Felsefenin Dogusu

Konu 'Felsefe' bölümünde aygül_aygül tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. aygül_aygül

    aygül_aygül Üye

    Katılım:
    28 Ekim 2007
    Mesajlar:
    1.188
    Beğenileri:
    3
    Ödül Puanları:
    36

    Felsefenin Dogusu

    --------------------------------------------------------------------------------

    Insan bu günkü biyolojik yapisina iki milyon yil süren evrim sürecinin sonunda elli bin yil önce ulasmistir. O günden bu yana yasmis oldugumuz süreç toplumsal degisim sürecidir. Bunun ilk bölümünde önemli bir degisimde yoktur. Bugüne gelindikçe degisim giderek hizlanir. Günümüzde ise toplumsal degisim bas döndürücü bir hal almistir. Insan ilk dönemde tipki diger hayvanlar gibi dogada hazir bulduklarini toplayarak ya da avlanarak yasamini sürdürür. Bir farkla ki; bunu yaparken alet yapar ve kullanir. Bu özelligi ile dogaya her gün biraz daha çok egemen olurken; kendisini de her defasinda yeniden yaratmistir. Ilkel Kominal dönemde yaptigi aletlerle dogayi hizla tüketen insan her defasinda yeni bir dogal bölgeye göç ederek yasamini sürdürmeye çalismistir. Ancak bu süreç zaman içinde doganin yeniden üretilmesi ile sonuçlanmistir. Insan artik dogayi dogrudan tüketmenin yani sira dogayi sayisal olarak üreterek yeni bir yasam biçimi olusturmustur. Doganin sayisal olarak üretilmesi iki farkli alanda uzmanlasmis farkli toplum yaratmistir. Bunlarda biri bitki tarimi yapan ve bu nedenle de topraga bagli yasayan köyler yani uygar toplumlardir. Ikincisi hayvanlari evcillestirip üreterek yasamini sürdüren topraktan belli ölçüde bagimsiz göçer barbar toplumlardir. Ilkel Kominal dönemde toplumlarin üretim ve tüketim etkinlikleri ve bunun sonucu olusturduklari kültür de birbirine çok benzemektedir. Oysa doganin sayisal olarak üretilmesindeki iki farkli etkinlik birbirine benzemeyen iki ayri toplum biçimi yaratmistir. Toplumlar arasindaki; dogal kaynaklarin , topraklarin veya ürünlerin paylasilmasi konusunda çikan anlasmazliklarin güç kullanilarak çözümlenmesinde; barbarlar genellikle uygarlardan daha kazançli çikmislardir. Bu nedenledir ki barbar sözcügü kaba kuvvetle es anlamda kullanilagelmistir. Iki farkli kültür günümüzden bes bin yil önce Mezopotamya’da ortak bir üretim süreci olusturmuslardir. Hayvan gücü kullanilarak yapilan tarim; baska bir deyisle KARASABAN devrimi; insanin tükettiginden fazla üretmesine neden olmustur. Bu durum toplumun yeniden organizasyonu ile sonuçlanmis ve DEVLET kurumu dogmustur. Devletle birlikte toplumsal düzeni saglayan yaygin yaptirim güçleri; gelenek, örf , adet ve töre yerini, devletin koydugu daha net ve kesin yaptirim gücü olan hukuga birakmistir. Hukuk; devletin toplumsal düzeni belirleyerek denetledigi, yazili kurallar sistemidir. Yani artik insan yazmaktadir. Insanin ilk yazilarinda yalnizca yasalar degil ayni zamanda mitolojik öyküleri de vardir. Bu dönemin yazilarinin en genel özelligi imzasiz yani anonim olmalaridir. Bu dönemde doga olaylari ve gök cisimleri siki bir gözlemle bilinebilir hale gelmistir. Ancak bu tür bilgiler rahipler sinifinin disina hiçbir sekilde sizdirilmamistir. I.Ö. 1000 yillarinda bu kez Ege ulasmis oldugu gelismislik düzeyi ile insanlik için yeni bir kilometre tasi olusturmustur. Gelisen tarimsal üretim pazari büyütürken yeni bir degisim aracinin dogmasina neden olmustur: PARA. Para bir yandan degisimi kolaylastirirken diger yandan da zenginligin yayginlasmasina neden olmustur. Ege kentlerinde yeni varlikli sinifin dogmasina neden olmustur. Bu varlikli sinif, ekonomik güçlerini toplumsal yönetime ortak olma dogrultusunda kullanarak, tarihte ilk kez daha yaygin bir egemenligin yasanmasina, yani sinifsal özellik de tasisa ilk demokrasinin dogmasina neden olmustur. Demokrasi yetismis insana gereksinim duydugundan; bu dönemde bilgi deger kazanarak yayginlasmistir. Bilim ruhban sinifin tekelinden kurtulmus ve yayginlasmistir. Örgütlü olmasa da egitim yayginlasarak; akil inaklarin yerini almaya baslamistir. Çok tanrili dinlerin de etkisi ile dini bir hos görü yayginlasmistir. I.Ö 8 yy.la gelindiginde; yazi geliserek bireysellesmis; hukuk ve mitlerin disinda bireysel duygular ve bilim yazinin konulari içine girmistir. Hatta ilk kez kisisel hukuk denemeleri ve kralligin dayattiginin ötesinde tarih yazilmistir. I.Ö. 6 yy.da ise MILET’li THALES insan aklini binlerce yildir kurcalayan “Evren nedir ?” sorusuna ilk kez dinlerin disinda bir yanit aramistir. Iste bu Felsefe’nin baslangicidir. Bu baslangiçta 1) gelisen ekonomik kosullarla zenginlesen toplum 2) yayginlasan yönetim erki yani demokrasi ve 3) dogmalirin kosullanmalarini asacak ölçüde hosgörülü laik anlayis etkili olmustur. Thales’in felsefe tarihindeki önemi; evrenin nasil olustuguna ait görüsleri degil, ama bu konuyu ele alis biçimidir. Çünkü o ve dönemin Anadolulu filozoflarinin hareket noktalari; “ hiçten bir sey olmaz” düsüncesidir. Bu dine karsi maddeci bir yaklasimin ifadesidir. Anadolu düsünürleri evrenin bir ilk olandan ( arkhé ) degiserek olustugu düsüncesindedirler. Her biri ayri arkhéler öne sürmüslerdir. Ancak ortak yanlari evrenin yaratilmamis oldugu düsüncesidir. Ege’nin öbür tarafinda ATINA’da ise farkli bir dünya görüsü agir ve emin adimlarla gelmektedir. Sokrates, Platon ve Aristoteles everenin olusumunun temelinde düsünceyi esas almaktadirlar. Her ne kadar Atina tanrilari ile aralari hos degilse de; çok daha farkli ve soyut bir tanri fikrinin dogmasina katkida bulunmaktaydilar. Aralarinda ögrenci ögretmen bagi olan bu üç düsünür idealizmin ilk kaleleridir. Ege’nin iki yakasinda farkli yaklasimlar geliserek taraftar toplarken adali düsünürler bu iki kampa ayni mesafede uzak kalmislar ve kuskucu bir yaklasimin ilk temsilcileri olmuslardir. Bu üç farkli -ve hemen hemen uzlasmaz görünen- yaklasim; günümüz felsefe akimlarinin da bir biçimde içinde yer aldiklari; idealizm-materyalizm-septisizm’den baskasi degildir. ORTAÇAGDA FELSEFE Antik Ege uygarliginin ardindan felsefe, yeni dünya dini Hiristiyanligin etkisi altina girmistir. Bu dönemde felsefenin islevi, dinin dogmalarini temellendirmek ve savunmak olmustur. Antik Çagin iki ünlü düsünürü Platon ve Aristoteles’in düsünceleri bir yandan resmi ideolojiye dönüsürken, diger yandan da kitaplari yasaklanmistir. Ayni ilgiyi Islam Ortaçaginda da görürüz. Bu iki düsünür Islam düsüncesinde de önemlidirler. Kölelerin esitlik ve insanca yasama mücadelesi ile dogan Hiristiyanlik bir süre sonra; din adamlari elinde bir baski ve zulüm aracina dönüstürülmüstür. Hiristiyan hukuk sistemi olan Engizisyon artik bir iskence aleti gibidir. 14 – 15 . yy. da yine kilise çevresinde baslayan yenilikçi hareket, bir yandan Hiristiyanligin baslangicindaki insani özüne geri dönmeye çalisirken, diger yandan da laik bir yasam biçimi temellendirme arayisina girer. (Reform-Rönesans) Iste tam da bu noktada, tipki IÖ 6 yy. da oldugu gibi insanligin yardimina felsefe yetisir ve 17. yy. da Descartes; dini felsefelerin dokunulmaz düsünürü Aristoteles’i elestirirken; kuskuyu dogruyu bulmanin yöntemi haline getirir. Yeni biçimi ile septisizm yalnizca felsefenin degil bilimlerin de önünü açar. Aydinlanma ve onu izleyen burjuva devrimleri insanligi 20. yy. tasir. Reform, Rönesans, aydinlanma ve Burjuva Devrimleri “INSAN”i temel alirlar. Ancak sanayi devrimi ve dünya savaslari ile savrulan insanlik; 19 ve 20. yy. da bir yandan kapitalizmin elestirisi olan sosyalist akimlarin, diger yandan da yasanan karamsarligin yeni metafizik yaklasimlarla asilmasi olan varolusçuluk gibi akimlarin dogmasina neden olur. Gelisen kapitalizm, insan düsüncesinin renklerini pragmatizm ve liberalizme; bilim ise deneycilik ve olguculuk akimlarina tasir. Ancak tüm akimlar daha önce sözünü ettigimiz üç temel anlayisin; surasinda yada burasinda ama içinde yer alirlar. Yani insan akli hala antikitenin idealist, maddeci veya septik akimlarinin degisik bin bir rengine bürünerek varligini sürdürür.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş