İnsanla başlayan problem insanla çözülür

Konu 'Alıntı Yazılar' bölümünde Berkay VARANGEL tarafından paylaşıldı.

  1. Berkay VARANGEL

    Berkay VARANGEL Üye

    Katılım:
    24 Kasım 2010
    Mesajlar:
    425
    Beğenileri:
    78
    Ödül Puanları:
    29

    İlk günden beri insanlığın tarihine şiddet perspektifinden baktığımızda
    karşımıza çıkan manzara acı ama şudur; kan seylaplar halinde sürekli akmış ve
    akıtılmıştır. Akan insan kanıdır, akıtan da insandır.





    İnsanoğlu kâinata bir mehd-i uhuvvet (kardeşlik beşiği) nazarıyla bakıp en
    azından "insan olma" ortak paydasında birleştiği hemcinsleriyle, her türlü
    farklılıkları, tartışmaya, anlaşmazlığa, kavgaya, savaşa vesile olan bütün
    sebepleri bir kenara itip dünyada cennetnümûn bir hayat içinde yaşayamazlar
    mıydı? Bu sorunun keskin iki tane cevabı var; ideal olarak evet, realite olarak
    hayır.

    Evet, çünkü hayale sınır yok. Kurgu filmleri aşan hayal âlemi içine dalıp
    soruda zikredilenden çok daha öte bir hayat tasavvur edebilirsiniz. Hayır; çünkü
    böylesi bir hayat tasavvur edilmiş bile olsa hiçbir zaman gerçekleşmemiş. Hatta
    insanlığa bu hedefi talim etmek için gelmiş peygamberler döneminde dahi
    gerçekleşmemiş. Peygamberler vazifelerini yapmamışlar mı? Başarılı olmamışlar
    mı? Haşa ve kella! Onlar Kur'an'ın ifadesiyle üzerlerine düşen tebliğ vazifesini
    yapmışlar ama İlahi vahye, peygamber öğretisine muhatap olanlar fıtratını
    aşamamış. Böylece dün, bugün yaşadığımız ve büyük ihtimal yarın da yaşayacağımız
    manzaranın hem sebebi hem de sonucu olmuşlar. Hiç kimse burada durup Allah'ın
    rahmet ve merhametini ithama kalkmasın. Çünkü "Allah insanlara zulmetmez, fakat
    insanlar (yapıp ettikleri ile) kendi nefislerine zulmederler." Onun için dedik,
    insanoğlu mevcut tablonun hem sebebi hem de sonucudur diye.

    Pekala belli başlı sebepleri nedir bunların? Niye insanoğlu böyle bir sürecin
    içine giriyor? Çok şeyler söylenebilir. Her şeyden önce, ontolojik manada kendi
    üstünlüğüne inanan ve ötekini insan dahi kabul etmeyen dinî inancın özellikle
    bugün dünyada yaşanan ciğersûz hadiselerde birinci dereceden rol oynadığı
    muhakkaktır. Kendi kimlik tanımını düşmanlık konsepti üzerine kuran, yani dinî
    inançları ön plana çıkartıp aynı değerleri yaratılıştan paylaşmayana düşman
    nazarıyla bakan, ötekileri kendilerine hizmet için yaratılmış varlık olarak
    kabullenen zihniyetten bahsediyoruz. Elbette böyle bir zihniyetin
    ötekileştirdiği insanlarla uzlaşı içinde yaşaması düşünülemez. Kendi
    menfaatlerinin haleldâr olduğu her yerde, düşmanını öldürmek bu zihniyete göre
    tabii bir haktır. Daha öte, yerine getirilmediğinde "neden?" diye
    sorgulanacakları bir vazifedir, vecibedir.

    Nitekim bugün Filistin'de cereyan eden ve insanlığın vicdanını kanatan vahşet
    manzaralarının tahakkuku, bahsini ettiğimiz türden bir dinî inançla ancak
    açıklanabilir. Uluslararası hukukî ve siyasî anlaşmalar bir kenara,
    kullandıkları orantısız güçle, savunmasız çoluk çocuk, kadın-erkek sivil halk
    üzerine yağdırdığı ölüm bombaları ile evrensel insanî değerleri de alt-üst
    edenler ihtimal ki böylesi bir inançla motive oluyor ve yine böylesi bir inançla
    vicdanlarını tatmin ediyorlardır. Tabii burada vicdanları varsa itirazı
    yöneltilebilir!!!

    Halbuki dinî değerlerini orijiniyle muhafaza etmeyip kendi dünyevi
    menfaatleri istikametinde yorumlayarak başkalaştıranlar, başkalaşmaya mahkumdur.
    Mutlak anlamda dinin varoluş felsefesine aykırı, İlahi irade tarafından
    gönderiliş gayesine muhalif yorumlar ve tutumlar, son tahlilde sözü edilen dinin
    de, o dinin mensuplarının da aleyhinedir. Gücün ve kuvvetin sarhoşu, menfaat ve
    çıkarın meftunu, yarını ve yarınlarını düşünemeyecek derecede yaşadığı günün
    âşığı olanlar, aslında kendi elleriyle kendi sonlarını hazırlamaktadır. Dünyevi
    akıbetleri için de böyledir, uhrevi halleri için de böyledir.

    Bir diğer sebep; böyle düşünmediği, inanmadığı, kabullenmediği halde politik
    ve ekonomik çıkarları vesilesiyle bu zihniyete kol kanat geren güçlü şahıs,
    kurum ve devletlerin varlığıdır. Sükûtları onay olarak algılanır bunların. Böyle
    bir destekçiye/destekçilere sahip olanlar, sırtlarını onlara dayar ve hal böyle
    devam ettiği müddetçe zulümlerine zulüm katarak kendi bildikleri yolda
    ilerlerler.

    Pekala sonuç ne olacak? Zalim zulmüyle, mazlum âhıyla mı yaşayacak? Vahşet
    manzaraları karşısında vicdanları tir tir titreyen insanlar, hiç mi bir şey
    yapmayacak bu kötü gidişatı durdurmak için. Elbette hayır. Yapacak ve yapmaları
    gerek. Her şeyden önce ilk yapılacak şey hiç şüphesiz diplomatik münasebetlerle
    akan kanın hemen, mümkün değilse en kısa sürede akmasını durdurmak olacak.
    Devlet adamlarına bu konuda düşen görev izahtan vareste. Başarılı olunduğu
    takdirde kısa vadede ve kısa vadeli bir çözüm bu.

    Ama asıl önemli olan uzun vadeli ve kalıcı çözümler üretebilmek. Burada sözü
    Hocaefendi'ye verelim isterseniz. Diyor ki Hocaefendi: "Dünya problemi insanoğlu
    ile tanıdı; öyleyse problem insanoğlu ile çözülür. Evet; insanla başlayan
    problem insanla çözülür. İnsanda başlayan problem insanda çözülür." Bunun manası
    açık, bugün siyasî, ekonomik, ahlakî, kültürel, dinî hangi sahada olursa olsun
    çözüm bekleyen her türlü problemin tek bir çözüm kaynağı vardır; insan. İnsanda
    bir zihniyet değişim ve dönüşümü yapmadıktan sonra, onu insaniyet mertebesine
    ulaştırıp vicdanına, kalbine, ruhuna hitap etmedikten sonra sistem adına
    yapılacak her türlü atılım, siyasî ve askerî alanda yapılacak her türlü anlaşma
    bir gün kenara atılmaya mahkumdur.
    Belki uzun zaman alacak; belki nesilleri yiyip yutacak bu yol. Fakat
    unutulmamalı, kalıcı, istikbal vadedici tek çözüm yolu bu; suretâ insan olarak
    yaratılmış varlığı, siretâ insan yapmak, insanlık seviyesine çıkartmak. Aksi
    halde insanoğlu daha nice kan seylaplarının sebebi, sonucu ve şahidi olmaya
    mahkumdur.

    KAYNAK : zaman.com.tr

Sayfayı Paylaş