ibadetin bireysel faydaları

Konu 'Din Kültürü 11. Sınıf' bölümünde rüyaşk tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. rüyaşk

    rüyaşk Üye

    Katılım:
    20 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    42
    Beğenileri:
    29
    Ödül Puanları:
    0

    ibadetin bireysel faydaları nelerdir ?

  2. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.733
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    İbadetin Faydaları
    Bedenimizin gerekli gıdalara ihtiyacı olduğu gibi rûhumuzun da gıdaya ihtiyacı vardır. Rûhun gıdası iman ve ibadetlerdir. İbadet, rûhumuzu yükseltir, bizi kötülüklerden sakındırır, ahlâkımızı olgunlaştırır, en değerli varlığımız olan imanımızı korur.
    Hayatta insanın çeşitli sıkıntılarla karşılaşıp ümitsizliğe ve bunalıma düştüğü zamanlar olur. Böyle durumlarda insan ibadetle bunalımdan kurtulur. Çünkü insan ibadet sayesinde Allah'a yaklaşır. O'nun rahmetine sığınır ve huzura kavuşur. İbadetlerin, rûhumuza olduğu gibi bedenimize de birçok faydası vardır.
    Namaz kılan insan abdest almak zorundadır. Abdest almak, günde birkaç defa temizlenmek demektir. Temizliğin ise sağlığımız için ne kadar yararlı olduğunu hepimiz biliriz.
    Namaz kılarken yapılan belirli hareketlerin, oruçta sindirim sistemi ile bazı organların dinlenmesinin vücut sağlığına önemli faydalar sağladığı bir gerçektir. Zekât ibadetinin sosyal yardımlaşma yönünden topluma kazandırdığı birçok yararları vardır
    .
    rüyaşk bunu beğendi.
  3. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.733
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    ibadetlerin bireysel faydaları nelerdir?



    1.Cevap

    Akaidî ve îmanî hükümleri kavî ve sâbit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibâdettir. Evet Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibâret olan ibâdetle, vicdanî ve aklî olan îmanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve te’sirleri zayıf kalır. Bu hale, âlem-i İslâmın hal-i hazırdaki vaziyeti şahiddir. Ve keza ibâdet; dünya ve âhiret saadetlerine vesîle olduğu gibi, maaş ve maâde, yâni dünya ve âhiret işlerini tanzime sebebdir; ve şahsî ve nev’î kemâlâta vâsıtadır; ve Hâlık ile abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir rabıtadır.

    İbâdetin dünya saadetine vesîle olduğunu îzah eden cihetler:

    Birisi: İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak, acib ve latif bir mizac ile yaratılmıştır. O mizac yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Meselâ: İnsan en müntehab şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder, zînetli şeyleri arzu eder, insaniyete lâyık bir maîşet ve bir şerefle yaşamak ister.

    Şu meyillerin iktizası üzerine, yiyecek, giyecek ve sâir hacetlerini, istediği gibi güzel bir şekilde tedarikinde çok san’atlara ihtiyacı vardır. O san’atlara vukufu olmadığından, ebnayı cinsiyle teşrik-i mesaî etmeye mecbûr olur ki; herbirisi, semere-i sa’yiyle arkadaşına mübadele sûretiyle yardımda bulunsun ve bu sayede ihtiyaçlarını tesviye edebilsinler.

    Fakat insandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i akliye Sâni’ tarafından tahdid edilmediğinden ve insanın cüz’-i ihtiyarîsiyle terakkisini te’min etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığından, muamelatta zulüm ve tecavüzler vukua gelir. Bu tecavüzleri önlemek için, cemâat-ı insaniye çalışmalarının semerelerini mübadele etmekte adâlete muhtaçtır. Lâkin her ferdin aklı, adâleti idrakten âciz olduğundan, küllî bir akla ihtiyaç vardır ki; ferdler, o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun, ancak şerîattır.

    Sonra, o şerîatın te’sirini, icrasını, tatbikini te’min edecek bir merci’, bir sâhib lâzımdır. O merci’ ve o sâhib de, ancak peygamberdir. Peygamber olan zâtın da, zâhiren ve bâtınen halka olan hâkimiyetini devam ettirmek için, maddî ve ma’nevî bir ulviyete ve bir imtiyaza ihtiyacı olduğu gibi, Hâlık ile olan derece-i münâsebet ve alâkasını göstermek için de, bir delile ihtiyacı vardır. Böyle bir delil de ancak mu’cizelerdir.

    Sonra Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine ve nehiylerine itaat ve inkıyadı te’sis ve te’min etmek için, Sâniin azametini zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Bu tesbit de ancak akaid ile, yâni ahkâm-ı îmaniyenin tecellisiyle olur. Îmanî hükümlerin takviye ve inkişaf ettirilmesi, ancak tekrar ile teceddüd eden ibâdetle olur.

    İkincisi: İbâdet, fikirleri Sâni-i Hakîm’e çevirttirmek içindir. Abdin Sâni-i Hakîm’e olan teveccühü, itaat ve inkıyadını intâc eder. İtaat ve inkıyad ise, abdi intizam-ı ekmel altına idhal eder. Abdin intizam altına girmesiyle ve nizama ittiba etmesiyle, hikmetin sırrı tahakkuk eder. Hikmet ise, kâinat sahifelerinde parlayan san’at nakışlariyle tebarüz eder.

    Üçüncüsü: İnsan santral gibi, bütün hilkatın nizamlarına ve fıtratın kanunlarına ve kâinattaki nevamis-i İlâhîyyenin şualarına bir merkezdir. Binâenaleyh insanın o kanunlara intisâb ve irtibat etmesi ve o namusların eteklerine yapışıp temessük etmesi lâzımdır ki, umûmî cereyanı te’min etsin. Ve tabakat-ı âlemde deveran eden dolapların hareketlerine muhalefetle o dolapların çarkları altında ezilmesin. Bu da ancak, o emir ve nevahiden ibâret olan ibâdetle olur.

    Dördüncüsü: Emirleri imtisâl, nehiylerden içtinâb etmek sayesinde, bir ferd, hey’et-i içtimâîyede çok mertebelerle nisbet peyda eder ve alâkadar olur. Bilhassa ahkâm-ı dîniye ve mesalih-i umûmîye husûsunda bir ferd, bir nev’ hükmüne geçer. Yâni pek çok hukuklar, haysiyetler, irşâdlar, ta’limler, ıslahlar gibi vazifeler, bir şahsa yüklenir. Eğer o emri imtisâl, nevahiden içtinâb eden o şahıs olmasa; o vazifeler tamamen payimal olur.

    Beşincisi: İnsan, İslâmiyet sayesinde, ibâdet saikasiyle bütün müslümanlara karşı sâbit bir münâsebet peyda eder ve kavî bir irtibat ve bağlılık elde eder. Bunlar ise sarsılmaz bir uhuvvete, hakîki bir muhabbete sebeb olur. Zâten hey’et-i içtimâîyenin kemâline ve terakkisine ilk ve en birinci basamaklar, uhuvvet ile muhabbettir.

    İbâdetin şahsî kemâlâta sebeb olduğunun îzahı:

    İnsan; cismen küçük, zaîf ve âciz olmakla beraber, hayvânâttan addedildiği halde, pek yüksek bir ruhu taşıyor ve pek büyük bir isti’dâda mâliktir ve hasredilmeyecek derecede meyilleri vardır ve gayr-ı mütenahî emeller sâhibidir ve addedilemez fikirleri vardır ve gayr-ı mahdud şeheviye ve gadabiye gibi kuvveleri vardır ve öyle acâib bir yaratılışı vardır ki, sanki bütün enva’ ve âlemlere fihriste olarak yaratılmıştır.

    İşte böyle bir insanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren, ibâdettir; isti’dâdlarını inkişaf ettiren, ibâdettir; meyillerini temyiz ve tenzih ettiren, ibâdettir; emellerini tahakkuk ettiren ibâdettir; fikirlerini tevsi’ ve intizam altına alan, ibâdettir; şeheviye ve gadabiye kuvvelerini hadd altına alan, ibâdettir; zâhirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izâle eden, ibâdettir; insanı, mukadder olan kemâlâtına yetiştiren, ibâdettir; abd ile Ma’bûd arasında en yüksek ve en latif olan nisbet, ancak ibâdettir. Evet kemâlât-ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet ve münâsebettir.

    İhtar: İbâdetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibâdetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibâdete illet gösterilse, o ibâdet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.



    ALINTIDIR.
    rüyaşk bunu beğendi.
  4. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.733
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Ayşegül 58 ve rüyaşk bunu beğendi.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş