akademisyen kaldı. Freiburg’da öğrenciyken Edmund Husserl’den ders aldı ve onun özel yönteminden baş eseri olan ve Husserl’e adanan ‘Varlık ve Zaman’da yararlandı. 1933’de iktidara geldiğinde Nazi Partisi’ne katıldı ve Freiburg Üniversitesi’nde ilk Nasyonal Sosyalist rektörü oldu. Bir yıl sonra rektörlükten istifa ettiyse de, savaşın sonunda Almanlar yenildiğinde Nazi geçmişi nedeniyle altı yıl üniversitede ders vermesi yasaklandı.
    Heidegger’e göre bakmakta olduğumuz dış dünyadan ayrı değiliz. Bizler, bu dünyanın bütünleyici bir parçasıyız. Derinlemesine düşünüldüğünde asıl gizem bilgi değil, varlıktır, varoluştur. Şu ya da bu şeyin sürmekte olduğuna dair bir kavrayış olmasaydı, kendi varoluşumuza karşı bir bilincimiz olmazdı. Bu bir zaman boyutunu gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla farkında ve bilincinde olduğumuz varoluş doğası gereği zamansaldır. En önemli yönleriyle bizim varlık kipimizin, öğeleri geçmiş, şimdi ve gelecek zamana karşılık gelen üç yönlü bir yapısı vardır; bu yüzden, son tahlilde varlık zamandır. (bu kitabının ismidir.)
    Ona göre yaşama ilişkin sağlam bir kavrayış ancak ontik (varlık )olanla tarihsel olanı temel birlikte bir araya getirmekle elde edilebilir. Onun insan var oluşu için kullandığı terim Dasein’dir. (Dasein, iki başlı bir hayat sürer. Biri, zamana tabi olan ve gün****k yaşam içinde bulunma durumu, diğeri ise zamansallığın dışında zamansız olanı,aşkın olanı anlayabilme durumu olarak ifade edilebilir.)
    gokaykazdal bunu beğendi.
  7. ◊ΘGöKKuŞΘ◊

    ◊ΘGöKKuŞΘ◊ Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Aralık 2007
    Mesajlar:
    915
    Beğenileri:
    649
    Ödül Puanları:
    16
    Çağdaş Filozaflar


    HENRI BERGSON (1859-1941)
    İngiliz bir anneden ve Polonya Yahudisi bir babadan Paris’te dünyaya geldi. Fransızca ana diliydi. Çalışma hayatını üniversitede felsefe öğretmeni olarak geçirdi. Üniversitenin dışında da geniş bir okur kitlesini etkileyecek kadar iyi bir yazardı. 1927’de Nobel Ödülü aldı.
    Bergson pozitivizmin ya da dar bir çerçeve içinde kalan bilimsel yorumların iddialarına karşı çıkmış,insani ve tinsel değerlerin önemini vurgulamıştır. Aklın gerçekliğin yapısını bilmeye yetili olmadığını dile getirmiş, bilinç ve özgürlüğün sadece sezgiyle anlaşılabileceğini öne sürümüştür. Her psikolojik olguya onu belirleyen fizyolojik bir olgunun karşılık geldiğini söyleyen görüşe karşı çıkmış belleğin, zihnin ya da ruhun bedenden bağımsız olduğunu ve amaçlarını gerçekleştirebilmek için bedeni kullandığını ileri sürmüştür.
    Bir şeyi bilmenin iki yolundan bahseder:
    Birincisi; bizi nesnenin çevresinde hareket ettirirken ikincisi ona nüfuz etmemizi sağlar.Birinci bilgi bakış açısına bağlı göreli bir bilgiyken ikincisinde nesneyle doğrudan bir temas ve bakış açılarının sınırlamalarından bağımsız nesneyi olduğu gibi kavrayan bilgi çeşididir. Birincisi analiz ikincisi sezgidir.
    Gerçekliğin madde olmadığını fakat mekanla birlikte düşünmeye alışan insanın maddeciliğe eğilimli olduğunu söyler.


    JEAN-PAUL SARTRE (1905-1980)
    Sartre uluslararası üne sahip bir oyun yazarı ve romancıydı. 1964’de kendisine verilen Nobel Ödülü’nü geri çevirdi. Paris’te doğdu. Felsefe öğretmeni oldu. II. Dünya Savaşı, Sartre’nin hayatını değiştirdi. Fransız ordusundayken Almanların eline düştü ve hapis yattı. Serbest bırakıldıktan sonra işgal altındaki Paris’te yaşadı. Akademik yaşantısına son vererek bütün zamanını yazmaya ayırdı.
    Sartre’ye göre dünyada, seçimde bulunmaktan ve bu anlamda kendi değerlerimizi yaratmaktan başka bir seçeneğimiz yoktur. Bunu yaparken, kendi yaşamlarımızın temel kurallarını da koyarız. Böylelikle, kişiliğimizin nasıl gelişeceğini belirler, kendi kendimizi yaratırız. Hayata hakkını vermek; seçim yapmak ve ona göre yaşamak demektir. Sartre buna ‘bağlanma’ adını verir. Daha sonraları Sartre Marksist olduğu evrede, bireyin içinde yaşadığı toplumun baskılarından kendini özgür kılabilme boyutunu abarttığını söylemiştir.


    ERNST CASSIRER (1874-1945)
    Döneminin en popüler düşünce akımlarından biri olan Yeni Kantçılığın önemli temsilcilerinden biri olan Cassirer aynı zamanda en üretkenidir de. Yahudi asıllıdır ve Nazi yönetimi sırasında Almanya'yı terketmiştir.
    Felsefe tarihçiliğinin en önemli klasiklari arasına girmiş bir çok monografi ve incelemenin yazarıdır. O, tarih boyunca nesnelere olan doğrudan bakışın yerini zamanla sembolik olana terketmekte olduğunu ve bu sebeple doğayı, tarihi ve insanı bu semboller aracılığıyla değerlendirebileceğimizi söyler. Bilimsel düşünüş kalıbının indirgeyiciliğinden ve tekyanlılığından sıyrılmak, dilsel, mitik-dinsel düşünüş şekillerinin ve sanatsal görü ve duyuş kalıplarının değerini teslim etmek gerekir. Bu düşünüş şekilleri ve kalıplar, topluca, insanlığın ve kültürün bütün olarak ortaya çıkmasında ve kurumlaşmasında etkilidirler. Dolayısıyla insanlığı bilimin ışığında incelemekten öteye geçecek, hatta bilimin kendisini de insanlığın gelişimi içinde ele alacak bir felsefi düşünüşe gereksinim vardır ki, “kültür felsefesi”nin konusu tam da “kültür” denen şeyin oluşumunu sağlayan bu düşünüş şekilleri ve kalıplarıdır. Bu düşünüş şekilleri ve kalıplar, insanlığı insanlık yapan sembolik formlardır.
    Bu incelemelere dayanarak insana artık animal rationale’den (akıllı hayvan) çok animal symbolicum (sembolleştiren hayvan) demenin gerektiğini ileri sürer.
    O da Platon gibi bilginin bir araç olarak diğerlerinden dahaönce varolduğunu vurgulamıştır.


    EDMUND HUSSERL (1859-1938)
    Husserl'de her zaman felsefeye yeni bir yön çizme eğilimi olduğu belirtilebilir, çünkü onun düşüncesine göre felsefe her tür bağıntıdan ayrı olarak kendini temellendirmelidir. 20.y.y’ın en önemli filozaflarındandır. Düşünsel serüvenine klasik düşünürlerden Locke, Berkeley ve Hume 'un başını çektiği İngiliz Deneyciliği'ni incelemekle başlamış olmakla birlikte, Husserl daha sonra Descartes, Leibniz ve Kant'ın felsefelerine yönelerek döneminin egemen felsefe anlayışı "Yeni Kantçılık" ile sıcak bir düşünsel ilişki içine girmiştir. Husserl hemen bütün düşünsel yaşamı boyunca felsefeye yeni bir yön çizme, yeni bir başlangıç noktası belirleme arayışı içinde olmuştur. Görüngübilim adını verdiği bu arayışın çıkış noktasını, düşüncelerine büyük değer verdiği hocası Franz Brentano'nun felsefesinde gözlemlediği birtakım boşluklar oluşturmaktadır.
    Husserl’in geliştirdiği fenomenolojinin(görüngübilim) konu edindiği varlık alanını bulmanın yöntemi iki öğeden oluşur.İndirgeme ve düşünme; indirgeme ele alınacak nesneyi yeniden bulmaya ve araştırmanın yolunu belirlemeye yarar.
    Kesin bir felsefe, tüm önkabullerden bağımsız olmalı, hiçbir şeyi kendinden açık bir doğru olarak görmemelidir. Buna ek olarak, Husserl (Descartes, Hume ve Kant'la birlikte,) modern epistemolojinin karakteristik başlangıç noktasını, yani, bilinç içeriklerinin bizim biricik bilgimizi temsil ettiği kabulünü de benimser.Bilimsel aklın, pozitivist düşünüşün, ahlaki ve kültürel değer alanını da kapsayan yayılmacılığına, pozitivizm ve doğalcılığın doğa bilimlerinden hareketle oluşturduğu bir değer ve yaşama felsefesine karşı çıkmış olan Husserl, 'tin'in doğal dünyanın nesneleriyle aynı tür ya da düzeyden bir varlık olmadığını ve dolayısıyla, doğa bilimlerinde geçerli olan aynı açıklama kategorilerine tabi tutulamayacağını savunmuştur.


    THEODOR WIESENGRUND ADORNO (1903-1969)
    Filozof,sosyolog,müzikolog ve kompozitör. Toplumbilim, ruhbilim ve müzikbilim alanlarında çalışmıştır. . Felsefe ve sosyal disiplinleri bir arada değerlendirerek müzikten gün****k yaşama, ahlaki sorunlardan tahakküm ilişkilerine kadar geniş bir alanda modern kavram ve kategorileri ve onlara dayalı genel anlayışları incelemiştir.
    Adorno Nazi iktidarıyla birlikte önce İngiltere'ye, dört yıl sonra da ABD'ye göç etti ve Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü'ne katıldı.
    Adorno, her zaman, düşüncenin kendi içine kapanma eğilimine karşı ısrarla direnir. O, bir anlamda her tür despotizmin ve tahakküm ilişkisinin kaynağını ve kökenini düşünme imkanının sınırlandırıldığı ve kitlendiği yerlerde görür. Ona göre bürokrasi, idare ve teknokrasinin kuşattığı toplumda birey geçmişte kalmıştır. Yoğunlaşmış sermaye, planlama ve kitle kültürü bireysel özgürlükleri büyük oranda tahrip etmiş, böylece eleştirel düşünme yeteneği yerini tümüyle şeyleşmiş bir topluma ve bilince bırakmıştır. Kışkırtıcı stiliyle ideolojilerin etkisini kırmayı, aforizmalar biçiminde yazılmış metinleriyle kapalı düşünce sistemlerinin temellerini yıkmayı hedeflemiştir.
    gokaykazdal ve antix1 bunu beğendi.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş