Hiç, Hiççilik, Hiç Olmak, Hiçin Felsefesi, Tasavvufta Hiç (2)

Konu 'İslam' bölümünde muhsin iyi tarafından paylaşıldı.

  1. muhsin iyi

    muhsin iyi Üye

    Katılım:
    31 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    129
    Beğenileri:
    49
    Ödül Puanları:
    29

    [​IMG]
    Hiç, Hiççilik, Hiç Olmak, Hiçin Felsefesi, Tasavvufta Hiç (2)
    İlk yazımızda ‘Hiç’ kelimesini ağırlıklı bir şekilde kullanınca daha sonra içimde buna bir itiraz yükseldi. Hâlbuki tasavvuf ve tarikat literatüründe bunun yerine ‘Fena’ terimi kullanılmaktaydı. O yazıda buna hiç değinmemem, bu terimi hiç kullanmamam daha sonra ilgili yazıda büyük bir eksiklik olarak görüldü. Gerçi ‘hiç’ ve ‘fena’ tasavvuf ve tarikat kültüründe birlikte kullanılmaktaydı ama ‘hiç’ genellikle bir aksiyonu, düşünce jimnastiğini, murakabe çeşidini ifade ederken ‘fena’ ve ondan türeyen fenafillâh bir hal ve makama işaret etmekteydi. Hiç aksiyonu, murakabesi insanı fenaya, o da fenafillâha götürür, şeklindeki bir düşüncede kelimeler yerli yerinde kullanılmıştır, diyebiliriz.

    Allah dostu olmak kolay değildir. Bir Müslüman ve mümin nefis sahibidir. Genellikle cehennemden korktuğu ve cenneti arzuladığı için haramlara karşı sabır gösterir, onlardan kaçar; ibadetlere de tahammül eder. Bu da onu maksadına Allah’ın izniyle ulaştırır.

    Allah dostluğu ise bunların üzerindedir. Nefis genellikle zikir ve rabıta nurları ile terbiye olunur. Bunun için bir Müslüman’ın günlük ibadetlerinin üstüne en az onun iki katı kadar daha nafile ibadetler eklenir. Yani zikir ve rabıta çok zaman alır. Bir de tasavvuf ve tarikat yolunda sünnet-i müekkede olan şeyler farz hükmüne geçtiği için ibadet hayatı hayli vakti işgal etmiş olur. Örneğin teheccüt namazı en başta bu kategoride yer alır. Tehecceüt namazı olmadan tasavvuf ve tarikat yolunda hal ve makam sahibi olmak mümkün değildir. Teheccüt namazı tasavvuf ve tarikat yolunda farz hükmündedir. Ayrıca kişinin işrak, duha, evvabin namzalarına da gücü ve imkânı yettiğince devam etmesi gerekir. Tabii bütün bunlardan önce üzerinde kaza orucu ve kaza namazı varsa bunların gereğini yerine getirmesi de gerekmektedir. İşte tüm bunlardan sonra nefis yavaş yavaş nurlarla terbiye olunmaya başlar. Belli bir dereceye gelindiğinde kişi bu nurları müşahede edebilir. Hatta ötesinde güneş gibi etrafa nur saçtığını da kalp gözüyle görebilir.

    Nurlar nefsi terbiye ettiği gibi cinni şeytanları da uzaklaştırır. Yani bu yolda cinni şeytanlarla mücadele de devreye girebilir. Tabii bu durum arizidir. Herkeste olmaz. Bu yoldaki kişilerin binde birinde olur. Zikrinde ve rabıtasında istikrar gösteren sofilere cinni şeytanlar pek yaklaşamazlar. Musallat olamazlar. Allah dostunu şeytanlardan koruyan şey, tecelli-i nurdur. Bu tecelli az veya çok olabilir. Az olduğu zaman cinni şeytanlardan gelen bazı sıkıntılara tahammül etmek gerekir. Çok olduğunda cinni şeytanlara büyük zararlar verilir. Onlar uzaklaştırılır. Bu tecellinin miktarını belirleyen şey, kişinin ibadetlere, özellikle zikre ve rabıtaya gösterdiği özen ve ayırdığı vakittir. Böyle cinni şeytanların musallatına maruz kalan sofi kardeşlerime tavsiyem zikir, rabıta, murakabe ile nur ve feyizlerini artırma yoluna gitmeleridir. Onların elinden kurtulmada başka bir yol yoktur. Bu, büyük bir cihattır.

    Nurlarla bezenen ruhtur. Nefis, ruhtan uzak değildir. O da bunda hisse sahibi olur. Ruhun nurlara kavuşmasının nedeni, ibadetlerle, özellikle zikir ve rabıta ile beslenmesidir. Bu sayede ruh ve manevi organları olan letaiflerin emir âlemine yükselmesi gerçekleşir. Letaifler emir âlemindeki yerlerine vardığında sinyal olarak kendine has bir nur rengi ile kendisini belli eder. Bu da gözler kapatıldığında müşahede olunur.

    Nefis nurlarla uzun bir süre terbiye olunduktan sonra kişide kötü olan ahlaklar yok olmaya başlar. Kişinin nefsi yavaş yavaş Allah rızası için ibadet etme yoluna koyulur. Yani cehennem korkusu ve cennet arzusu ile ibadetten ziyade Allah (c.c.) muhabbeti devreye girer. Bunun neticesinde Allah’ın güzel isimleri ve sıfatları o kişide tecelli ederek kişi üstün ahlaki vasıflara, faziletlere ulaşır. Bu yüksek hal ve makamlara fenafillâh ve bekabillah denir. Velilik nefsi bu makamlara ulaştırmakla mümkün olur.

    İlahi nurları müşahede etmeden, bu nurlarla şeytanları nefsinden uzaklaştırmadan, ruh ve onun manevi organları olan letaifler emir alemindeki ilgili yerlerine ulaşmadan, nefis tecell-i nurla ( tecell-i nur, tıpkı güneş aydınlığında ve yalımlarında oluşan nur hali) yoğrulmadan, nefisteki kötü ahlaklar yok olmadan, tüm bunlardan sonra Allah’ın güzel isim ve sıfatlarından bazıları kişide yüksek ahlak ve faziletler olarak tecelli etmeden ve müşahede olunmadan velilik mümkün olamaz.

    Nefis hiçbir zaman yok olmaz. Kişi veli de kutup da olsa onda yine nefis vardır. Fakat bu nefis artık terbiye görmüştür. Nefsin fena hali ile anlatılmak istenen şey, nefsin terbiye görmesidir. Onda bazen günah işleme arzusu uyansa da bu hemen nefis sahibi tarafından fark edilir, engellenir. Ona bu manevi güç verilir. Şayet bir günah işlendiğinde ısrar edilmez, tövbe yoluna gidilir. Veliler günahtan masum değillerdir.

    Yüce Allah (c.c) insanı Kendisine kul yapmak üzere yaratmıştır (bk. Zariyat suresi, 56). Nefis tasavvufi terbiye yolu ile bu dünyadan yüz çevirince ibadetlere yönelir. Böylece yaratılış amacına ulaşmış olur.

    Fena halinde ne meydana geliyor ki velilik bu makamda başlıyor? Nefis hiç olduğunu algılamaya başladığında beraberinde yüce Allah’tan (c.c.) gelen bir muhabbet baş gösteriyor. Nefis fena hali ile ayna gibi saflaşıyor. Yüce Allah’ın güzel isim ve sıfatlarının tecelli olacağı bir duruluğa, berraklığa ulaşıyor. Bu durum da Allah’ın muhabbeti ve rızasına vesile oluyor.

    Yüce Allah (c.c.) fena halini yaşayan kuldan niçin hoşnut olmakta, fena halini yaşayan bir kula karşı niçin bir muhabbet duymaktadır? Fena hali ölüm halini andırır. Bu manevi makam ve hali elde etmek için nefisle büyük mücadele etmek, savaşmak gerekmektedir. Bu da her babayiğidin üstesinden kalkacağı bir şey değildir. Büyük bir fedakârlık ve feragat gerektirmektedir. Allah’ın (c.c.) fena halini yaşayan kişiye karşı muhabbet duymasını şu misalle yakından kavrayabiliriz: Kendilerini çok sevdiğimiz eş ve dostlarımıza şöyle bir baktığımız zaman onları bu kadar çok sevmemizin en başlıca nedenini şu olguda görürüz. Onlar kimi konularda bize baş eğmekte, sözümüzü dinlemekte ve bizlere itaat etmektedirler. Yani nefislerini bazı konularda bizden üstün tutmamaktadırlar. İşte eş ve dostlarımıza olan muhabbetin sırrı buradadır. Yüce Allah da nefsini fena kılan kuldan böyle hoşnut olmakta, ona karşı muhabbet duymaktadır. Çünkü fena halini yaşayan bir kul, yüce Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına gönül rızası ile uyar. Bunlar karşısında en ufak bir benlik hali göstermez. Allah’a tam anlamıyla teslim olur.

    Nefsin fena halinde yüce Allah’ın (c.c.) muhabbeti de tecelli ettiği için bu makamdaki kişi Allah dostluğuna nail olmaktadır.

    Fena halini somut olarak anlamamız için bir zamanlara yaptığımız günahlara daha sonra tövbe etmeyi kafamızda canlandırmamız yeterlidir. Nefis o zamanlar nasıl o günahlara koşuyordu? Daha sonra Allah’ın hidayeti ile nasıl o günahlardan uzaklaştı? Değişen ne oldu ki, nefis o eski günahları artık işlemiyor? Adeta o nefis fena (yok) oldu da, yerine başka bir nefis geldi. Tövbe ile bir insan eski nefsini öldürüp toprağa gömdüğü gibi yeni bir nefis sahibi de olmaktadır. Allah’ın rüya âleminde de bunu böyle yaratması manidardır. Gerçekten rüyada ölü olarak görülen kişiye genellikle tövbe nimeti Allah’ın izni ile erişir. Yani rüyalarda ölü olarak görülen kişinin tövbe edeceği, Allah’ın rızasına uygun yeni bir hayatı yaşayacağı umulur.

    Fena halinin fenafillâha basamak oluşu ise şu şekilde anlaşılabilir: Kişi için artık dünyanın mubah, helal olan şeyleri bile zevk vermez hale gelir. Elbette Allah’ın nimetlerine şükür gerekir. Bunun için de onlardan yararlanılır. Fena halini yaşayanda bu da vardır. Bu işin bir yönüdür. Ama fena halini yaşayan sofide bu nimetlerin olması ile olmaması indinde eşit hale gelir. Kalbi Allah aşkı ile o kadar meşguldür ki, gözüne ibadetlerden başka bir şey görünmez olur. Şeytanlar onu dünya ile kandırmada büyük bir acziyet yaşamaya başlarlar.

    Nefsi fena haline erdirmeden Allah dostluğu söz konusu olamaz. Nefis de öyle dünya zevklerini kolaylıkla terk edemez. Haramları değil mubah, helal olanlarını kastediyorum. Bu tıpkı şuna benzer: Bir tüccarsınız. Elinizdeki malı para ile değiştiriyorsunuz. Kar elde ediyorsunuz. Nefis bundan elbette zevk alır. Ama elinizdeki malı kaybederseniz, çaldırırsanız veya az bir paraya, daha doğrusu zararına satarsanız nefsiniz bundan hoşlanmaz. Bunun gibi nefsin Allah aşkı ve rızası için dünyadan yüz çevirmesi de Allah’ın nimetleri ile olmaktadır. Bu nimetleri tüccarın kar olarak kazandığı paralara benzetebiliriz. Bu nimetler olmasa hiçbir insanın Allah yolunda ilerlemesi, dostluk kazanması mümkün olamazdı.

    Tasavvuf ve tarikat yolunda tüccarın karını temsil eden paraların yerini tutan şeyler, nur ve feyzdir. Çoğu kişilere bu kelimeler soyut birer anlama gelir. Hâlbuki tasavvuf ve tarikat yolunda nur ve özellikle feyz somut bir anlama sahiptir. Yani bu yoldaki kişiler kalp ve letaif noktalarında feyzi algılarlar. Varlığını hissederler, onunla çeşitli hoş halleri de yaşarlar. Bu kalpte algılanınca çeşitli cezbe ve vecd halleri meydana getirir. Nurları müşahede etmek çok ileri makamlarda, hallerde söz konusudur. Bu, belki elli binde, yüz binde bir sofiye nasip olur. Ama feyz sofi için ilk ayda bile hemen algılanabilir. İşte sofiler kalpte ve letaif noktalarında varlığını somut olarak hissettikleri bu feyizle nefislerini ikna edip dünyadan yavaş yavaş yüz çevirip Allah aşkına ve rızasına yönelirler. Dünya nimetlerinden aldıkları zevkten daha büyük ilahi zevklerle mutmain olurlar. Eğer nur ve feyz bu yolda mükâfat olarak sunulmasaydı hiçbir nefis sahibi bu yola giremezdi. Girmeye de güç ve takat bulamazdı. Çünkü nefis karşılıksız hiçbir şey yapamaz. O şekilde dizayn edilmiştir. Yüce Allah (c.c) bu nimetlerle, yani nur ve feyz ile nefis sahibi kullarını ilahi aşk yolunda yürütmektedir. İnsanların gözlerinde büyüttükleri ibadetleri sofilere ilahi feyz ve nurla kolaylaştırmakta ve bunlardan zevk almalarını sağlamaktadır. İlahi feyz kalbe düşünce cezbe ve vecd halleri meydana gelir, bu da her ibadete çok büyük bir zevk katar. Haz sağlar.

    Sofi makamı ilerledikçe nur ve feyz ile meydana gelen zevkten daha çok hisse sahibi olur. Öyle ki tüm letaifleri açıldığında ilahi aşk şarabı ile mest olur. İbadetler sırasında adeta kendinden geçer. İlahi aşk şarabından sarhoş olmak hayali bir şey değildir, yaşanan bir olgudur. Ruhsal bir gerçekliktir.

    Kalbinde feyzi algılamayan kişiler, tasavvuf yolunun meşakkatlerine fazla katlanamazlar. Kısa zamanda bu yolu terk ederler. Az da olsa kalp tarafında feyzi algılayan bir sofi ileri halleri ve makamları büyüklerin kitaplarında okuyunca daha bir şevke gelir. Onları yaşamak ister. Kendinde manevi bir güç ve kuvvet bulur.

    İnsanın kendi nefsine, eşyaya, dünyaya Hiç/Fena nazarıyla bakması kolay değildir. Bu iş o kadar kolay olsaydı tasavvuf ve tarikat yoluna giren herkes makam ve hal sahibi olurdu. Bir imam bilirim. 25 yıldır tasavvuf ve tarikat yolunda olduğunu söyler. Zikrini de daima çektiğini, rabıtasını da pek ihmal etmediğini belirtir. Ama kalbinde zerre kadar bir hal mevcut olmamıştır. Beri tarafta yüzlerce içki içme, zina gibi kebairden tövbe etmiş insana rastladım. Tasavvuf ve tarikat yoluna girer girmez onlardan çoğu birkaç ayda, hatta birkaç haftada hal sahibi olmuşlar, feyzi kalp bölgesinde hissetmişlerdir. Cezbe ile ortalığı inletmişlerdir. Bu durum beni her zaman şaşkınlığa sevk etmiştir. Bir tarafta günahtan uzak ve ibadetlerinde olan bir imam diğer tarafta günaha batmış kişiler... Nasıl oluyor da tövbe eden birisi ömrünü İslam yolunda harcayan bir kişiyi bir anda geçebiliyor?.. En sonunda şöyle bir düşünce ile bu meseleyi çözdüğüme inanmaktayım: Manevi haller kalp dahil diğer letaiflerin Allah’a doğru yükselmesi ile meydana gelmektedir. Nefis bu dünyaya, eşyalara gereğinden çok bağlandığı zaman bu manevi yükselme istenilen oranda gerçekleşmemektedir. Bir insan namazında niyazında olsa da, tasavvuf ve tarikat yoluna intisap etse de, yani virdi ve zikri olsa da, o kişi nefsini Hiçle/Fena ile terbiye etmediği sürece çok az, belli olmayacak derecede, yani manevi halleri açık bir surette yaşamayacak oranda bir ilerleme kat etmektedir. Beri tarafta bir sarhoş veya büyük günahlara batmış bir kişi tövbe edip bir mürşid-i kâmile bağlı olduğu anda nefsini ve dünyayı bir hiç olarak gördüğü için ruhu, dolayısıyla letaifleri bir anda yükselerek yüce makamlara ulaşmakta, böylece ilgili kişi bazı manevi halleri kısa zamanda yaşayabilmektedir. Nefis hiç/fena halleri ile terbiye edilmediği sürece ruhu ve letaifleri elinde tutmakta, onların yükselme hızlarını çok yavaşlatmaktadır.

    Tasavvuf ve tarikat yolu aşkla geçilirse kolay olur. Akıl ve mantık bu yolda pek iş görmez. Bir sarhoş zaten tövbe etmeden önce de genellikle dünyaya pek değer vermez. Nesi var nesi yoksa bu yolda harcar. Dünyayı gözden çıkarır. Tövbe edip hak yola girince onun bu hayat felsefesi ona üstün hal ve makamları kazandırmakta büyük yararlar sağlar. Zira nefsine ve dünyaya hiç/fena nazarıyla bakması onun için büyük bir problem teşkil etmez. Bakıyorsunuz ilahiyatta akademik kariyeri olan bir hoca tarikat münkiri oluyor. Yani tasavvufi halleri yaşayamayınca inkâr yoluna gidiyor, bu yoldaki kişileri tekfir ediyor. Geçmişi büyük günahlarla dolu olup da tövbe edip bir mürşid-i kâmilin eteğine yapışmış bir insan kadar bile olamıyor. Onun tırnağına bile ulaşamıyor. Aklıyla mantığıyla, ilmiyle tasavvufi halleri anlayamıyor. Adeta gözlerine, basiretine bir perde çekiliyor. Evliyaları inkâr edince bu sefer peygamberlerin hallerini ve mucizelerini anlayamıyor. Peygamberin (s.a.s) mucizelerini inkâr ve tevil yoluna sapıyor. Bu konuda da gizli gizli şüpheler başlıyor. İmanına kurt giriyor. Ama tabii işi icabı bunları saklı tutması gerekiyor. Pek dışa vurmuyor. Tasavvuf münkirlerinin peygamberle (s.a.s) ilgili vesveselere tutulmadan, hatta şüphelere düşmeden bu dünyadan göçmeleri pek enderdir, zordur. Allah (c.c.) cümlemizi bu dünyadan imanla ahrete göçmeyi nasip eylesin. Âmin.

    Nefsi hiç/fena haline ulaştırmanın en kestirme yolu rabıtadır. Rabıtanın nefse ağır gelmesinin nedeni de budur. Çünkü onda nefis için hiç/fena dersi vardır. Çoğu kişi zikirden zevk alır, virdini pek aksatmaz. Ama rabıtayı ihmal eder. Rabıta sırasında büyük bir hoşnutsuzluk duyar, yaşar. Bunun en temel nedeni rabıtanın nefse hiç/fena dersini eksiksiz ve en etkili bir şekilde vermesidir. Rabıta ile kişi kendi nefsini şeyhinin nefsinde fani kılmaya çalışır. Onun içindir ki fenafillâhın mukaddimesi fenafişşeyhtir. Fenafişşeyh olmadan fenafillâha erişmek mümkün değildir.

    Rabıta baştan aşağı nur kesilen şeyhin hallerini kendi üzerine almaktan ibarettir. Ruh ve letaifler kendisi ile iletişime geçen kişilerle bir zaman sonra kontak kurarlar. Şeyh ruhunu ve letaiflerini emir âlemine yükselten ve ulaştıran kişidir. Rabıta vasıtası ile onu düşünen ve hayal eden kişi de ruh ve letaiflerini şeyhinin ruh ve letaiflerinin gölgesine koymuş olur. Böylece rabıta yapan kişi kısa zamanda yüksek haller yaşar ve makamlara ulaşır.

    Ruhun ruhla olan iletişimi cep telefonlarının kartlarının istasyonlarla ve uydularla olan bağlantısından aşağı değildir. Ruhu materyalist bir anlayışla tanımlayan kişiler, maalesef rabıtayı anlayamıyorlar, kavrayamıyorlar. Allah’tan ilahi bir nefha olan ruh, dünya kanunlarının dışında pek çok özelliğe sahiptir. Rabıta ile onun sadece bir gizli özelliğinden istifade edilir. Rabıta sırasında ruh ve onun manevi organları olan letaifler, şeyhin ruhuna, letaiflerine vasıl olur ve onlardan yararlanır. Sofi bunları bilmez ve anlamaz. Ama bu yolda ileri makamlara ulaşınca rabıtanın sırları ona açılır.

    Rabıtanın en etkilisi telebbüsü rabıtadır. Çünkü onda nefsi sıfırlamak söz konusudur. Bu rabıtayı kısaca ifade etmek gerekirse, kendini şeyhin yerine koymak olarak tarif edebiliriz. Hem sureten hem sireten kendini şeyhle özdeşleştirmektir. Şeyhi bir elbise gibi üstüne giyinmektir. Zaten kelime olarak telebbüsünün anlamı budur. Bu çeşit rabıta her zaman, her iş sırasında yapılabilir. Bundan elde edilen kazanç çok büyüktür. Tek başına bile bu rabıta insanı maksada ulaştırabilir.

    Her şeyde olduğu gibi ibadetler sırasında da ibadetlerden en azami şekilde yararlanmak gerekir. Bunun çaresi de ibadetler sırasında nefse hiç/fena halini murakabe etmekle olur. Bir kişi rabıta ve zikir sırasında nefsini hiç/fena kılarsa o rabıta ve zikir maksimum seviyede gerçekleşmiş demektir. Keza namazda bunu gerçekleştirirse hem vesveseden kurtulmuş olur hem de namazı çok feyizli ve nurlu olur.

    Yaşanan manevi hal ve makamları başkalarına anlatmak doğru değildir. Kişide kaldıramayacağı bir enaniyet duygusu meydana getirebilir. Nefis ucba düşünce bundan kurtulması çok güç olmaktadır. Bir de nazara uğrayabilir. Zira insanlar birbirlerine çok kolay nazar edebilirler. Nazar, hasetten doğar. Bu farkına varmadan herkeste olabilir. Hatta baba ve anneler farkına varmadan evlatlarına bile yapabilirler. Üstün hal ve makamlar her nefsin gıpta damarını celbederek ona sahip olanları güçlü nazarlara maruz bırakabilir. Bu konularda söz söylenecekse mutlaka mürşidinden izinli olmak gerekir.
    Yüce Allah (c.c.) ilmimizi ve nurumuzu artırsın. Âmin.
    Muhsin İyi

Sayfayı Paylaş