Gönül Örtüsü Haya

Konu 'İslam' bölümünde Moderatör Latif tarafından paylaşıldı.

  1. Moderatör Latif

    Moderatör Latif Moderatör Yönetici Moderatör

    Katılım:
    28 Eylül 2011
    Mesajlar:
    1.367
    Beğenileri:
    626
    Ödül Puanları:
    113

    Gönlün titremesidir hayâ. Gönül ki kurtulmuştur da ağırlıklarından, bir yaprak kadar incelmiştir.
    İşte o nazenin yapraktır müminin gönlü. Titrer bir günah, bir yanlış, bir aykırı hal gördüğünde. Gün gelir, daha bir incelir de, görmek bir yana, işlemek bir yana, bir günahı düşünmek titretir, O’nu hakkıyla bilmemek titretir o nazenin gönlü.
    Rabbi’ni düşünür de titrer. Taşta-toprakta, insanda, kendinde Rabbi’ni görür de, taştan-topraktan, insandan, kendinden hayâ eder.
    Rabbim rahmetiyle esirgesin, akrabalardan bir Zehra teyzemiz vardı. Televizyonlu odada oturması gerektiğinde, her ne vakit televizyonda bir erkek çıksa başörtüsünü düzeltir, yüzünü örterdi. Gülerdik, “O seni görmüyor ki” diye. “Ben onu görüyorum ya” derdi.
    Çocukluk yıllarımızdı. “O seni görmüyor ki” dediğimizde kalmışız. Duymamışız, anlamamışız onun ne dediğini…


    Ben seni görüyorum ya…


    Yıllar sonra okudum:
    Hz. Aişe r.a. gözleri görmeyen İshak r.a. yanına her geldiğinde kendini sakınır, örtüsüne çeki-düzen verirmiş. Onun bu durumunu hisseden İshak r.a. bir gün sorar:
    - Ey Müminlerin Annesi! Ben âmâ olduğum halde benden de sakınıyorsun. Halbuki ben sizi görmüyorum!
    Hz. Aişe r.a. cevap verir:
    - Evet, sen beni görmüyorsun fakat ben seni görüyorum.
    . . .


    Mü’minlerin emiri Hz. Ömer r.a.’ın canına kastedilmişti. Ağır yaralıydı. Anladı, hissetti ki bu yara onu götürecek, son anlarını yaşıyor. Bir dileği vardı, son bir dilek. Kızı Hafsa r.a.’ı Aişe r.a.’a gönderdi. Efendimiz s.a.v.’in ayak ucuna defnedilebilmek için Hz. Aişe’den izin istedi. Zira orası müminlerin annesine aitti ve Hz. Aişe r.a.’ ın babası Hz. Ebu Bekir r.a. da oradaydı. Hz. Aişe bu isteği şöyle karşıladı:
    - Aslında o yeri kendim için düşünmüştüm. Fakat Ömer’i kendime tercih edeceğim.


    Ve Hz. Ömer r.a. vefat edince Efendimiz s.a.v.’in ayak ucuna defnedildi.
    Müminlerin annesi Hz. Aişe r.a ., Allah Rasulü s.a.v.’in ve babasının kabirlerini serbestçe ziyaret ederdi. Ancak Hz. Ömer de oraya defnedildikten sonra kabirleri daha bir dikkatli ve daha bir örtünerek ziyaret eder oldu.
    . . .
    Zehra teyzemiz, Hz. Aişe r.a.’ın hayâsındaki bu rikkati, inceliği bilir miydi?
    Belki bilirdi, belki…
    Her insan muhakkak hayâlı doğuyor.
    Örtünmek hayâdan.
    Rabbimiz setreden, örten.
    Tüm sırlar bir bir açığa vurulduğunda mahcup olmayalım diye, Rabbim setretsin ayıplarımızı diye her mümin biraz mahcuptur bugün.
    Ve örtülüdür.


    Allah’tan hayâ edin


    Allah Rasulü sav Miraç Gecesi dünya göğüne çıktığı zaman Hz. Osman r.a.’ın suretini gördü, ona sordu:
    - Ey Osman! Bu mertebeye ne ile eriştin?
    Hz. Osman r.a .:
    - Gece namazı kılmakla, dedi.
    Efendimiz s.a.v. ikinci göğe vardı. Yine Hz. Osman r.a.’ ın suretini gördü, sordu:
    - Bu mertebeye ne ile eriştin?
    Hz. Osman r.a .:
    - Kur’an-ı Kerim okumakla, dedi.
    Ve Efendimiz s.a.v. yükseldiği diğer göklerde de hep onun suretini gördü ve farklı güzel amellerle o derecelere eriştiğini öğrendi. Nihayet Efendimiz s.a.v. altıncı gök katına ulaştığında yine onu gördü ve sordu:
    - Bu mertebeye nasıl, neyle ulaştın?
    Hz. Osman r.a. şu cevabı verdi:
    - Allah Tealâ’dan hayâ etmekle.
    . . .


    Allah Rasulü s.a.v. bir gün sahabilerine sordular:
    - Hepiniz cennete girmek istersiniz değil mi?
    Sahabiler :
    - Evet Ey Allah’ın Rasulü ! Elbette isteriz, dediler.
    Bu cevap üzerine Allah Rasulü s.a.v. buyurdular:
    - O zaman uzun yaşama ümidinizi biraz kısaltın. Ecellerinizi gözlerinizin önünde tutun ve Allah’tan hakkıyla hayâ edin.
    Onlar:
    - Biz hepimiz Allah’tan hayâ ediyoruz, dediler.
    Efendimiz s.a.v. buyurdular:
    - Öyle değil! Allah’tan hayâ etmek kabirleri ve kabirlerde sizi bekleyen imtihanları unutmamanızdır. Başınızı ve başınızda taşıdığınız dü ş ünceleri , midenizi ve midenize gireni, size nimet olarak verilen azalarınızı muhafaza etmenizdir. Kim ahireti dilerse dünya hayatının aldatıcı süsünü terk etmeli, ahiret hayatını dünya hayatına tercih etmelidir. İşte Allah’tan hakkıyla hayâ etmek böyle olur. İşte Allah’ın dostluk ve himayesine böyle ulaşılmış olur.


    . . .


    Dört büyük melekten biri olan İsrafil a.s. her gün günde yetmiş kere yüzünü kendi kanadıyla örter, “Ya İlahel Alemin ! Ne yapayım, sana layık bir secde ve rükû yapamadım.” der.


    . . .


    Melekler ve peygamberler: “Ya Rabbi! Seni tesbih , tenzih ederiz. Sana hakkıyla ibadet edemedik.” derler. Layıkıyla kulluk yapamadıkları için Allah’tan hayâ ederler, utanırlardı.


    . . .


    Hz. Musa a.s .:
    - Ya Rabbi! Bana cennet lazım. Senden cennet isterim. Seni görmek de bana gerekli, onu da isterim. Fakat bana ekmek, tuz, koyunların yiyeceği gibi düşük şeyler gerekince bunları senden nasıl isterim, dedi. Rabbi’nden günlük maişetine dair bir şeyler istemekten hayâ etti. Hak Tealâ buyurdu:
    - Ya Musa! Maksat budur, bunları isteyeceksin. Böylece her vakit bir ihtiyaç ile huzura gelinir, yalvarılır. Bu bahane ile kulluk vazifeleri yapılır, bana kavuşma yoluna girilmiş olur.


    Rabbimiz de kullarından hayâ ediyor


    Efendimiz s.a.v. buyurdu:
    “Allah rahimdir, kerimdir. Hayâyı çok sever. Kulu tarafından kendisine kaldırılan elleri, içine bir şey koymadan geri çevirmekten hayâ eder.”
    Biz, “Dua ediyorum, olmuyor, vermiyor…” demekten hayâ etmez miyiz?
    Bilmiyoruz, görmüyoruz belki, ellerimize neler neler koyuyor, neler veriyor.
    Rızasızlıktan hayâ etmez miyiz?
    . . .
    Allah Rasulü s.a.v. kudsî hadisleriyle bizlere nakletti:
    “Allah Tealâ buyuruyor ki: Ey Ademoğlu ! Başınıza düşen aklık benim nurumdan bir nurdur. Ben nurumu nârımla azaplandırmaktan hayâ ederim. Öyleyse sen de benden hayâ et! Mahlukatımın bana olan ihtiyacı ve yüceliğim hakkı için müslüman olarak yaşlanmış kullarıma azap etmekten hayâ ederim.”
    Sonra Efendimiz s.a.v. ağladı, ağladı. Gözyaşları dinince sahabiler (Allah onlardan razı olsun) sordular:


    - Ey Allah’ın Rasulü! Seni ağlatan nedir?
    Efendimiz s.a.v. buyurdu:
    - O kişinin haline ağlıyorum ki, ondan Allah hayâ eder de, o Allah’tan hayâ etmeyip günah işler.
    . . .
    Kullardan utanırız. Ama gerektiği yerde, gerektiği şekilde değil. Haklarını hoyratça gasp ederiz, kendilerine verdiğimiz sözleri tutmayız. Olmadıkları yerde haklarını savunmaz, gıybetleri mi yapılıyor, bir cümle de biz ekleriz!
    Sonra yüzlerine gülmekten hayâ etmeyiz de…
    Evimize misafir geldiklerinde, Allah Tealâ’nın nimet olarak bahşettiklerini onlara ikram ederken utanır, sıkılırız:
    “Kusura bakmayın, size layık değil ama ev de biraz dağınık!” deyiveririz.
    Bir güler yüz, bir güzel söz, bir bardak su ne güzel ikramdır oysa.
    Rabbimiz bizden hayâ eder. Biz sıkılmayız.
    Gönüllerimiz bu dağınıklılığıyla onu kabul etmeye hazır mıdır?
    O’na layık mıdır, secdelerimiz, rükûlarımız?
    O’nu hakkıyla tesbih ve tenzih edebildik mi?


    Allah ve Rasulü’nden utandıkları gibi…


    Muhakkak ki sahabilerin hepsi birer hayâ timsali idi. Nitekim Allah Rasulü s.a.v .; “Hayâsı olmayanın dini de yoktur.” buyurmuşlardır.
    Bir gün Efendimiz s.a.v. bir arkadaşına rastladı ki, o Ensar’dan bir sahabiye şöyle diyordu:
    - Sen çok hayâ ettin. Sana hayâ zarar verdi!
    Bu sözleri duyan Efendimiz s.a.v .:
    - Onu bırak, zira hayâ imandandır ve hayâ ancak hayır getirir, buyurdu.
    Hz. Osman r.a. ise hayâ ile vasıflanmış, hayâ cihetiyle diğer sahabilerden daha fazla öne çıkmıştı.
    Bir gün Rasulullah s.a.v.’in huzurunda bir melek duruyordu.O sırada oradan Hz. Osman r.a. geçti. Melek:
    - Bu geçen kimdir, diye sordu. Rasulullah s.a.v .:
    - Affan oğlu Osman’dır. buyurdular . Melek Hz. Osman’ın ismini işitince ayağa kalktı ve şöyle dedi:
    - Ya Rasulallah ! Bu zattan bütün melekler utanır, ona muhabbet ve hürmet ederler. Onun Hak Tealâ katında mertebesi çok yüksektir.


    . . .


    Hz. Osman r.a. güzelliği ile Yusuf a.s.’a benzerdi. Anlatıldığına göre Allah Rasulü s.a.v. onun yüzünün tamamını pek çok kez görmek istemiş, fakat görmesi mümkün olmamıştı. Bu halini bir gün Cebrail a.s.’a anlattı. Cebrail a.s. şöyle dedi:


    - Ben de onun yüzünü iyice göremedim. Osman’ın hürmeti, büyüklüğü, haşmeti biz meleklerin kalbinde o kadar yer etmiştir ki, cemalini seyretmekten bizi alıkoymuştur. Her gece yarısı evinden mescide gelirken onun haşmet ve hayâsı yerdeki ve göklerdeki melekleri utandırır, mahcup eyler.


    . . .


    Bir gün Peygamberimiz s.a.v. Hz. Aişe r.a. ile oturuyordu. Hz. Ebu Bekir r.a. izin isteyerek yanlarına geldi. Daha sonra müsaade isteyerek Saad bin Malik r.a. içeriye girdi. Her ikisi de geldiğinde Rasulullah s.a.v.’ ın mübarek dizleri açıktı, onlarla o şekilde konuşuyordu. Sohbetleri devam ederken Hz. Osman r.a. geldi ve girmek için izin istedi. Allah Rasulü s.a.v. elbisesini dizlerinin üzerine çekti, Hz. Aişe Validemiz’e “Sen geri çekil” buyurdu. Bir süre sohbet ettiler ve izin isteyerek kalktılar.


    Hz. Aişe r.a. Efendimiz’in tavrına bir mana verememişti, sordu:


    - Ey Allah’ın Rasulü , babam ve arkadaşı içeri girdiğinde elbiseni dizlerine çekmedin, beni de yanından uzaklaştırmadın. Osman içeriye girdiğinde ise farklı bir tavrın oldu. Rasul -i Ekrem s.a.v. buyurdu ki:
    - Ey Aişe , meleklerin utandığı bir adamdan ben utanmayayım mı? Varlığımı kudret elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, melekler Allah ve Rasulü’nden utandıkları gibi Osman’dan da utanıyorlar. Sen benim yanımda iken Osman içeri girseydi, yanımızda kaldığı müddetçe ne konuşur, ne de başını kaldırırdı.


    Gönül incelir de kanatlanır


    Hz. Osman r.a. hanımı Hz. Rukiye r.a. ile oturuyordu. Hanım yardımcılarından biri yemek getirdi. Hz. Osman r.a. yemek getiren hanıma baktı. Hanımı bu bakışı fark etti, üzüldü. Hz. Osman r.a. hanımının üzüldüğünü anladı. Durumu izah etti:


    - Ey Rukiye! Onun yüzüne bir maksatla bakmadım. Hiçbir kastım olmadığını Allah Tealâ biliyor, dedi ve yemin de etti.
    Hz. Rukiye r.a.’ ın içi rahatladı, teselli buldu. O bakış muhakkak ki gayri iradî, manasız bir bakıştı. Hz. Osman r.a. durumu anlatmış, eşinin gönlünü de almıştı. Fakat buna rağmen Allah Rasulü’nün kızı mahzun olmuştur diye kefaret vermek istedi ve yüz köle azat etti.
    Allah Rasulü s.a.v.’i çok severdi ve O’nun kızı sevgili eşini bir an için istemeyerek de olsa incitmekten haya ederek bu kefareti ödemişti.
    Elbet, bu kadar incelmiş bir gönle açılırdı semanın kapıları.


    . . .


    Enes bin Malik r.a. bir gün yolda bir kadın gördü. Göz ucu ile baktı, güzelliğine hayran oldu. Sonra Hz. Osman r.a.’ ın huzuruna girdi. Hz. Osman ona:


    - Gözünde zina izi olduğu halde yanıma giriyorsun. Bilmiyor musun, gözün zinası bakmaktır. Ya tevbe edersin ya da seni kınar, azarlarım, buyurdu. Bunun üzerine Enes r.a .:
    - Rasul -i Ekrem’den sonra sana vahiy mi geldi, diye sordu. Hz. Osman r.a. şu cevabı verdi:
    - Hayır , vahiy değil. Basiret, delil ve sadık feraset sayesinde bildim.
    . . .


    Hayâ, ama nasıl?
    Bir gün Nebi s.a.v. eşine sordu:
    “Ey Aişe , hiç hayâsız söz söylediğimi gördün mü? ”
    Ve bir gün buyurdular:
    “ Ensar kadınları ne iyi kadınlardır! Hayâları onları dinlerini öğrenmekten alıkoymadı.”
    Böylelikle Allah Rasulü s.a.v. hayâ ile ilgili düsturları vermişlerdir.
    Kişinin ahlâkı dilindedir. Sözü hayâsız kişi, kat kat örtüler altında olsa nafile!
    Ve hayâ, ne sorular sorup dinimizi öğrenmekten alıkoyar bizi, ne -incitecek olsa da muhatabımızı- hakkı ve doğruyu söylemekten!

    Zor zamanlar


    Her ibadet mutlaka zikirdir, zikirledir.
    Namaz kılacak kişi daha abdeste yönelirken zikir halindedir.
    Oruç tutacak kişi sahur hazırlığı yaparken zikir halindedir.
    Hayâ ise zor zamanda zikirdir. Karşımıza çıkıveren bir günah karşısında Allah’ı hatırlayarak utanmak, günahtan el çekmektir.
    Günahın cazibesine, albenisine rağmen durmaktır.
    Hayâ, mütevazi bir iklimdir.
    Ezelde ruhumuza nakşolunan aslî halimizdir.
    Layık bir kul olamadık Rabbim, utanırız.
    Taştan-topraktan, kullarından, kendimizden hayâ ederiz.
    Kullarını utandırmaktan hayâ ederiz ki, bizi utandırma!
    Müjde, bir kudsî hadisle gelir, yetişir: “Ey Kulum! Sen her ne kadar günahkâr isen de, bu günahlarından korkup hayâ ediyorsun. İzzetim ve celalim hakkı için senin günahlarını insanoğlunun gözünden, gönlünden gizlerim. Gözünün hıyanetlerini, gizli kabahatlerini meleklerin anlayışından saklarım. Hatalarını ve günahlarını Levh-i Mahfuz’da Kiramen Kâtibin’den gizlerim. Kıyamet günü muhasebe makamına geldiğinde hesabını kolay görürüm.”
    Medeniyetimiz hayâ üzre kurulmuştur.
    Bu topraklar nakış nakış hayâ ve edeple işlenmiştir.
    Kur’an olan odada uyumaz, sabaha kadar uykusuz beklerdi,
    Arapça yazılı bir kağıt parçasını Kur’an yazısıdır diye yerde bırakmazdı bu toprağın insanları.
    “Burnunun ucunu göstermekten ar ederdi sütninem”
    Ve, sevgilinin yüzünde yabancı bir bakış okunurdu:
    “A benim bahtı yarim
    Başımın tahtı yarim
    Yüzünde göz izi var
    Sana kim baktı yarim.”


    (Alıntıdır.)

Sayfayı Paylaş