Hazret-i Ebu Bekir / O Sıddıkdır.

Konu 'Dini Hikayeler' bölümünde Moderatör Taner tarafından paylaşıldı.

  1. Moderatör Taner

    Moderatör Taner Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    12 Ocak 2009
    Mesajlar:
    3.361
    Beğenileri:
    3.519
    Ödül Puanları:
    113
    Yer:
    Ankara

    O Sıddıkdır


    Hazret-i Ebu Bekir, İslam dininin göz bebeğidir. Muhammed aleyhisselamın dostudur, arkadaşıdır, mübarek kayınpederidir. Bu ikisinden, ikincisidir.

    Lakab-ı şeriflerinden biri, (Atik)dir. Resulullah efendimiz mübarek yüzlerine nazar edip, (Bu, Cehennem ateşinden atiktir) buyurdu. Yani, Allahü teâlânın ateşinden azadlı kuludur. Bundan sonra, bu lakab ile şöhret buldu. Bir lakab-ı şerifleri de (Sıddık)dır. Çok fazla inançlı demektir. Resulullahı tereddütsüz hemen tasdik ettiği için, bu isim verildi.

    Kavl-ül-fasl kitabında deniyor ki:
    İsra suresinin ilk âyet-i kerimesinde, Allahü teâlâ, kudret ve azametinden nice acayip işlerden bazılarını göstermek için, Muhammed aleyhisselamı, Mekke'den Kudüs'e götürdüğünü bildiriyor. İsra kelimesi, rüya için kullanılmaz. Uyanık iken, gece yürümek manasına kullanılır.
    Âyet-i kerimede buyuruldu ki:
    (Sana [Miracda] gösterdiğimiz temaşayı insanlar için bir fitne kıldık.) [İsra 60]

    [Fitne] yani imtihan uyanıkken olur. Peygamber efendimizin anlattığı rüya olsaydı, hiç kimse tuhaf karşılamazdı. Hazret-i Ebu Bekir tasdik edip, yüksek derecelere kavuşmazdı.

    Mekke'den Kudüs'e ancak bir ayda gidip gelinebilir. Kısa bir anda Mekke'den Kudüs'e varıp gelmek
    ancak Allahü teâlânın kudreti ile olur. Buna inanıp da, daha uzaklara gittiğine inanmamak, Allahü teâlânın kudretinden şüphe etmeyi gerektirir. Allahü teâlâ dilerse niçin olmasın?

    Peygamber efendimiz o gecenin sabahında, mirac kıssasını anlatıp, [özetle] buyurdu ki:
    (Cebrail aleyhisselamla bütün gökleri geçerek Sidre-i müntehaya geldim. Cenneti gösterdiler. Daha sonra elli vakit namazla dönerken Musa aleyhisselamı gördüm. Elli vakit namazın ümmetime zor geleceğini, dönüp namaz vakitlerini azaltmasını Allahü teâlâdan istememi söyledi. Azar azar kaldırılarak sonunda beş vakte indirildi.) [Müslim]

    Bu gidip gelmek, gayet kısa zamanda oldu. Geldiğinde, mübarek yatakları henüz sıcak idi. Gelince, nasıl gidip geldiğini anlattı. Burak’la Mescid-i Aksa’ya gittiğini, oradan gökleri geçerek Cenneti Cehennemi ve daha başka yerleri gezdiğini söyledi. Dönüşte yolda, develi yolcular gördüğünü, bir devenin ürküp yıkıldığını söyledi. (İnşallah çarşamba günü Mekke’ye gelirler) buyurdu. Kâfirler bu olayı işitince inkâr edip, “Akla zıttır, mümkün değildir” dediler. “Bu iş burada bitti, mal, mülk, saltanat verdik, davasından vazgeçiremedik. Ama artık ondan kurtulduk” diye sevinçlerinden oynamaya başladılar. Birkaçı hemen Hazret-i Ebu Bekir’in evine geldi. Çünkü onun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu biliyorlardı.

    Kapıya çıkınca hemen sordular:
    "Ey Ebu Bekir, sen çok kere Kudüs'e gittin geldin, iyi bilirsin. Mekke'den Kudüs'e gidip gelmek ne kadar zaman sürer" dediler. Hazret-i Ebu Bekir, "İyi biliyorum, bir aydan fazla" dedi. Kâfirler bu söze sevindiler. “Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur” dediler. Gülerek, alay ederek ve Hazret-i Ebu Bekir'in de kendi kafalarında olduğuna sevinerek, "Senin efendin, Kudüs'e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı" diyerek, Hazret-i Ebu Bekir'e sevgi, saygı ve güven gösterdiler.

    Hazret-i Ebu Bekir, Resulullah efendimizin mübarek adını işitince "Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmiştir. O, gerçek söyler. Ondan yalan sâdır olmaz" diyerek içeri girdi. Kâfirler neye uğradıklarını anlayamadılar. "Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebu Bekir’e sihir yapmış" diyorlardı.

    Hazret-i Ebu Bekir hemen giyinip, Resulullah efendimizin yanına geldi. Büyük kalabalık arasında yüksek sesle, "Ya Resulallah! Miracınız mübarek olsun! Allah’a sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlayan yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdi. Ya Resulallah! Senin her sözün doğrudur, inandım. Canım sana feda olsun" dedi.

    Böyle tereddütsüz iman etmesinden dolayı, Resulullah efendimiz ona (Sen Sıddıksın) buyurdu.

    Kâfirler bu hâle çok kızdı. Müminlerin kuvvetli imanına, Peygamberin her sözüne hemen inanmalarına, Onun çevresinde pervane gibi toplanmalarına dayanamadılar. Peygamber efendimiz daha önce Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı görmemişti, bunu kâfirler de bildiği için, Resulullahı mahcup, mağlup etmek için, imtihan etmeye yeltenip dediler ki:
    “Sen Kudüs’e gittim diyorsun. Söyle bakalım! Mescidin kaç kapısı, kaç penceresi var?”
    Resulullah hepsine cevap verirken, Hazret-i Ebu Bekir, “Öyledir ya Resulallah, aynen öyledir ya Resulallah” derdi. Çünkü Hazret-i Ebu Bekir, tüccardı, Kudüs’ü Mescid-i Aksa’yı iyi biliyordu, çok gidip gelmişti. Kâfirlerin kendileri de oraları çok iyi biliyorlardı. Bu bakımdan kâfirler, “Yanlış söylüyorsun” diyemiyorlar, inat için dahi olsa, Resulullahın cevaplarını inkâr edemiyorlardı.

    Resulullah efendimiz, edebinden, hayasından karşısındakinin yüzüne bile bakmazdı. Mescid-i Aksa’nın kaç penceresi olduğunu bilmiyordu. Daha sonra bu olayı şöyle anlattı:
    (Mescid-i Aksa’da etrafıma bakmamıştım. Sorduklarını görmemiştim. Kureyş beni yalanlayınca, o anda Cebrail aleyhisselam, Mescid-i Aksa’yı gözümün önüne getirdi. [Televizyon gibi] görüyor, sayıyordum. Sorularına, hemen cevap veriyordum.) [Buhari]

    Çarşamba günü güneş batarken, Resulullahın bahsettiği kervan Mekke’ye geldi. Kervandakiler, fırtına eser gibi olduğunu, bir devenin yıkıldığını söylediler. Bu hâl müminlerin imanını kuvvetlendirdi. Kâfirlerin düşmanlığını artırdı.

    Hazret-i Ali, Sıddık adı gökten inmiştir, diye yemin etmiştir. (Doğruyu (Kur’anı) getiren (Peygamber aleyhisselam) ve onu tasdik eden (müminler) ise, işte bunlar takva sahibi kimselerdir.) [Zümer suresi, 33. âyet-i kerimesi meali.] Hazret-i Ali buyurdu ki, Sıdk ile gelen kimse Muhammed aleyhisselam ve onu tasdik eden, Ebu Bekri Sıddıktır. (M. Ç. Güzin)

    Üstünlük Allahü teâlâ tarafından verilir
    Nisa suresi 69-70. âyet-i kerimelerinde mealen buyuruluyor ki:
    (Emir ve yasaklarda Allah’a ve Resulüne itaat edenler, Allah’ın kendilerine nimet verdiği Peygamberler, Sıddıklar, şehidler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır. Bu üstünlük Allah tarafından verilir. Allah üstün kullarına mükafat verilmesini bilir.)
    Bu âyet-i kerimelerde, Resulullah ile Hazret-i Ebu Bekrin arasında vasıta olmadığına delil vardır. Bütün Müslümanlar Ebu Bekir hazretlerine Sıddık derler. Resulullahın derecesi ile Hazret-i Ebu Bekrin derecesi arasında başka bir derece yoktur. Bu âyet-i kerimelerde açıkça, Allahü teâlânın nimeti bu taife üzerine kendi fadlındandır diye buyuruluyor. Yoksa onlar bu nimete, ibadetleri ile kavuşmuş değillerdir. (M. Ç. Güzin)

    Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
    (Ebu Bekir ile Ömer’i sizin önünüze ben geçirmedim. Onları, Allahü teâlâ, hepinizin önüne geçirdi.) [Ebu Ya’la, Neccar]
    ~Ab-ı Hayat ~ bunu beğendi.
  2. Moderatör Taner

    Moderatör Taner Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    12 Ocak 2009
    Mesajlar:
    3.361
    Beğenileri:
    3.519
    Ödül Puanları:
    113
    Yer:
    Ankara
    Bilali kâfir elinden sen kurtarırsın


    Bilal-i Habeşi müslüman olmuştu, lakin o zaman bir kâfirin kölesi idi. Bir büyük kilise vardı. İçindeki putlara hizmet için, kâfirler bir köylü tayin etmişlerdi. Bir gün Bilal, o kiliseyi tenha buldu. İçeri girip, putların yüzlerini kirletti. Acele ile dışarı çıkarken o hizmetçi köylü, Bilal ile karşılaşıp, içeri girdi. Putları bu halde görünce, feryat ederek, kâfirlerin oturdukları yere doğru varıp, Bilali şikayet etti. Putlarına yapılan durumu bunlara bildirince, kâfirler Bilalin efendisi üzerine gittiler. Bir kölenin, bizim putlarımıza böyle ihanet etmesi uygun mudur, elbette bu kölenin hakkından gelmek gerektir dediler. Efendisi de, madem ki benim kölem böyle küstahlık yaptı, size verdim. Ne yapmak isterseniz, öyle yapın dedi.
    Onlar da Bilali aldılar. Sıcak kum üzerine çıplak olarak koyup, mübarek karnı üzerine taş koydular. Sonra iki ellerini ve iki ayağını bağladılar. Dediler ki, Muhammedin dininden dönmeyince seni bundan kurtarmayız. Bunun altında kalırsın.

    Bilal-i Habeşi hazretleri bu taşın altında Ya Ehad ism-i şerifini söylerdi. Allahü teâlânın hikmeti, Server-i Enbiya yoldan geçerken, Bilali bu azabda hem de Ya Ehad ism-i şerifini söyler gördü. Resulullah efendimiz, (Ya Ehad ism-i şerifi seni kurtarır) buyurdu. Ondan sonra, çok üzülmüş olarak eve gitti. Hazret-i Ebu Bekir Resulullahın yanına gelmişti. Resulullah, Bilalin ahvalini anlatıp, (Ya Eba Bekir, Bilali kâfir elinden, sen kurtarırsın) buyurdu.

    Zira Hazret-i Ebu Bekir daima kâfirlerin arasında yürür, Müslüman esir varsa, hesapsız para verip, satın alırdı. Aldığı gibi, Hak teâlâ yoluna ve Habib-i Ekrem aşkına azat ederdi.

    Yine âdet-i şerifine binaen kâfirler arasına gitti. Konuşma esnasında, onlara dedi ki, Bilale böyle azap etmekten size ne fayda vardır. Gelin bana satın. Dediler ki, biz Bilali ağırlığınca akça da versen satmayız. Eğer Amir adındaki kölen ile değiştirirsen olur.

    Amir, Hazret-i Ebu Bekir sebebiyle çok mal edinmişti. Metaından, davarından gayri nakit onbin akçası vardı. Hazret-i Ebu Bekir derdi ki, ya Amir! Müslüman ol, bütün mal ile azat ol. Yanımda, kardeşim olasın. Melun razı olmayıp, İslam dinini kabul etmezdi. Müslüman olmadığı için, Hazret-i Ebu Bekir de, huzursuz olup, azat etmezdi.

    Kâfirler dediler ki, kölen Amir ile Bilali değişiriz. Hazret-i Ebu Bekir’e gayet hoş gelip, sevindiğinden, Amiri, bütün malı ve davarı ile, Bilal için size verdim, deyince, kâfirler de, Ebu Bekir’i aldattık. Bu kadar mal ve Amir gibi köle aldık diye sevindiler.

    Bilal için olanlardan melunların haberleri yok idi. Yoksa Hazret-i Ebu Bekir’in bütün malını isterlerdi. O da Allah hakkı için acımayıp, sadece Resulullahın emri yerine gelsin diye, verirdi. Ondan sonra Hazret-i Ebu Bekir, Bilal hazretlerini, evvela taşın altından kurtardı, elini eline alıp, Resulullahın huzuruna getirip buyurdu ki, ya Resulallah, Bilali Allahü teâlâ aşkına bugün azat ettim. Resulullah efendimiz çok sevinip, Hazret-i Ebu Bekir’e dua etti. (M. Ç. Güzin)
    ~Ab-ı Hayat ~ bunu beğendi.
  3. Moderatör Taner

    Moderatör Taner Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    12 Ocak 2009
    Mesajlar:
    3.361
    Beğenileri:
    3.519
    Ödül Puanları:
    113
    Yer:
    Ankara
    Damarlarımda bir şey kaldı ise af et!


    Ebu Bekri Sıddıkın bir kölesi vardı. Ömrünün sonlarında her akşam iftar vaktinde yemek getirirdi.

    Ebu Bekri Sıddıkın âdet-i şerifi öyle idi ki, nereden ve nasıl aldığını sormayınca o yemekten bir lokma ağzına koymazdı.

    Bu köle bir gece yine yemek getirdi. Ebu Bekri Sıddık sual etmeden, mübarek elini uzatıp, bir lokma yemekten aldı. Köle dedi ki: Ey Efendi! Ne oldu ki, bu akşam sormadan yemeğe el uzattınız. Ebu Bekri Sıddıkın mübarek gözleri yaş ile dolup, buyurdu ki: Açlık bana sıkıntı verip, sabırsızlandırdı. Böylece bu hâl başıma geldi. Şimdi söyle, bu yemeği nereden getirdin? Köle dedi ki: Cahiliye vaktinde, raks ve oyun oynardım. Bir gruba raks etmiştim, çok hoşlarına gitmişti, şimdi bir nesnemiz yoktur, elimize bir şey geçtiğinde sana iyilik ederiz diye vaat etmişlerdi. Bugün gördüm ki, elleri doludur, vaadlerini hatırlattım. Yiyeceği bana verdiler.

    Ebu Bekri Sıddık bunu işitince çok üzüldü, ağladı. Yemeği önünden attı. Parmağını boğazına o kadar soktu ki, istifra etti. O lokma karnından dışarı geldi. Kendine eziyet verdi. Mübarek yüzü göğerdi. Bir miktar su içmesini söylediler. Sıcak su getirtip içti, bir kere daha kay etti. Rahatsız oldu. Karnında bir şey kalmadığına kanaat getirdi.

    Ya Sıddık dediler, bu kadar kendinize sıkıntı ve zahmet, bir lokmadan dolayı mıdır? Evet dedi, Resulullahtan işittim, buyurdu ki: (Allahü teâlâ, yediği haram olan kimselere Cenneti haram etmiştir.) Sonra ellerini açıp, Ya Rabbi! Yediğim lokma için elimden geleni yaptım. O lokmadan damarlarımda bir şey kaldı ise af et diye dua etti. (Tenbih-ül gafilin)
    ~Ab-ı Hayat ~ bunu beğendi.
  4. Moderatör Taner

    Moderatör Taner Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    12 Ocak 2009
    Mesajlar:
    3.361
    Beğenileri:
    3.519
    Ödül Puanları:
    113
    Yer:
    Ankara
    Resulullah seni takdim etmiştir


    Resulullahın son hastalığında, vefatları yaklaştığında, cümle eshab-ı kiram hüzünlü ve telaşlı idiler ve muzdarip oldular. Lakin Hazret-i Ebu Bekir, tamam ilmi, sekinesi ve hilmi ve fadlı, aklı ve tedbiri sebebi ile, o fitnelerde ve afatlarda, hilaf ve ihtilaflarda, halka derman oldu.

    Resulullah vefat ettiğinde Ebu Bekri Sıddık, hücre-i seadete girdi. Rıfk ve kararlılık ile, Resulullahın yastığı yanına geldi. Mübarek yüzünü kıble tarafına yöneltip, üzerine bir çarşaf örtmüşler idi. Ebu Bekri Sıddık böyle gördüğünde, durduğu yerden dizleri üzerine düştü. Bir saat miktarı, yüzünü gözünü Resulullahın mübarek eline ve ayağına, yüzüne sürdü. Nurlu yüzüne bakarak, gözyaşlarını nisan yağmuru gibi döktü.

    Sonra kalkıp evden dışarı geldi. Eshab-ı kiram şaşkın, ne yaptıklarını bilmez şekilde ağlaşıyorlardı. Hazret-i Ömer dahi Ona aşkından dolayı kendinden geçmiş, kılıcı elinde, (Kim öldü derse, kellesini uçururum) diyordu.

    Hazret-i Ebu Bekir, toplanın dedi ve minbere çıktı. Allah’a hamd Resulüne salat ettikten sonra, (Kim, Muhammed aleyhisselama tapıyorsa, bilsin ki o vefat etti. Kim Hak teâlâya taparsa, Allahü teâlâ ölmez) dedi. Sonra, Ey insanlar! Resulullahın, “Ben vefat etmeyeceğim” dediğini içinizde duyan var mı? Hayır, böyle bir söz duymadık dediler. Sonra Hazret-i Ömer’e dönüp sordu: Yâ Ömer, bu hususta sen bir şey duydun mu? Hayır duymadım dedi. Sonra Eshab-ı kirama dönüp buyurdu ki: Hiç kimse, Resulullahın vefat etmeyeceğini söyleyemez. Cenab-ı Hakka yemin ederim ki, Resulullah ölümü tatmış bulunmaktadır. Çünkü her canlı ölümü tadacaktır. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde, “Muhakkak, sen de öleceksin, onlar da ölecektir” buyurmaktadır. Resulullah, İslamiyet’in bütün hükümleri tamamlandıktan sonra, aramızdan ayrıldı. Artık kendimize gelip, defin işlerini tamamlayalım.

    Böylece eshab-ı kiram arasındaki şaşkınlık kalktı, sakin ve rahat oldular.

    Sonra da, hangi mekana defnedelim diye şaşkınlık oldu. Muhacirler, Mekke’de, Ensar ise Medine’de defnedelim dediler. Bir kısmı da Şam’a, bir kavim de Yemen’e götürelim dedi. Söz uzadı. Husumet zuhura gelecek idi. Ebu Bekri Sıddık dedi ki, Resulullahtan işittim. Buyurdu ki: (Peygamberler, ruhları kabz olundukları mekana defin olunurlar!) Bütün sahabiler, bu kavle razı olup, sakin oldular.

    Bir kere de, hilafet ahvali için şaşkınlık oldu. Muhacirler, halife bizden olsun dediler. Ensar da bizden olsun dediler. Bir kısım da, iki halife olsun, biri Ensardan biri muhacirden olsun dedi. Ebu Bekri Sıddık kalkıp, minbere çıktı. Hamd ve salatü selam ettikten sonra, buyurdu ki: (İmamet ve hilafet işi ortaklıkla olmaz. Zira iki kılıç bir kında olmaz. Bir evde iki sahip olmaz. Bir mescidde iki muhtelif kıble doğru olmaz. Halife Kureyşten olur. Bunları Resulullahtan işittim.) Muhacir ve Ensar, Ebu Bekri Sıddık hazretlerinin sözünü kabul ettiler. İhtilaf kalktı.

    Bir de Üsame hakkında şaşkınlık oldu. Resulullah efendimiz hayatlarında, sekizbin yiğiti Şam tarafına gönderip, Üsame’yi onların üzerine emir tayin buyurmuştu. Kendi mübarek eli ile Üsame’ye bir bayrak vermişti. Lakin, Üsame hazretleri Medine’den çıkmadan, Resulullah vefat etti. Muhacir ve Ensar, ordu Şam tarafına gönderilmesin diye ittifak ettiler. Böyle bir zamanda Yahudiler ve Hıristiyanlar bir yandan, bedevi mürtedler ve münafıklar bir yandan rencide ederlerdi. Eğer bu zamanda, bu kadar askeri kendimizden uzak tutarsak, sonra halimiz kötü olabilir diye düşündüler. Ancak Ebu Bekri Sıddık, Allah hakkı için, eğer kırlardaki kurtlar gelseler, ortalık boş olduğu için, evlad ve ıyallerimizi evlerimizden dışarı çekip parçalasalar da, Resulullahın mübarek eli ile bağlamış olduğu o bayrağı geri döndürmem dedi ve o saatte Üsame’yi askeri ile Şam tarafına gönderdi. Yahudiler ve diğerleri bunu görünce kalblerine korku düştü. Eğer İslam dini doğru olmasa idi, böyle zamanda, bu kadar askeri kendilerinden uzağa göndermezlerdi diye düşündüler. [Yani dağılırlar, birlik beraberlikleri kalmazdı. Ve iş orada biterdi. Böyle üzüntülü zamanda bu kadar askeri gönderdiklerine göre kim bilir daha geride ne kadar vardır!] Bu yüzden savaşmaya dahi cesaret edemeyip boyun büktüler.

    Sahabe-i kiramın hepsi, Hazret-i Ebu Bekri Sıddıka biat etti. Biat olduktan sonra buyurdu ki, ben sizin üzerinize vali kılındım. Halbuki, hayırlınız değil idim. Beni kabul edin. Hemen Hazret-i Ali kalkıp buyurdu ki:
    (Ya Sıddık, seni kabul etmeye veya red etmeye hiç kimsenin iktidarı ve iradesi yoktur. Çünkü Resulullah seni takdim etmiştir. Resulullahın geçirdiği makamdan seni kim alıkoyabilir, kim seni geride bırakabilir! Ya Eba Bekir! Allah Resulünün halifesi sensin. Resulullah emredip, (Ebu Bekir’e söyleyin, nasa imam olup, namaz kıldırsın) buyurdu. Resul-i ekremin razı olduğu bir kimseden, biz elbette razı olduk. Resulullahın dinimizdeki bir işte önümüze geçirip razı olduğu kimseden dünyalık bir iş için [yani halifelik için] hiç razı olmaz mıyız!) [Temhidi akaid]
    ~Ab-ı Hayat ~ bunu beğendi.
  5. Moderatör Taner

    Moderatör Taner Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    12 Ocak 2009
    Mesajlar:
    3.361
    Beğenileri:
    3.519
    Ödül Puanları:
    113
    Yer:
    Ankara
    Rızasına uygun olanı versin


    Ebu Bekri Sıddık son hastalığında buyurdu ki:
    Hilafeti kime bırakacağım konusunda, tekrar istihare ettim. Allah’tan diledim ki, bana rızasına uygun olanı versin. Bilirsiniz yalan söylemem. Hiçbir akıllı kimse de Allah’a kavuşma vaktinde [yani ölüm anında] kendine iftira yapılmasını arzu etmez ve müslümanları aldatmayı uygun bulmaz.

    Ey Resulullahın halifesi dediler, hiç kimsenin doğruluğunuza şüphesi yoktur. Buyurdu ki: Gecenin sonunda, uykum bana galip geldi, uyudum. Resulullahı gördüm. İki beyaz kaftan giymiş. O kaftanların eteklerini ben tutuyordum. O iki kaftan yeşil olmaya ve parlamaya başladı, bakanların gözlerini alırdı. Resulullahın iki tarafında, iki uzun boylu kimse vardı. Gayet güzel yüzlü idiler. Elbiseleri nur gibi ve bakanlara sürur verirdi. Resulullah bana selam verip, benimle müsafeha ederek, şereflendirdi. Mübarek elini benim göğsüme koydu. Bende olan ızdırap geçti.

    Buyurdu ki: (Ey Ebu Bekir! Sana kavuşma arzumuz artmıştır. Vakti geldi ki bizden yana gelesin.) Ben uyku içinde o kadar ağlamışım ki, ehlim haberdar olmuş bana sonra haber verdiler. (Ben de sizi özledim, ya Resulallah!) dedim. Buyurdu ki: (Yerine, bu ümmet için ümmetin adil ve sadıkı, yerde ve gökte herkesin rızasını kazanmış, zamanının temizi olan Ömer bin Hattabı geçir. Bu iki kişi senin vezirlerindir, dünyada, vefatın zamanında yardımcılarındır. Cennette komşularındır.)
    Ondan sonra bana buyurdu ki: (Fikir ve vehimden kurtuldun ve sen Sıddıksın. Gökte melekler içinde Sıddıksın. Yerde halk içinde Sıddıksın.) Dedim ki, ya Resulallah, anam-babam sana feda olsun. Bu iki kişi kimdir ki, bunların benzerini görmedim. Buyurdu ki: (Bu iki kişi Cebrail ve Mikail’dir.) Sonra gittiler. Ben uyandım. Yüzüm göz yaşından ıslanmış, aile efradım başımın ucunda ağlaşırlardı. (M.Ç.Güzin)
    ~Ab-ı Hayat ~ bunu beğendi.
  6. Moderatör Taner

    Moderatör Taner Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    12 Ocak 2009
    Mesajlar:
    3.361
    Beğenileri:
    3.519
    Ödül Puanları:
    113
    Yer:
    Ankara
    Kimin itikadı böyle değil ise


    Cabir bin Abdullah anlatır:
    Bir bedevi Hazret-i Ali’nin huzuruna gelip dedi ki: Ya emir-el müminin! Bana Ebu Bekir’den haber ver ki, o Cennette midir?

    Hazret-i Ali bundan dolayı üzülüp, buyurdu ki:
    Ya arabi, keşke, anan seni doğurmamış olsa idi. Resulullahın hayatında ve vefatından sonra, bu sözü hiç kimse söylemedi. Sen söyledin. Muhacirin ve Ensar arasında, şüphe yoktur ki, Ebu Bekri Sıddık, Resul-i ekremin hayatında veziri idi. Vefatından sonra halifesi idi. Ondan sonra her kimin itikadı bunun üzerine olmaz ise, o dalalettedir.

    Ey arabi! Resulullah Ebu Bekri Sıddıkı babası yerinde tutardı. Ebu Bekir Cennet ehlini, tıpkı, gökyüzündeki bir yıldızın, yeryüzünün ehlini aydınlattığı gibi aydınlatır.

    Ya arabi! Ebu Bekri Sıddık, vefatı anında bana dedi ki, benim canım ve gözümün nuru, ömrüm sonuna yaklaştı. Beni, Resulullahı yıkadığın o mübarek ellerin ile yıka. Kefene sar ve tabut üzerine koy. Cenazemi Resulullahın Ravda-i mukaddeselerinin kapısına koy. Ve de ki, ya Resulallah! Ebu Bekir kapıdadır. İçeri girmek için izin ister. Eğer kilit anahtarsız açılırsa, beni Seyyid-i âlemin mübarek arkası yanına defnedin. Eğer kilit açılmaz ise, beni Baki kabristanına götürüp, garipler kabristanına defnedin.

    Ya arabi, o halife-i Resulullah olan Ebu Bekri Sıddık dünyadan göçtü. Vasiyetini yerine getirip, techiz ettim. Ravda-i mukaddese kapısına götürdüm. İzin istedim. O saat kilit kendiliğinden açılıp, bir ses işittim ki, (Habibi habibe kavuşturun. Habibini çok özlemiştir) diyordu. (M. Ç. Güzin)
    ~Ab-ı Hayat ~ bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş