Hristiyan Ve Yahudiler Cennete Girebilecek mi?

Konu 'Dini Bilgiler' bölümünde Lethe tarafından paylaşıldı.

  1. Lethe

    Lethe Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    12 Nisan 2010
    Mesajlar:
    8.551
    Beğenileri:
    8.201
    Ödül Puanları:
    113

    [​IMG]

    İslamiyet'ten haberi olduğu halde iman etmeyen, Müslüman olmayan ve Müslüman olmadan ölen Yahudi ve Hristiyanlar da ebedi cehennemde kalacaklardır.

    Cehennemin de mertebeleri, dereceleri bulunmaktadır. Ateist de ebedi cehennemde kalacak, ancak bir Hristiyanla aynı tabakada olmayabilir. Cehennemde insanlar aynı azabı çekmeyecek, kimisininki daha fazla kimsi daha az olacak.

    Hristiyan veya her hangi bir gayri müslimin hidayete ermesi için dua etmek caizdir. Bu kimselerin en fazla ihtiyaç duydukları dua budur.

    Gayri müslimlerin doğacak olan çocukları veya buluğa ermemiş olan çocukları masum ve günahsız olduklarından, onlar için de dua edilebilir.
    Murat AKSOY bunu beğendi.
  2. Lethe

    Lethe Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    12 Nisan 2010
    Mesajlar:
    8.551
    Beğenileri:
    8.201
    Ödül Puanları:
    113
    Bakara Sûresinin 62. âyet-i kerîmesi olan :

    ''Şüphesiz o kimseler ki iman etmiştirler, bir de o kimseler ki Yahudi olmuşturlar, ayrıca Hristiyanlar ve Sâbiîler; (bunlardan) her kim Allâh'a ve o son güne inanmış, salih bir amel de işlemişse; onlar için Rableri nezdinde ecirleri vardır. Onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve ancak onlar mahzun olmayacaklardır.'' âyet-i kerîmesiyle, Mâide sûresi'nin 69. âyet-i kerimesi olan:

    ''Şüphesiz o kimseler ki inanmışlardır, o kişiler ki Yahudi olmuşlardır, birde o Sabiîlerle, Hristiyanlar; İşte (bunlardan) her kim Allâh'a ve o son güne inanır, ayrıca sâlih bir amel de işlerse, artık onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve ancak onlar mahsun olmayacaklardır ''

    âyet-i kerîmesini yanlış yorumlayan bir takım İlahiyat prof'ları, Yahudi ve Hristiyanların Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem )'e inanmadan sadece Allâh'a ve âhirete inanmakla cennete girebileceklerini hükmetmişler, böylece kendileri kafir oldukları gibi bu fikirde kendilerine uyanları da küfre sokmuşlardır.
    Evvela şunu ifade edelim ki :

    Burada îman şartlarından ikisi zikredilmişse de bu, iki şarta îmânın kurtuluş için yeterli olacağı anla.mına gelmez. Zîrâ başka bir âyet-i kerimede:

    ''Her kim Allâh'ı, Meleklerini, Kitaplarını, Peygamberlerini ve o son günü inkâr ederse, muhakkak ki o,(dönüşü düşünülemeyecek şekilde) pek uzak bir sapmayla (hak yoldan) sapıtmıştır. (Nisa Sûresi 136 ) buyrulmuş olması, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman etme şartlarından birini ihlal edenin haktan uzaklaştığını göstermekte yeterlidir.

    Dolayısıyla burada îman şartlarından iki önemli husus açıklanmış, diğer şartlar da bunların zımnında değerlendirilmiştir. Aksi takdirde Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri arasında bir çelişki olduğunu düşünmemiz lazım gelir ki, bu da bizi Kur'ân-ı Kerîm'in Allâh-u Te'âlâ 'dan başkası tarafından tertip edildiğini düşünmek gibi kâfir edici bir zanna sürükler.

    Nitekim Allâh-u Te'âlâ :
    (Habîbim! Allâh'ın. senin hakkındaki şâhitliğine dâir şüphelerinden kurtulmak için) hâlâ mı Kur'ân'ı iyice düşünmeyecekler? Eğer (kâfirlerin iddia ettiği gibi) o (Kur'ân-ı Kerîm), Allâh'tan başkası tarafından (yazılmış) olsaydı, elbette içerisinde (nazım bozukluğu ve mânâ çelişkisi gibi) birçok ihtilaf bulurlardı. (Nisa Sûresi: 82) buyurarak, Kur'ân-ı Kerîm'de çelişki bulunmamasını, onun Kendisi tarafından indirilmiş olduğunun en bâriz bir delili olarak öne sürmüştür.
    Dalâletten kurtulmanın şartlarından biri de peygamberlere îmân etmek iken, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e îmânı olmayan kimselerin sadece Allâh’a ve âhirete inanmakla kurtulabileceklerini söylemek, Kur'ân-ı Kerîm'in bir çok âyetinin açık beyanları reddetmekten başka bir mânâ taşımaz.

    İşte bu âyet-i kerimeyi on üç asırdan beri bu görüşe göre tefsir eden tüm müfessirler, burada zikredilen iki şartın hasr için olmadığını, yani kurtuluş için bu iki şartın yeterli olmadığını, Zîrâ diğer âyet-i kerîmelerde başka şartlarında zikredildiğini, Kur'ân-ı Kerîm âyetleri arasında bir çelişki olmayacağına göre, burada da bu şartların geçerli olduğunu söylemiştir.
    Ama son devirde Ezher’in başına belâ olan ve masonluğa intisabı belgelerle tescilli olan Abduh ve onun batıl görüşünün izleyicisi olan Süleyman Ateş bir de onların bu yanlı görüşünü naklederek tanbura bir nağme daha ilave eden Hayreddin Karaman, Ahmet Şahin ve Bekir Karlıağa gibiler, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'in, sahabenin ve onüç asır ulemasının cumhurunun görüşüne zıt bir beyanda bulunmuş ve:

    ''İmân şartları Yahudi ve Hristiyanlar için ikidir, onlar sadece Allâh’a ve âhirete inanmakla cennete girebilirler'' diyerek büyük bir iftira ortaya çıkarmışlardır.
    İşte biz elinizde olan bu eserde bunların bu görüşünün ne kadar yanlış olduğunu âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ışığında sizlere anlatmaya çalışacağız.
    Evvelâ şunu ifade edelim ki îman şartları hiçbir kula göre farklılık arz etmez, herkesin altı esasa inanması şarttır ki bunların beşi Kur'ân-ı Kerîm ile, kadere inanma şartı ise, Hâdid Sûresinin 22. ve Kamer Sûresi 49. âyet-i kerîmelerinin işaretiyle sahih hadîs-i şerîflerle, özellikle Cibrîl hadisi diye bilinen meşhur hadîs-i şerîfle (Müslim,İman:1 no:8,1/37) sabittir.
    Ama:

    ''O Rasul size ne verdiyse onu alın” (Haşr Sûresi:7) Âyet-i kerîmesi göz önünde bulundurulduğunda kadere îmânında âyetle sabit olduğu anlaşılır.
    İleride müstakil başlıklar altında delilleriyle birlikte zikredeceğimiz muhtevayı okuduğunuzda daha iyi anlayacağınız gibi, Allâh-u Te'âlâ :

    '' Meleklerini, kitaplarını ve peygamberlerini inkâr edenlerin dalâlette kaldıkları’’nı (Nisâ Sûresi:136)
    ''Allâh ile peygamberlerinin arasını açmak isteyerek ‘Kimine inanırız, kimine inanmayız ‘diyenlerin gerçek mânâda kâfir olduklarını ve onlara alçaltıcı bir azap hazırladığını’’ (Nisâ Sûresi:150-151) ve:
    ''Ehli kitap da olsalar kâfirlerin cehennemde ebedî kalacakları’’nı (Beyyine Sûresi:6)
    Kur’ân âyetlerinde sarih ifadelerle beyan etmişken zerre kadar îmân ı olan bir Müslüman:
    ''Ehli kitap iki şarta inanmakla cennete girebilir’’ nasıl diyebilir?!
    Şimdi insafla düşünecek olursak, bu ayetlerde zikredilen iki şart yeterli olacak olsaydı o zaman şunu hesap etmemiz gerekmez miydi ki bu iki şartın içerisinde Rasulullah (Sallahu Aleyhi ve Sellem)’e inanma şartı zikredilmişse de burada aynı zamanda peygamberlere ve kitaplara iman şartları da bahsedilmemiştir.
    O zaman adama:
    ''Yahudiler Musa (Aleyhisselam)’a ve Tevrat’a inanmasalarda sadece Allâh’a ve âhirete inanmakla cennete girebilecekler mi, Hristiyanlar da İsa (Aleyhisselam) ve İncil’e inanmadan cennete girebilirler mi ? ’’ diye sormazlar mı!
    Buna cevaben :
    ''Evet girebilirler’’ denilirse,
    Biz de: Peki, Musa (Aleyhisselam)’sız ve Tevrat’sız Allâh’ı ve âhireti nereden duyacaklar.’’ diye sorarız.
    O zaman: ''Allâh’a ve âhirete inanma şartlarına Musa (Aleyhisselam)’a ve Tevrat’a inanma şartları da dahildir’’ diyecek olurlarsa da, bu sefer de biz:
    ''Açıkça zikredilmemiş olan bu şartları dahil ediyorsunuz da, diğer ayetlerde Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e inanmaları gerektiği açıkça zikredilmişken, siz bu tercihi neye göre yapıyorsunuz ?'' diye sorarız.
    Ayrıca Allâh’a ve âhirete inanan Ehli Kitab cennete girecek olsa, peki biz cennete gidecek bu adamlarla, onları cizyeye bağlayıncaya kadar savaşmakla niye emrolunduk.

    Nitekim Allâh-u Te’âlâ:
    ''O kendilerine kitap verilmiş olan kimselerle savaşın ki, onlar ne Allâh’a, ne de o son güne inanmazlar, Allâh’ın ve Rasûlünün haram ettiği şeyleri yasak görmezler, hak (olan islam) dîni(in) de din olarak kabul etmezler, tâ ki onlar zelil (ve hakir) kimseler halinde cizyeyi (bizzat kendileri) elden versinler !''(Tevbe Süresi:29) buyurmuştur.

    Eger onlar : ''Kendileriyle savaşmakla emrolunduğumuz Ehli Kitab Allâh’a ve âhirete inanmayanlardır’’ diyecek olurlarsa, o zaman biz : Âyet-i kerîmede kendileriyle savaşmamız emredilen Ehli kitab’ın vasıfları sayılırken :
    “Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in haram kıldığını haram görmeme” ve ''Hak din olan İslâm’ı din olarak kabul etmeme’’ vasıfları açıklanmıştır.
    Bundan da anlaşıldığına göre Ehli Kitab’ın dünyada savaştan, âhirette de cehennem den kurtulmaları için sadece Allâh’a inanmaları yeterli değildir.
    Bununla birlikte tüm iman şartlarına inamaları, Allâh ve Rasûlünün haram kıldıklarını haram görmeleri ve :

    ''Allah katında muteber din ancak İslâmdır’’ (Al İmran Süresi:19) Âyet-i kerîmesinde açıklanan hak dîni de din olarak kabul etmeleri gerekmektedir.
    Demek ki Ehli kitab’ın kurtuluşları için İslâm’a girmekten başka çareleri yoktur. Aksi taktirde Allâh-u Te’âlâ bu âyet-i kerîmede, Allâh ve Rasûlünün haramlarını haram kabul etme ve hak dini kabullenme şartını getirmeksizin: ''Allâh’a ve âhirete inanmayanlarla savaşın’’ demekle yetinirdi. ama böyle yapmayıp da ''Allâh’a ve ahrete inanmaları onları kurtarmaz, Allâh ve Rasûlünün haramlarını haram kabul etmez ve hak dini kabullenmezlerse onlardan cizye alıncaya kadar kendileriyle savaşın’’ buyurunca, Yahudi ve Hristiyanların kurtuluşlarının iki cihanda da ancak İslâm’a girmekle mümkün olacağını anlamış olduk.
    Sahih kaynaklarda İbni Ömer (Radyallahu Anhuma)’dan naklen rivayet edilen :

    ''İnsanlar, Allâh’tan başka hiçbir ilah olmadığına, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in de Allâh’ın Rasûlü olduğuna şahitlik edinceye, namazı dosdoğru kılıncaya ve zekâtı verinceye kadar, onlarla savaşmamla emrolundum.
    İşte bunu yaptıkları zaman kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar, ancak (adam öldürenin kısas yoluyla öldürmesi ve nisaba malik olanlardan zekât alınması gibi) İslam hakkı müstesna ! (ama dilleriyle imanı ikrar edip, icraatlarıyla da İslam’ı tatbik ederken, içlerinde kafirlik gizlemişlerse, Müslüman görünmeleri ahirette onlara fayda vermez. Çünkü ahiretteki ) hesapları Allâh’a kalmıştır.’’ (Buhari,İman:15, no:25, 1/17) hadîs-i şerîfi de bu söylediklerimizi destekler mahiyettedir.

    Zira Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zikredilen şartları yerine getirmeyen bütün insanlarla cihad etmekle emrolunmuştur ki Ehli kitab da bu genel mefhuma dahildir.

    Ayrıca ileride müstakil bir babta değerlendireceğimiz gibi, bu hadîs-i şerîf bir insanın Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in peygamberliğine inanmakla da kurtulamayacağını, buna ilaveten İslam’a girip İslâm şartlarını da yerine getirmesi gerektiğini açıklamış olmaktadır.
    Bu babı sonlandırırken, diyalogçuların ilmine çok itimat ettiği ve tefsirini neşrettiği merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın bu Âyet-i kerîmeyi nasıl tefsir etmiş olduğuna bakmamız faydalı olacaktır.
    İnsanlar Adem’in sulbünden yeryüzüne indikleri zaman Cenab-ı Allâh kendilerine :

    ''Eğer Ben’den size bir hidayet gelir de kim benim hidayetime uyarsa, işte onlara herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü de çekmeyecekler.’’ (Bakara Süresi:38) buyurarak, herhangi bir zamanda kendilerine gelecek olan hidayetine uymaları şartıyla bu müjdeyi vaad etmemiş miydi ?

    İşte Adem’in tevbesinin semeresi olan o ilahî va’d, ebediyete kadar sürüp gidecek bir genel kanundur, bu âyet de bu ilahî kanunun bir inkişafıdır.
    Şu halde Yahudiler gibi zillet ve meskenete düşenler ve Allâh’ın gazabına uğramış olanlar bile her ne zaman tevbe eder, Allâh’a ve âhiret gününe ciddî mânâda imân ederek, Allâh’ın son zamanda gönderdiği hidayete uyar ve ona göre Sâlih amel işlerlerse o gazaptan kurtulurlar ve Allâh katında ecir ve mükafat bulurlar. Sonuçta bu Âyet-i kerîmenin sırrına mazhar olarak, korku ve hüzünden kurtulurlar.
    Lâkin bundan yararlanmak için görünüşte yani insanlar arasında mü’min ve Müslüman sayılmak yetmez hatta belli bir süre Sâlih kişi olarak yaşamış olmak da kâfi gelmez. O îmanda sebat edip, güzel bir sonla gitmek, yani son nefeste îman ve güzel amel ile Allâh’a kavuşmak lâzımdır.
    Bu sürenin baş tarafında:

    ''İşte onlar Rabblerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve gerçekten kurtuluşa erenler de ancak onlardır.’’(Bakara Süresi: 5) müjdesinin kimlere mahsus olduğu bilinmektedir ve bunda:
    ''Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inanlar.''(Bakara Süresi: 4) şartı da bulunmaktadır.
    Bunun için âhirete îman ve gerçek anlamda yakîn de bütün peygamberlerle birlikte Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem )’e ve ona indirilen kitaba îman etmiş olanlara mahsus bulunduğu tebliğ edilmişti. Şu halde:
    “Allâh’a ve âhiret gününe îman eden” cümlesiyle beyan buyrulan gerçek îmanın, Muhammed (Sallalâhu Aleyhi ve Sellem)’in peygamber olarak gönderilmesinden sonra Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in sonuncuları olduğu bütün peygamberlere ve kitaplara îmanla tefsir edilmesi lazım geldiğinde hiç şüphe yoktur.
    Zaten bu âyetin bilhassa bu noktadan İsrailoğulları’na hitap şeklinde kısa bir ifade olup, bütün bu açıklamaların İslâm dinine davet sadedinde ve:
    ''Sizin yanınızda bulunan kitabı doğrulayan bu kitaba (Kur’an’a) îman edin ve onu ilk inkâr eden olmayın !’’ (Bakara Süresi:41) İlâhî emrini desteklemek için gelmiş olduğunda şüpheye yer yoktur.
    Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in peygamberliğinden önce Allâh’a ve âhiret gününe îman eden ve iyi amel işleyenler bile Tevrat ve İncil hükmünce geleceğin büyük peygamberine îman ile mükellef idiler ki buna işaret olmak üzere:

    ‘’Ahdimi yerine getirin.’’ (Bakara Süresi:40) buyrulmuştu.
    Böyle iken Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in peygamberliğinden sonra onu inkâr edenler arasında gerçek îman ehli bulunduğu varsayımına imkan kalır mı ?

    Allâh’a ve hesap gününe îmanı bulunan ve bu îman ile mütenasip salih amel işleyecek olan kimselerin Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in peygamberliğini inkâr etmelerine imkan tasavvur olunabilir mi?
    Tarih sayfalarının şahitliğinde Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in peygamberliğinden daha açık, daha belirgin hangi peygamberlik vardır?
    Şu halde gökyüzündeki yıldızlardan bazılarını kabul edip de güneşi inkâr edenlerin Allâh’a karşı îmanlarında ciddiyet ve samimiyet tasavvur etmek, hak inançla bağdaştırılamayacak bir çelişki teşkil eder.
    Dikkat çekici olan şey şudur ki, bu âyette îman, biri insanlara nazaran zahirî, digeri Allâh katında geçerli olan hakikî îman olmak üzere iki defa zikredilmiş ve her şeyden önce ''İman edenler’’ sözü, Yahudilere, Hristiyanlara ve Sabiîlere mukabil (karşılık) tutulmuştur.

    Bundan anlaşıldığına göre bu üçü, Kur’ân’ın söz konusu ettiği îmânın mutlak olarak dışındadırlar. Bununla beraber zahirî îman sahipleri bunlarla eşit tutulmuş ve hepsinin kurtuluşu kamil iman ve Salih amel şartına bağlı gösterilmiştir.
    Demek ki, gerek zahirî mü’min olan Müslümanlar, gerek Müslümanların dışında kalan Yahudi, Hristiyan, Sâbiîler ve diğerleri Kur’ân’da yer aldığı şekilde Allâh’a ve âhiret gününe dış görünüşte ve iç yüzüyle cidden îman eder ve Salih ameller yaparlar ve bunda sebat gösterirlerse o zaman:
    ''Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklar.’’ İfadesinin sırrına mazhar olacaklardır.
    İşte böylece İslâm dîninin davetiyle ve hidayetiyle bütün insanlara açık ve cihanşümûl bir din olduğu âşikâr olur. (Hak Dini Kur’an dili 7/371-373)

Sayfayı Paylaş