Han Duvarları şiir tahlili

Konu 'Dil ve Anlatım 12. Sınıf' bölümünde yunuspkr tarafından paylaşıldı.

  1. yunuspkr

    yunuspkr Üye

    Katılım:
    20 Eylül 2008
    Mesajlar:
    3
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    1

    Merhaba ,
    Faruk Nafiz Çamlıbel'in Han Duvarları şiirinin tahlili hakkında ödev aldım.
    Yardımlarınızı bekliyorum.
    Teşekkürler...
  2. Rüzgar

    Rüzgar Moderatör Yönetici Moderatör

    Katılım:
    31 Ekim 2008
    Mesajlar:
    2.028
    Beğenileri:
    875
    Ödül Puanları:
    113



    Han Duvarlari şiir Tahlili


    HAN DUVARLARI

    -Osmanzade Hamdi Bey’e-

    Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,

    Bir dakika araba yerinde durakladı.

    Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,

    Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…

    Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,

    Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.

    İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!

    Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,

    Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…

    Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,

    Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,

    Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…

    Ellerim takılırken rüzgârların saçına

    Asıldı arabamız bir dağın yamacına.

    Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,

    Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!

    Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,

    Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar

    Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.

    Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.

    Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.

    Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince

    Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.

    Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.

    Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.

    Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine.

    Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,

    Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,

    Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.

    Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan

    Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,

    Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor…

    Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine

    Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

    Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan;

    Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.

    Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,

    Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:

    Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,

    Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.

    Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri

    Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.

    Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya

    Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.

    Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,

    Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.

    Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,

    Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.

    Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı

    Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.

    Gitgide birer ayet gibi derinleştiler

    Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler…

    Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,

    Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;

    Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,

    Aygın baygın maniler, açık saçık resimler…

    Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,

    Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken

    Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;

    Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.

    Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa

    Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;

    “On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan

    Baba ocağından yar kucağından

    Bir çiçek dermeden sevgi bağından

    Huduttan hududa atılmışım ben”

    Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi…

    Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.

    Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!

    Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;

    Araya gitti diye içlenme baharına,

    Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!…

    Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,

    Soğuk bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk.

    Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri

    Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.

    Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,

    Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor…

    Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,

    Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.

    Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,

    İki dağ ortasında boğulan bir geçide.

    Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden

    Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:

    Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,

    Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.

    Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,

    Burada son fırtına son dalı kırıyordu…

    Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,

    Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.

    Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;

    Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü…

    Gönlümde can verirken köye varmak emeli

    Arabacı haykırdı “İşte Araplıbeli!”

    Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana

    Biz menzile vararak atları çektik hana.

    Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş

    Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.

    Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,

    Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…

    Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,

    Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.

    Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,

    Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

    “Gönlümü çekse de yârin hayali

    Aşmaya kudretim yetmez cibali

    Yolcuyum bir kuru yaprak misali

    Rüzgârın önüne katılmışım ben”

    Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,

    Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı…

    Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde

    Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.

    Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık,

    Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.

    Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,

    Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

    “Garibim namıma Kerem diyorlar

    Aslı’mı el almış haram diyorlar

    Hastayım derdime verem diyorlar

    Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben”

    Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,

    Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.

    Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!

    Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!

    Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,

    Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

    Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:

    “Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?”

    Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,

    Dedi:

    “Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!”

    Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,

    Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti…

    Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi.

    Aradan yıllar geçti işte o günden beri

    Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,

    Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.

    Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,

    Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

    Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,

    Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

    Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
    İÇERİK ÖZELLİKLERİ

    Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, Han Duvarları adlı kitabını, Kayseri Ulukışla’ya yaptığı 3 gün 4 gecelik yolculukta yazıyor. Kayseri’ye edebiyat öğretmeni olarak gidiyor. Bu yolculuğu sırasında yaşadıklarını, anılarını, gözlemlerini şiirlerde anlatıyor ve bu şiirler Han Duvarları isimdeki kitapta toplanıyor. Han Duvarları’nın ilk baskısı 1969’da oluyor.
    Kitapta toplam 125 şiir var. Bu şiirler üç bölümde toplanıyor.

    1. Memleket Şiirleri
    2. Aşk Şiirleri
    3. Adalardan Kıt’alar

    Memleket Şiirleri bölümünde 38 tane şiir, Aşk Şiirleri bölümünde 51 şiir ve Adalardan Kıt’alar bölümünde 36 şiir bulunuyor.

    Han Duvarları, Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in şiirde “Memleket Edebiyatı” yapmak istediği yıllarda söylenmiş şiirleriyle tertiplenmiştir. Bu kitaba, şairin daha başka zamanlarda heceyle ve aruzla söylediği daha başka şiirler de alınmıştır. Bu şiirleri okuyanlar da onlarda yine bir memleket şairinin özelliklerini bulacaklardır.

    Şiirlerde genel olarak Anadolu anlatılıyor. Şiirlerinde Atatürk’ü de anlatıyor. Atatürk öldüğü zaman yazdığı bir şiir de Han Duvarları kitabında Memleket Şiirleri bölümünde bulunuyor. Faruk Nafiz ÇAMLIBEL birçok genç kadına âşık oluyor. Her dönemde bir genç kadına aşk duyuyor. Bu aşklardan yazdığı şiirler de kitabın Aşk Şiirleri kısmında yer alıyor.

    Kitaptaki ilk şiir; kitaba da ismini veren “Han Duvarları” adlı şiir. Şiir, 140 dizeden oluşuyor. Şiir, şairin yolculuğunu ve yolculuğu sırasında girdiği handaki duygularını anlatıyor. Betimleme ve gözlemler çok iyi yapılıyor. Yolculuk sırasında çevredeki ağaçlar, yol, dağlar ve karşılaşılanlar ilgili betimlemeler, benzetmeler ve gözlemler dizelerde akıcı bir dille okuyucuya sunuluyor. Şiirde tüm duyu organları kullanılıyor. Şiirin üç bölümünde üç dörtlük dikkat çekiyor. Şairin kaldığı hanın duvarında gördüğü dörtlükler bunlar. Şiirde “Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış” diye geçen aslında Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in kendisi. Bu dörtlükler de şairin kendisine ait. 8 Mart 1937 yılında bu dörtlükleri yazıyor. Bu dörtlükler şiire aynı zamanda dramatik bir duygu da yüklüyor.

    Kitapta yer alan bir diğer şiir; San’at. Şiir 6 dörtlük 24 dizeden oluşuyor. Şiir, kitabın Memleket Şiirleri bölümünde yer alıyor. Şairin Memleket Edebiyatı yaptığı yıllarda yazdığı şiirde Anadolu’nun güzellikleri anlatılıyor. Batı’ya ve Batı’ya hayranlık duyanlara Anadolu bulunan güzellikleri anlatıyor. Her dörtlükte ayrı bir sanat dalı anlatılıyor. Hepsinde de Anadolu ön plana çıkarılıyor. Sanatı bir takım yapay şeylerde aramak yerine Anadolu’nun varlığının başlı başına bir sanat olduğuna vurgu yapıyor.

    Çoban Çeşmesi adlı şiir ise Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in en bilinen şiirlerinden birisidir. Bu şiir de 6 dörtlük ve 24 dizeden oluşuyor. Anadolu’nun köylerinde bir simge haline gelmiş çeşmeler birçok olaya özellikle de efsaneleşmiş nice sevdalara tanık olduğu anlatılıyor. Şiirde efsaneleşmiş sevda kahramanları; Aslı-Kerem, Ferhat-Şirin, Leyla-Mecnun üzerinden köylerdeki çeşmelerin tanık olduğu sevdalar anlatılıyor. Yine birçok yolcunun, insanın bu çeşmelerden su içip, başında oturması çeşmeleri önemli kılıyor. Adeta tarihe tanıklık ediyor bu çeşmeler. Bütün bunlar şiirde anlatılıyor.

    Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in Atatürk hakkında birçok şiiri vardır. Ebediyyet Yolunda adlı şiir de Atatürk’ün ölümü üzerine 1938’de yazılmış bir yas şiiridir. Şiir 4 dörtlükten, 16 dizeden oluşmaktadır. Atatürk’ün ölümü üzerine duygularını, acısını benzetmeler yaparak şiire yansıtmıştır. Atatürk’le beraber aynı yolda olduklarını ve hiçbir zaman bırakmayacaklarından bahisle ölümü, Ata’nın ölmesini “hicranlı bir sefer” e benzeterek beraber olamamanın verdiği hüznü anlatmaya çalışıyor.

    Memleket Şiirleri bölümündeki bir diğer şiir de “Kolsuz”dur. Şiir, 2 dörtlük 8 dizeden oluşuyor. Bu şiir gazilere yazılmış bir şiirdir. Düşmanı vatan toprağından atmak için çarpışmış ve bu çarpışmada kolunu kaybetmiş bir gazinin şaire düşündürdükleri şiirin temasını oluşturuyor.
    Kitabın ikinci bölümünde yani Aşk Şiirleri bölümündeki ilk şiir “Davet” ismini taşıyor. 12 dizeden oluşuyor. Şiirde sevgiliye davet var. Sevgiliden ölüm bile gelse razı olan şair, sevgiliye özlemini dile getiriyor. Şiirde benzetmeler mevcut. Sevgiliye davette bulunurken, sevgilisinin “hançer” olup göğsüne saplanmasına, ecel olup karşısına çıkmasına bile razı oluyor. Şiirde anlatılanlar şairin sevgilisine büyük bir aşk ve tutkuyla bağlı olduğunu gösteriyor.

    “Naz” adlı şiir Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in kısa şiirlerinden biridir. Aşk Şiirleri bölümünde bulunan şiir 3 dörtlük 12 dizeden oluşmaktadır. Âşık olduğu kişiye aşkını anlatamaması üzerine hislerini dizelere aktarmıştır. Kimseye açılmadığını, sevgilisine, arkadaşlarına, insanlara hiç kimseye bu derdinin söyleyemediğini ve bir eziyet içinde olduğunu şiirin bütününden çıkarıyoruz.
    Kitapta yer alan bir diğer şiir; “Üzüntü”. 3 dörtlük 12 dizeden oluşan şiirde, insanın geçmişe sürekli bir özlem duyması ve yaşadığı zamanda mutlu olmaktan ziyade geçmişte yaşadıklarını şimdi yaşayamamaktan üzüntü duyması anlatılıyor.

    Kitabın üçüncü bölümünde ise şairin “kıt’a”larına yer verilmiş. 36 şiir bulunan bölümde, Yassıada’da 60’lı yıllarda tutuklu olarak kalırken yazdığı dörtlüklerden oluşmaktadır. Bazı dörtlüklerde umutsuzluğu, yalnızlığı, ölümü, karamsarlığı görmekteyiz. Genel olarak geçmişi sorgulaması, geçmişi benzetmelerle aktarması bu bölümdeki şiirlerde görülmektedir.

    F A R U K N A F İ Z Ç A M L I B E L ’ İ N H A Y A T I v e E S E R L E R İ

    Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, 18 Mayıs 1898 Cuma günü, İstanbul’da doğmuş, 1973 yılında ölmüştür.
    Faruk Nafiz, ilk tahsilini Bakırköy Rüşdiyesi’nde yapmış, orta tahsilini Hadîka-i Meşveret İdadîsi’nde tamamlamıştır. Yüksek tahsil için de bir müddet Tıb Fakültesi’ne devam etmiştir.
    Daha Tıb Fakültesi’nde talebe iken neşrettiği şiirleriyle dikkati çeken şair, kısa zamanda şiir ve sanat çevrelerinde tanınmış; büyük takdir ve alaka görmüştür. Onun ilk şiirleri Peyam-ı Edebî’de (1913- 1914), Edebîyat-ı Umümiye Mecmüasi’nda (1916- 1919), Yeni Mecmüa’da (1918), Ümîd Mecmüasi’nda (1919-1921), Şair (1918-1919), Büyük Mecmua (1919), Nedim (1919) mecmüalarında; Birinci Kitap, îkinci Kitap gibi isimlerle, sekiz kitap halinde çıkan, şiir-nesir ve hikaye kitaplannda, (1920-1921) ve Yarın (1921-1922) mecmüasi’nda neşrolunmuştur.
    1917 -1918 de İleri Gazetesi yazı heyetine katılan Faruk Nafiz, 1922 de bu gazetenin temsilcisi olarak Ankara’ya gitmiş, aynı yıl. Kayseri Lisesi edebiyat muallimliğine gönderilmiştir. 1924 de Ankara Erkek Muallim Mektebi, 1925 de Ankara Kız Lisesi edebiyat muallimi olmuş, ayrıca Ankara Lisesi’nde edebiyat okutmuştur. 1932 de İstanbul’da Kabataş Lisesi edebiyat muallimliğine nakledilen şair, bu lisedeki muallimliği sırasında ayrıca Amerikan Kız Koleji’nde yıllarca, edebiyat dersi vermiştir.

    Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, 1946 da Demokrat Parti’den, İstanbul Milletvekili seçilmiş ve onun mebusluk ha yatı 27 Mayıs 1960 ihtilaline kadar devam etmiştir. Bu ihtilalde, bütün milletvekili arkadaşlarıyla birlikte tevkif edilerek Yassıada’ya gönderilen şair, Haziran 1960’dan Eylül 1961′e kadar burada kalmış ve meşhur Yassıada Mahkemesi sonunda suçsuz görülerek beraat etmiştir. Bu hadiseden sonra siyasî hayata devam etmek istemeyen şair, sadece Yassıada’da arkadaşlarıyla birlikte maruz kaldığı acı baskıyı, çok kuvvetli ve çok manalı, satirik dörtlükler halinde nazmederek, vaktiyle yazdığı Han Duvarları şiirine mukabil, Zindan Duvarları adıyla, yassı bir kitap halinde neşretmiştir.

    Ankara ve İstanbul’da edebiyat muallimliği yaptığı yıllarda Güneş, Tavus, Hayat, Yedigün ve bizzat çıkardığı Anayurd mecmüalarından başka Ankara ve İstanbul’un muhtelif mecmua ve gazetelerinde şiirler, fıkralar, makale ve musahabeler neşreden Faruk Nafiz, yine İstanbul’da Akbaba ve Karikatür gibi mizah mecmualarına Deli Ozan ve Çamdeviren takma adlarıyla mizahî ve satirik manzumeler yazmıştır.

    Edebiyat grubu;
    Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, Enis Behiç KORYÜREK, Yusuf Ziya ORTAÇ, Halit Fahri OZANSOY ve Orhan Seyfi ORHON ile birlikte BEŞ HECECİLER akımını savunmuşlardır. Hecenin beş şairi adıyla da anılan bu sanatçılar milli edebiyat akımından etkilenmiş ve şiirlerinde hece veznini kullanmışlardır. Şiirde sade ve özentisiz olmayı ve süsten uzak olmayı tercih etmişlerdir. Beş hececiler şiire birinci dünya savaşı ve milli mücadele döneminde başlamışlardır. Beş hececiler ilk şiirlerinde aruz veznini kullanmışlar daha sonra heceye geçmişlerdir. Şiirde memleket sevgisi, yurdun güzellikleri, kahramanlıklar ve yiğitlik gibi temaları işlemişlerdir. Hece vezni ile serbest müstezat yazmayı da denediler. Mısra kümelerinde dörtlük esasına bağlı kalmadılar yeni yeni biçimler aradılar. Nesir cümlesini şiire aktardılar ve düzyazıdaki söz dizimini şiirlerde de görülmesi beş hececiler de çok rastlanan bir özelliktir.

    Eserleri ;
    Han Duvarları, Heyecan ve Sükun, Tatlı Sert, Bir Ömür Böyle Geçti, Akarsu, Akın, Akıncı Türküleri, Yangın, Zindan Türküleri

    E L E Ş T İ R İ

    A. Eğitim Düzeyi
    Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in HAN DUVARLARI kitabında bulunan tüm şiirler ilköğretim öğrencilerinin anlayabileceği düzeydedir. Bunu “Han Duvarları” , “Çoban Çeşmesi” , “Kızıl Saçlar” , “Bir Genç Kıza Mersiye” gibi şiirlerden anlıyoruz. Bu şiirlerden bazıları da mevcut ilköğretim Türkçe ders kitaplarında yer almaktadır. Şiirlerde kullanılan dil ve konular ilköğretim düzeyinin zorlanmayacağı bir biçimdedir.

    B. Dil Özelliği
    Faruk Nafiz ÇAMLIBEL şiirlerinde gayet açık, anlaşılır ve akıcı bir dil kullanmıştır. Yine bir ilköğretim öğrencisi sözlük kullanmadan bu şiirleri anlayabilir. Eski kelimelere pek yer verilmemiştir. Bazı yerlerde eski kelimeler de göze çarpmaktadır: Çankaya adlı şiirde, “hıyâbân” , Sofra şiirinde, “pîr-i mugan” , Gülistan’da “ra’şe” gibi… Bu eski kelimeler çok nadir kullanılmıştır.
    Kullanılan cümleler çok uzun değildir. Şiirlerde genel bir akıcılık vardır. Bu akıcılık da cümlelerin çok uzun olmamasıyla yakalanmıştır.

    C. Sanat Değeri
    Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in HAN DUVARLARI isimli eseri, dilinin sade olması, gelecek kuşaklarda daha kolay anlaşılmasını sağlamakta ayrıca işlenen konuların aşk ve milli konular gibi evrensel konular olması da kalıcılığına katkı sağlamaktadır. Nitekim “Çoban Çeşmesi” ve “Han Duvarları” adlı şiirleri her antolojide yerini bulmuş ve “Faruk Nafiz” ismi zikredildiğinde akla gelen ilk şiirleridir.

    Çamlıbel’in eserlerinin günümüzde de hala daha okunması ve eserlerinin hala daha basımı yapılmasının sebebi dilinin sade olması, kullandığı kelimelerin günümüze çok yakın olmasıdır.
    Şiirlerde genellikle güzelliklerden bahsedilmiştir. Genel olarak olumlu düşünceler yansıtılmıştır. Bu yönüyle hep yeni kalacaktır.

Sayfayı Paylaş