Filozoflar

Konu 'Filozoflar' bölümünde Toгgαи tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38

    Friedrich Nietzsche

    Bir Protestan papazının oğlu ve üstün yetenekli bir çocuk olan Friedrich Ni*etzsche, sağlam bir filoloji öğrenimi gördü ve daha yirmi beş yaşında Basel Üniversitesi'ne profesör oldu (1869). Wagner'le dostluk kurdu, ama bir süre sonra bozuşarak ondan ayrıl*dı. Özel yaşamı mutsuzluklarla doluy*du. 1872'de yakalandığı bir hastalık 1889'da bunamasına yol açtı. Sonra*dan Rilke ve Freud ile yakınlık kuran Lou Andreas-Salome'ye yaptığı evlilik önerisi, kendisinden ayrılmayan kız kardeşi yüzünden başarısızlığa uğra*dı. Uzun süre gerektiği gibi tanınma*yan ve iftiralara uğrayan Nietzsche, günümüzde Alman yazarlarının en büyüklerinden biri ve klasik Batı dü*şüncesinin en derin eleştirmeni olarak kabul edilmektedir. Camus Başkaldıran İnsan'da (l'Homme revolte, 1951) "ona yapılan haksızlığı hiçbir zaman tamir edemeyiz" diye yazar.

    BATI DÜŞÜNCESİNİN ELEŞTİRMENİ

    Nietzsche'nin, geleneksel ve tarihsel anlamda bir felsefesi olduğu söylene*mez. Çünkü Nietzsche'nin eleştirmek ve yıkmak istediği şey, Eflatun'dan Hegel'e uzanan gelenekte kendini gös*teren ve eflatuncu "felsefe" sözcü*ğüyle belirtilen Batı'nın akılcı meta*fiziğinin ta kendisidir. Ona göre, Var*lığı ideal doğruluk olarak tanımlayan bu felsefe, Doğruluğu, İyi ve Tanrısal ile özdeşleştirerek mutlak olarak de*ğerlendiren bir ahlaksal tercihten kaynaklanmaktadır. Nietzsche'nin İdeal diye adlandırdığı, aşkınlık, doğ*ruluk ve ahlak olarak düşünülen bu "Varlık"tır işte. Böyle bir belirlenim açıkça belirtilmeyen iki ilkeye daya*nır: İnsan varoluşunun merkez olmak*tan çıkarılması ve "duyusal" yaşa*mın, İdeal lehine değerden düşürül*mesi; hiçbir zaman sorgulanmadığı gi*bi haklı da çıkarılmayan ve doğrulu*ğun değerine ilişkin olan mutlak bir inancın temel olarak alınması. Bun*dan ötürü Nietzsche için İdeal, doğru*luğu mutlak bir değer olarak ortaya koyup bizi yeryüzü duygusundan yok*sun bırakan "art-dünya"dır.

    DEĞERLERİN SOYAĞACI

    Şeylerin özünü bulup açıkladığına ve Varlığı mutlak ve değişmez bir veri gi*bi ortaya koyduğuna hemen inanan bir metafiziğin karşısına Nietzsche, bir soyağacı çözümlemesini çıkarır ve bir kavrama anlamını kazandıran, ama örtük olan değerlendirmeleri be*lirlemeye çalışır; dolayısıyla, kavram hangi inancın yada kuvvetin akılsallaştırılmış bir yansısı ve hatta kılık değiştirmesiyse, onu bulup ortaya çıkar*mak ister. Bir öz metafiziğinin yerine Nietzsche, kavramı yalnızca bir anlamlanmaya gönderen basit bir göster*ge olarak gören bir anlam felsefesi, bir göstergebilim ortaya koyar.

    GÜÇLÜLER VE ZAYIFLAR

    Metafiziğin temel kavramlarının ar*dında Nietzsche, zayıflığın, korkunun, yaşama karşı duyulan hıncın, güçlü*lerden intikam alma isteğinin değer*lendirmelerini görür. Böyle bakılınca metafizik, ahlakın temeli olmaktan çok aldatıcılığının temelidir. Gerçek*ten de, metafizik, zayıfların güçlüle*re, hastaların yaşama karşı mücade*le etmek için yarattıkları bir silahtır. Buradaki zayıf kavramı birçok yanlış anlamaya yol açmıştır. Nietzsche'ye göre zayıf, fiziksel, toplumsal, siyasal yada silahlı bir mücadelede, fizik ola*rak, nesnel olarak ve belli gerçekler içinde yenilgiye uğramış olan kimse değildir. Zayıf, bayağı kimsedir; has*talıklı değerlendirmelerini mutlak de*ğerler katma yükselten, dokunulmaz bir "ideal" kılığına sokan, "ahlak" ha*line getiren ve ancak bu "ahlak"ın aracılığıyla ve hilesiyle "üstün" oldu*ğunu düşünebilen yada öyle görünebilen kişidir. Bundan ötürü, bir şiddet "ahlakı"nın temsilcisi gibi dünyadan el etek çekme ahlakının temsilcisi de zayıf olabilir. Çünkü bunların ikisi de, bayağılıklarını, bir görüşün aldatıcı görünüşleri altında saklamaktadır. Zayıf, gerçek yaşantıda ister güçlü is*ter zayıf olsun, zavallılıktan kaynak*lanan uydurma bir üstünlük; "ahlaksal" yada ahlak dersi verici bir üstünlük düşüne kapılan ve değer*leri, kendi yararına kolayca çevirme*yi sağlayan bir ideal yaratan yada böyle bir ideale baş eğen kimsedir. Nietzsche bu kurnazlığı, değerlerin, köleler tarafından tersine çevrilmesi ve intikam isteğini "adalet" kılığına sokan bir hınç ahlakı olarak görür. Hınç duygusunu da, metafiziğin ve Hı*ristiyanlığın gizli bir değerlendirme*si olarak ele alır. Nietzsche'nin gö*zünde Hıristiyanlık, metafiziğin temel değerlendirmelerini benimsemekten başka şey yapmamıştır.

    YOZLAŞMA

    Metafizik, ahlak ve Hıristiyanlık ("halk için ortaya konmuş eflatunculuktur bu din"], İdeal üstüne bir "kut*sal yalan" olarak, yozlaşmadan kay*naklanırlar. Yani bunların kaynağı, hastalıklılığını bir ölçüt haline getiren ve gerçek yaşam ile sağlığı mahkûm eden kısıtlanmış, güçsüz, hastalıklı, zavallı bir yaşamdır. Yozlaşmanın temel özellikleri, içgüdülerin bozulma*sı, sahte tutkular, coşkular ve kindir. Bunun devası da, aklın ve yüzeysel bi*lincin abartılı bir biçimde yüceltilme*si, yani hem kendine hem de başkala*rına yalan söylemektir. Ama her has*talık mutlaka yozlaşma değildir. Tam tersine hastalık, sağlığın taşmasının, yaşam gücünün aşırılığının ("büyük sağlık") sonucu olabilir ve nitekim yozlaşmış hastalık da "sağlık" kıyafe*tine bürünerek ortaya çıkabilir. Yozlaşma olumsuz özelliğiyle kendini ele verir: Böylesine ikircikli temelle*re dayanan bir ahlak, "erdem" görü*nüşü altında, insanoğlunu, evcilleştirilmiş, sakatlanmış ("idealin iğdiş edi*ciliği"), *****laştırılmış bir hayvan ha*line getirebilir ancak; eğitmez ("mo*dern insan", sürü) ve gerçek bir kül*tür içinde kendini yüceltmesine ve aş*masına yöneltemez. Bundan ötürü, "daha iyi hale getirmek, yozlaştırmak" sonucunu verir. Ayrı*ca, bu çeşit değerlere dayanan bir din, bayağılığı, alçaklığı ve köleliği gü*venceye alan bir Tanrı kavr***** ulaştırır ancak. Hıristiyanların Tanrı*sı, ahlaksal ve metafizik "öte dünya" da yer alır ve bu "göksel bir hiçlik olan kısıtlanmış ve insan karşıtı bir dünyadır." Nietzsche'ye göre bu Tan*rı, İdeal ile özdeşleşir.

    "TANRI **DÜ"

    Ama Nietzsche'ye göre "Tanrı ölmüş*tür". Tam anlamıyla nihilizmi dile ge*tiren bu söz, yalnızca ruhsal ve kişi*sel, toplumbilimsel ve tarihsel bir sap*tama değildir. Bu söz, metafizik bir anlam taşır ve Varlık anlayışının altüst oluşunu dile getirir. Ayrıca, o zamana kadar dünyanın Doğruluğu*na, Akılsallığına ve Ahlaklılığına inan*cın temelini oluşturan Hıristiyanların Tanrısının ve metafizik İdealin bir hiç olduğunun keşfedilmesini dile getirir. Demek ki,burada, bir varlıkbilimsel hayal kırıklığı ve varlığın anlamsızlı*ğının kavranması söz konusudur. Nietzsche şöyle der: "İçinde yaşadığımız dünyanın, ******, ahlaksız ve insan karşıtı olduğunu biliyoruz". Böyle tanımlanan nihilizm, Nietzsche'nin tanrıtanımazlığına gerçek felsefi kapsamını kazandırır. Nihilizm, insan-üstüne geçişte bir uğraktır yalnızca; tanrı bilimsel ve ahlaksal metafiziğin yıkılmasından, "bütün değerlerin değişikliğe uğratılmasından" önce gelen bir dönemdir. Ayrıca, Nietzsche'nin, "özgür-düşünürler" diye adlandırdı*ğı kimselerle de alay ettiğini unutma*mak gerekir. Nietzsche'ye göre, "Tan*rıyı ortadan kaldırarak" metafiziği de ortadan kaldırdıklarına inanan bu kimseler, Tanrı'nın yerine Bilim, Doğ*ruluk, Akıl, vb. bir İdeal koyarak, as*lında, metafiziği pekiştirmekten baş*ka bir şey yapmamaktadırlar.

    Nietzsche'ye göre metafiziği ve değer*lendirmeler bütününü yıkmak gerek*mektedir; yoksa onun simgelerinden birini değil. Çünkü metafiziğin Varlığı, ne olduğu belirsiz bir yapıntıdır. Ni*tekim Nietzsche'nin istediği, değerle*rin taşıdığı değeri irdelemek ve bu değerlerin kalp mı yoksa has mı olduğu*nu bulmak ve kalpsalar "eski değer*ler tablosu"nu kırıp parçalamak*tır.

    GÜÇLÜ OLMA İSTEĞİ: APOLLON VE DİONYSOS

    Çeşitli biçimler edinebilecek bir güç olarak düşünülen güçlü olma isteğinin egemenliğindeki Yaşam da, Varlık da, bir aldanıştır, bir parıltıdır, "görünüş ile doğruluğun bir kaynaşmasıdır" (Jean Granier); bitimsiz bir aşma hareketidir, bir başkasına kaçıştır ve böy*lece, bitimsiz olarak yarattığı biçim*lerle kendini durmadan aşar durur (Varlığın çoğulluğu). Bu bakımdan Varlık, iki "şifre"yle simgeleştirilmiştir. Bunların biri, taşkın, patlayıcı, güçlü, trajik, yani çelişkili Dionysos'tur; ötekiyse, sanatın, güzel biçimle*rin, yanılsamanın, görünüşün ve hat*ta yalanın tanrısı olan Apollon'dur. Ama aslında, bu iki tanrı tek bir ger*çek oluşturur: Dionysos-Apollon. Baş*ka bir deyişle bu, Güçlü Olma İsteği*nin Oluşudur ve aynı zamanda Yaşa*mın Varlığı'dır ve dolayısıyla sürekli olarak, yeni biçimler ortaya koymak için kurulmuş yapıları yıkıp durur. Bu aynı zamanda, öncesiz-sonrasız dönü*şün ortaya konmasıdır, yani sürekli olarak ne ise o olan Oluşun yada hiç*bir amacı ve "ereği" olmayan Oluşun simgesidir. Bu açıdan Varlık, değiş*meyen öz, birlik, doğruluk, iyilik ola*rak; bir aşkınlık üstünde temellenmiş olarak düşünülemez. Varlık tek değil*dir, bir çoğulluktur; "doğru" değildir, aldatıcı dış görünüştür; "iyi" değildir, ama "masum"dur. Biz varlığı ancak, bir kuruntu, bir ya*pıntı olarak dondurup saptadığımıza inanırız ve böyle bir kuruntu, iki yön taşıyabilir. Bunlardan birincisi geri*ye dönük ve olumsuzdur; Oluşu yaşa*maya ve aşmaya karşı duyulan bir hınçtır, ahlaksal bir bakıştır, zayıflık*tır yada gücü yetmezliktir. Bunu, me*tafiziğin "kutsal yalanı"nda yada başka yerlerde görüyoruz. İkincisiyse, pragmatik davranışımızda ya da bi*limlerde ve özellikle sanatta görülen olumlu yada yükselen yöndür. Bu yönde, yaratıcı bir girişim olan güçlü olma isteği; yorumlama ve biçimlen*dirme isteği, varlığı, yanılsama ve oyun olarak egemenliğine alıp or*taya koyar; yeni biçimlerin yaratıcısı ve kendi de biçim değiştiren güç ola*rak damgasını basar ve bunu, kendisini sürekli olarak yaratıcılık içinde aşarak yapar. Öncesiz-sonrasız dönü*şün düzenleyici kavramı uyarınca, Oluşun ve Yanılsamanın ortaya konul*ması olarak düşünülen Güçlü Olma İs*teği, sıradan yorumlamaların çoğun*lukla sandığı gibi bayağı bir egemen olma isteği değildir ve varlık bilimsel bir anlam taşır. Yani bu Güçlü Olma İsteği, kendini aşarak varlıklaşma is*teğidir ve Varlığın yaratma hareketi*dir yada onunla örtüşür ve Varlığı egemenliğine almasını, hem trajik, hem yalan dolu karakterini aşmasını, güzel dış görünüşler, yaşam için ge*rekli yanılsamalar yaratmasını (bunu Sanatta görüyoruz), yani kısacası Di*onysos ile Apollon'un dilini konuşma*sını bilen Üstinsanı belirler.


    BAŞLICA YAPITLARI

    Tragedyanın Doğuşu(Die Geburt der Tragödie Aus dem Geiste der Musik, 1872); Yunan'ın Trajik Çağında Fel*sefe (Die Philosophie im tragischen Zeitalter der Griechen, 1873); Unzeitgemâsse Betrachtungun (Zamansız Düşünceler, 1873-1876); Tarih Üstü*ne (Vom Nutzen und Nachteil der Historie für das Leben, 1874); Menschliches Allzumenschliches (İnsan*ca, Pek İnsanca, 1878); Morgenröte (Sabah Kızıllığı, 1881); Die fröchliche Wissenschaft (Sevinçli Bilim, 1881-1887); Böyle Buyurdu Zerdüşt (Also sprach Zarathustra, 1883-1885); Jenseits von Gut und Böse (İyi ve Kötünün Ötesinde, 1886); Zur Genealogie der Moral (Ahlakın Kaynağı Üstüne, 1887); Der Fall Wagner (Wagner Olayı, 1888); Götzen Dammerung (Putların Alacakaranlığı, 1888); Der Antichrist (İsa'ya Karşı, 1888); Ecce homo (1888).
  2. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Ulrich Zwingli

    Üyeleri önemli görevlerde bulunmuş bir ailenin çocuğu olan Ulrich Zwingli, Viyana ve Basel Üniversitelerinde, klasik yazarları sevmesini sağlayan iyi bir öğrenim gördü. Papazlık aşamasının verilmesinden sonra, Glarus' da (1506), Ein***deln'de ve Zürih'te önemli görevlerde bulundu. Erasmus'a büyük hayranlık duyduğundan, kurtuluş arayışından çok bir doğruluk arayışı içindeydi. Aynı zamanda da Kilise'de reform yapmak istiyordu: 1516'dan başlayarak, Ein***deln'deki hac yolculuğu sırasında ortaya çı*kan batıl inançlara karşı mücadeleye girişti.

    Otorite yoluyla bir reformdan yana olan Zwingli, amacına ulaşabilmek için kanton yönetimi üstündeki bütün saygınlığını kullandı. 1521'den 1523'e kadar, Zürih kenti yetkililerinin ona*yıyla köklü bir Kilise düzenleme refor*mu gerçekleştirdi. Zwingli'nin etkisi (yazılarının yayılmasıyla) ve taklit edilmesi sonunda, Basel ve Bern baş*ta olmak üzere İsviçre'nin büyük bir bölümünde aynı tür bir değişiklik yoluna gidildi. Ama, Zwingli, yalnızca Katolikliğe bağlı kalmayan, aynı za*manda 1524'te Avusturya ile bağlaşık bir birlik kuran dağ kesimi kantonla*rının direnişiyle karşılaştı. Buna kar*şı koyabilmek için 1527'de, bir "komburjuvazi" (bu ittifakın böyle adlandırılmasının nedeni, İsviçre kentlerinin çoğunu bir araya getirme*si ve Mulhouse'u da içine almasıydı) ittifakı kurdu.



    Philipp I ise, kendi açısından, Reform' un yandaşları arasında Katoliklere ve imparatorluğa karşı, ortak bir cephe*nin kurulmasını istiyordu: Melanchthon ve başkalarından yardım gören Luther ve Zwingli, 1529'da Marburg' da buluştular. Karşılaşmaları, birçok ortak noktayı ama aynı zamanda da kutsal yaşam anlayışıyla ilgili önlen*mesi güç bir bölünmeyi ortaya çıkar*dı. Zwingli'ye göre, vaftiz ve şaraplı ekmekle yapılan kutsama töreni, yal*nızca simgesel törenlerdi. Bu, Luther' in üstünde şok etkisi yaparak Reform' un üçüncü "büyüğü"ne karşı çok bü*yük bir güvensizlik duymasına neden oldu.



    Ardından, Zwingli'nin "Hıristiyan komburjuvazisi"ni genişletme giri*şimine karşı çıkıldı. 1530'da Kari V (ya da Şarlken) tarafından yapı*lan Augsburg çağrısı başta olmak üzere birçok neden bu girişimi tehlikeye düşürdü. Bu durumda, tek başına kalan Zwingli, Katolik kan*tonlara karşı mücadeleye girişti. Ama, 11 Ekim 1531'de, Kappel sa*vaşında öldü, Zürihli birlikleri de yenilgiye uğradı.Zwingli'nin temel yapıtı De vera et falsa religione Commentarius'un (Dinsel Yorumların Doğruluğu ve Yanlışlığı)
  3. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Emanuel S**denborg

    Soyluluk katma yükseltilip S**ndenborg adını almış Lutherci piskopos ve felsefeci S**dberg'in oğlu olan Emanuel S**denborg, edebiyat ve mate*matik okudu; 1710'da felsefe doktoru oldu. Uzun süre Avrupa'da geziler yaptıktan sonra bilimsel ve teknik in*celemelerle uğraştı. 1733'te Alman*ya'da bulunurken Leipzig'de Opera philosophica et mineralia nın (Felse*fe ve Mineraloji Yapıtları) üç cildini yayımladı. Yaratıcı dehasının açıkça görüldüğü bu yapıtta billurbilim, Gü*neş'in Samanyolu'ndaki yeri, vb. alan*lara yönelik birçok buluşu yer aldı.

    GÖRÜŞLERİ



    S**denhorg'un ruhsal yaşamında,garip olaylar kendini göstermişti an*sızın. İlk hayalleri, Londra'da 1743'te gördü. Ondan sonra, ruhlar, melekler ve manevi dünya ile ilişki kurmayı ve bunların gizlerini açıklamayı, kendi*ne verilmiş özel bir görev olarak be*nimsedi. S**denborg'a göre, üst dünyanın varlıkları (melekler ya da şeytanlar), insanlar üstünde etki gös*terirler ve Kutsal Yazılar'nı manevi anlamı, sözcük anlamları dolayısıyla insanlara kapalıdır. Gene onun bakış açısına göre İsa'nın ölümü, aslında, aydınlığın, karanlık üstündeki zaferi*dir. S**denborg, görüşlerini kapsam*lı kitaplar yazarak açıkladı: Arcena Caelestia (Göğün Esrarı, 1749-1756); De Nova Hierosolyma (Yeni Kudüs, 1758); Görülene ve İşitilene Göre Gök*yüzü ve Cehennem Üstüne (1756). Balzac şöyle yazar: “S**denbog, büyücülükten, Brahmacılıktan, Buddhacılıktan, gizemcilikten, bu dört büyük dinin ortak, gerçek ve tanrısal yanını alır ve onların öğretisine, bir matema*tik temel kazandırır." S**denborg' a göre, insanlığın kendisinde arındığı, yenilendiği ve tanrısallaştığı İsa'ya ulaştıran biricik yol sevgidir. Strindberg de şöyle diyor: "S**denborg, kurtuluşa götüren biricik yolu göster*di bana: Şeytanları, yattıkları yerde, kendinde aramak ve pişmanlık duya*rak öldürmek."S**denborg, romantikler tarafından adeta keşfedildi. Sözgelimi, Balzac'a Seraphita'da esin kaynağı oldu. Ünlü "denk düşümler" kuramı, Gerard de Nerval'i, Baudelaire'i ve Rimbaud'yu derinlemesine etkiledi. İzleyicilerinin birçoğu, özellikle İngil*tere'de bağımsız tarikatlar kurdular.
  4. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Spinoza

    Portekiz Yahudisi kökenli Hollandalı bir aileden gelen Baruch de Spinoza, yaşamı boyunca, dinsel görüşlerinden ötürü baskılara uğradı. Amsterdam Yahudi topluluğu tarafından, din sap*kını görüşlerinden ötürü 1656'da top*luluktan atıldı; daha sonra Calvinci tanrıbilimciler, Spinoza'mn, "özgür düşünce"nin en önde gelen savunucu*su olduğunu ileri sürdüler; Hollanda' da liberallerin temsilcisi olan de Witt kardeşler tarafından desteklenen fel*sefeci siyasal yapıtlarının, liberal akı*mı yıkan (1672'de de Witt kardeşler öldürülmüştü) Orange yanlısı gerici*lik tarafından 1673'te yasaklandığını gördü.


    TANRI DOĞAYLA ÖZDEŞLEŞİYOR


    Spinoza'mn başlıca yapıtı Etika (Ethica, 1677), "geometrik yönteme göre" yazılmıştır. Kitabın her bölümünde, önce gerekli tanımlar, belitler ortaya konur, sonra bir dizi hatırlatmalar ve göndermeler yapılarak teoremden te*oreme geçilir. Yapıtın birinci bölü*münde, biricik, öncesiz-sonrasız, son*suz, yaratılmamış olan varlığını ken*dinden alan ve her şeyi kavrayan Tan*rı ele alınır.Tektanrıcı büyük dinlerin dilini konuşmasma karşın Spinoza'mn Tanrı'sı, onların Tanrı'sından apayrı*dır. Spinoza'ya göre Tanrı bir kişilik değildir, dünyayı yaratmamıştır, do*ğayla özdeştir, her şeyde bulunur ve her varlığın yaşamını yaşamak için dünya içinde kendini gösterir. Bu tüm-tanrıcılık, aynı zamanda gerekircilik*lerin (belirlenimcilik) en köktencilerin*den biridir. Çünkü Tanrı, yalnızca özünün gereği olarak hareket etmek*tedir ve onda, olabilir ile gerçek bir*birine karışır. Öncesiz-sonrasız bir töz olan Tanrı, bizim ancak ikisini (yer-kaplama ve düşünce) bildiğimiz son*suz sayıda yükleme sahiptir. Spinoza bu düşüncelerden hareketle tümtanrıcılık öğretisinin, hem akılcı, hem de gizemci biçim içindeki en eksiksiz açıklamasını yapmıştır.


    TANRININ TAMLAŞTIRAN PARÇASI OLARAK İNSAN


    İnsan, Spinoza'ya göre doğanın tamlaştıran parçasıdır ve dolayısıyla Tanrı'nın da tamlaştıran parçasıdır. İn*san, bedeniyle, kendisini, Evren'in bü*tünsel mekanizmasının bir parçası olarak görüp tanır, düşüncesiyle de, insan topluluğunun üyesi ve Tanrı'nm doğasına kökten bağlı bir varlık olarak tanır. İnsanın şeylere ilişkin bil*gisi üç biçimde ortaya çıkabilir: Birin*ci biçim, kamdır, yanıltıcı deneyimdir, kulaktan dolma bilgidir; ikinci biçim akıldır, matematiksel türden kanıtla*malar dizisidir; üçüncü biçimse üstün bilim ve en yetkin bilgidir. Bu üçüncü tür, bize Tanrı ile ilişkili oldukları için doğru olan "eksiksiz görüşler "i sağ*lar. Bu gerçek bügiyle, insanoğlu, öncesiz-sonrasız düşünceyle, yani Tanrı'yla özdeşleşebilir.


    TUTKULAR KURAMI


    Etika'mn son üç kitabında Spinoza, Descartes'ın kuramından esinlenen, ama bambaşka bir sonuca varan bir tutkular kuramı geliştirir. Spinoza'ya göre her şey, her varlık, "varlığını sürdürmede inat ederek", yani gücü*nü korumaya ve genişletmeye çalışa*rak, Tanrı'nın yasasına boyun eğer. Ama öbür varlıkların aynı amaçtaki çabalarıyla karşılaşır. Bütün tutkular, bu temel eğilimin başarısını ya da başarısızlığını dile getirir: Neşe, bu ba*şarının, hüzünse başarısızlığın ortaya konuşudur. Tutkulara yol açan neden bilindiği zaman neşe aşka, hüzün de nefrete dönüşür. Egemenliğimizde ol*mayan zaman açısından ele alındığın*da, tutkular, pişmanlık, korku ya da umuda yol açarlar. Tutkular, bizi dış varlıklara bağımlı kılar ve öbür insan*lardan ayırır. Bundan ötürü Bilge, sağlıkta, neşede, doğayla uygunluğu ve dostlukta, öbür insanlarla uyumu arayarak en derin doğasına denk dü*şecek biçimde yaşar. O zaman, "ak*lın yol göstericiliği"nde yaşamış olur ve bilgeliği, "ölümün değil, ama yaşa*mın üstünde düşünme"dir. Spinoza'nın tanrıbilim evreninde, tut*kulara göre yaşayanlara dehşet sa*çan Şeytan ve cehennem bulunma*makla birlikte, Kurtuluş ve mutluluk kavramlarına geniş yer verilmiştir. Spinoza şöyle der: "Kavraması bakı*mından zihnimiz, düşünmenin öncesiz-sonrasız bir biçimidir ve bir başka öncesiz-sonrasız düşünme biçi*mi tarafından belirlenmiştir, ama bu da bir başkası tarafından belirlenmiş*tir ve bu böylece, bunların hepsi, Tan*rı'nm öncesiz-sonrasız ve sonsuz anlayışgücünü oluşturuncaya kadar son*suz olarak sürüp gider." Böylece, üçüncü ve en yüce bilgi biçimiyle Bil*ge, Tanrı'ya yönelik düşünsel sevgiye (bu "Tanrı'nın kendisini sevdiği sevgidir") ulaşır ve insanın duyabile*ceği en yüksek neşeyi duyar ve bura*dan öncesiz-sonrasızlığa bile varır.



    İLK HOŞGÖRÜ HAVARİSİ

    Spinoza, liberal dostlarının isteği üs*tüne yazdığı Tractatus theologico-politicus (Tanrıbilim ve Siyaset Üstü*ne İnceleme, 1670) ve Tractatus Politicus 'ta (Siyaset Üstüne İnceleme; ta*mamlanmamış ve ölümünden sonra 1677'de yayımlanmıştır) din, Kiliseler, devlet ve aralarındaki bağıntılar ko*nusundaki görüşlerini açıklar. Spino*za, skandala yol açan bu iki yapıtın*da, daha sonra Hegel'in ele alacağı bir düşünceyi ortaya koyar. Bu düşün*ceye göre din, felsefenin akılcı olarak ortaya koyduğu şeyi, imgelerle anla*tır. Ama doğal dini, Kiliselerin ve ka*tı dogmacılıklarının çarpıttığı gelenek*sel dinlerden ayırt etmek gerekir. Doğal din, tek ve yalm bir Tanrı'ya, temiz ve ahlaklı bir yaşama inanmak*tır; doğuştan günah, kurtarma, muci*ze gibi kavramları ve her çeşit bağ*nazlık baskısını reddeder. Spinoza, Ki*lise ile devleti birbirinden ayırmak ge*rektiğini ilk söyleyen kişi ve ilk büyük hoşgörü havarisi olmuştur. Hoşgörü*nün güvencesiniyse, sivil iktidarın sağlaması gerektiğini düşünür.

    SİYASAL LİBERALİZM


    Spinoza, siyasal düzeyde, Hobbes'unkine benzer bir toplum sözleşmesi gö*rüşünü benimser. Bu sözleşmeye gö*re, yurttaşlar, devlet lehine, kendi do*ğal haklarının bir bölümünden vazge*çecekler, devlet de buna karşılık, onları ve mallarını güvenlik altına ala*caktır. Bu durumda devlet, mutlak bir otorite kazanacaktır. Ama Hobbes' tan farklı olarak Spinoza'ya göre dev*let, bireyin haklarını ortadan kaldır*maman, kendisine yararlı olacağı için, düşünme, düşüncesini açıklama ve is*tediği dini benimseme özgürlüğünü ko*rumalıdır. Nitekim, Amsterdam'ın zenginliği, inançları değişik yurttaşla*rın işbirliğinin sonucu değil midir? Bi*rinci Tractatus'unun başlığı bu programı yeterince açıklar: Din ve felsefe konularında düşünme ve düşüncesini açıklama özgürlüğünün, devletin çı*karlarına ters düşmediğini göster*mek. Reform'dan kaynaklanan bazı Kiliselerdeki liberal çevreler bir yana, bu görüşler o çağ için gerçekten devrim*ciydi. Bu gözüpeklik ve Spinoza'nın onları savunurken gösterdiği soğuk*kanlı biçimde kendine güvenirlik, her şeyi "öncesiz-sonrasızlık açısından" görmek isteyen Spinoza'ya yapılan baskıların şiddetini açıklar.
  5. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Herbert Spencer

    Doğa bilimlerine özellikle önem veren ve evrimci görüşlere bağlanan Herbert Spencer bu görüşlerin sonuçla*rını bütün varlığı kapsayacak biçim*de genişleterek uygulamaya çalıştı.


    DOĞALCI VE RUHSAL BİR TOPLUMBİLİM


    Spencer'in, olayların daha karmaşık*tan daha yalına "fark edilmez de*recelerle" geçerek ortaya çıktığını ileri süren birci ve süreklilikçi felsefe*si, doğalcı ve ruhbilimci görüşten kay*naklanan bir toplumbilimde doruğuna ulaşır. Bundan ötürü Spencer'e göre, siyasal kurumların kökeninde canlı*lardan duyulan korku, dinlerin köke-nindeyse ölülerden duyulan korku vardır.


    Spencer, Auguste Comte'tan yalnızca sosyoloji (toplumbilim) sözcüğünü al*dı; başkaca etkilenmedi. Fransız fel*sefecisi gibi o da, toplumbilimin, bir gelişmeyi betimlemesi ve açıklaması gerektiğini düşündü, ama bunu başka bir biçimde kavradı. Spencer'e göre, toplumsal gelişimin farklı aşamaları, pozitif düşüncenin ortaya çıkışından değil, toplumların boyutundan ve karmaşıklığmdan kaynaklanıyordu. Nite*kim modern toplumun ayırt edici özel*liği, serbest girişim rejiminde aranma*lıydı. Spencer, bireyciliğin ve bireysel özgürlük ile temsili hükümetin kayna*ğı olduğunu düşündüğü serbest reka*betin kesinlikle savunucusuydu. Ona göre, kötülük, düzenleyici ilkesini ken*di içinde taşıyan rekabetin tehlikele*rinden değil, devletin müdahale ede*bilirliğinden doğuyordu (The Man Versus the State (Devlete Karşı Birey)

    Eserleri:

    The Priııciples of Psychoîogy (Ruhbilîm İlkeleri, 1855); İlk Prensipler (First Principles, 2 cilt, 1862); The Principles of Biology (Biyoloji İlkele*ri, 1864); The Principles of Sociology (Toplumbilim İlkeleri, 1877-1896); Descriptive Sociology (Betimleyici Toplumbilim, 1873); The Man Versus the State (Devlete Karşı Birey, 1884); Principles of Ethics (Ahlak İlkeleri, 1892).



    Spencer, çağının ilerlemiş top*lumlarının, tarihsel evrimin son aşa*masını temsil ettiklerini düşünüyordu. Bu toplumlar, ancak gerilemek koşu*luyla değişikliğe uğrayabilirler ya da dengelerini kaybedebilirlerdi.



    1903'te öldüğü zaman, Spencer'in ünü iyice yayılmıştı. Felsefe veriminin (İlk Prensipler [First Principles, 2 cilt, 1862]) önemi ve etkisi gerçekten de o dönem büyük olmuştu. The Principles of Sociology (Toplumbilimin İlkeleri) [1877'den başlayarak basıldı] ise, Spencer'in, zamana ve eleştiriye en fazla direnç gösteren yapıtı olarak kaldı.
  6. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Seneca

    Lucius Annaeus Seneca, büyük bir ik*tisadi gelişme içinde olan İspanya'nın Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu' na çok sayıda aydın yetiştirdiği bir dö*nemde Betica ya da Baetica'da (günü*müzde Andalucia) doğdu. Bir bilgin*ler ailesinden gelen Seneca'nın baba*sı hatip Seneca (Baba Seneca olarak da tanınır) hitabete düşkün Roma'da ün kazanmış bir kişiydi. Seneca, ba*basının yanında, Cicero'dan beri en gözde edebiyat etkinliği olan hitabeti öğrendi. Daha sonra öğrenimini Ro*ma'da sürdürdü ve yeni-pythagorasçı Sotion,stoacı Attalus gibi felsefeciler*le yakınlık kurdu. Söz konusu felsefe*cilerin etkisinde kalan Seneca dünya nimetlerine yüz çeviren bir stoacılığı benimsedi. Pek az yemek yemesinden ötürü sağlığı çok kötüleşti. Babasının ricalarım kıramayarak bu davranış*tan vazgeçti ve Mısır'a gitti. Helen kültürünün o çağdaki en önemli mer*kezlerinden biri olan İskenderiye'de bilim ve felsefe çevreleriyle ilişki kur*du.


    Roma'ya dönünce, güzel konuşmasıy*la kısa sürede ün yaptı ve böylece si*yasal yaşama atıldı.Bu sırada Caligula ailesiyle bağlantı kurmuştu; ama Claudius I imparator olunca, Seneca Korsika'ya sürgüne gitmek zorunda kaldı, orada Consolatio ad Mardam 'ı (Marcia'ya Avunmalar) yazdı ve ken*dini felsefeye verdi. 49'da Agrippina tarafından yeniden Roma'ya çağrıl*dı; siyasal yaşamını sürdürerek, önce praetor, daha sonra konsül se*çildi. O sırada on üç yaşında olan Neron’un eğitmeni oldu.Öğrencisi için, stoa felsefesine dayanan ve in*san yaşamının temel sorunlarına iliş*kin olan Diyaloglar yazdı: De constantia sapientis (Bilgenin Değişmezliği Üstüne); De Tranquillitate Animi (Ruh Dinginliği Üstüne); De İra (Öfke Üstü*ne); De Providentia (İnayet Üstüne); De Clementia (Acıma Üstüne). Seneca'nın görüşlerini açıkça anlaşı*lır kılmaya yönelik olan yapıtları ke*sinlikle didaktik bir nitelik taşırlar. Dram sanatını ve ikna etme sanatını kaynaştıran Seneca soru-yanıt biçimi*ni benimser ve böylece istediği ama*ca ulaşır. Okurda, beklenen eylemi ya da tavrı ortaya çıkarma amacı güder ve üsluptan, bu amacı gerçekleştir*mek için yararlanır. Bu bakımdan parlak sözler, alaycılık, lirik atılımlar, bilgiç alıntılar ve nükteler, estetik araştırmaların sonucu olarak değil, bu amacı gerçekleştirmek için kulla*nılırlar. Düzyazılarında (Diyaloglar; Epistulae Morales adLucilium [Lucil-lus'a Ahlaki Mektuplar]; Avunmalar; Quaestiones Naturales [Doğa Sorun*ları]; İmparator Claudius'un Kabak*laşması [Apocolocynthosis şive Ludus de Morte Claudii]) ve şiir yapıtların*da, içeriği, biçime hiçbir zaman fe*da etmez.

    Seneca'nın dramatik yapıtları, çağı*nın tiyatro akımı içinde yer alır. He*len tiyatrosunun etkisinde kalan oyun*ları, bilgili ve kültürlü bir seyirci kit*lesi için yazılmıştır. Sahne ve metin ustalıkları yerine Seneca kahramanlarını karşı karşıya ve uzun uzadıya konuşturarak felsefi görüşlerini açık*lar.
    Göz kamaştırıcı bir sahneleme ve çok sayıda figüran, bu tür tiyatroyla, daha önce sözlü halk sanatından çıkmış olan ve onun izlerini taşıyan İ.Ö. III. ve II. yüzyılların tiyatrosu arasın*daki kopukluğu kapatamaz. 62'de gözden düşen Seneca, yeni*den felsefeyle uğraşmaya başladı. İmparatorluk sarayının tantanası, onun ahlakının sağlamlığını ve şaşmazlığını etkileyememişti. 65 yılın*da Piso gizli komplosuna karıştığı ile*ri sürüldü ve ölüm ile sürgünden biri*ni seçmesine karar verildi. **ümü kü*çümseyen Seneca, bileklerini keserek intihar etti.


    FELSEFİ GÖRÜŞLERİ


    Seneca'nın felsefesinin önemli konu*ları, düşüncelerini, kalabalıklara açıklama aracı olarak gördüğü edebi*yat yapıtlarında yer alır. Seneca'ya göre insan, yaradancı bir evrende yer alır; Doğayı ve Tanrı Yardımı'nı izle*mek zorundadır. Yalnızca ruhu insa*na aittir ve onu, bilgiyle, bilgelik arayışıyla, "mutlu yaşam"la işlemek ge*rekir.

    Bilgece yaşam davranışları, ey*lemde gerçekleşir; bundan ötürü bil*gelik, yetkin bilgeliğini yaratışta ger*çekleştiren tanrısal mo**** göz önüne almalıdır. Her eylem, genel tasarı uyarınca etkili olmalıdır. Çağdaşları*nı yola getirme, ideal bir hükümdarın yetişmesine yardımcı olma girişimiy*le, bilgeliğin tek insana ait olduğu ve onun için anlam taşıdığı düşüncesi arasmda bir karşıtlık vardır. Tek ba*sma elde edilen bu güç, insanın ken*disine, yaşama ve ölüme, yani bilge ruhun Evren'de bir yansıması olarak ortaya çıkan mutlu ölüme egemen ol*masıdır.
  7. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Arthur Schopenhauer

    Varlıklı bir iş adamının oğlu olan Arthur Schopenhauer.Fichte'ninve kuş*kucu felsefeci Schulze'nin derslerini izledi. Önce, Die Vierfache Wurzel des Satzes vom zureichenden Grimde (Yeter Neden Önermesinin Dört Çeşit Kökü, 1813) adlı doktora tezini yayım*ladı. 1814-1818 yılları arasında yaz*dığı başyapıtı Die **lt ah Wille und Vorstellung (İrade ve Tasarım Olarak Dünya, 1819) beklediği başarıyı kazanamadı. Berlin Üniversitesi'nde ders verdi ve 1831'de Frankfurt'a çekildi. 1860'ta öldüğü zaman, izleyicileri do*layısıyla büyük bir ün kazanmıştı. Alaycılığı ve etkili düşünceleri, öğre*tisinin yayılmasını sağlamıştı.


    İRADE GÜCÜ


    Schopenhauer, dünyanın bizim algıla*dığımız gibi olduğunu; olayların, du*yumlarımızdan, doğa yasalarının da fikirlerimizden farksız olduğunu ileri sürer. Ama ona göre, düşüncenin ken*disi de bir olaydan, görünüşten baş*ka bir şey değildir. Kant'ın felsefesi fenomen ile numen'in ayırt edilmesine dayanır. Fenomen, bize görünendir; nesneler konusunda edindiğimiz tasarımdır. Numen ise, kendinde şeydir ve bilinemez. Scho*penhauer, yaptığı büyük keşfin, ken*dinde şeyi bulmak olduğunu ileri sü*rer. Kant, kendinde şeyi bulamamış*tı; çünkü onu kendi dışında arıyordu. Schopenhauer, kendinde şeyi, benli*ğinde bulduğunu ve bunun irade oldu*ğunu söyler. İrade deyince de, kendi*mizde dolaysız olarak duyduğumuz iradeyi; bireyselliği olmayan katışık*sız gücü kasteder. Bir cismin her et*kisi, bu evrensel iradenin nesnelleş*mesinden başka şey değildir. Dünyada organik olmayan maddeden insan aklına kadar yükselen bu bilinçsiz ve kör iradenin belirişlerinden başka bir şey değildir. Bitkilerin etkilenebilirliği ve hayvanların duyarlığı bu gelişi*min ara basamaklarıdır; çünkü yaşam varoluş için bir mücadeledir ve insan bu mücadelede yenik düşeceğinden, yani öleceğinden emindir. Zekâ ise, bi*reyin yaşamını sağlamakla görevli bir etkendir.


    BENCİLLİKTEN NASIL KURTULABİLİRİZ?


    İnsan bilincinin kökü, yaşama ve var*olmaya duyulan karşı konmaz eğilim*den başka şey değildir ve her zaman umut kırıklığına uğrar. Bu aldanıştan kurtulmanın ilk aracı, felsefenin "ağabey"i olan sanattır. Dâhi, sanat aracılığıyla öncesiz-sonrasız ideleri seyreder ve onları dile getirebilir. Ay*nı zamanda, yaşamın acı zorunluklarından da sıyrılabilir. Böylece, Spinoza'nın dediği gibi her şeyi "öncesizlik-sonrasızlık açısından görür". Ama dâhilerin sayısı azdır. Sıradan insanın elindeki kurtuluş aracı ise ahlaktır. Alınyazısını yönetemediği için insanın yaşamı sürekli bir acıdır. Ama acı çekerek ve kardeşlik duygu*sundan doğan merhametle, bencillikten kurtulmak olanaklıdır. En gerçek ve bütünsel kurtuluş, bireysel irade*nin, evrensel iradeye kendini bırak*masıdır. İnsanın, benligindeki yaşama ve varolma isteğimni yıkması, "yaşamın dünyasından çıkması ve bilinçdışma girmesi" (nirvana) gerekir. Nirvana sözcüğü, o çağlarda pek iyi tanınma*yan Hint düşüncesinin, Schopenharer'i derinlemesine etkilediğini göste*rir. İntihar, bir çözüm değildir; çün*kü tutkudan kaynaklanır.


    AHLAKIN TEMELİ OLARAK MERHAMET


    Bu kötümser felsefeye göre varlığın özü, acılı bir çabadan başka şey de*ğildir ve bu varlık, acının kısa bir sü*re kesilmesi demek olan hazla değil, zekânın çabasıyla, sanatla, ahlaksal davranışla ve merhametle kurtuluşa-ulaşabilir. Ahlakın temelini bu merha*met oluşturacaktır .Gençliklerinde Nietzsche (Unzeitgemâsse Betrachtungun [Zamansız Düşünceler, 1873-1876]) ve Thomas Mann [Budde***ook Ailesi [Budde***ooks, 1901]) Schopenhauer'm düşüncesinin etkisinde kalmışlardır.

    Eserleri:

    Die Vierfache Wurzel des Satzes vom zureichenden Grunde (Yeter Neden Önermesinin Dört Çeşit Kökü, 1813); Die **lt als Wille und Vorstellung (İrade ve Tasarım Olarak Dünya, 1819); Über den Willen in der Natur (Doğadaki İrade Üstüne, 1836); Über die Freiheit des menschlichen Willens (İnsan İradesinin Özgürlüğü Üs*tüne, 1839); Die beiden Grundprob-leme der Ethik (Ahlakın İki Temel Sorunu)
  8. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Friedrich Wilhelm Joseph von Schelling

    Bir Protestan papazının oğlu olan ve öğrenimini Tübingen Üniversitesi'nde yapan Friedrich Wilhelm Joseph von Schelling sırasıyla Jena, Würzburg, Münih ve Berlin Üniversitelerinde felsefe okuttu. Buralarda, Fichte ve Hegel de ders veriyordu. Felsefeci oldu*ğu kadar ozan da olan ve çok zengin hayalgücüyle dikkati çeken Schelling,Kant'ınkine ya da Hegel'inkine benzer tutarlı bir sistem kurmaya yönelmedi. Düşüncesi, esin kaynağının değişikli*ğe uğramasına göre sürekli bir biçim*de evrim geçirdi.


    Kant ve Fichte'den yola çıkan Schelling ilkin, doğa felsefesi üstüne birkaç yapıt verdi Bir Doğa Felsefesi Üs*tüne Düşünceler, 1797; Dünyanın Ruhu Üstüne, 1798 İdealismus (Transandantal İdealizmin Siste*mi, 1800]) ve "nesnel" denen idealiz*mi savundu. Bu idealizm, doğanın ger*çekliğinin, benin gerçekliği ile eşde*ğerli olduğunu savunuyor ve sanat ya*pıtında, doğa ile tini uzlaştıran yüce bir gerçeklik buluyordu. Daha sonra, Herder, Spinoza ve Giordano Bruno'ya yönelen Schelling, öz*deşlik felsefesi diye tanınan yeni bir öğreti ortaya attı [Darstellung meines Systems der Philosophie [Felsefe Sis*teminin Açıklaması, 1801]; Bruno, öder über das natürliche undgöttliche Prinzip derDinge [Bruno ya da Eş*yanın Doğal ve Kutsal İlkesi Üstüne, 1802]). Bu öğretiye göre, başlangıçta yer alan, doğa da değildi, tin de de*ğildi; nesnel ile öznelin birbirine ge*çiştiği mutlaktı. Nesnel ve öznel, mut*laktan türeyip bir diyalektiğin iki kut*bunu oluşturuyor ve burada, iki öğe, birbirine karşıt durumda bulunarak her biri, ötekine bağıntısında kendini belirliyordu.


    Sonunda, yeni-eflatunculuğu ve Jakob Böhme'nin gizemciliğini incelemeye koyulan Schelling, dinsel bilincin üs*tünde temel bir konu olarak durdu. İn*sanın iyilik ve kötülük yapma konu*sunda özgür olduğu, mutlağın yerine daha kişisel bir Tanrı koymak gerek*tiği ve ancak bu Tanrı'nın, doğayı, ti*nin alanına, adım adım yükselterek, ilerleme denen şeyin açıklanmasını sağlayabileceği sonucuna vardı. Romantik okulun felsefecisi olmasına ve 1802'den sonra da böyle tanınma*sına karşın Schelling, daha sonraki kuşaklar üstünde, son dönemdeki ça*lışmalarıyla etkili oldu. 1841'den sonra, Berlin Üniversitesi'nde, öğrencileri arasında Engels, Kierkegaard vardı. Engels, Marks ile birlikte, hegelci diyalektik üstüne çalış*malar yapmaya başladığında, Schelling'in Hegel'in mantıksal varlıkbilimine karşı çıkışının etkisindeydi. Schelling'in, varoluşun, bilinçten önce gel*diği konusundaki görüşü de, Kierkegaard tarafından derinleştirildi ve Heidegger tarafından genişletildi.



    Eserler:

    Philosophische Briefe Über Dogmatismus und Kritizismus (Dogmatizm ve Eleştiricilik Üstüne Felsefi Mek*tuplar, 1796); Vom leh als Prinzip der Philosophie (Felsefenin İlkesi Olarak Ben Üstüne,1796);Ideen zu einer Phi*losophie der Natur (Bir Doğa Felse*fesi Üstüne Düşünceler, 1797); Von der **ltseele (Dünyanın Ruhu Üstü*ne, 1798); System der transzendenta*len Idealismus (Transandantal İdea*lizmin Sistemi, 1800); Darstellung me*ines Systems der Philosophie (Felse*fe Sisteminin Açıklaması, 1801); Bru*no öder über das natürliche und göttliche Prinzip der Dinge (Bruno ya da Eşyanın Doğal,ve Kutsal İlkesi Üstü*ne, 1802); Philosophie und Religion (Felsefe ve Din,1804);Philosophische Untersuchungen über das **sen der mensehlichen Freiheit (İnsan Öz*gürlüğünün Öz Niteliği Konusunda Felsefi Araştırmalar.
  9. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Saint-Simon

    FransızSaint-Simon kontu olan Claude Henri de Rouvroy (Saint-Simon diye bilinir) genç yaşta orduya girdi (1777) ve Amerika'nın bağımsızlığı için çarpış*tı. 1783'te Fransa'ya döndükten son*ra iflas etti ama bir süre sonra ülke*de başgösteren enflasyon ortamında yeniden servet edindi. Kendini bilime vererek, toplumda değişiklikler yarat*ma amacını benimsedi. Başlangıçta yalnız ya da sekreteri Augustin Thierry'le birlikte giriştiği çalışmalarını sonradan Auguste Comte ile sürdür*dü.


    GÖRÜŞLERİ



    Saint-Simon, Hegel'le aynı dönemde, bilimleri bir arada yürütmek ve Diderot ile d'Alembert'inkinden daha sağ*lam temellere dayalı bir ansiklopedi ortaya koymak istiyordu. Daha sonra, isteklerini yalnızca insan bilimini kur*makla sınırladı: İnsan toplumunun bireylerin basit bir toplamı değil, ger*çek bir varlık olduğunu ve inceleme*sinin de, bütün bilimler gibi varsayım*sal, tanrıbilimsel ya da metafiziksel evreden pozitif evreye geçmesi gerek*tiğini düşünüyordu. Bunun sonucunda üç hal yasası'nı ortaya koydu; bu ya*sa daha sonra Auguste Comte tarafın*dan yeniden ele alındı. Saint-Simon, 1814'te daha güncel bir sorun olan barış sorununu işledi. Ona göre barışı sağlamak için, her halkın özerkliğine saygı duyacak olan Avrupa siyasal birliğinin, sanayi çıkarla*rının birleştirilmesiyle pekiştirilmesi gerekiyordu. Gene bir Parlamento bu görüşü benimseyerek uluslararası ka*mu yararına yönelik işleri örgütleye*cekti. Sanayinin, insanlara yalnızca barış değil, mutluluğu da vermesi için Saint-Simon, "aylaklar" diye adlan*dırdığı, çalışmadan kendi gelirleriyle geçinenlere karşı üreticileri tutuyor*du. Ona göre, bilim ve sanayi karşı*lıklı olarak birbirine bağlıydı: Üretici*lerin tümü, fiziksel ve ahlaksal gerek*sinimlerin giderilmesini sağlayan bes*leyici sınıfı oluşturuyordu ve siyasal iktidarı, gücü gittikçe artan bu sınıfa vermek veriyordu. Bu iktidar, baskı ve zorlama kavramlarının yerine sözleş*me ve birlik kavramlarını koyacaktı; böylece kişilerin yönetilmesinin yeri*ni şeylerin yönetilmesi alacaktı. Saint-Simon yeni rejimin kurulabilme*si için halkın buna ilgi duyması gerek*tiğini ileri sürüyordu. Duygulara, sa*natçıların oynayacağı role ve yeni bir Hıristiyanlığın ortaya atılmasına ve*rilmesi gereken önem, işte bundan kaynaklanıyordu. Din, örgütlenmele*ri için kitlelere coşku vermeliydi. Ki*liseler halka değil de yöneticilere yar*dım ettikleri için görevlerini ihmal et*mişlerdi. Bununla birlikte din ortadan kaldırılamadığına göre, değişime uğramalıydı. Kısacası, Saint-Simon'un dini, tümüyle toplumsaldı. Saint-Simon L 'Industrie (Sanayi) adıy*la yayımladığı dergide mülkiyetin, ay*rıcalıklı bir sınıfın çıkarı değil de bü*tün toplumun çıkarı için kurulması ge*rektiğini belirtti.


    Saint-Simon'un görüşleri sonradan Enfantin, Bazard, Halevy ve Hippolyte Carnot tarafından geliştirildi (bu kişi*ler saint-simoncular diye bilinir) ve saint-simonculuk denen bir hareket oluştu.



    Eserleri:

    Lettres d'un habitant de Geneve a ses contemporains (Bir Cenevrelinin Çağ*daşlarına Mektupları, 1803); Introduction aux travaux scientifiques du XLX ***cle (XLX. yy'ın Bilimsel Çalışmalanna Giriş, 1807); Esquisse d'une NouveUe Encyclopedie (Yeni Bir Ansiklopedi Taslağı, 1810); Memoiresur

    la science de l'homme (İnsan Bi*limi Üstüne İnceleme, 1813); De la reorganisation de la societe europeenne (Avrupa Toplumunun Yeniden Düzenlenişi Üstüne, 1814; Augustin Thierry ile birlikte); Du Systeme industriel (Sanayi Sistemi Üstüne, 1823); Le Catechisme des industriels (Sanayicilerin Kutsal Kitabı, 1824);
  10. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Bertrand Russell

    Eski ve soylu bir İngiliz ailesinden ge*len Bertrand Russell, 1890-1895 yılla*rı arasında Cambridge Trinity College'da matematik ve felsefe öğrenimi gördükten sonra 1916'ya kadar aynı üniversitede öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1916'da barışçıl etkinlikleri yüzünden altı ay hapis yattıktan son*ra görevinden istifa etti. 1920'de Rusya'ya gitti. 1927'de, ikinci karısı Dora'yla birlikte, eğitim üstüne dü*şüncelerini uygulamaya koymak ama*cıyla bir deneme okulu olan Beacon Hill School'u kurdu; karısından ayrıl*dığı 1935 yılına kadar da kendini söz konusu etkinliğe verdi. 1938'de A.B.D'ne gitti, 1944'te Gambrîdge'e geri döndü ve Trinity College'da yeni*den öğretim görevi üstlendi. Ardın*dan, birçok kez A.B.D'ne gitti. Russell yaşamının son yıllarında özel*likle insanlık sorunuyla ilgilendi. Nük*leer bombaya karşı çıktı ve Jean-Paul Sartre'la birlikte, Vietnam'da savaş suçları (Russell I Mahkemesi) ve La*tin Amerika'daki baskı (Russell II Mahkemesi) konusunda soruşturma yapmak için "Russell Mahkemesi"ni kurdu.


    YAPITLARI



    Russell en önemli ve en özgün katkıyı bilgi felsefesi alanında gerçekleştirdi. Gençlik yıllarında, idealist ve birci fel*sefeci F. H. Bradley'in etkisinde kalan Russell, ilk yazılarında idealist düşün*celeri savundu. Leibniz felsefesini in*celerken, bağıntıların önemini kavra*dı; Leibniz felsefesinin tutarsızlıkla*rından, bircilik ile idealizm "yanılgıları"ndan sorumlu olduğunu söyledi*ği iç bağıntılar öğretisinin eleştirisini hazırladı. A Critical Expositionof the Philosophy of Leibniz (Leibniz Felsefesinin Eleştirel Bir Açıklaması,1900), Russell'ın İngiltere'deki yeni-hegelci akımla kesin olarak bağlarını koparmasının belirtisi oldu. Bu dö*nemden başlayarak, özellikle mate*matik felsefesi ve genellikle bilgi fel*sefesi için mantığın önemine inandı. The Principles of Mathematics'te (Matematik İlkeleri, 1903), mantıkçı*lık anlayışının ilk biçimini sundu. Sa*yıların, Homeros'un tanrılarının, ba*ğıntıların, düşlerin ve dört boyutlu uzamların var olduklarını kabul etti. Daha sonraki yıllarda The Principles of Mathematics'm. varlıkbilimsel aşı*rılığını gidermeye çalıştı. 1905'te, "On Denoting" adlı yazısında, dilin man*tıksal çözümlemesinin mo****ni oluş*turan "betimlemeler kuramı"m geliş*tirdi.



    Russell,bütün felsefe gelişimi boyun*ca, indirgeyici çözümleme yönteminin uygulama alanını, söz konusu yöntemi genelleştirmeden genişletmeyi sür*dürdü. Bilimkuramsal nedenler, be*timlemeler yararına özel adları tü*müyle elemesine engel oldular (Rus*sell, iki tür bilgi arasında ayrım yap*tı: Doğrudan bügi ve betimleme yoluy*la bilgi).



    Sınıflara ilişkin mantıksal paradoksla*rı elemek için gerçekleştirilmiş tipler kuramı, Russell'ın mantığa getirdiği bir başka katkısı oldu. A.N. Whitead ile birlikte yazdığı Principia Mathematica'da (Matematiğin İlkeleri, 1910-1913) matematiğin man*tıkçı kavr***** yetkin biçimini verdi. Felsefe Meseleleri (The Probiems of Plihosophy, 1912), Our Knowledge of the External VVorld (Dış Dünya Bilgi*miz, 1914), Mistiktik ve Mantık (Mysticism and Logic, 1918), Analysis of Mind'da (Anlığın Çözümlenmesi,1927) bilgi kuramı üstündeki düşüncesinin temel aşamalarını belirledi. An Into Meaning and Truth (Düşün*ce ve Gerçek Üstüne Soruşturma, 1940) ve Bilimden Beklediğimiz (Hu-man Knovvledge, Its Scope and Limits, 1948), Russsel'ın tam anlamıyla felse*feyle ilgili son iki büyük yapıtını ve gerçeklik düşüncesini hiçbir zaman yi*tirmeyen bir felsefecinin temel yakla*şımını oluşturur.

    1950'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü ka*zanan Bertrand Russell'ın felsefe, si*yaset, ahlak, eğitim, vb. konulardaki öbür yapıtları arasında da şunlar sa*yılabilir: The Practice and Theory of Bolshevism (Bolşevizmin Uygulaması ve Kuramı, 1920); How to be Free and Happy (Nasıl Özgür ve Mutlu Olunur, 1924); Eğitim Üstüne (On Education, 1926); Evlilik ve Ahlak (Mariage and Moral, 1929); Saadet Yolu (The Conquest of Happiness, 1930); Batı Felse*fesi Tarihi (History of **stern Philo*sophy, 1946); Neden Hıristiyan Deği*lim (Why I am not a Christian, 1957); My Philosophical Developement (Fel*sefe Gelişimim, 1959); vb.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş