HAYATI TANIMAK metnini ses bilgisi bakımından incelermisiniz ?

Konu 'Dil ve Anlatım 9. Sınıf' bölümünde atahan99 tarafından paylaşıldı.

  1. atahan99

    atahan99 Üye

    Katılım:
    23 Kasım 2013
    Mesajlar:
    2
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0

    HAYATI TANIMAK

    Hikâyeci Sait Faik için anlatılan bir anekdot vardır. Kendisinin

    iyicene tanındığı yıllarda bir başka yazar daha türemiş. Yazarlar

    arasında rekabeti, kıskançlığı, atışmayı seven ve bunu her

    fırsatta körükleyen birileri, Sait Faik'e bu yeni palazlanan

    yazardan bahsederek fikrini sormuşlar. O da:

    -Bırak canım, adam daha balıkların adlarını bilmiyor, ondan

    hikâyeci olmaz, demiş.

    Hikâyeciler ve hikâye yazmaya heveslenenler bir yana; insanlar –

    bilhassa gençler- yaşadıkları ortamı, çevreyi tanımak konusunda

    çok isteksiz. Balık dedik mesela; çinekopla lüferi farkedemiyor.

    Çok meşhur olduğu için hamsi ile balinayı biliyor belki ama

    ötekiler için sadece "canım alt tarafı balık işte" deyip

    savuşuyor. Ağaçları tanımıyor. Belki kavak ile çamı tanıyor ama

    dişbudak ile karaağacı, servi ile mazıyı, akçaağaç ile akasyayı

    ayırdedemiyor. Hele iş bunların çeşitlerine gelince büsbütün

    şaşırıyor: "Ağaç değil mi, hepsi de bir." deyip geçiyor.

    Kuşları tanımıyor. Ayakaltında dolaştıkları için belki martıyı,

    güvercini, serçeyi tanıyor. Artık evlerde çok yaygınlaştığından

    muhabbet kuşunu biliyor ama ispinozla, floryayı ayırdedemiyor,

    sakayı hiç bilmiyor, alakarga ile karakarga arasındaki farkı

    görmesi mümkün değil.










    Onların hepsine birden "kuş" diyor.

    Yazdığı zaman "Ağacın dalına bir kuş kondu." diye yazıyor.
    Oysa bu cümlede ağacın ıhlamur, kuşun da bülbül olduğu

    belirtilmiş olursa manzara büsbütün değişecek demektir. Ihlamurun o

    sağlam, düzgün gövdesi, o güzelim çatısı, koyu gölgesi içimizi

    serinletir; hele çiçek açma mevsiminde ise etrafa kokular

    yayılır. Ansızın bülbülün sesini duyarız. Adam çiçeklerden

    bahsediyorken sadece "çiçek" diyor. Ha menekşe ha nergis fark

    etmiyor. Tabiata karşı bu yaklaşım içinde olanlar insanları da

    aynı gözle görüyor. Esmerle sarışın arasında fark kalmıyor.

    Uzun boylu, kısa boylu, şişman, zayıf önemli değil. Erzurumlu,

    Edirneli, Antepli, Rizeli neyse ne. O bir "insan" işte. Bu

    duyarsızlık giderek güzel ile çirkinin, iyi ile kötünün, doğru

    ile yanlışın, haram ile helalin zalim ile mazlumun, cesur ile

    korkağın, gavur ile müslümanın, aralarındaki farkın fark

    edilmesinde ihmale kadar varıyor.

    "Farketmez." diyor insanlar -özellikle gençler-.
    "Önemli değil.", diyor. "Takma kafana." diyor. Bütün bunları

    "ayrıntı" olarak görüyor. Ve hayatın cahili olarak kalıyor bir

    köşede. Ona birileri "İşte güzel budur." diye gösteriyorlar, "İşte

    doğru olan budur.", "İşte bu barbunya, bu da ayşekadın"

    diyorlar, o da "Peki, aldım kabul ettim." diye kafa sallıyor.

    Ne kendini ne de çevresini tanıdığı için sürekli başkalarının

    ağzından çıkacak olana dikmiş gözlerini, açmış kulaklarını

    bekliyor. Tanımadığı için, gerçek manada ne çevresini sevip

    benimseyebiliyor ne de bir seçim yapabiliyor. Ne düşüncesi

    geliyor ne zevki .
  2. 2o12

    2o12 Moderatör Yönetici Moderatör

    Katılım:
    30 Ocak 2010
    Mesajlar:
    675
    Beğenileri:
    200
    Ödül Puanları:
    43
    Hikâyeci Sait Faik için anlatılan bir anekdot vardır. Kendisinin

    iyicene tanındığı(ünsüz yumuşaması) yıllarda bir başka yazar daha türemiş. Yazarlar

    arasında rekabeti, kıskançlığı,(ünsüz yumuşaması) atışmayı(kaynaşma) seven ve bunu her

    fırsatta körükleyen birileri, Sait Faik'e bu yeni palazlanan

    yazardan bahsederek(ünlü düşmesi bahis-> bahs etmek) fikrini(ünlü düşmesi, fikir-> fikr) sormuşlar. O da:

    -Bırak canım, adam daha balıkların adlarını bilmiyor, ondan

    hikâyeci olmaz, demiş.



    Hikâyeciler ve hikâye yazmaya heveslenenler bir yana; insanlar –

    bilhassa gençler- yaşadıkları ortamı, çevreyi tanımak konusunda

    çok isteksiz. Balık dedik mesela; çinekopla lüferi farkedemiyor.(ünsüz yumuşaması, aynı zamanda birleşik sözcük)

    Çok meşhur olduğu(ünsüz yumuşaması) için hamsi ile balinayı biliyor belki ama

    ötekiler için sadece "canım alt tarafı balık işte" deyip

    savuşuyor. Ağaçları tanımıyor. Belki kavak ile çamı tanıyor ama

    dişbudak ile karaağacı, servi ile mazıyı, akçaağaç ile akasyayı

    ayırdedemiyor.(ünsüz yumuşaması, birleşik sözcük) Hele iş bunların çeşitlerine gelince büsbütün

    şaşırıyor: "Ağaç değil mi, hepsi de bir." deyip geçiyor.

    Kuşları tanımıyor. Ayakaltında dolaştıkları için belki martıyı,

    güvercini, serçeyi tanıyor. Artık evlerde çok yaygınlaştığından

    muhabbet kuşunu biliyor ama ispinozla, floryayı ayırdedemiyor,

    sakayı hiç bilmiyor, alakarga ile karakarga arasındaki farkı

    görmesi mümkün değil.

    Son düzenleyen: Moderatör: 21 Aralık 2013
  3. 2o12

    2o12 Moderatör Yönetici Moderatör

    Katılım:
    30 Ocak 2010
    Mesajlar:
    675
    Beğenileri:
    200
    Ödül Puanları:
    43
    Yazdığı(ünsüz yumuşaması) zaman "Ağacın dalına bir kuş kondu." diye yazıyor. (ünlü daralması)
    Oysa bu cümlede ağacın ıhlamur, kuşun da bülbül olduğu

    belirtilmiş olursa manzara büsbütün değişecek demektir.(ünlü düşmesi) Ihlamurun o

    sağlam, düzgün gövdesi, o güzelim çatısı, koyu gölgesi içimizi

    serinletir; hele çiçek açma mevsiminde ise etrafa kokular

    yayılır. Ansızın bülbülün sesini duyarız. Adam çiçeklerden

    bahsediyorken(ünlü düşmesi) sadece "çiçek" diyor. Ha menekşe ha nergis fark

    etmiyor.(ünlü daralması) Tabiata karşı bu yaklaşım içinde olanlar insanları da

    aynı gözle görüyor. Esmerle sarışın arasında fark kalmıyor.(ünlü daralması)

    Uzun boylu, kısa boylu, şişman, zayıf önemli değil. Erzurumlu,

    Edirneli, Antepli, Rizeli neyse ne. O bir "insan" işte. Bu

    duyarsızlık giderek güzel ile çirkinin, iyi ile kötünün, doğru

    ile yanlışın, haram ile helalin zalim ile mazlumun, cesur ile

    korkağın,(ünsüz yumuşaması) gavur ile müslümanın, aralarındaki farkın fark

    edilmesinde ihmale kadar varıyor.

    "Farketmez." diyor insanlar -özellikle gençler-.
    "Önemli değil.", diyor. "Takma kafana." diyor. Bütün bunları

    "ayrıntı" olarak görüyor. Ve hayatın cahili olarak kalıyor bir

    köşede. Ona birileri "İşte güzel budur." diye gösteriyorlar, "İşte

    doğru olan budur.", "İşte bu barbunya, bu da ayşekadın"

    diyorlar, o da "Peki, aldım kabul ettim." diye kafa sallıyor.

    Ne kendini ne de çevresini tanıdığı(ünsüz yumuşaması) için sürekli başkalarının

    ağzından çıkacak olana dikmiş gözlerini, açmış kulaklarını

    bekliyor. Tanımadığı(ünsüz yumuşaması) için, gerçek manada ne çevresini sevip

    benimseyebiliyor ne de bir seçim yapabiliyor.(ünsüz yumuşaması ve ünlü daralması) Ne düşüncesi

    geliyor ne zevki .

  4. !!emine!!

    !!emine!! Üye

    Katılım:
    20 Ağustos 2010
    Mesajlar:
    532
    Beğenileri:
    629
    Ödül Puanları:
    94
    Yer:
    Istanbul

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...

    HAYATI TANIMAK

    Hikâyeci Sait Faik için anlatılan bir anekdot vardır. Kendisinin

    iyicene tanındığı (ünsüz yumuşaması) yıllarda bir başka yazar daha türemiş. Yazarlar

    arasında rekabeti, kıskançlığı (ünsüz yumuşaması ) , atışmayı seven ve bunu her

    fırsatta körükleyen birileri, Sait Faik'e bu yeni palazlanan

    yazardan bahsederek (bahis et- => ünlü düşmesi+ ünsüz yumuşaması ) fikirini (ünlü düşmesi) sormuşlar. O da:

    -Bırak canım, adam daha balıkların adlarını bilmiyor(ünlü daralması (-me/ma olumsuzluk eki)), ondan

    hikâyeci olmaz, demiş.

    Hikâyeciler ve hikâye yazmaya heveslenenler bir yana; insanlar –

    bilhassa gençler- yaşadıkları ortamı, çevreyi (ünlü düşmesi => çevir-e ) tanımak konusunda

    çok isteksiz. Balık dedik mesela; çinekopla lüferi farkedemiyor. (ünsüz yumuşaması => et- +ünlü daralması => me/ma olumsuzluk eki )

    Çok meşhur olduğu (ol-duk-u => ünsüz yumuşaması) için hamsi ile balinayı biliyor belki ama

    ötekiler için sadece "canım alt tarafı balık işte" deyip

    savuşuyor. Ağaçları tanımıyor (ünlü daralması). Belki kavak ile çamı tanıyor ama

    dişbudak ile karaağacı (karaağaç-ı => ünsüz yumuşaması), servi ile mazıyı, akçaağaç ile akasyayı

    ayırdedemiyor(ayırt et-ünsüz yumuşaması) . Hele iş bunların çeşitlerine gelince büsbütün

    şaşırıyor: "Ağaç değil mi, hepsi de bir." deyip geçiyor.

    Kuşları tanımıyor. Ayakaltında dolaştıkları (-dık => ünsüz benzeşmesi) için belki martıyı ,
    güvercini, serçeyi tanıyor. Artık evlerde çok yaygınlaştığından (yaygın-laş-dık.. => ünsüz benzeşmesi + ünsüz yumuşaması )

    muhabbet kuşunu biliyor ama ispinozla, floryayı ayırdedemiyor (ünsüz yumuşaması) ,

    sakayı hiç bilmiyor, alakarga ile karakarga arasındaki farkı

    görmesi mümkün değil.










    Onların hepsine birden "kuş" diyor.

    Yazdığı (ünsüz yumuşaması) zaman "Ağacın (ünsüz yumuşaması) dalına bir kuş kondu." diye yazıyor.
    Oysa bu cümlede ağacın ıhlamur, kuşun da bülbül olduğu

    belirtilmiş olursa manzara büsbütün değişecek demektir (ünsüz benzeşmesi) . Ihlamurun o

    sağlam, düzgün gövdesi, o güzelim çatısı, koyu gölgesi içimizi

    serinletir; hele çiçek açma mevsiminde ise etrafa kokular

    yayılır. Ansızın bülbülün sesini duyarız. Adam çiçeklerden

    bahisediyorken (ünlü düşmesi +ünsüz yumuşaması + ünlü türemesi ) sadece "çiçek" diyor. Ha menekşe ha nergis fark

    etmiyor. Tabiata karşı bu yaklaşım içinde olanlar insanları da

    aynı gözile (ünlü düşmesi) görüyor. Esmerle sarışın arasında fark kalmıyor.

    Uzun boylu, kısa boylu, şişman, zayıf önemli değil. Erzurumlu,

    Edirneli, Antepli, Rizeli neyse ne. O bir "insan" işte. Bu

    duyarsızlık giderek (ünsüz yumuşaması) güzel ile çirkinin, iyi ile kötünün, doğru

    ile yanlışın (ünlü düşmesi => yan- ıl-ış ) , haram ile helalin zalim ile mazlumun, cesur ile

    korkağın (ünsüz yumuşaması ) , gavur ile müslümanın, aralarındaki farkın fark

    edilmesinde (et- => ünsüz yumuşaması) ihmale kadar varıyor.

    "Farketmez." diyor (de-yor => ünlü daralması ) insanlar -özellikle gençler-.
    "Önemli değil.", diyor. "Takma kafana." diyor. Bütün bunları

    "ayrıntı ( ayır-ı .. ünlü düşmesi )" olarak görüyor. Ve hayatın cahili olarak kalıyor bir

    köşede. Ona birileri "İşte güzel budur." diye gösteriyorlar, "İşte

    doğru olan budur.", "İşte bu barbunya, bu da ayşekadın"

    diyorlar, o da "Peki, aldım kabul ettim (ünsüz benzeşmesi) ." diye (de-y-e => ünlü daralması+kaynaştırma) kafa sallıyor.

    Ne kendini ne de çevresini tanıdığı (ünsüz yumuşaması) için sürekli başkalarının

    ağzından (ağız-ı => ünlü düşmesi ) çıkacak olana dikmiş gözlerini, açmış kulaklarını

    bekliyor (bekle- => ünlü daralması ) . Tanımadığı (ünsüz yumuşaması) için, gerçek manada ne çeviresini (ünlü düşmesi) sevip

    benimseyebiliyor ne de bir seçim yapabiliyor. Ne düşüncesi

    geliyor ne zevki .
    Genişletmek için tıkla...
    Ulamaya vs. gerek yoktur herhalde ..
    Son düzenleyen: Moderatör: 22 Aralık 2013
  • atahan99

    atahan99 Üye

    Katılım:
    23 Kasım 2013
    Mesajlar:
    2
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    teşekkürler
  • Sayfayı Paylaş