Fiziğin Tarihçesi

Konu 'Fizik Ders Notları' bölümünde Moderatör Gül tarafından paylaşıldı.

  1. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0

    FİZİĞİN TARİHÇESİ




    Madde ve madde bileşenlerini inceleyen aynı zamanda bunların etkileşimlerini açıklamaya çalışan bir bilim dalıdır. Fizik genellikle cansız varlıklarla uğraşan fakat çok zaman canlılarla ilgilenen bilimlere de yardımcı olan bir bilim kolu olarak ta anılır. Fizik kelimesi yunanca "Doğa" anl***** gelen terimlerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle yakın zamana kadar fiziğe "Doğa felsefesi" gözüyle bakılmıştır.


    Astronomi Kimya Biyoloji Jeoloji"...v.s. de birer doğa bilimi olmalarına rağmen fiziğin en temel doğa bilimi ve aynı zamanda bu doğa bilimlerinin en önemli yardımcıları olduğu gerçektir. Diğer taraftan Tıp Mühendislik...v.s. gibi uygulamalı bilimlerde çok kullanılan ve bazılarının temelini oluşturan Fizik ilk bakışta hiç ilgisi olmadığı düşünülen arkeoloji psikoloji tarih...v.s. konularında da önemli bir yardımcıdır. Ancak konusu bakımından Fiziğe en yakın hatta Fizikle iç içe olan bilim öncelikle kimyadır. O halde Fizik hemen hemen tüm bilimlerin gelişmesine yardımcı olmakta ve bir çok konuda onlarla iş birliği yapmaktadır. Bu işbirliğinden şüphesiz Fizik te yararlanmakta ve gelişmektedir.Fiziğin en yakın yardımcısı ise Matematiktir. Matematik bilimi kısaca fiziğin dilidir. Temel doğa bilimi olan fizik evrenin sırlarını madde yapısını ve bunların arasındaki etkileşimlerini açıklamaya çalışırken fiziğin başlıca iki metodu vardır; bunlar gözlem ve deneydir.


    Doğa olaylarının çeşitli duyu organlarını etkilemeleri sonucu fizikte çeşitli kolların gelişmesi sağlanmıştır. Bu sebeple görme duyusunu uyandıran ışıkla beraber Fiziğin bir kolu olan optik gelişmiştir. Aynı şekilde işitme ile akustik sıcak soğuk duyusu ile termodinamik...v.s. fizik konulan ortaya çıkmıştır. Bunların yanı sıra elektromagnetizma gibi doğrudan duyu organlarını etkilemeyen kolları da gelişmiştir. Fiziğin 19. yüzyılın sonuna kadar geçirdiği aşamalarda her ne kadar mekanik temel ise de birbirinden bağımsız olarak incelenen fizik konulan klasik fizik altında toplanabilir. 20. yüzyılın başından itibaren klasik fizik kurallarından daha değişik ancak çok daha mantıklı ve mükemmel sonuçlar elde edilmiştir. Bu tür modellerle olayı açıklayan Fizik kolları ise Modern Fizik adı altında toplanmıştır. Fizik eğitimi bugün de gerçeğe çok yakın sonuçlar veren Klasik Fizikle başlamaktadır.
    Murat AKSOY bunu beğendi.
  2. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    Günümüzde en genel anlamıyla fizik gerek doğal olarak insanın karşılaştığı gerek kendisinin yarattığı algılanabilir dünyanın cansız nesnelerini ve olaylarını konu edinen bilim dallarından oluşmuş bir bütündür. Ancak fizik bu nesnelerle olayların en genel ve temel görünümleriyle sınırlıdır. Ayrıca gittikçe zayıflayan bir ayrıma göre özgün alanı cisimlerin birbirine dönüşüm tepkimelerinden oluşan kimya fiziğin dışında tutulur; buna karşılık cisimlerin gerçekte kimyadan kaynaklanan özellikleri çoğu kez yanlış olarak fiziksel özellik biçiminde ele alınır. Bu anlamda ele alındığında fizik algılanabilir cansız dünyayı konu alan öbür bilim dallarından ayrılır; bunun nedeni fiziğin ele aldığı nesnelerin ve süreçlerin özgünlüğü olumsallığı ve geniş ölçüde tarihsel niteliğidir. Fizik dışında kalan dallar gök bilimleri yer bilimleri ve yaşam bilimleridir. Bununla birlikte bu bilim dalları gözlemi yapılmamış ya da en azından iyi açıklanamamış temel süreçleri konu aldıkları ölçüde fiziğe dayanır. Üstelik fizik bu bilim dallarında kendi gelişimi sonucu olduğu kadar onların gelişimi nedeniyle de uygulama alanı bulur. Öte yandan fiziközellikle XIX.yy.’ın ortalarından bu yana “somut” tekniklerin gelişimine artan ölçülerde katkı sağlamıştır. Yunanlılar’da özellikle Aristoteles’e göre ve XIX. yy. başına dek fizik terimi olayların hemen hemen yalnız nitel görünümlerini varlığını ve maddelerini ele alan günümüzde doğa felsefesi dediğimiz kavramı belirtiyordu; öte yandan bu olaylar üstünde çağdaş anlamda edinilen deneysel ve matematiksel bilgilerin bir başka öğreti türü olan “matematik bilimleri”nden kaynaklandığı düşünülüyordu. Zaten günümüzde “fizik” dediğimiz kavram uzun süre “doğa felsefesi” adıyla anıldı. Nitekim Newton’un Pricipia mathematica philosophiae naturalis başlıklı yapıtı(1687)gerçekte mekanikle sınırlıbir temel fizik kitabıdır. Fiziğin gelişiminin dayandığı temel etkenleri şöyle sıralayabiliriz: özellikle gözlem aygıtlarının ve el aletlerinin bulunuşu iyileştirilmesi sonucu olayların daha kesin biçimde tanınması; olayların bilinmeyen görünümlerinin anlaşılması; nitel anlayıştan nicel anlayışa geçerek bulguları matematikleştirme ve matematiksel kuramları geliştirme; dağınık olguları ve yasaları kesin tanımlara ve ilkelere dayanarak tutarlı bir bütün haline getirme; birbiriyle ilgisi olmadığı hatta tümüyle farklı nitelik taşıdıkları sanılan olayları birleştirme ya da en azından birbirine yaklaştırma. Mekanik fiziğin gelişiminde yönlendirici bir rol oynadı; çünkü bilimsel biçimi ilk önce bu bilim dalı aldı ve algılanabilir dünyanın bütün olaylarını açıklama biçimi öbür bilim dalları için temel olurken yöntemi de bilimsel yöntemin modelini oluşturdu. Öbür fizik dalları özellikle kimya tam anlamıyla bilim olarak kurulduktan sonra bileuzun süre özel bir fizik dalı biçiminde görüldü.


    Fiziğin tarihi.Antikçağda ve XVII. yy. başına de bilinen olaylar yalnızca şunlardı: statik davranış; katı ve sıvı maddelerin devinimi; ışığın yansıması ve kırılması; ısı ve ateş; “katı-sıvı-gaz” hal değişimleri (bu sonuncu olay XVII. yy.’a dek belirsiz bir kavram olarak kaldı); akustik ve müzik olayları. Bunlara Çinliler’in 1100’de pusulayı bulmaları sonucu manyetik olaylar üstünde ilk bilgilerin elde edilmesi Miletoslu Thales’in İ.Ö. VI. yy.’da bir yere sürtülen kuru kehribarın hafif cisimlere uyguladığı çekimi gözlemesiyle ortaya çıkan elektrik olayları da eklenebilir. Ne var ki çok sınırlı bu olaylar Arkhimedes’in (İ.Ö. III. yy.) statik ve hidrostatiği ışığın yansıma yasaları ve aynaların etkileri fiziğin henüz tam bir bilim dalı olmasını sağlayamadı. Bununla birlikte daha sonraki dönemlerde Pierre Le Pélerin de Maricourt’un (XIII. yy.) manyetikliğe ilişkin deneylerde ve özellikle W. Gilbert’in (1600) “Demagnete” adlı yapıtında manyetiklik biliminin bir başlangıcı görülebilir.


    Fiziğin gerçek gelişimi XVII. yy.’ın başında başladı. Kepler Galilei Huygens ve Hooke’un çalışmalarından yararlanan Newton Pricipia mathematica philosophiae naturalis (1687) adlı yapıtıyla dinamiği kurdu. Bu yapıtta bilgin maddesel noktalar ve katılar mekaniğini işlemişti. XVIII. yy.’da çok sayıda bilim adamı özellikle Euler d’Alembert Lagrange akışkanlar mekaniğini oluşturarak dinamiğin uygulamalarını geliştirdi. Hidrostatiğin yasalarını ise XVII. yy.’da Stevin ve Pascal kesinleştirmişti.


    Bu ikinci dönemde XVII. yy.’dan sonra sıcaklık kavramının çıkışı ve bunun ölçümü sonucu ısıbilim oluşmaya başladı. XVIII. yy. sonunda Black Lavoi***r ve Laplace’ın çalışmalarıyla sıcaklık kavramı ile ısı miktarı kavramı kesin biçimde birbirinden ayrıldı. Boşluğun ve atmosfer basıncının varlığı XVII. yy.’da özellikle Pascal açıklarken Boyle ve Mariotte gazların sıkışma yasasını buldu. Özellikle kırınım ince katmanların renk vermesi çift kırılma beyaz ışığın prizmayla ayrışması gibi o güne dek kuşku duyulmayan olayların tanınması optiğin zenginleşmesini sağladı. Bu arada birçok yasa ve kuram geliştirildi; örneğin Kepler XVII. yy. başında geometrik optiği kurdu; Shellius ve Descartes kırılma yasasını buldu; XVII. yy.’ın ikinci yarısında Huygens ışığın dalga kuramını ortaya attı. Bu kuram özellikle Newton’un savunduğu ışığın tanecik yapısıyla çelişiyordu; bununla birlikte Newton ışığın titreşimi düşüncesine de yer vermişti. Bu çağda maddenin yapısı konusunda hiçbir bilimsel kuram kurulamadı; bununla beraber XVIII. yy. sonunda Romé de I’Isle ve René Just Haüy’un geliştirdikleri kristalografiyi belirtmek gerekir. Elektrik ise XVIII. yy.’da gerçek bir deneysel gelişmeye tanık oldu; ancak bu gelişme hemen hemen yalnız elektrostatik alanıyla sınırlı kaldı: gittikçe daha güçlü elektrostatik makinelerin yapımı; elektrik kondansatörlerinin (Leiden şişesi) bulunması; atmosfer elektriğinin tanınması (Franklin); artı ve eksi elektrik arasındaki ayrım. XVIII. yy. sonunda Coulomb zıt yüklerle elektriklenmiş iki cisim arasındaki etkileşimin cisimlerin birbirine uzaklığının karesiyle ters orantılı olduğunu dolayısıyla Newton yasasına uyduğunu deneylere dayanarak gösterdi.


    Bu dönem iki büyük buluşa tanık oldu: Galilei’nin XVII. yy. başında yeni bulunan gök dürbününü kullanarak gök cisimleri ve Yer cisimleri arasındaki yapı özdeşliğini göstermesi; Newton’un XVII. yy. sonunda ortaya koyduğu ve cisimlerin Yer üzerine düşmesi ile gök cisimleri arasındaki karşılıklı çekimin aynı yapıda olduğunu aynı yasaya uyduğunu (aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı) öne süren evrensel çekim kuramı. Bu kuramın ardından fizik evrensel bir nitelik kazandı ve gök cisimleri de aynı yasaya uyduğundan Yer olaylarıyla sınırlı kalmaktan çıktı.


    XIX. yy.’da fiziksel bilimler özellikle elektrik alanında gerçek bir gelişme gösterdi; yüzyılın başında OErsted ve Ampére o zamana dek tamamen farklı olaylar biçiminde düşünülen manyetiklik elektrik arasında benzerlik kurdu; elektrik akımı üretilerek (Volta pili) dinamik elektrik elde edildi; elektroliz bulundu; indükleme elektrik alanı ve manyetik alan kavramları ortaya çıktı (Faraday); bir elektrik akımıyla ısı üretme yasası kuruldu (Joule); elektromanyetikliğin bireşimi (Maxwell denklemleri 1864 ) sağlandı. Elektrik telgrafa (Morse 1837) aydınlatmaya (Edison) telefona (Bell 1876) uygulandı ve elektrik üretmek ya da elektriği mekanik enerjiye dönüştürmek için elektrik motoru yapıldı (Pacinotti sonra Gramme 1871-1875). Maxwell denklemlerindenelektromanyetik dalga kavramı doğdu ve Hertz deneysel olarak bunun varlığını tanıtladı. 1890’dan sonra Branly Lodge Tesla Popov Marconi gibi bilim adamlarının çalışmalarıyla radyoelektrik iletişim doğdu.


    Optikte aydınlatılan yeni olaylar arasında özellikle ışığın polarmasını (Malus) unutmamak gerekir. Fresnel’in çalışmalarıyla dalga kuramı yayım kuramının yerini aldı ve enine titreşim kavramı ortaya çıktı: oysa o güne dek titreşimlerin boyuna geliştiği düşünülüyordu. XIX. yy. bir başka büyük yaklaşıma da tanık oldu: Maxwell ışığın elektromanyetik yapısını kanıtladı. 1920’li yıllarda Röntgen’in 1895’te bulduğu X ışınlarının elektromanyetik ışımanın özel bir biçimi olduğu tanıtlandı.


    Maxwell’in elektromanyetik kuramının yanında bir başka genel kuram daha gün ışığına çıktı: termodinamik. Isı ve mekanik enerji üretimi arasındaki bağıntıyı (XVIII yy.’ın sonunda geliştiren buhar makinesinde yeterince bilimsel bir biçimde olmasa da başarıyla kullanılmıştı.) ilk kez Sadi Carnot (1824) açıkladı; böylece önem kazanan termodinamik ısının korunumu kavramı bir yana bırakılıp düzeltildi ve özellikle yüzyıl ortasında Clausius ve W. Thomson’un çalışmalarıyla başka olaylara yaygınlaştırılarak genel bir kurama ulaşıldı; bu kurama iki ilke egemendi: enerjinin korunumu (Mayer) ve enerjinin değersizleşmesi (artan entropi).


    XIX. yy.’da fiziğin bir başka kazancı da mekaniğin gazlara uygulanışını sağlayan istatistiksel mekanik (Maxwell Boltzmann) oldu; böylece oldukça yeni bir düşünce olan olasılık kavramı fiziğe girdi; daha önce XVIII. yy. başında Daniel Bernoulli ısıyı maddenin parçacıklarının çalkalanması biçiminde ilk açıklama girişiminde de bu kavramı kullanmıştı. Bu kuram termodinamikçilerle çok sert tartışmalara yol açtı; bununla birlikte mikroskobik düzeyde kısmen de olsa termodinamiğin yasalarını açıklama başarısı elde edildi.


    XIX. yy. sonunda fizik tarihinde öncekilerden oldukça farklı bir dönem başladı: özellikle o güne dek bilinmeyen temel kavram ve olaylar ortaya kondu; fiziğin temel kavramları gözden geçirildi; maddenin mikroskobik bileşenlerinin varlığını belirten kesin kanıtlar bunların yapısı ve davranışı açıklandı. Böylece görelilik kuvantonlar ve kuvantum mekaniği çekirdek fiziği gibi yeni büyük bilim dalları ortaya çıktı. Einstein’ın görelilik kuramı gerçekte iki kuram içerir: özel görelilik ve genel görelilik. 1916’da açıklanan ikinci kuram Einstein’ın 1905’te temelini attığı birinci kuramı tamamladı ve genişletti. Özel görelilik mutlak zaman yerine gözlemcinin devinimine bağlı zaman kavramını kullandı; zaman ve uzunluklar arasında bir bağıntı kurdu; kütlenin korunumu ilkesini reddederek ünlü E = m.c.c ( E = mc ) eşitliğiyle kütleyi enerjiye bağladı; burada culaşılabilecek en büyük hız yani ışık hızıdır. Genel görelilik ise kütle çekim ve uzayı tümüyle yeni bir anlayışla ele aldı ve bu üç kavram arasında bir bağıntı kurdu. Görelilik kuramı klasik mekaniğin yerini almışsa da ışık hızından çok düşük hızlarda gelişen süreçler için klasik mekanik hala geçerliliğini korur.


    XIX. yy. başında Mendeleyev basit cisimlerin özelliklerini atom numaralarına bağlayan yasası gibi temel kimya yasaları ve tayfölçümün gelişimi sonucu atomların ve moleküllerin varlığı belirlenmişti. Ne var ki bilim adamlarının önemli bir bölümü bu gerçeği kabul etmeyi reddediyordu; ancak XIX. yy sonunda ve XX. yy. başında özellikle Brown deviniminin açıklanmasıyla kesin olarak benimsendi. Öte yandan katot ışınları incelenerek (Jean Perrin)elektriği oluşturan öğe yani elektron bulundu. Planck’ın 1900’de kuvantonları bulmasından sonra Einstein bir ışık taneciği olan fotonun varlığını kanıtladı. Dolayısıyla ışığın dalga ve tanecik yapısına ilişkin iki görüş yeniden karşı karşıya geldi. Bu çelişki ancak 1924-1926 arasında kuvantum mekaniğinin kurulmasıyla aşılabildi; bu kuramı Louis de Broglie Heisenberg ve Schröndinger geliştirdi Dirac ve Pauli tamamladı ve özellikle elektronların kırınımının deneysel olarak gözlemiyle doğrulandı. Kuvantum mekaniği olasılık yasalarına başvurdu ve bugün bile hala tartışılan belli bir belirlenmezciliğe yol açtı. Kuvantum kuramının gerçek katkısı katılar fiziğinin kurulmasında görüldü; katıların çeşitli niteliklerini (mekanik elektriksel manyetik optik) ve yapılarını açıklayan bu fizik dalı özellikle yarıiletkenlere uygulandı. Yarıiletkenlerin elektronik ve bileşim tekniklerinde oynadıkları rol bugün iyi bilinmektedir.


    Atomların varlığı ortaya çıktıktan sonra bunların yapılarını belirleme sorunu gündeme geldi. Kuvantonlara dayanan ilk modeli 1913’te Bohr hazırladı. Temel olarak gezegenel bir düzene (bir çekirdek çevresinde dönen elektronlar) dayanan bu model kuvantum mekaniği ve özel göreliliğin uygulanması sonucu gelişti; bu modele dayanılarak özellikle tayf çizgilerinin ince yapısı açıklandı. Çekirdeğin yapısı ise ancak 1930’dan sonra nötronun bulunuşuyla (1930-1932) kesinlik kazandı. İşte bu gelişme sonucunda ilk kez 1896 ile 1898 arasında Henri Becquerel Pierre ve Marie Curie’nin gözlediği radyoaktiflik bütünüyle anlaşıldı. Böylece çekirdek fiziği doğdu; bu fizik dalı 1939’da çok ağır atomların parçalanmasını sağladı; dolayısıyla ilk atom bombasının ve daha sonra nükleer reaktörlerin temel süreçleri ortaya çıktı.


    Astrofizik Bethe’nin (1938) nükleer süreçlerin yıldızlarda özellikle Güneş’te oynadığı temel rolü açıklaması sonucu derin bir değişime uğradı. Daha sonra bu bilim dalı Evren’in farklılaşmamış bir maddenin patlaması sonucu başladığını öne süren ve gittikçe yandaş kazanan bir kuramla elementlerin oluşum ve dönüşümünün aydınlatılmasına katkıda bulundu. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kozmik ışımanın incelenmesi çok daha ileri bir fizik dalı yani temel parçacıklar fiziğinin doğmasını sağladı. Bu parçacıkların sayısı gittikçe daha güçlü hızlandırıcıların yapımıyla arttı; günümüzde bu bilim dalı alanındaki kuramlar evrimini sürdürmektedir.


    Fiziğin yöntemi ve felsefesi. Fiziğin yöntemi özellikle XVII. yy.’ın başından sonra yavaş yavaş oluştu. Bu yöntem temelde “uygulama”dan ve ayrıca felsefi görüşlerden kaynaklandı; felsefi görüşlerin bir kısmı çok genel bir kısmı da doğayla ilgiliydi; gerçekte fizik yöntemleri ve felsefegeçmişte olduğu kadar günümüzde de tek bir kısmı doğayla ilgiliydi; gerçekte fizik yöntemleri ve felsefe geçmişte olduğu kadar günümüzde de tek bir biçim göstermez tersine oldukça çeşitli ve çoğu kez çelişkili ama gittikçe birbirini tamamlayıcı bir şekilde birleştirilen biçimler sunar. Uzun süre önsel ve kuramsal bir tutum deneysel bilgiye üstünlük kurdu. Daha doğrusu yunan Antikçağı’nda ve Ortaçağ’da fiziğin metafizik görüşlerden (özellikle dört element öğretisi) esinlenmiş bir sistem içinde tümleştirilecek doğrudan algılanabilir birkaç veriyle yetinebileceği sanıldı. Bu kuramsal egemenliğe XVII. yy. başında Galilei ve Descartes’te de rastlanır; ama bu fizikçiler Aristoteles’in nitel fiziğiyle çelişen matematiğe dayalı bir fizik anlayışı getirdi. Öte yandan aynı çağda Francis Bacon’ın ön ayak olduğu deneysel bir fizik akımı başladı. Bu iki eğilim XVII. yy.’ın ortasında özellikle Pascal Huygens Hooke Mariotte ve Newton’un çabalarıyla bağdaşma yoluna girdi. Bu dönemde fiziği açık ilkelerden tümdengelim yoluyla oluşmuş bir bütün biçiminde ele alan akımın yandaşları bu ilkeleri deneyin denetimine vermeyi benimsediler; oysa olguların üstünlüğünü savunanlar çoğu kez bu olgulardan çok uzaklaşan ama deneysel testlerden geçirmeye elverişli sonuçlar doğuracak varsayımlara yer vermeyi benimsediler. Gerçekte yalnızca Descartes’in madde ve devinimine ilişkin varsayımlarını hedef alan “ben varsayım öne sürmüyorum” biçimindeki ünlü açıklamasına ve çok haklı suçlamasına rağmenNewton da aynı eğilimi benimsemişti.


    XVII. yy.’ın başından sonra günümüzde bile çelişen iki akımın karşı karşıya geldiği görüldü; bunlardan biri “olgucu” akım ister gözle görülmeyen gerçeklerin varlığı yadsınsın ister bilimin bunlara ulaşamayacağı açıklansın yalnızca algılanabilir gerçeklerle yetiniyordu. Daha XVII. yy.’ın ilk yarısında peder Mersenne’in öne sürdüğü olguculuk fiziği anlamsız kurgulardan kurtarıpeşyanın doğasına yöneltme onurunu kazanmıştı. Ancak aynı olguculuk XIX. yy.’da birçok bakımdan fiziğin gelişimini özellikle moleküller ve atomlar konusunda gerçeklerin öğrenilmesini geciktirdi. Öte yandan termodinamik ve enerjibilime üstünlük tanıyarak istatistiksel mekaniğin gelişimine engel olan da olgucu tutum oldu; çünkü bu mekanik o dönemde gözle görülmeyen gerçekleri yani gaz moleküllerini göz önüne alıyordu. Bu bilimsel olguculuğu XIX. yy.’da özellikle felsefeci Auguste Comte bilim adamları Ernst Mach ve Marcellin Berthelot işledi. Ama bu anlayışdaha sonra işlemcilik biçiminde nitelenen sistemli bir olguculuktu ve Einstein’ı “metafizik” mutlak zaman kavramını yadsıyarak yerine sıkı sıkıya “olgucu” işlemlerle tanımlanan göreli bir zamanı benimsemeye yöneltti.


    Bu iki akımdan biri “olgucu”dur öbürü ise algılanabilir gerçekleri olduğu kadar gözle görülmeyen gerçekleri de göz önüne alır; her iki akım fizik biliminin tümüne yayılan çelişkili fizik anlayışından kaynaklanır. Kimi fizikçiler bilimin gerçeğe ulaşamayacağını savunuyordu. Nitekim Henri Poincaré’ye göre bir kuramın ötekine yeğlenmesine yol açan yalnızca uzlaşmalardı. 30’larda ortaya çıkan ve oldukça derin etkiler bırakan Viyana okuluna göre (Carnap Franck Neurath) ise bilim yalnızca bir dildi; metafiziği tümüyle bilimin dışında tutmak gerekiyordu. Nesne gerçeğine bilimin ulaşamayacağını savunan ve çok sayıda yandaş toplayan güncel akımın itici gücü büyük ölçüde bu düşünce biçimi oldu; bu akıma göre bilim deneyle çelişmeyen ve kesin öngörüler yapmaya olanak veren “modeller” kurmakla yetinmelidir. Bu arada çok sayıda fizikçi detamamen gerçekçi bir yaklaşım gösterdi. Örneğin kuvantonlar ve kuvantum mekaniği konusunda Planck Einstein Louis de Broglie daha genel planda bilim felsefecileri Karl Popper ve Mario Bunge sayılabilirler. Öte yandan XVII. yy.’ın başında fizik büyük gelişme gösteren matematiksel aracı kullanmaya başlamıştı. Ardından matematiksel fizik hızla gelişti ve yaygınlaştı; nitekim Newton mekaniği daha iyi açıklandı ve özellikle hidrodinamik kuramlarına ısı yayılmasınaesnekliğe elektromanyetikliğe uygulandı.


    Bu genel tutumların yanı sıra fizik yöntemi daha güzel ve ayırdedici nitelikler de gösterir. Bunlardan bir kısmı XVII. yy. başında çağdaş bilimin doğuşuyla ortaya çıktı; öbürleri uzun süre işlenerek geliştirildi. Ne var ki fiziğin en büyük atılımları Gaston Beachelard’ın çok iyi açıkladığı gibi hemen her zaman bilimkuramsal engeller’le karşılaştı. Bu alandaki büyük değişimlere karşı çıkan bu engeller özellikle XVII. yy. başında Yer’in Evren’in merkezi olduğu görüşü ve XX. yy. başında Einstein’ın öncülüğünde bir yana bırakılan mutlak zaman kavramıydı; bu görüşlerin yandaşları kendileri için temel ilke olma niteliğini koruduğu sürece bunların yadsınabileceğini kabul edemiyordu. Buna karşılık bir yandan ölçme bunun kesinliği ve hataları değerlendirme kaygılarının gündeme gelmesi öbür yandan bir kuramı benimsemek ya da bir başka kurama yeğlenmek için sağlaması gereken koşulların belirlenmesi söz konusu değişimlerin itici gücünü oluşturdu. Bu ikinci sorun 60’ların başından bu yana oldukça yeni tartışmalara ve derin araştırmalara konu oldu. Kuramların benimsenmesini özellikle sosyal ve psikolojik davranışlara bağlayan T.S. Kuhn’un ve Karl Popper İmre Lakatos ve çok daha “dışsalcı” öğrencilerinin çalışmalarını da unutmamak gerekir. Popper bir kuramı doğrulayan olgular ne denli çok olursa olsun onun gerçek olduğu sonucunu çıkarmaya yetmeyeceğine ve bir tek çelişkinin kuramı mahkum edebileceğine dikkat çekti. Öte yandan Popper fiziğin gerçek “çalışma” koşullarına daha yakın bir kuramın başarıyla birçok testten geçirilip doğrulanabileceğini ve böylece gerçeğe gittikçe daha çok yaklaşılacağını öne sürdü. Lakatos ve öğrencileri daha ayrıntılı çalışmayla ve fiziğin gelişimine katılan çeşitli etkenleri göz önüne alarak bir “araştırma programı”nın uzun süre yeni olaylarla sürmesinin en azından bir kuramın geçerliğinin güvencesi olduğunu göstermeye giriştiler; buna karşılık bir araştırma programının gerilemesi yeni olayları açıklamada yetersiz kalması belli istisnalar dışında kuramın dışlanmasını gerektireceğini öne sürdüler. Fizikkuramsal yanında (temel kavramların tanımı matematiksel gelişmeler) olduğu kadar deneysel yöntemlerinde de gittikçe daha kesin bir duruma geldiğini de eklemek gerekir. Aynı zamanda daha gösterişsiz ve daha sakınımlı olma özelliklerini kazanmıştır. Kuşkusuz bu bilim dalı gittikçe daha geniş daha akılcı ve uzun süre önüne engeller koyan tedirginlik doğuran metafizikten kurtulmuş bireşimi amaçlar; kaldı ki fizik kendi kendini düzeltmeye ve yeni ufuklara açılmaya hazırdır.
    Murat AKSOY bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş