Franz Kafka ve Eserlerinden Örnekler

Konu 'Yazarlar' bölümünde Moderatör Güleda tarafından paylaşıldı.

  1. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.623
    Beğenileri:
    4.563
    Ödül Puanları:
    113

    Franz Kafka (3 Temmuz 1883 - 3 Haziran 1924)


    [​IMG]



    20. yüzyılın ve Alman modern edebiyatının önde gelen yazarlarındandır. Yaşamı boyunca pek tanınmayan Kafka, yakın arkadaşı Max Brod'a verdiği vasiyetinde tüm yazdıklarının imha edilmesini rica etmişti. Fakat Max Brod, Kafka'nın Viyana'da ölümünün ardından aksi yönde hareket ederek elindeki eserleri yayımlamaya başladı. Kafka, ölümünden sonra da olsa, dünyaca ünlü bir yazar haline geldi.

    Eserlerinden özellikle dilimize Değişim ya da Dönüşüm adıyla çevrilen romanında işlediği konuyla 20. yüzyılın sanayi sonrası batı toplumunun açmazını ve içine düştüğü yalnızlık ve yabancılaşma sürecini çok iyi gözlemlemiş ve işlemiştir.


    Yaşamı

    Franz Kafka 3 Temmuz 1883`te orta sınıf bir Yahudi ailesinin ilk çocuğu olarak Prag'da dünyaya geldi. O zamanki milletler mozaiği olan Avusturya İmparatorluğuna bağlı Bohemya Krallığında yaşadı. Anadil olarak ilk etapta Almanca konuşan Kafka ailesi, Çekçeyi de konuşabiliyordu. Ailenin en büyük çocuğu olan Kafka`nın iki erkek kardeşi (Georg ve Heinrich) küçük yaşta hayatlarını kaybettiler. Kızkardeşleri Elli, Valli ve Ottla ise Nazi Almanyasının organize ettiği Yahudi soykırımında hayatlarını kaybettiler.


    1889`da Fleischmark'ta Deutsche Knabenschule'ye gitti. Çocukluğunda rol oynamış başlıca kişiler Fransız mürebbiye Bailly, kâhya kadın Marie **rner'dir. O sıralarda Prag`da genel olarak konuşulan dil Çekçe`ydi. Ufak yaşlarda da Bauer ile tanıştı. 1920`lerin başında tanıştığı Milena Jesenska, 20 yıl sonra 1944`de Alman toplama kampında hayatını kaybedecekti, onun üzerinde güçlü bir etki yarattı. 1923`te ailesinin etkisinden kaçmak ve yazmaya konsantre olmak için Berlin`e taşındı, orada da Dora Dymant adında bir sevgilisi oldu. Dora, Milena`dan şanslıydı Nazi Almanyasına direndi ve 1952`de Londra`da öldü.

    1917`de Kafka verem olduğunu öğrendi. 1919 yılında geçirdiği ağır gripten dolayı hastaneye kaldırıldı. 1922`de emekli oldu, maddi durumu kötüydü ve sağlığı gittikçe bozuluyordu. Ömrünün son 6 haftasını sanatoryumda geçirdi. 3 Haziran 1924`te yaşama veda etti. Franz Kafka,hayatı baştan kaybedilmiş bir savaş olarak görsede bıraktığı eserler,onu hayatı yenilgiye uğratan ender insanlardan birisi yapmıştır.


    Eserleri


    Kafka eserlerinde insanın gizli kalmış korkularını,burjuva yaşamının sahte aile ilişkilerini,bürokrasinin çıldırtan işleyişini gözler önüne serer.Karamsar mizacı eserlerindeki karakterleri çaresizlikle donatmıştır.Nitekim Dava'nın kahramanı Josef K. neyle suçlandığını bir türlü öğrenemeyerek yavaş yavaş karanlığa gömülür.Aynı durum Şato'da kadastro memuru Bay K'da da görülür.

    Kayıp'sa diğer eserlerinden ayrılarak iyimser bir tutumla kaleme alınmıştır.

    Yine de Kafka,eserlerinde çaresizliğide işlese nikbinliğide,Albert Camus'un deyişiyle Korku Çağı yok olana dek güncelliğini koruyacaktır.


    Roman
    Dava, (1925)
    Şato, (1926)
    Kayıp, (Amerika) (1927)


    Hikaye Değişim, (1915)
    Bir Savaşın Tasviri
    Taşrada düğün hazırlıkları
    Şarkıcı Josefine ya da Fare Ulusu
    Ceza Sömürgesi
    Çin Seddi
    Bir Akademiye Rapor


    Mektuplar
    Milena'ya Mektuplar
    Babama Mektup


    Günlükler
    Günlük 1-2
    Aforizmalar
  2. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.623
    Beğenileri:
    4.563
    Ödül Puanları:
    113
    ÖNSÖZ YA DA KAFKA ‘KOLONİSİ’ HAKKINDA

    “Ceza Sömürgesi” adıyla çeviri edebiyatımıza girmiş olan öykünün Almancası: In der Strafkolonie... “Ceza Kolonisinde” diye çevirmek mümkün... Kolonie, Latince bir sözcük: Bir devletin kendi sınırları dışında sahip olduğu, siyasal ve ekonomik yönden kendine bağımlı ülke, bölge, yer vb. anl***** geliyor. Türkçe’deki “sömürge” sözcüğü bu anlamları karşılıyor... Ancak Kolonie, aynı ulustan kişilerin oluşturduğu topluluğun, ulusal sınırlar dışında, ülkelerinin geleneklerine, örf ve adetlerine bağlı kalarak yaşadıkları yer, yerleşim anl***** da geliyor. Hangi karşılığın daha yerinde olacağına, okur öyküyü bitirdikten sonra karar verecektir herhalde... Ama asıl önemli olan şudur: Okur, biri nispeten uzun, diğerleri kısa bu birkaç öyküyü okuduktan sonra -ya da okurken- hep olduğu gibi, kurallarını, anlamlarını, içeriklerini tek kişinin belirlediği bir anlatılar dünyası kolonisinde bulunduğu hissine sık sık kapılabilir.

    Kafka’nın arzusu hilafına onun metinlerini imha etmeyerek, edebiyat, kültür dünyasına kazandıran arkadaşı Max Brod, bu metinleri tanımış Alman ozanı ve yazar Fransız **rfel’e okuduğunda, **rfel, “Bodenbach sınırının ötesinde, Kafka’yı anlayan tek kişi çıkmayacaktır, demiştir.

    “Kafka’yı anlamak”tan **rfel’in neyi kastettiğini çıkarmak zordur.**rfel’in neyi kasttettiğini çıkarmak zordur. **rfel’in, hatta Kafka’ya en yakın kişilerden sayılan Max Brod’un bile, bizzak Kafka’nın açıklamalarıyla, söyledikleriyle nerelere savrulmuş olduğunu bilemeyiz; bu metinlerin anl***** yaklaştılar mı, onlardan uzaklaştılar mı, bunu da bilemeyiz... Kafka ‘kolonisinin’ içinde olmak, oralı olmak anl***** pek gelmez. Çünkü koloninin kurucusu da biraz kaybolmuş gibidir orada. Yolu oraya düşeni bölük pörçük, ilintileri zor kurulur “bilgilendirmelerle” dolaştırılıp durur Kafka metinlerinin içinde. Ama bunu yaparken birkaç bakımdan ödüllendirir meraklısını: En başta, eşi örneği az bulunur ince bir ironinin yollarını döşeyerek... Gün****k hayattan stilize edilip ayrılmış sıradan ilişkiler bu öykülerde (metinlerde) öyle bir matematikle bir araya getirilirler ki, daha baştan, bir öykü okumaktan çok bir “sorun, bilmece çözme göreviyle” karşı karşıya getirildiğimiz duygusuna kapılabiliriz.

    Kafka metinleri bugüne kadar farklı, değişik, birbirine zıt yorumlara destek vermiş, zaman zaman yorumcuların kendi görüşlerini kanıtlamanın aracına bile dönüşmüştür. Bu metinler, dini açıdan anlaşılmaya çalışılmış, psikanalizci edebiyat anlayışı orada kendince bir şeyler bulmaya kalkmış, Fransa ve İtalya’da daha çok gerçeküstücülük akımlarıyla ilintilenmek istenmiş, sosyalist ülkeler de kimi zaman vize alabilmiş, kimi zaman yasaklara çarpmıştır.

    Birer “yap boz”dur bu metinler... Sonsuza kadar bozup kurabileceğiniz sayısız ayrıntı dağarcığı... Okuyana hep bir ‘orta’ arama, bir merkez kurma ihtiyacı hissettiren elektronları gibidir bu metinlerin cümleleri; hepsi eşdeğerli, hepsi kendi merkezinin ekseninde dönen kodlar gibidirler. Onları bir mekrez etrafında toplamak imkansızdır sanki...

    Tebessüm, şaşkınlık ve yenilgi duygusu arasında gidip gelirken, anlamasak bile anlama serüveninin bir parçası olmanın mutluluğunu yaşarız. Gerçekten de Kafka okurunu birleştiren ortak nokta, bir Kafka okuru cemaati kurabilen etmen budur: Orada herkes “anlamaya çalışan”dır; anlamaya çalışmanın zevkini, edebiyatın bu modernist boyutunu bütün hazzıyla yaşayandır. İşin tuhafı, az sonra olacağı gibi, okur bu metinleri okumaya başladığında, ona hiç de karmaşıkmış gibi görünürler... Tam da okurun, hiçbir şey anlamasına gerek bırakmayan, neyi anlamadığını bile anlamadan rahatlıkla okuduğu metinlerdir. Ne var ki çük sürmez bu yanıltıcı algı; çeviriden gelmesi muhtemel handikapları bir yana bırakacak olsak bile, her bir cümlenin, ya da kod-biriminin kızağında, Dickens’ın ünlü “Bir Noel Şarkısı”ndaki gibi, hayaletlerin eteklerine tutunup isli, puslu ve de ağırlaştıkça ağırlaşan aysız bir gecede kaymaya başlarız. Romanlarındaki başkişi ya da kişiler, onları gittikçe saran ve bu kişiler bağlamında içine girildikçe anlaşılmazlaşan olaylar, bu yolculukta onlara yaklaştıkça bizden uzaklaşırlar. Kafka’nın öykülerinde ise, durum biraz farklıdır; öykü yapısının sa****ği, kişilerin azlığı, bir ya da iki olayın seçilip yoğunlaştırılmış olması, zaman zaman bu boşlukta süzülüş sırasında ayağımızı bir dama, bir baca kapağına olsun basmamıza fırsat verir... Ta ki, biz yeniden kayana, ayağımızın altındaki zemini yitirene kadar...



    ANLATIM TEKNİĞİ

    Dikkatli, hele de klasik metinlerin anlatım tekniklerine yabancı olmayan okur, örneğin bir Sefiller’de,yazarın bize, üçüncü tekil kişi dediğimiz anlatıcı tekniğiyle kendi kurduğu dünyayı, hem de elinden gelen her türlü anlatım aracını kullanarak açmaya çalıştığını kabul edecektir. Hugo, Tolstoy, Balzac ve aynı geleneğe giren sayısız yazar, çoğunlukla “her şeyi bilen”, geçmişi geleceği tanıyan, okuru hayat üzerine bilgilendirmek için elinden geleni yapan anlatıcılardır. Tolstoy’da, Dostoyevski’de, “büyük anlatıcı” roman geleneğinde, üslupçu İngiliz yazarlarında bile değişmez bu kural: Ahlakıyla, yaşam tarzıyla, maddi manevi bütün ilişkileriyle, katıldıkları-katılmadıkları, eleştirdikleri-eleştirmedikleri, düzeltmek istedikleri bir dünya vardır onların... Okura, kendi dışlarındaki bir gerçekliği anlatır gibidirler; araya girerler, kahramanların, tiplerin ağzından fikirlerini okura aktarır, onu uyarır, ona yol gösterirler... Dünya görüşleri, hayat felsefeleri, bir başka deyişle ideolojileri, onlara o dünyayı nasıl gösteriyorsa (ya da göstermiyorsa) öyle sunarlar onu. Bu gelenek, “aydınlanma” hareketinin, bilgilendirici, aydınlatıcı eğitim anlayışıyla ilintilenebilir elbette...

    Modernizm akımları, zaten aydınlanmacı aklın her şeye bir açıklama getirebileceği inancının çöktüğü, irrasyonel (akıldışı), sezgisel boyutun gerçekliğe ulaşmada devreye girdiği, bireyin “dış” karşısında söyleyebileceği bütünü kapsayan sözlerinin gerilediği akımlardır. Gerçeklik bütün olmaktan çıkmış, ayrıntı önem kazanmış, bütün, tek’in iç dünyasının yansımalarında parçalanmıştır (resimde, şiirde vs).

    Kafka’yı bu gelenek içinde bir anlatıcı olarak değerlendirmek istersek, onun anlatı tekniğinin, yazarın söylenecek sözünün -bir anlamda- kalmamasına bir işaret olduğunu söylemek mümkündür. Aydınlatıcı, her şeyi bilen dünyalar yaratıp bozan auktoriyal yazarın karşısında Kafka (başka birkaç örnekte olduğu gibi) aradan çekilmiş yazar’a örnektir. Üçüncü tekil kişi (auktoriyal) bir anlatıcı vardır görünürde... Size sözgelimi açlık cambazının en azından kafesteki durumu hakkında bir yığın ayrıntılı bilgi verir, ama işte bu bilgiler, cümlelerin kendileri hakkındaki bilgilere benzerler; kendi dışlarındaki bir gerçekliğe zor götürürler okuru; ‘Dönüşüm’de, insanın nasıl olup da bir böceğe dönüşebileceğine ilişkin soruyu size sordurmayacak kadar kendi dünyalarını kuran cümlelerdir bunlar.

    Çünkü: Yazarı arasanız da, yazar, sizi bilgilendirmeye pek de gönüllü değildir aslında, size doğru dürüst cevap verecek kimse yoktur ortada. Yazar yazılı metni masasına unutup gitmiştir ya da size bırakarak!

    Nasıl yapar Kafka bunu? Anlatımı kişilerinden, figürlerinden birinin perspektifine teslim ederek: Çok önemlidir bu... Dikkatli okur, romanlara kadar gitmeden, Ceza Sömürgesi’nde bile bu ‘tekniği’, yazarın saklambaç oyununu yakalayabilir. Onun figürleri birbirleri hakkında düşünür, birbirlerini ve ‘dünyayı’ (okur adına) görür, algılarlar. İşte, metnin içindeki kişinin algı dünyasına hapsedilmiştir okur, yazarın algı dünyasına değil. Şöyle bir benzetme de yapılabilir: Okur, öykünün içindeki figürlerin sırtına binmiş, onlarla gezmekte ya da savrulup durmaktadır. Kör Odipus’un koluna girmiş küçük Odipuslar... Yol gösterici tanrıların dinlenmeye çekildiği ya da zaten yollarını şaşırdığı bir cehennem...

    Açlık cambazını denetleyen bekçilerin, “her nedense birer kasap” olduğunu öğreniriz. Benzer bilgilendirici cümleler de vardır: ama bir kez tuzak kurulmuştur işte... Kafesin dibinde nöbet tutanlar niçin kasaptır? Bir anlamı var mıdır bu kodun? Cevap almak için yazarı boşuna ararsınız, üstelik öykünün sonun beklemeniz de bir işe yaramaz. Zaten yazar size bir açıklama yapsa bile, ‘kasap’ örneğinde olduğu gibi, sözde aydınlatmaya çalıştığı gerçeği büsbütün bulandırmaktan öte bir işlevi olmayacaktır onun söylediklerinin... Kaldı ki biraz zorlansak, öykülerdeki birçok nesnel bilginin, gene öyküdeki birinin algısına bağlanabileceğini, yazardan çok onun düşüncesiyle ilintilenebileceğini görürüz. Bu ‘yazarı saklama’ tekniğinin, metinlerdeki, ‘gördü, işitti, sandı, fark etti, umdu...’ vb. eylem sözcüklerinin bolluğunun bir belirtisidir. Dünyayı öyküdeki figürlerden birinin algı dünyasına indirgemenin kaçınılmaz yoludur bu... Bir “galiba öyle sandı, öyle algıladı” hali...

    “Kafka kolonisi” dedim ama bunlara “çember metinler” de denebilir. (Bkz. Söyleşi, Prof. Dr. Şara Sayın, Multilingual, 1999; kitaptaki metinler arasında, mutlaka okunmasını tavsiye edeceğimiz çok işlevsel “Kafka” denemeleri olduğunu hatırlatalım!) Anlatıcının aradan çekip gittiği yerde, öykünün (romanın) kişileri ile o kişilerin koluna tutunmuş okur, bir ayrıntıdan ötekine, bir labirentten diğerine savrulup dururken, çember hareketi içinde dört duvar arasında dolanıp durur... Bu, gittikçe daha çok d ışa kapanan (coğrafyada’, tarihsel gerçeklikten iyice kopar kişi ve de okur... İnsan ilişkileri, sosyal çevre, hep bu kurmacanın içinde moleküllerine ayrılıp ayrılıp yeni, tuhaf oluşumlar kurarlar... Dünya kapının hemen önünde kalmış gibidir; ne heyecan verici ses, ne insan psikolojisine uygun bir tepki, ne de doğa vardır orada (Kafka romanlarının ve öykülerinin çok belirgin bir özelliği, kişilerin bildik insan tepkileri göstermeleri bakımından psikolojik, karakter belirleyici boyuttan da yoksun oluşlarıdır. Ne iyi, ne kötü, ne ahlaklı ne de ahlaksız nitelemesini yakıştırabilirsiniz onlara. İçlerinde bulundukları duruma tepkiler veren kuklalar gibidirler. Bu da bizi ‘anlatının’ klasik ‘karakter’ boyutundan yoksun kılar)...




    ANLATILARIN YAPISINI ‘SÖKME’ GİRİŞİMİ

    Şimdi, bu genellemelerin ardından, bu kitaba aldığımız metinlerle birlikte başka birkaç öykü ve romana şöyle bir değinip, bir “yapı analizi” yapmayı deneyebiliriz: “Sökme” deyişim, bilerek; çünkü sonuçta metinleri bir anlam etrafında toplama gibi bir amacı hiç taşımıyor. Zaten bu, az önce söylediklerimizin de inkârı anl***** gelebilir. Gene de, metinlerin üzerine gitme konusunda okuru biraz daha kışkırtıcı bir yol izleme hakkımızı kullanmaktan çekinmiyoruz. Yukarıda değindiğim, değerli hocamın metinleri gibi başka sayısız metin, ‘Kafka kolonisine’ giden yolun taşlarını nasıl biraz döşeyecekse, tersine, bu tip yapı analizleri de hem o öyküleri, romanları, hem de bunların üstüne yazılanları değerlendirmeye katkıda bulunabilecektir. Çünkü: Kafka, başka kimi örneklerde olduğu gibi, ikincil literatür dediğimiz, “metinler üzerine yazılanların” oluşturduğu birikimin de okurun başına bela kesildiği bir üretimin sorumlusudur!


    DÜZEN; DÜZENİN BOZULMASI;

    DÜZENİN YENİDEN KURULMASI


    Hemen hepimizin çok iyi tanıdığı klasik Hollywood sinemasının öyküsünde, dramatik yapı, üç basamaklı bir gelişme gösterir: Başta bir düzen vardır, bir aile düzeni, birbirini seven iki kişi, huzurlu bir kasaba, yolunda giden gün****k hayatın göbeğinde bir iş ilişkisi vb... Derken ortaya çıkan beklenmedik bir durum (kişi/etmen) bu düzeni bozar, sarsar, dağıtır. Başkahraman bir tür kriz durumuna sürüklenir: Bu ikinci evre, kahraman için bir sınav, öğrenme, olgunlaşma evresidir de... Üçüncü evrede zorluklar halledilir, kriz çözülür, baştaki ‘düzen’ daha da sağlam kurulur...

    Bu şemayı kullanarak Kafka ‘anlatısına’ döndüğümüzde şunu görürüz ki, gerek iki büyük romanında (Dava, Şato) gerekse öykülerinin çoğunda, onun ‘figürleri’ (kişileri), kendilerini hemen hep bu ikinci evre’nin, düzenin bozulmak üzere olduğu bir aşamanın önünde bulurlar. Dava’nın hemen girişinde, birilerinin Josehp K.’ya iftira etmiş olma olasılığını hatırlatır yazar bize, öyle ki, Joseph K. bir sabah, “kötü” bir şey yapmadığı halde tutuklanır. Dönüşüm’ün hemen girişinde, Gregor Samsa, odasında uyandığında, kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. Şato’da kadastrocu, bir köprünün başında durmuş, karın, sisin içindeki Şato’yu görmeye çalışmaktadır. O da, az önce sözünü ettiğimiz ikinci evre’nin hemen ağzındadır. Açlık cambazı zaten en baştan, o kafesin içindedir. Ceza Sömürgesi’nde araştırmacı gezgin, hemen infaz yerindedir ve bizimle birlikte öyküye girer...

    Kimin, neyin, niçin, hangi koşullarda zorlaması, hangi nedenler sonucu, klasik anlatının “kriz” dediği, Kafka anlatısı içinse varoluşun biricik ‘ortamı’nı oluşturan aşamada kendini bulduğunu hiç öğrenemeyiz. Klasik anlatı şemasında bu aşama bir olgunlaşma, (sözde de olsa) hayatı tanıma aşamasındayken, Kafka anlatısında değişmez bir durum, bizatihi, olup olabilecek dünyanın kendisi gibidir... Böyle olunca da, onun figürleri, oradan geriye, sözde bir zamanlar varolmuş o ilk d üzene atıflar yapıp özlemler çekseler de, ne o düzenin nasıl bozulduğunu, ne de niçin özlediğini anlayabiliriz... “Eskiden”, “bir zamanlar” durumu şimdiki durum değildir. Ne anlamda? Açlık cambazının gösterisine ilginin çok büyük, eski komutan dönemine infaza duyulan merakın sınırsız olması anlamında... Şimdi artık olmayan bir şeyin olduğu bir durumdur eski düzen...

    ‘Geçmişin’, o şimdi’ye (olayların geçtiği döneme) göre, öykünün figürünce yeğlenir, tercih edilir ya da özlenir hali, önceki durumu ‘olumlu’ kılmaya yeter mi? Ya da şöyle soralım: Karşımızda objektif bir “daha iyi olma” durumu, objektif bir “düzen” değil de, öykünün kişisinin algısına ve belli bir kaygısına göre “daha iyi olan” bir önceki evre mi vardır? Öyleyse kişi, algıladığı, ama pek anlam veremediği ya da kolay anlaşılamayacak nedenlerle yeğlemez göründüğü, ama içinde örümcek ağına takılmış gibi debelendiği bir “duruma” sürüklenmiştir. Anlatının kendi kurmacasının (kurgusunun) mantığında tercih edilir bir önceki durumdur bu; böyle bir ilk “özlenebilir” durumun olmadığını, Hüküm öyküsünün girişindeki o yüzeysel, ahenkli, mutlu atmosfer betimlemesinden de çıkartabiliriz: En güzel ilkbaharlardan birinde, güzelim bir Pazar günü öğle öncesinden söz edilir: Tıpkı David Lynch’in Blue Velvet filminin girişinde olduğu gibi... Huzur içinde, güneş ışığına boğulmuş bir kasaba evi... Çiçekler, öten kuşlar, mutlu itfaiyeciler, Lynch bize bu girişi, aynen filmin sonunda olduğu gibi kurmaca, düşsel, imkânsız bir düzen durumu olarak sunar. Öylesine abartılı bir huzurdur ki bu, tıpkı cennet gibi düşsel ya da zaten imkânsız... Hüküm öyküsünün girişindeki bu düşsel huzur ortamı da, çok geçmeden silinip gidecektir. Çünkü öykünün figürü (kişisi) zaten oldum olası o ikinci evrede yaşamaktadır... Petersburg’da yaşadığı su götürür arkadaşına yazdığı mektuplarla ayakta durmaya çalışarak...


    ZAMAN / DEĞİŞME / GELİŞME?

    Ceza Sömürgesi’nde ve Açlık Cambazı’nda zaman, art arda gelen zincirleme sekansların oluşturduğu bir süreçten çok, bir ‘durum’dur. İnfaza ve cambazın aç kalmasına duyulan ilginin azalması ilişkisinde, bir “bir zamanlar” ve “şimdi” durumu oluşur. Ama gerçek bir geçmiş ve şimdi süreci, bir zaman duygusu yaşayamayız bu öykülerde ve öteki anlatılarda...

    Zaman, “yasanın önünde” bekleyen taşralı adamı yaşlandırır, ama kapıda bekleyen bekçide en ufak bir değişiklikten söz edilmez... Kafka’da, taşralı adamı kuşatan bir durumdur zaman; gerektiğinde gerektiği sonuçlar vardır (ilginin azalması, taşralı adamın yaşlanması, Hüküm’de babanın ağzında diş kalmaması), ama kendisi yoktur... ‘Pazar günü öğle öncesi, bir ilkbahar, o gün öğleden sonra, çok sonraları, yıllar sonra’ gibi ifadeler, hemen hep zamanın süreçleri içinden kopartılmış durumda işaret ederler. Bu nedenle olacak, sonsuz bir zamana yayılmış gibidir Kafka anlatıları. Zaman iyice genleşip “süreç” olma özelliğini yitirmiştir. Belki şöyle de söylenebilir: Kafka figürleri (kişileri) aynı durumda (anda) farklı zaman düzlemlerinde yaşadıkları için (de), ortaya hayaletimsi bir dünya çıkmaktadır. (Zamanın bu oyunu, çevirilere de güçlük çıkarmaktadır: Açlık Cambazı’nda, tekrarları anlatan, ‘ederdi, yapardı, olurdu, derdi...’ cümlelerinden, di’li geçmiş zamana ‘etti, yaptı, oldu, dedi...’ geçişlerde, çevirmen arkadaşımızın zorlanmaları boşuna değildi.)


    MEKÂN

    Üstü üste binmiş zamanların ya da genleşmiş, yayılmış bir zamansal boşluğun içine fırlatılmış kişi, kendini gene bir ‘durum’ olarak tanımlayabileceğimiz bir mekânın ya da mimarinin içinde bulur (açlık cambazının kafesi; tropikal, kıraç, ama coğrafi bölgesi belirsiz, bir tür territorium incognito’da [bilinmeyen bölgede] suçunu mahkûmun bedenine kazıyan bir infaz makinesi; ünlü Trapez Cambazı öyküsünde hayatın biricim mekânına dönüşmüş ip vb...). Mekân labirentleşmiş, kudretlilerin, iktidarın kişiye kapalı ‘yüksek mimarisi’ ile alttakilerin hareket ettikleri labirent olmak üzere, güç ilişkisine göre ikiye bölünmüştür. Şato’da, güçlüler, şatonun içindedirler... Dava’da localardakiler, aşağıdaki Joseph K.’ya tepeden bakarlar... Yasa önündeki bekçi ayakta dururken, taşradan gelen adam bir iskemleye çöker... Aynı mekânda bile bir üst-alt ilişkisi kurulur... Yasa’nın yayıldığı yüksek mekân sınırsız gibidir; kapıların kapıları izlediğini öğreniriz kapı bekçisinden, Hüküm’de babanın, arkadaki odasında yatağın içinde dikilip bir eliyle tavana tutunarak dengelendiğini okuruz; karanlık, izbe arka odada, gücün temsilcisi baba devleşip oğluna üstten bakar.

    Fakat mekân kolayca konturlarını ya da insana ‘yer’, güven sunma işlevini de yitirebilir... Dava’da, avluların etrafına yayılmış yoksul evlerinden birinin içinde, K.’nın karşısına duruşma salonu çıkar. ‘Dönüşüm’de Gregor’un bildik odasında, Gregor bir böcek olarak uyanır. Mekân artık eski boyutlarında görünmez ona... Odanın eşyası, bu yeni varoluş haline destek olmaktan çok, engeller çıkarır. Yuva adlı öyküde, mekân toprak altıdır. Ceza Sömürgesi’nde eski komutanın mezarı, bir çayevinde, duvarın hemen dibindeki bir masanın altındadır. Koruyucu yuva-mekân gitmiş, yerine tekinsiz güçlerin kol gezdiği, iktidarın, gücün keyfine göre değiştirebildiği tuhaf bir tiyatro sahnesi gelmiştir... Kafka kişisinin mekânı, bildik mimari ve fiziksel özellikleri kolayca kaybedebilen ya da temsil etmeyen bir ‘varoluş durumudur’ da diyebiliriz. Çünkü, ‘sahne’ de sonuçta bir durumdur. Zaman-mekân sahneleşip bir kıyamet ortamı kurmuşlardır. Sahne, o sözünü ettiğimiz ikinci evre’nin kendisidir. Yabancılaşmışlığın oyununun sergilendiği yer de diyebiliriz buna belki. Ama başta da söyledik, bu evre’ye sadece giriş vardır, oradan çıkış yoktur... Öyleyse ‘yabancılaşma’ bir kıyamet durumudur; tarih dışı, zaman üstü, hiç değişmeyecek bir durum...

    Bu “ikinci” dediğimiz, ama Kafka’da “tek” olan varoluş durumu, bu sahne, figürlerin (kişilerin) biricik özgürlük imkânını da temsil eder. Özgürlüğün gerçekleşebileceği biricik yer, bir ipin üstü, bir kafesin içidir; orada biraz saygı ve hayranlık uyandırarak, rahatsız edilmeden aç kalabilmektir özgürlük. Varoluşunu kendi bildiği yoldan gerçekleştirmektir... Ne var ki, “kendinde” bir özgürlük değildir bu, hep bağımlıdır; öteki, dış olmadan kendi başına anlamını kaybeden bir varoluş hali vardır karşımızda. Ceza Sömürgesi’nde subay infazın anlamını ve işlevini gezgine anlatmak için yırtınır; açlık cambazı, gerçekten de hiçbir şey yemediğine çevresindekileri inandırmayı başaramaz; Hüküm’de, Georg’un varoluşu, Petersburg’daki ‘arkadaşına’ bağlı gibidir. Gregor, Dönüşüm’de, en büyük özgürlüğünü, böcek kimliğinde yaşar aslında... D emek ki özgürlük, bu bağımlılık ilişkisinde daha baştan mutlak bir durum olmaktan çıkmıştır. Özgürlük, gerçekliğin bildik bütün bağlarından kopuk, öznel-sınırlı bir bilinç durumu olarak, ama sadece geçici bir durum olarak vardır. Dönüşüm’de, Gregor’un böcek kimliğini kimse önemsemediği gibi, buna pek şaşıran da olmaz; işe gidemeyişi asıl kaygıyı oluşturur dışarıdakiler için. Açlık cambazı aç kalışına ne anlam verirse versin, dış (dünya) ona kendi kaba gerçekliğinden bakar; özgürlüğünü (varoluş anlamını) ortadan kaldırır. Hüküm’de, baba, oğlunun Petersburg’daki arkadaşının varoluşunun göbeğine bomba atar sanki, arkadaşı Rusya’ya dağılır, silinir, dükkânı yağmalanır, malları parçalanır, gaz muslukları havalarda uçuşur; kendi varoluşunu (özgürlüğünü) bu yansımasıyla birlikte ayakta tutan oğula, ölmek kalır sadece. İnfaz subayı varoluşunu (özgürlüğünü) infaz makinesine endekslemiştir. Bu bağımlılık ilişkisinde makine itibar görmeyince, onun da varoluş nedeni ortadan kalkar (özgürlüğü de)...

    Elbette bilincin nesnel gerçekliği kavrama yetersizliğinden ötürü bir kendi içine kapanması ve steril bir duruma sarılması, sonuçta da yenilmesi gibi bir ilişki vardır karşımızda... Kişi varoluşunu, özgürlüğünü, gerçekliğin çok sınırlı, ayrıntısal bir parçası üzerine kurup orada tanımlamaya çalışır. Dolayısıyla da bir kısırdöngü çıkar karşımıza; aç kalma gibi bir inatlaşma çevresinde dönüp dolanır hayat. Kendini mi, müfettişi mi, yoksa okuru mu aldattığı belli olmayan bir sonuç cümlesinde, açlık cambazı, tadı hoşuna gidecek, beğenebileceği bir yiyecek bulamadığı için bu yolu seçtiğini söyleyecektir. Aynı cümleyi, “Ben varoluşumu (özgürlüğümü) ancak bu yoldan gerçekleştirebileceğimi düşündüm,” cümlesiyle de değiştirebiliriz sanırım. Sonuç değişmez. Topaç öyküsünde düşünür, dönen topacı durdurup eline almaya kalktığı anda, o topaç artık topaç olmaktan çıkar. Onun bilgisi de, dönen topacın asıl bilgisi değildir artık. Bir kopartmadır bu bilgi, bir anın bilgisidir, daraltılmış bir bilincin bilgisi...

    En başta söyledik, Kafka anlatıları, genellikle anlatıcının aradan çekildiği bir teknikle sunuluyordu. Yoksa Kafka bizi o topacın üstüne mi oturuyor? Onunla birlikte döndüğümüz için elektronlaşmış, bağımsızlaşmış cümlelerle, ifadelerle, sözde açıklamalarla, sözde yorumlarla fır dönüp duruyoruz galiba... Ya da: Öykü, roman dönüp duruyor karşımızda, bir o yüzünü gösteriyor, bir bu yüzünü... Başın-sonun olmadığı bir sonsuzluk durumu mudur bu anlatılar? “Bütün” hakkında bilgi verebileceğini düşünen ‘aydınlanmacı’ anlatı geleneğinin ortadan kalktığı bu modernist uçta, yazar, metni sırf kendi canını kurtarmak için kurduğu bir özgürlük alanı olarak, hayatın ağırlığı karşısında bir son çare olarak işlevselleştirmiş olamaz mı?


    İLETİŞİM

    Kafka metinlerini, sosyal dünyayı bir iletişim sistemi olarak, bir dil ilişkisi olarak anlamaya çalışarak da okumak isteyebiliriz. Toplumun / genelin refah ve mutluluğunun, bireyin/tekin de refah ve mutluluğu anl***** geleceği biçimindeki aydınlanmacı idealin çökmesine; bu ideali cisimleştirme iddiasındaki modern devletin belli bir sınıfın tahakküm aracına dönüşmüş olmasına ve aydınlanma aklının, yerini “tutulmuş” bir akla bırakmasına bir estetik tepki, buna denk bir ruh halidir modernizm. Modern devlet, toplum ve birey adına, şiddeti hukuk üzerinden tekelleştirmiş, bölüşümü düzenleyen devlettir de. Bu tekelleştirme, bireye, işlevi ve anlamı devlette saklı bir tahakküm olarak yansır. En azından Kafka’da hukukun, hukuk normlarının ve ilkelerin temsili olan modern devlet, normu mutlaklaştırıp soyutlaştırmıştır. Dava’da, görünmeyen mahkeme, bütün mekanizmalarıyla, soyut, mutlak bir normun (adaletin) temsilcisine dönmüş, hatta hayatın bütün öğeleri, bankadaki sıradan memurdan çamaşırhanenin arka odasına, bu mutlağın hizmetindeki mekanizmanın aksamı olup çıkmıştır. Dava’nın küçük bir mo**** de Ceza Sömürgesi olsa gerektir. Subay, artık üzerinde çizim mi, yazı mı bulunduğu belli olmayan eski kağıtlar üzerinde, bu ele geçmez ‘normlar’ toplamının bir zamanlardaki anlamını arar gibidir.

    Normun tahakkümü, bireye en başta dil olarak yansır. Kafka figürü, tahakkümün kendisine dille yansıyışına dille cevap veremez; çünkü bu dili anlamaz. Ceza Sömürgesi’nin mahkûmu adeta dilsizdir. Kişi, aslında bu tahakkümün dilini konuşanların tahakkümü altına girer. Görünmeyen mahkemenin (Dava) d ili, Hüküm’de babanın dili olur. Figür (kişi) süper-ego’nun (mahkemenin, babanın, subayın vb.) dilinin tahakkümü altındadır. Özgür olmak isteyen Georg babanın diliyle konuşmak zorundadır. Özgürlüğün yok edilmesi, özellikle bilim-kurguda boşuna dilin geçersizleşmesi anl***** gelmez. Uzaylılar en başta iletişim sistemlerimizi bozarlar bu dünyaya inince. Kafka kişisi de, süperegonun dilini paylaşamaz, anlamaz; tam bir iletişim yalnızlığı içindedir ve belki de kendisini anlamayacakları için açlık cambazı, dışa (okura) anlayabilecekleri, işlevsiz bir cümle sunar: Tadı hoşuna gidecek yiyeceği bulamadım, diye. Belki de Kafka, kendi diliyle kurduğu bir evrene bundan sokmaz bizi; özgür olduğu biricik dünyaya...
  3. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.623
    Beğenileri:
    4.563
    Ödül Puanları:
    113
    “DÖNÜŞÜM”

    Kafka’nın bu uzun öyküsünün dilimizdeki çevirilerinde nedense “Değişim” adı tercih edilmiş. İnternetteki Kafka sitelerinde yapacağımız kısa bir gezintide, Almanca basımlarında ya da başka dillere yapılmış çevirilerinde kapak illüstrasyonu olarak bir kelebeğin de kullanıldığını görüyoruz. Dönüşüm’ü bir kavram olarak hatırlatmaya yönelik bu tercih, en azından bu işlevini yerine getiriyor, çünkü kelebek, tırtılın metamorfoz geçirmiş halidir; değişikliğe uğramak söz konusu değildir; yaşanan tamamen bir üst (başka) biçime geçmektir; geri dönmemecesine. Değişim, her zaman olmasa bile, eski duruma bir geri dönüşün kapısını aralık tutar, çevirmenimiz tercihini, metamorfozun, yani öyküdeki durumun karşılığı olarak daha uygun olduğunu düşündüğü “Dönüşüm” lehine kullandı.

    Kuşkusuz, giriş açıklamamızı buraya kadar okuyagelmiş biri için, Dönüşüm’e ayrıca yer ayırmamız biraz yadırgatıcı gelecektir; çünkü Kafka’nın ‘dünyasına’ çok yönlü bir üst bakış oluşturmaya çalıştığımız bu girişin, okura, hem metiniçi hem de tarihsel yorumlar yapma bakımından, gerekli anahtarları, dolayısıyla da “yorumlama özgürlüğü”nü az çok sunduğunu düşünüyoruz. Gene de, buraya kadar yapageldiğimiz açıklamaları biraz daha desteklemek için, bu kez metinden yola çıkma denemesi yapabiliriz.

    Dönüşüm, girişte belirttiğimiz “kişinin kendini bir durumda bulma” mo****nin Kafka’daki en tipik örneklerinden biri olsa gerekir. Dava’da, roman figürü kötü bir şey yapmamış olsa da, onun tutuklanma durumu, romanın daha ilk cümlesiyle birlikte, onu da, bizi de içine alır. Aynı giriş, burada öykünün figürünü bir başka tutuklanma ya da sınırlanma durumu ile karşı karşıya getirir. Elbette okuru da: Kitin kabuğu içindeki tanımlanmaz, ürkütücü bir böcek. Okur daha ilk cümlede sırtından böceğin odasına itilir ve oradan uzun bir süre çıkamaz, ta ki böcek, kül kutularının, çöpün arasından dışarıya çıkıp kız kardeşinin çaldığı kemanı dinlemeyi göze alıncaya kadar.

    Kafka, “aradan çekilen yazar” olarak, insanın böceğe dönüşmesi gibi, akla, mantığa ve elbette doğa yasalarına aykırı bir sürecin hesabını vermekten kurtulmuş; anlatının perspektifini böceğin bilincine ve gözen bağlayıp ortalıktan “sıvışmıştır”. Şimdi o odada böcek ve onun algı dünyasının sınırlarına hapsedilmiş okur, yazarın biraz merhamet edip bir ara aralattığı kapıdan, o gene alabildiğine sınırlı perspektiften, Gregor’un anne babasının ve kız kardeşinin bulunduğu, bir ara işyerinde patronun yolladığı müdürün dolanıp durduğu bu en son, belki de kendisi gibi pazarlamacı oldukları izlenimini veren, soğuk, itici, sakallı üç kiracının yemek yedikleri salona “bakar” (ya da kulak verir). Kafka’nın, bu öyküsüyle ilgili olarak, kapak resmi yapılacaksa, böceğin kesinlikle gösterilmemesi gerektiğini hatırlatması boşuna değildir elbette. Çünkü böcek ya da böcekleşme, bir durumdur: İçine çekilinmiş bir durum ya da içten dışarıya bakmanın durumu.

    Elbette okur, onunla aynı odaya kapatılmış ve onun gözünden “dışa” bakıyor, kulak kabartıyor olsa da, bir yandan da odadaki böceğin buradan kurtulma, hareket etme, sesini duyurma, hatta bir an evvel kalkıp işine yetişme vb. kaygılarına eşlik eden iç (psikolojik-düşünsel) ve dış (fiziksel) süreçleri, gerçekte süreç izlenimi veren “kaygı ve yetersizlik” durumlarını, yazarın gene böcek üzerinden (onun algı ve bilinci aracılığıyla) verdiği bilgilerle izleme konumundadır.

    Edebiyat eleştirisi, öykünün başlıca üç bölümde yapılandığını kabule der: Birinci bölümde Gregor’un mesleğiyle, işiyle ilgili kaygılarını, bir an evvel işe yetişme mecburiyetinin baskısını öğreniriz. İkinci bölüm bakışlarımızı aile üzerine çevirtir. Ailenin (anne, baba, kız kardeş) bir ittifak ya da dayanışma içine girmesi evresidir bu. Üçüncü bölümde görünürde bir tür kendi üzerine savrulma, kendisiyle hesaplaşma söz konusudur. İkinci bölümde yavaş yavaş ortaya çıkan, böceğin kimlik/özdeşlik sorunu, üçüncü bölümde bir bakıma böcek-insan ikileminin bulanıklaşmasıyla anlamsal açımlar oluşturur. Dönüşümün ya da “oyundan çıkma”, geriye çekilip kabuğuna kapanma durumunun, hayatın anlamını yakalayamama, hayatı pazarlamacılığın, ailenin borcunu ödemenin kaygı sınırları içine çekme aymazlığının Samsa’yı getirdiği bir durak olarak da yorumlamak mümkün. Burada karşımıza insan yemeğine ağzını sürememe, aradığı besini bir türlü bulamama motifleri çıkıyor. Bu bir türlü bulamadığı kesin, aslında böceğe dönüşmeden de böcek gibi yaşamış olduğu için “tadını” , “anlamını” kendinden hep uzak tuttuğu “öteki hayat” olabilir mi? Özgürleştirici müzik olarak simgeleştirilmiş öteki hayat?



    ZAMAN


    Birinci bölümde, Nobert Elias’ın uygarlaşma süreçleriyle birlikte kültürel bir vicdana dönüştüğünü ileri sürdüğü “zaman vicdanının” ya da baskısının neredeyse tipik bir uygulamasını buluruz. Elias’a göre, kapitalist sanayi toplumları (hizmet sektörünü de buna eklememiz gerek) çalışanı (bireyi) verimlilik ilkesine göre kesin zaman dilimlerine bölünmüş bir gün****k/haftalık/aylık/yıllık hayatın, hatta ömrün korsesine sokmuş olsa bile, insan, bu dış baskıyı içselleştirip bir zaman vicdanına dönüştürmüş olduğu için bir bakıma onu algılamaz. Böcek-Gregor, Elias’tan yaklaşık elli altmış yıl önce, bu tezi zorlarcasına, zaman çarkının gıcırtıları altında ezilir. Gregor’un zaman vicdanına direnişi, en azından zamanın baskısını iyice dışsallaştırması söz konusudur. Birinci bölüm, dakikaların tahakkümünü yaşatır ona (ve okura). Ama işte zaman, öteki her şey gibi, sadece “baskın’nın” durumsallaşmasından başka bir şey değildir burada. Örneğin firmanın, Gregor’un yokluğunu fark etmesi için o dakikacık yetmiştir. Sonra, ikinci bölümde, dakikalar önemini kaybeder sanki. Zaman, durum olarak öyküde şimdilik işlevsizleşmiş; yapacağını yapıp ortadan çekilmiştir. Patronun yolladığı müdür, zamanı da, baskısını da beraberinde alıp götürür. Çünkü zaman, iş-çalışma dünyasına endeksli, görece varolan bir şeydir; artık işe gidemeyen, değişmelerin yağmurlu havadan güneşli havaya geçişten ibaret olduğu, bir yere ulaştırmayan sınırlı hareketlerin (böceğin hareketlerinin) dairesellik kazandığı bir mekânda, zaman süreç olarak yok olmuştur; durum olarak ise bulanıklaşmıştır.


    TEKELCİ AŞAMA ÖNCESİ KAPİTALİZM

    Gregor Samsa’nın böcekleşmeden önce (ve hâlâ) satıcılığını yaptığı firma ya da işyeri, bugün ülkemizde hâlâ bir olgu olarak varolan küçük esnaf/atölye işletmelerinin bir mo****ni sunar. Hani çırağın, çalışanın patronundan, muhasebecisinden hafta sonu kişisel borç alabildiği bir kapitalizm aşamasını. Gregor’un ailesi de patrondan borç para almıştır. Batı’da bugün çoktan tarihe karışmış bir dönemdir bu; Kafka’nın Dönüşüm’ü yazdığı yıllarda, hızla tekelci aşamasına doğru evrilen, küçük işletmeleri, firmaları yutan kapitalizmin ön biçimlerinden temsili bir örnektir bu firma. Ne var ki, işe gelmeyen elemanını merak eden, en azından, hangi nedenlerle olursa olsun kaygılanan bu “insani” firma, gene de Kafka’nın öteki yapıtlarında gördüğümüz üst-alt ilişkisini, başta mimari düzenlemelerle olmak üzere (Dava’da yargıçların kürsüsü, locadakiler) çeşitli düzlemlerde kurar. [Kafka metinlerinde, başta “görünmez mahkeme” olmak üzere, kişi hep kurumların temsilcilerinin temsilcileri ile yüz yüze gelebilir ancak. Kurumu üst otoriteyi temsil eden kişi ve aracılar da, beklenmedik (en azından görünürde) zaaflar taşırlar. Temsil ettikleri güç ile fiziksel, kişisel yapıları arasında, ters orantılı, “aşağıdaki” kişiye ilk anda cesaret veren özellikleri vardır.] Burada da patron yanındakilere yüksekten konuşur (Kafka’daki “kürsü” motifi) ama kulakları ağır işitir. Gregor firmada zaafları olduğu bilinen biridir; bu da üst’ünün onun üzerinde otorite kurmasını kolaylaştırdığı gibi, gene kurumun ona karşı, insani davrandığı izlenimini okura verebilecek bir fırsattır. Zaaflar üzerine kurulu, tahammül, merhamet etme görüntüsü ardında işleyen bir insafsızlık ve anlayışsızlık kolayca ele verir kendini. Burada Heinz Politzer’in 1962 tarihli Franz Kafka, der Künstler (“Sanatçı Franz Kafka”) kitabında bir yoruma baş vurarak, onun firma ile ilişkisinin kaynağını biyografik bir olguyla da açıklamaya çalışabiliriz. Politzer’e göre, Kafka eski Avusturya liselerinin kâbuslarını yansıtmaktadır bu firma ilişkisinde. Öğretmeninin, anne babasının, sonra da okul müdürünün (süper-egoların) bitmez baskısını ve verimliliği kendi ölçütleriyle belirleme yetkisini buluruz burada. Gregor firmada, alacakları tahsil etme yetkisiyle donatılarak, firmanın öteki daha rahat ve serbest davranabilen pazarlamacılarının konumuna yükselme şansı elde etmiştir, ama bu şansı geri tepmiş, son zamanlarda alabildiğine verimsiz bir çalışma ortaya koymuştur. Verimliliğin ölçülmesinde kantarın topuzunu üst-otoritelere bırakan bu yorumları, onun lise yaşantısındaki deneyimleriyle ilişkilendirmek elbette zor değildir.

    Gregor’un ailesi ile ilişkisi, tuhaf bir dayanışma ya da kullanma ilişkisine tekabül eder. Gregor, bir trenden inip ötekine binerek yaptığı pazarlama yolculuklarının katlanılmaz baskısına, ailesinin, hem de işyeri sahibine (patrona) olan borcundan ötürü dayanmak zorundadır. O bir köle midir, yoksa, aileye ait olmanın be**** midir bu? Cevap vermek zordur bu soruya. Ancak, yayına hazırladığımız Babaya Mektup’tan çıkartabileceğimiz kadarıyla, bir biyografik yorum yapmamız mümkünse, Kafka için aile üyesi, oğul olmak, anlamını kendisinin bilemeyeceği kurallara uymakla mümkündür, diyebiliriz. Kafka orada, babasının koyduğu ve nedenini, niçinini sadece onun bildiği kurallardan söz eder. Bu yorum benimsenirse, böcekleşme, baba otoritesine (dışa/süper-egoya) kapanma, kendince bir özgürleşmedir de.



    ÖZGÜRLÜĞÜN İMKÂNSIZLIĞI


    Gregor, özgürleşmeyi, (bağımsızlaşmayı) ailesinin patrona olan borcunu ödeme zorunluluğunun ortadan kalkması koşuluna bağlayıp indirger, çok dar anlamda yorumlar. Kaldı ki, koşul buysa, gerektiği gibi çalışmaması, en azından üst-otoriteye göre, verimli ve yeterli performans göstermemesi, özgürleşmekten korktuğunun değilse bile, onu basitleştirdiğinin, indirgediğinin belirtisi olarak anlaşılabilir. Gregor, gerçek özgürleşmenin önünde bambaşka ve belki de görünmez sınırlar olduğunun farkındadır belki; tıpkı liseyi bitirmenin, oradan kurtulmanın, (hep olduğu gibi) bir özgürlük duygusu vermesinin ardından, hemen öteki kurum ve mercilerin (süper-ego kurumlarının) önümüze çıkması ilişkisinde olduğu gibi. Her özgürleşme (duygusu) geçici, yanıltıcıdır; mutlak değil, bir önceki durumdan, belli bir durumdan bağımsızlaşmaktır. Dış dünya, yeni bağımlılık alanlarını hazır edip kişiyi bekler, Gregor bu firmaya borcunu bitirip bağımsızlaştıktan sonra ne yapacaktır? Öyküde gelecek tasarımına ilişkin ne bulabiliriz? Pazarlamacılıkla ilgili sorunların cenderesi içinde sıkışıp kalmışlığı, sonuçta kendisini bir pazarlama metaı gibi görüşü, onun özgürlük tasavvurunun kendi dünyasıyla (bireyin kendi dünyasıyla) sınırlılığını gösterir bize. Gregor Samsa’nın özgürlük, bağımsızlık tasarımı, belli bir durumu arkada bırakmaktan ibarettir sadece, tasarlayamadığı bir durumun özlemini bile çekememektedir o, ama üçüncü bölümde göreceğimiz gibi, “hep aradığı”, belki de bulmaktan korktuğu bir “besin” söz konusudur.

    Gregor’un borcun ödenmesi sorunu da, zamana dayalı bir süreçten çok, Gregor’un algılayışında, özgürlüğün önünü kesen bir durumdur; süreçleşemeyen özgürlük (düşüncesi), yerini ister istemez başka bir durumsal kurtuluşa, “böcekleşmeye” bırakıyorsa, metamorfoz radikal bir dönüşüm olarak, Kafkavari bir özgürleşmeden öteki birbirini izleyecek bağımlıklara, (evliliğe, bizzat iş güç sahibi olmaya vb.) kapanmaktan başka ne olabilir ki? Yani özgürleşme olmayan bir özgürleşmeden başka? Son bölümde, ama bir bakıma hep kaçtığı o şeyin, özgürlüğün (özgürleşme olarak müziğin) taşıdığı anlamı bu yoruma ekleyerek, böcekleşmenin hem özgürleşme, hem de özgürleşmeden uzaklaşma olduğunu ileri sürebiliriz: Çünkü insani duygular taşımadığımız sürece, müziğin özgürleştirici anlamından söz etmek imkânsızdır metne göre. (Bu duygulardan yoksun üç kiracı, insan gibi görünmekle birlikte, daha altta bir konumda yer alırlar!)

    Böceğin daha öykünün başında karşımıza çıkması, bu sığınmanın (metamorfozun) bir bağımsızlaşmayı getirmediğini söylüyor bize; tuhaf bir döngüsel hareketle, öyküde okuduğumuz durumların sonucu gibi görünen böcekleşme, aynı zamanda (öykünün) başlangıç noktasında karşımıza çıkınca, kendi çözümünü inkâr ediyor. Böcek-Gregor hâlâ önceki gibi, sorumluluklarını taşımak zorunda; yaşantısı benliğine yapışmış; yeni biçimine aldırmadan “Sen bir insansın!” diyor ona; ama bu insan, o sözünü ettiğimiz, pazarlama pratiğiyle sınırlı, her türlü insani ilişkiyi dışa koymuş, hayatın anlamını ödenecek borca endekslemiş “insandır”. Kalkacaksın, giyinip kuşanacaksın, trenlere binip alacakları tahsil edeceksin! Kafka’nın, Gregor’un böcek yapısına bürünmekle, kendi iç, insan yapısından, gün****k hayatın pratik kaygılarından bile kurtulamayacağını, dolayısıyla da bu tür dönüşümlerin bir çıkış yolu olamayacağını söylemesi, Dönüşüm öyküsünün mesajlarından sadece biri herhalde. Gregor, o böcekleşmiş yeni haliyle müdürün karşısına çıktığında, beriki, “Vay canına!” diye haykırıp kaçıp gittiğinde, okur da, böcekleşmenin kaçışı tamamlamaya yetmeyeceğini kavrar ve öykü burada bitebilirdi. Elbette bu “oyundan çıkma”, bu sığınma, sadece bir korunmayı, kapanmayı değil de, hayatın anlamı olabilecek bir özgürleşmeyi de birlikte getirebilseydi biterdi öykü burada. Oysa karşımızda, iki, hatta üç düzlemli bir varoluş hali bulunmaktadır.



    a) Pazarlamacı, satıcı, ailenin borcunu yüklenmiş, evlenecek imkânlardan henüz yoksun Gregor.

    b) Böcekleşmeyle, en azından bu pratik zorunluluklardan ister istemez kurtulmuş olan Böcek-Gregor.

    c) Böcek ile insan arasında sıkışmış gibi görünen, ama özgürlüğü gerçek anlamda arayan Gregor.



    Evet, öykü orada bitmez, üstelik kaçış, gerçek bir kurtuluşu getirmek şöyle dursun, böcekleşme Gregor’u her yönden kıstırdığı ve en başta fiziksel hareketlerini sınırladığı için, kurtulma sanısı (diyelim ki Gregor’un rüyası devam ediyor ve bütün okuduklarımız rüya) bir yanılgı olarak da tanımlanabilir.

    Öykünün, sözünü ettiğimiz ikinci bölümde, zaman iyice durumlaşır. Kasvetli, sıkıntılı rüyalardan uyanmış Gregor Samsa, birinci bölümünde kendini bir böcek olarak bulmuştu; şimdi derin bir uykuya dalıp bu bölümü kapar. Uyandığında, zaman artık, atlamalı bir durumdur. Belki bir ay geçmiştir, belki de iki ay olmuştur. Burada bir kez daha, zaman baskısının ya da vicdanının, toplumsal organizasyonunun verimlilik ilkesine göre oluşturduğu yapay, dış, göreli bir durum olduğunu görürüz. Müdür aceleyle toparlanıp giderken, zamanın fazlasıyla anlamlı ve işlevsel olduğu bir dünyanın temsilcisi olarak, zamansallığı da beraberinde götürmüş gibidir. Bu da, Böcek-Gregor için bir tür baskıdan arınma durumudur. Zamandan kurtulma durumu, zamana değil de hastalığın durumuna bağlı hastanınki gibi bir tekdüze yaşama halidir bu; işlevsiz, anlamsız bir bekleme durumu vardır artık karşımızda; dolayısıyla da bir yalnızlığa mahkûm olma durumu.

    Böcek-Gregor, başta dediğimiz anlatım perspektifine sıkıştırılmış bir figür olarak, dış dünyayı (salonu, orada konuşulanları) görsel ve işitsel yollardan algılamaktadır. Ancak sadece böcek için değil, okur için de, Kafka aileyi böceğin duyduğu seslerle, (akustik) araçlarla çizer. Bu dış sesler -içeriden cevap, en azından anlaşılır insan sesi biçiminde cevaplar alamadıkları için- genellikle dışarıdakilerin içeriye karşı geliştirdikleri tavır ve tutumun, yaşadıkları duygusal hallerin anlatıcısı işlevini taşırlar.
  4. Yusuf742

    Yusuf742 Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    11 Şubat 2009
    Mesajlar:
    157
    Beğenileri:
    73
    Ödül Puanları:
    0
    evet güzel paylaşım olmuş

Sayfayı Paylaş