Fıkra Örnekleri

Konu 'Dil ve Anlatım Ders Notları' bölümünde Özel Üye Ahmet tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. Özel Üye Ahmet

    Özel Üye Ahmet Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    14 Eylül 2008
    Mesajlar:
    1.009
    Beğenileri:
    315
    Ödül Puanları:
    83

    REYY@N

    FIKRA ÖRNEĞİ)
    Meral Tamer Milliyet Gazetesindeki köşe yazılarında bisiklete destek vermeye devam ediyor. Coca-Cola'dan her çalışana hediye bisiklet Londra'da 2 yıldır işine bisikletle giden Umut Esmer'in, şimdi ne yapacağını bilemediği bir bisikleti daha oldu
    Bazen büyük heyecan duyarak yazdığınız bir yazı, okurun ilgisini çekmeyebilir. Bazı yazılarınız, kamuoyunu kıpırdatmak içindir, halkın da yüreğinde hissettiği bir konuysa yoğun destek gelir ve amacına ulaşır. Bazı yazılarınız kamuyu harekete geçirmek içindir; bizi yönetenler duyarsızsa sonuçsuz kalır. Valilerimizin kel başa şimşir tarak misali, makam aracı olarak altlarına 300 bin YTL'lik en lüksünden S350'ler çekmelerinde olduğu gibi...
    Ama bu arada bambaşka bir şey oldu. Yurtdışında yaşayan okurlarımın, işlerine bisikletle gidip gelen valiler, belediye başkanları ve üniversite rektörleriyle ilgili verdiği örnekleri yayınlayınca benim köşe, bisikletseverlerin ilgi odağı haline geldi. Meğer ülkemizde bisiklete binmek isteyip de binemeyen ne kadar çok insan varmış? Önceki gün Levent'te balık alırken, yanıma gelen bir hanım, elimi avuçlarının içine alıp gözlerimin içine bakarak "Size çok teşekkür ediyorum" dedi. Acaba bu kadar candan teşekküre mazhar olabilecek ne yapmış olabilirim? Neyse sonunda anladım, bisiklet yazılarından dolayıymış.
    40 yıldır görüşmediğim dostlardan telefon geliyor: "Aslan Meral, bisikletlerimizi çatı arasından çıkarıyoruz, lütfen bu işin peşini bırakma!"
    Bisiklet lobisi yok
    Hayatında 2 tekerlekli bisikleti olmamış, bisiklete binmesini bile bilmeyen bendeniz, topografik yapısı uygun kentlere bisiklet yolları yapılması, AB ülkelerinde olduğu gibi Türk Trafik Yasası'na da bisikletin ulaşım aracı olarak girmesinin bayraktarlığını yapmaya başlarsam şaşmayın.
    Çünkü bisiklet neredeyse sıfır maliyetle size hem spor yaptırıyor, hem ulaşım aracı olarak hizmet ediyor, hem sağlığınızı korumanıza yardımcı oluyor, hem de arkadaşlık ediyor. Aydan Çelik adlı okurumun deyimiyle "Kimi zaman siz onu taşıyorsunuz, kimi zaman da o sizi..." Ama bisikletçilerin, otomotivciler gibi bol paraları yok; reklam verme, lobi yapma imkânları da yok. Öte yandan küresel ısınma ciddi bir sorunmuş, kimin umurunda?
    Şirketlerin dikkatine
    Geçen hafta Londra'dayken küresel ısınmanın İngilizlerin ana gündem maddesi haline geldiğini gözlemiş ve yazmıştım. Coca-Cola'nın Londra ofisinde çalışan Umut Esmer'den gelen e-posta mesajı, bu görüşümü daha da pekiştirdi. Kurumsal sosyal sorumlulukta mangalda kül bırakmayan bizim şirketlerin dikkatine sunuyorum:
    "Londra'da 2 senedir yılın yarısından çoğunda işe bisikletle gidiyorum. Birçok sokakta bisiklet şeridi olduğu gibi, bisiklet özel haritalarından tutun da, özendirici programlara kadar her imkân var. Hatta şirketimiz 2 ay önce her çalışana bir bisiklet hediye etti. (Ki şimdi ne yapacağımı bilemediğim ikinci bisikletim oldu!) Bu arada şoförler konusunda da ihtisas sahibi oldum! Ortadoğulu (ya da Türk) şoför, bisikletliyi kesinlikle tanımıyor; ezilmemek tamamen size kalmış. Doğu Avrupalı öne geçmek için uğraşıyor, ama eğer siz dönemece önce geldiyseniz yol veriyor. İngiliz ise yol vermeyi bırakın, yanlışlıkla aynasına çarpanız bile gülümseyip geçiyor."



    hilly

    Bir zamanlar Ayaz adlı bir köle varmış. Takdir bu ya, köle bir gün Sultan Mahmud’un kölesi olmuş. Sultan, köleyi taşıdığı asil karakteri sebebiyle çok sevmiş. Derken Sultan’ın öylesine itimadını kazanmış ki, bütün sultanlığın haznedârı tayin edilmiş ve en kıymetli ve zarif mücevherler, taşlar ona emanet edilir olmuş. Bu gelişmeyi gören saraylılar ise durumdan pek rahatsız olmuşlar. Hasetleri ve kibirleri yüzünden, sözüm ona basit bir köleye böyle bir mevki verilmesini ve kendi rütbelerine çıkarılmasını bir türlü hazmedememişler. Bu duygular içinde, özellikle Sultan yakınlardaysa ondan gün geçtikçe daha çok şikayet etmeye başlamışlar ve asil ruhlu kölenin itibarını zedelemek için ellerinden geleni yapmışlar. Bir gün Sultan’ın huzurunda bir saraylının diğerine şöyle dediği duyulmuş: “Köle Ayaz’ın sık sık hazineye gittiğini biliyor musun? Onun mücevherlerimizi çaldığından adım gibi eminim.” Sultan kulaklarına inanamamış. “İşin aslını kendi gözlerimle görmeliyim” demiş. Duvara küçük bir ****k yaptırıp, içeride olanları seyretmeye hazırlanmış. Kölenin sessizce içeri girdiğini, kapıyı kapattığını ve sandığa gittiğini görmüş. Orada sakladığı küçük bir bohçaymış bu. Bohçayı öpmüş alnına koymuş ve sonra da açmış. İçinden çıkan köleyken giydiği yırtık pırtık bir elbise! Aynanın karşısına geçmiş. Kendi kendine, “Daha önceleri bu elbiseyi giydiğin zamanlar kim olduğunu hatırlıyor musun?” diye sormuş. “Bir Hiçtin sen... Hepsi hepsi satılacak bir köleydin ve Allah, Sultan’ın eliyle sana rahmetinden belki de hiç hak etmediğin nimetler lutfetti. Asla nereden geldiğini unutma! Çünkü mal mülk insanın hafızasını uçurur, unutuluşlara sürükler. Şimdi sen de, nimetçe senden aşağı olanlara kibirle bakma ve daima hatırla Ayaz, hatırla!” Sandığı kapatmış, kilitlemiş ve sessizce kapıya doğru yürümüş. Hazine dairesinden çıkarken birden Sultan’la yüz yüze gelmiş. Sultan gözlerini Ayaz’ın yüzüne dikmiş dururken, yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyormuş ve boğazı öyle düğümlenmiş ki, konuşmakta güçlük çekmiş. “Bugüne kadar mücevherlerimin hazinedârıydın, ama şimdi... kalbimin hazinedârısın. Bana benim de önünde bir hiç olduğum kendi Sultanımın huzurunda nasıl davranmam gerektiği dersini verdin.”



    nirvana79

    Dil öğretiminde ve eğitiminde yeni gelişmeler, yeni yaklaşımlar gözleniyor. Bu alanlarda yeniden bilgilenmemiz gerekiyor. Türkçenin doğru yazılıp, konuşulması Türkçe eğitiminin bilimsel yöntemlerle yapılmasına bağlıdır. Bunun için var olan Türkçe eğitimi programları, çağdaş program anlayışına göre geliştirilmelidir. 1981’de yürürlüğe giren Türkçe Eğitimi Programı öncekilere göre daha yetkin ve gelişmiş bir programdır. Ancak bu programın tam anlamıyla uygulandığı söylenemez. Türkçe eğitiminde geleneksel anlayış ve yöntemlerden tam kurtulmuş değiliz. Birçoğumuz yıllar önce Türkçe öğretmenlerimizden gördüğümüz yöntemleri uyguluyoruz bugün. Oysa Türkçe Eğitimi Programı, AÇIKLAMALAR, DE¼ERLENDİRME, ARAÇLAR, KAYNAKLAR bölümleriyle, sıralanmış olan DAVRANIŞLARLA, bize yeni yaklaşımlar sunuyor. Bu yaklaşımların çoğunu özümseyip, bir türlü uygulama alanına koyamıyoruz. Türkçe dersinin bilgi dersi değil, beceri ve anlatım dersi olduğundan yola çıkarak, programda yazılı olan, “okuma, anlama, dinleme, anlatım, dil bilgisi ve yazı” etkinliklerinin tümü yapılmalıdır. Böylece öğrencilerin, bu alanda kalıcı davranışlar ve alışkanlıklar edinmeleri sağlanacaktır. Alışılmış ve kalıplaşmış ezber yöntemleriyle, sınav bilgilerine yoğunlaşmayla, Türkçe öğretiminde başarılı olmamız olası değildir. Özellikle yazı dersini önemsiz gören, öğrencilerine şiir defteri bile tutturmayan, gereksiz, uzun uzun her metni incelemeye kalkan, sonra da zaman azlığından şikâyet eden arkadaşlarımızın, geleneksel yöntemleri bırakması gerekiyor. Eğitimin bütün alanlarında olduğu gibi, Türkçe eğitiminin geliştirilmesinde de programdan uygulamaya kadar öğretmenlerin görüşleri alınmalıdır. TÜRKÇE E¼İTİMİ ÜZERİNE ÖNERİLER • Türkçe dersinin bir bilgi dersi değil, beceri ve alışkanlık dersi, anlatım dersi olduğu gözden uzak tutulmamalı, bütün etkinlikler okuma, dinleme, anlama, anlatma, yazma becerilerinin ve alışkanlıklarının geliştirilmesine yönlendirilmelidir. Bunun için “Türkçe öğretimi” yerine “Türkçe eğitimi” kavramını kullanıyoruz. Dilin kullanımında olumlu bir davranış değişikliği ve dönüşüm amaçlanıyor. Çünkü dil eğitiminde ezber bilginin hiçbir değeri yoktur. • Metin incelemede, “Metin Basamakları”nın tümünü kullanmak gereksizdir. O günkü konuya uygun yanının incelenmesi yeterlidir. Böylece ders saatlerinin azlığı şikâyeti de ortadan kalkar. • Dil bilgisi ve kompozisyon için ayrı ders saati ayırma alışkanlıklarından kurtulmalıyız. Dil bilgisi konuları metin işlenirken sarmal bir şekilde verilmeli, kompozisyon (anlatım) konuları da metinden hareketle tartışılıp, yazdırılmalıdır. • Yazılı anlatım çalışmalarının değerlendirilmesinde, çalışmanın hangi yönüne (şekil, dil ve anlatım, yazım ve noktalama, buluş-yaratıcılık vb.) ne kadar puan verileceği konularında, ülke düzeyinde bir ortaklık yoktur. Bu yüzden çok öznel değerlendir melerle, aynı yazıya farklı puanlar verildiği görülmektedir. Müfredat programının değerlendirme bölümünde puanlamanın ayrıntıları olmalıdır. • Okuma ve dinleme, konuşma becerisinin gelişmesi, çocuğun yaşamının her evresindeki çalışmalarla olasıdır. Bunun için “her öğretmenin, bir Türkçe öğretmeni olma” ilkesi yaşama geçirilmeli, dille ilgili temel beceriler okullarda yalnız Türkçe öğretmenlerine bırakılmamalıdır. Bu durum okul kurullarında dile getirilmelidir. • Her öğretmen odasında bir “Türkçe Öğretmenleri Kitaplığı”na gereksinim var. Ortaklaşa oluşturulan bu kitaplık derslere daha çok örnekle ve kaynakla girmemizi sağlayacaktır. Diğer öğretmen arkadaşların da yararlanmasına açık olmalıdır bu kitaplık. • Türkçe dersinde kazanılan beceriler, eğitsel kol etkinliklerine, yarışmalara, tören ve bayramlara, sergilere, müsamerelere kaynaklık etmelidir. Üretilenler okul yaşamının değişik alanlarında kullanılmalıdır. • Öğrencilere kitap ve edebiyat sevgisi, şiirden yola çıkarak aşılanabilir. Bu amaçla, müfredat programının anlatım bölümüne, 6., 7., 8. sınıflar için “seçme şiirler defteri tutma zevk ve alışkanlığı kazanmak” konu olarak konulmasına karşın, bu durum uygulamada görülmemektedir. Her Türkçe öğretmeni müfredat programı gereği, öğrencilerine seçme şiirler defteri tutturmalıdır. • Yazı çalışmalarımıza, müfredat programındaki konuların tümünü uygulayarak, gereken önemi vermeliyiz. • Öğrencilerimizi daha iyi tanıyıp, eksikliklerini belirlemek amacıyla, okuma, anlatım, “belirtke tabloları” düzenleyebiliriz. Böylece gelişim aşamaları ortaya çıkar. • Öğrencileri, birbirlerinin kitaplıklarından yararlanmaya, evde kitaplık kurmaya, sınıf kitaplığını zenginleştirmek için katkıda bulunmaya özendirmeliyiz. Çok okuyan öğrencilerimizin okuma, yazma ve konuşma yönünden hızla gelişmesi buna bağlıdır. Kitap okumayı ödüllendirmeyi de bilmeliyiz. • Öğrencilerimizden düzeylerini dikkate alarak, bireysel farklılıklara özen göstererek, kendi beceri ve yetenekleri oranında gelişmelerine yardımcı olmalıyız. • Ders kitaplarındaki sıradan, düzeysiz metinleri yıllık plânlara almamalıyız. Seçkin, düzeyli, okurken zevk veren şair ve yazarlarımızın yapıtlarına yer vermeliyiz. Türkçe yazma oranı yüksek, özgün anlatımlı olanları seçmeliyiz. • Ders kitabı bağımlılığını kenara itmeliyiz. Ders kitaplarındaki sorular, açıklamalar bizim temel noktamız olamaz. Kendimize ait sorularımız, anlatımlarımız, örneklerimiz olmalıdır. • Sınıfta “demokratik eğitim” ilkesi en çok Türkçe dersinde hayata geçirilebilir. Konuşma, katılma, eleştirme, araştırma, öz güvenle anlatma, hoşgörülü olma, eleştirel dinleme alışkanlığı ancak, özgür fakat plânlı yönlendirilen bir Türkçe dersinde sağlanabilir. • Türkçe dersi zümre toplantılarının gündemi, ders dışı etkinlikleri de kapsayacak şekilde geniş tutulmalıdır. Zümre toplantılarının, il ve ilçe düzeyinde yapılması, Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenlerinin deneyimlerini paylaşmaları açısından önemlidir. • Öğrencilere not alma, not tutma, özetleme, kitap tanıtma gibi temel araştırma ve bilgi edinme konularında özellikle “Güzel Konuşma ve Yazma” derslerinde uygulamalı eğitim yapılmalıdır. Kaynak araştırma, kaynak kullanma, yazılı metinler sonuna kaynak listeleme alışkanlığı, küçük sınıflardan başlayarak verilmelidir. Kaynak yazıları aynen kopya etme, kalıplaşmış cümleler kullanma alışkanlıkları kırılmalı, öğrenciler özgün yazmaya ve konuşmaya özendirilmelidir. Türkçe dersinde işlenen konular, Güzel Konuşma-Yazma programından çıkarılmalıdır. Çünkü tekrar aynı konuları işleme, öğretmen ve öğrenciye sıkıcı gelmektedir. Yukarıda önerilen konularda eksiklerimiz olduğu bir gerçektir. Bu eksikleri gidererek, Türkçemizin gereği gibi okunup, yazılmasını, kavranmasını, konuşulmasını sağlayabiliriz. Akın AKKAYA Pelit Halit Selçuk İlköğretim Okulu Türkçe Öğretmeni Burhaniye / BALIKESİR


    kemalediz

    Kene ve Orman

    YANAN her ağaç, iyi bir "ormancı" yani orman mühendisleri başta olmak üzere o idareye bağlı insanlar için bir evlat kaybetmek gibidir.

    İyi olmayan ormancı zaten ağaç düşmanı aşağılık bir mahluktur.

    Son orman yangınları "iyi" ormancılarla "kötü"lerini ayırdı.

    İyiler -gelen haberlere göre- Manavgat-Serik ormanları alev alev kavrulurken canları pahasına mücadele verdiler.

    Kötüler, -yine haberlere göre- yanı başlarındaki köyler yangın tehdidi altındayken karpuz yiyip keyiflerine baktılar.

    Sonuç olarak en az 4 bin 500 hektar büyüklüğünde yeşilimiz 6 gün içinde kül olup gitti.

    Şimdi yetkililerin değerlendirmelerini okuyoruz:

    Orman ve Çevre Bakanı'nın yangın söndürme amacıyla 300 milyon dolar yatırım yaparak her biri yaklaşık 30 milyon dolar değerinde 8-10 uçaklı bir filo kuracaklarını açıkladığı bildiriliyor.

    Orman Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Kurtulmuşlu ise yangının bölgeye atom bombası atılmış gibi zarar verdiğini, ekosistemi bozduğunu belirtmiş.

    Ancak Kurtulmuşlu orada kalmamış. Yangının, bitki örtüsünün kaybına neden olduğunu, orman yolları ve köprüler gibi altyapıya zarar verdiğini ve bölgenin ağaçlandırılması için çok ciddi ekonomik kayıp olduğunu belirttikten sonra;

    "Yangının bir tek iyi tarafı, bu ormanlarda kene kalmadı. 1940 ve 1950'li yıllarda bölgede çıkan bazı büyük yangınların kenelerden kurtulmak isteyen köylüler tarafından çıkarıldığı anlaşılıyor" demiş.

    İnsanın aklına Osmanlı döneminin "Ah şu mektepler olmasa Maarif Nazırlığı kolay yapılırdı" diyen sözde devlet adamı geliyor.

    İsterseniz o Maarif Nazırı'ndan çok, meşhur Karadeniz fıkrasındakine benzetin:

    Hani, bir türlü yakalayamadığı sinek bir yakınının alnına konunca çekip tabancayla sineğe nişan alan ve hem sineği hem de yakınını öldüren Karadenizlinin, "Bir senden bir benden" diyerek ödeşmesi hikáyesi var ya ona...

    Sayın Genel Müdür Yardımcısı'nın atladığı bir nokta daha var:

    Nasıl AIDS hastalığı 1980'den önce bilinmiyor idiyse "kene"nin sebep olduğu "Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi" denen hastalık da en azından Türkiye'de 2002 yılından önce bilinmiyordu. İlk olarak 1944-45 yıllarında Kırım'da karşılaşılmış, daha sonra 1960'lı yıllarda Kongo'da görülmüştü.

    O nedenle Türkiye'de büyük orman yangınlarının yaşandığı 1944-45 yıllarında halkımızın "kene öldürmek" amacıyla orman yaktığını söylemek doğrusu hayli yersiz görünmektedir.

    Tamam kırsal alandaki halkımız hem o yıllarda hem de özellikle 1950'li yıllarda bilerek hayli orman yakmıştır. Ama onların nedeni "Bize oy verir de partimizi iktidara getirirseniz, ormandan açacağınız alanı devlet size tarla olarak bırakacak" diyerek oy isteyen alçak siyaset adamlarıdır.

    Zaten 1961 Anayasası'nın 131'inci maddesine "Orman suçları için genel af çıkarılamaz; ormanların tahribine yol açacak hiçbir siyasi propaganda yapılamaz" diye hüküm konulmasının nedeni de budur.

    (Oktay Ekşi, Hürriyet, 6 Ağustos 2008)



    ----------------------------------------------------------

    Yanan Biziz
    TÜRKİYE'nin ciğerini bu defa Antalya'da dağladılar.
    Gazetelerde yayınlanan rakamlara göre 31 Temmuz günü çıkan orman yangınında binlerce hektarlık alandaki ağaçlar kül oldu. Sadece ağaçlar değil, böceğiyle, bitkisiyle, karıncasından tavşanına kadar orada doğmuş tüm hayatlar söndü.

    Sebebini henüz bilmiyoruz.

    Bir yıldırım düşmesi de olabilir, bir alçağın sabotajı da... İki ayaklı bir hayvanın attığı izmarit de buna yol açabilir, kırılmış bir şişe dibinin mercek görevi yaparak ateşlediği kuru otlar da...

    İster o ister öteki... Sonuçta -bizim Ekonomi servisindeki arkadaşların hesabına göre- en az 1 milyar YTL değerinde maddi zarara uğradık. Sayıca 10 milyon ağacımız kül oldu. Bunların 2 milyon 500 bin kadarı, her biri ortalama 400 YTL değerindeki Kızılçam idi.

    Zararın maddi bölümü öyle veya böyle telafi edilebilir. Asıl, o yöredeki "hayat" bitti.

    Taa ki tabiat kendini yenileyip de böcekleriyle, kelebekleriyle, yılanıyla, kuşuyla, otuyla, bitiyle avdet edene kadar...

    Bizim anlayamadığımız bir şey var:

    Özellikle Akdeniz ve Ege bölgesindeki ormanlarımızın her yılın yaz aylarında büyük bir yangın tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bilinir.

    Sadece maddi açıdan bakacak olsak, bu yangınlar yüzünden her yıl en az 1 milyar ABD doları tutarında zarara uğradığımız da bellidir.

    O halde bu zararı asgari düzeye indirmek için gerekli yatırımı neden yapmayız?

    Veya bugüne kadar yaptığımız yatırımların yetersiz olduğu ortada olduğuna göre neden ek yatırım ve önlemlerle soruna etkili bir çare bulmayız?

    Öyle ya... Dört yılda kabaca 5 milyar dolar zarar edeceksek, bu işe 500 milyon dolar yatırmak akıllıca olmaz mı?

    Neler yapılabilir?

    Öncelikle "yangın ihbar sistemi"ni olabilecek en etkili noktaya çıkarmak gerekir. Özellikle cep telefonunun bu kadar yaygın olduğu Türkiye'de orman yangını nerede çıkarsa çıksın ilk 5 yahut 10 dakika içinde 177 No'lu yangın ihbar merkezine bilgi gelmesinden kolay bir şey olmamak gerek.

    Acaba Orman İdaresi bu numarayı herkesin hafızasına yerleştirecek kadar tanıtmadı mı?

    Sadece numarayı ezberletmek hiçbir şey çözmez. Asıl önemlisi halka, yangın çıkaran yanlışları yapmamayı öğretmektir. Bu okulda, evde, TV'de, her yerde, her an karşımıza çıkan yoğun ve sürekli propaganda kampanyasıyla alınabilecek bir sonuçtur. Yılda birkaç kez yapılan uyarıyla değil.

    Üçüncüsü, Orman İdaresi'nin, orman yangınlarını söndürecek personeli sayıca ve eğitim yönünden yeterli mi?

    Yetkililerin "yeterli" demesi yetmez. Bunlar o konuda gelişmiş ülkelerdeki personelin eğitim düzeyine çıkarılmadıkça amaca ulaşılmış sayılmaz.

    Yangına duyarlı bölgelerdeki sivil halktan iyi eğitim verilmiş "gönüllü" birlikleri kurulmadıkça ve onlar zaman zaman tatbikat yapılıp gereğinde devreye sokulmadıkça yine yetmez.

    Geriye teknolojiyi devreye sokmak, onun altyapısını hazırlamak kalır.

    Tabii sorumlulara zahmet olmazsa!

    (Oktay Ekşi, Hürriyet, 5 Ağustos 2008)



    ----------------------------------------

    Beyaz Melek

    Sorumluluk
    Sorumluluk almaya gayret etmeliyiz. Eğer çözümün bir parçası değilsek problemin içinde oluruz. Sorumluluklarımızı bilirsek sıkıntılarımızdan da kurtuluruz. Hayatımızla ilgili sorumluluğu dış dünya ve olaylara bırakırsak, her zaman çalışma ve başarımızı engelleyecek bir sebebimiz olacaktır. Örneğin, bir gün canımız sıkıldığı için; bir gün duymayı istemediğimiz bir söz yüzünden; bir gün arkadaşlar bir yere gitmeyi önerdiği için; bir gün tartışma yaşadığımız için.......

    Sorumluluğun bütünüyle kendimize ait olduğunu kabul edersek, hedefimize doğru bir adım daha atmanın mutluluğunu yaşarız..Öyleyse sorumluluğun kime ait olduğu sorusunu cevaplayalım; cevap kendimiz ise, "hiç durmayalım, hemen başlayalım" Dünyada hepimiz için bir şey var. Yapılacak büyük işler ve küçük işler var. Yapacağımız iş, bize en yakın olan iştir. Kazanmak yahut kaybetmek ölçü ile değildir. Sorumluluğumuzda "kendimiz her neysek en iyisi olmalıyız"

    Vaktiyle her türlü maddi imkana sahip olmasına rağmen, can sıkıntısından, hayatın yaşanmaya değmez olduğundan yakınan bir prens vardı. Kardeşleri, arkadaşları gezer, ava gider, eğlenirken o odasına kapanır, sürekli düşünürdü. Oğlunun bu haline hükümdar babası çok üzülüyordu. Bir gün hükümdar ülkesinin en bilge kişisini sarayına çağırtıp ona oğlunun durumunu anlattı ve buna bir çözüm bulmasını istedi. Bunun için bilgeye bir hafta süre verdi. Bir hafta içinde bir çözüm bulamazsa bunun hayatına mal olabileceğini de hatırlattı.

    Yaşlı bilge üçbeş gün düşünüp taşındı; aklına hiçbir çözüm gelmedi. Bu nedenle canını olsun kurtarmak için ülkeyi terk etmeye karar verdi. Üzgün ve dalgın bir şekilde ülkeyi terk ederken, bir köyün yakınında koyunlarını, keçilerini otlatan küçük yaşta bir çobanla sohbet etti. Bundan cesaret alan küçük çoban yaşlı bilgeye "Amca şu hayvanlara biraz göz kulak oluver de, ben de şu görünen köyden azık alıp geleyim, bugün azık almayı unutmuşum da", dedi. Bilge de zevkle kabul etti.

    Bilge, kafası, karşılaştığı olaylarla meşgul bir halde hayvanlara göz kulak olurken, bir koyun yavrusu kenarında oynamakta olduğu uçurumdan aşağı yuvarlanıverdi. Aşağı inip onu çobana verdiği sözü doğru dürüst tutabilmek için kuzuyu kendisi kurtarmaya karar verdi. Bu amaçla uçurumun dibine indi. Önce kuzuyu sırtına bağladı, sonra tırmanmaya başladı. Birkaç tırmanma başarısızlıkla sonuçlandı. Ama Bilge yılmadı. Uğraştı, didindi, zorlandı; ama sonunda kuzuyu yukarı çıkarmayı başardı.

    Küçük dostuna verdiği sözü tutabilmek, bunun için de kuzuyu uçurumdan çıkarmak bir süre kafasını öyle meşgul etti ki, kendini bu işe o kadar verdi ki, başından geçmekte olan olayı, canını kurtarabilmek için ülkeyi ter etmekte oluşunu unuttu.

    Fakat bu durum onun kafasında bir şimşek çakmasına neden oldu ve şöyle düşündü: "Bir kimse ciddi olarak bir işle meşgul olur, bir girişimde bulunur bunu başarı ile sonuçlandırmak arzusu benliğini tam olarak kaplarsa, o kimse için can sıkıntısı, olayları takmak diye bir şey söz konusu olamaz" Bu gerçek, dolayısıyla hükümdarın oğlu için de geçerlidir. Bilge artık kaçma fikrinden vazgeçip hemen geri döndü ve hükümdarın huzuruna çıkarak şu çözümü sundu:

    "Hükümdarım, eğer oğlunuzun can sıkıntısından kurtulmasını hayata bağlanmasını istiyorsanız ona bir sorumluluk yükleyin, zamanını kaplayıcı bir meşguliyet verin. Can sıkıntısının, yaşamaktan şikayet etmenin ana sebebi başıboşluktur. Oğlunuza yükleyeceğiniz sorumluluk ne derece ciddi, sonucu ne derece ağır olursa, kendini o derece can sıkıntısından kurtaracak, yaşama mücadelesi ve azmi o derece artacaktır.".....

    ARKADAŞLAR BEN SADECE DÜZENLEDIM ASIL EMEĞİ OLANLAR KIRMIZI OLARAK BELIRTILEN ISIMLERDIR SİZLER ADINA ONLARA
    TEŞEKKUR EDERIM UMARIM İŞİNİZE YARAR
    Son düzenleyen: Moderatör: 8 Haziran 2009
    kartalhami, batuhan94 ve antix1 bunu beğendi.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş