İslam kültürünün etkisiyle oluşan tasavvufun şiire yansıma tarzı

Konu 'Edebiyat 10.Sınıf' bölümünde DilaraD. tarafından paylaşıldı.

  1. DilaraD.

    DilaraD. Üye

    Katılım:
    3 Ocak 2011
    Mesajlar:
    1
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0

    konu anlatım ödevim için; İslam kültürünün etkisiyle oluşan tasavvufun şiire yansıma tarzını öğrenmem gerekiyor. bir bilen var ise paylaşırsa sevinirim.
  2. Murat AKSOY

    Murat AKSOY Türkçe Sevdalısı Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    49.558
    Beğenileri:
    886
    Ödül Puanları:
    38
    Tasavvuf

    İslâmiyetin doğuşundan kısa bir süre sonra ortaya çıkmış olan tasavvuf, özellikle tarikatlar ve tekkeler aracılığıyla İslâm dünyasındaki etkisi yüzyıllar boyu sürmüş bir düşünce ve inanç sistemidir. Şeriatın emir ve yasaklarını yumuşatmaya, Allah'a sevgiyle varmaya yönelik bir sistem olup Müslüman milletlerin edebiyatlarında kalıcı izler bırakmıştır. Eski Türk edebiyatının klasik dönemi başlamadan önce 11. -14.yüzyıllar arasında güçlü bir edebî akım olarak varlık gösteren tasavvufu bu nedenle tanımak gerekir. Şimdi onu daha çok edebiyatı ilgilendiren yönleriyle tanıtmaya çalışalım.


    ORTA ASYA TÜRK TASAVVUF EDEBİYATI VE İLK TÜRK SUFİLERİ


    Tasavvuf, İslâmiyetin girdiği yollardan Türkler arasına girerek Horasan ve Maveraünnehr'e kadar ulaşır. Müslümanlığın, Türkistan'ın içlerine kadar yayılmasında tasavvufı duyuş, inanış ve düşünüşün payı olmuştur. Türkler, Müslüman dervişleri kendi şaman ve baksılarına benzettikleri için saygıyla karşılarlar. Eski şaman ve baksılara göre yeni ülkü ve bilgilerle dolu olan, derviş şairler, kısa zamanda Türkistan halkının gönlünü kazanırlar ve Türkler bu derviş şairlere ata, baba, hoca v.b. adlar verirler. Bilhassa, Fergana, Buhara, Taşkent Kaşgar, Semerkant gibi kültür merkezlerinde yetişen bu dervişler halka tasavvufu öğretmişlerdir. Bunlar arasında, Arslan Baba, Korkud Ata, Çoban Ata gibi halk arasında büyük saygı görerek adlan kutsallaştırılmış olan dervişler vardır. Orta Asya Türk Tasavvuf Edebiyatı ve ilk Türk Sufılerinden söz edebilmek için öncelikle tasavvufun ne olduğu üzerinde durulması gerekmektedir.


    Tasavvuf

    İslâmiyetin doğuşundan kısa bir süre sonra ortaya çıkmış olan tasavvuf, özellikle tarikatlar ve tekkeler aracılığıyla İslâm dünyasındaki etkisi yüzyıllar boyu sürmüş bir düşünce ve inanç sistemidir. Şeriatın emir ve yasaklarını yumuşatmaya, Allah'a sevgiyle varmaya yönelik bir sistem olup Müslüman milletlerin edebiyatlarında kalıcı izler bırakmıştır. Eski Türk edebiyatının klasik dönemi başlamadan önce 11. -14.yüzyıllar arasında güçlü bir edebî akım olarak varlık gösteren tasavvufu bu nedenle tanımak gerekir. Şimdi onu daha çok edebiyatı ilgilendiren yönleriyle tanıtmaya çalışalım.

    Tasavvuf ve tasavvufla uğraşan, tasavvuf ehli olan anlamındaki mutasavvıf ve sufı kelimeleri anlamca birbirleriyle ilgilidir. Başlangıçta, belirli bir görüşe bağlı kalarak Allah'a ulaşmaya çalışanlara, bunu amaç edinenlere mutasavvıf denmiş; daha sonra ise sufi kelimesinin kullanımı yaygınlaşmıştır. Sufi kelimesiyle kök ve anlam ilişkisi olan tasavvuf da bazı sözlüklerde, aklın yetmediği bilgi alanında, özellikle Allah kavramında, gerçeğe gönül aracılığıyla ya da iradeyi zorlayarak ulaşılabileceğini kabul eden görüş diye tanımlanır. Sufi kelimesinin ortaya çıkışı konusunda öteden beri aşağıdaki şu görüşlere yer verilmiştir: 1. ilk sufiler yünden yapılmış kaba elbise giydikleri için kendilerine sufi denmiştir. Çünkü Arapçada suf (sof) yün demektir. 2. Hz. Peygamber zamanında onun mescidinin sofasında yatıp kalkan ve ibadetle vakit geçiren sahabeye "Ashab-ı Suffa " ya da "Ehl-i Suffa" denmiştir. Sufiler de "Ashab-ı Suffa" gibi dünya nimetlerinden yoksunluğu, yoksulluğu benimsedikleri için kendilerine sufi, yollarına da tasavvuf denmiştir. 3. Sufi, Yunanca hikmet (varlığını yalnızca Allah'ın bildiği bilgi;varhğı Allah sırrı olan bilgi) anl***** gelen sofos kelimesinin Arapçaya uydurulmuş biçimidir. 4. S af aya yani gönül temizliğine sahip oldukları için tasavvuf ehline sufi denmiştir. Söz konusu ettiğimiz bu görüşlerin yanı sıra sufi kelimesinin nereden geldiğini açıklamaya çalışan başka görüşler de bulunmakla birlikte bunlar arasında en tutulanları birinci ve sonuncu sırada belirttiğimiz görüşlerdir.


    Bir inanç ve düşünce sistemi olarak tasavvuf, Irak'ta (Kufe ve Basra'da) VIII.yüzyılda doğmuş, bir süre sonra bütün Irak'a yayılmış; özellikle Bağdat'ta büyük mutasavvıfların yetişmesine yol açmıştır. Kaynaklar, tasavvufun ilk temsilcisi (ilk sufi) olarak Kufeli Ebu Haşim'i kabul ederler. Hasanü'l-Basri, Bayezid-i Bistami, Cüneyd-i Bağdadi, Hallaç-ı Mansur diğer büyük mutasavvıflardır. Tasavvuf akımı, Irak'tan İran'a oradan da Horasan ve Türkistan'a geçerek yayılmış; İran’da özellikle edebiyatta çok etkili olmuştur. Hakim Senai, Feridüddin-i Attar gibi mutasavvıf şairlerden başlayarak, Molla Cami gibi klasik dönem Fars edebiyatının son büyük şairine kadar birçok sanatçı tasavvufun etkisinde kalmış; onu besleyip güçlendirmiştir.


    Tasavvufun temeli, evrende tek bir varlığın bulunduğu, o tek varlığın dışındaki diğer varlıkların ise onun yeryüzündeki yansıması olduğu görüşüne dayanır. O tek varlık Allah'tır. Öteki varlıklar daha doğru bir deyişle görünen her şey, tek varlık olan Allah'ın türlü görüntüleridir ve Allah'ın anlaşılıp, bilinmesi için vardır. Buna "vahdet-i vücud" görüşü denir. "Tekvin" yani var oluş, yaradılış problemi dinin, tasavvufun ve felsefenin ilgi alanına giren ana konulardandır. Ancak, dinin, daha doğrusu şeriatın, "tekvin" konusundaki bakış açısı tasavvufunkinden farklıdır. Bu konuda, şeriat ile tasavvuf arasındaki başlıca ayrılık yaratmak ve görünmek fiilleriyle özetlenebilir. Çünkü, şeriate göre evren, bütün varlıklar Allah tarafından yaratılmışlardır. Allah, yarattıklarının hiçbirine benzemez. Halbuki yukarıda da belirtildiği gibi, tasavvufta, evren, görünen bütün varlıklar, ayrı varlıklar olmayıp Allah'ın görüntüleridir. Başka bir ifadeyle, tasavvufta, Allah, evren ve insan bir bütün içinde düşünülmekte, ilişkiler bu bütünlük içerisinde aranıp açıklanmaktadır.


    Tasavvufta varlığın ortaya çıkışı ise şöyle izah edilir: Allah, "Kenz-i Mahfi" yani gizli hazine, gizli cevherdir. "Aşk-ı Zati" yani kendisine duyduğu aşk nedeniyle kendini görmek ve göstermek istemiştir. Allah'ın kendisine duyduğu aşk ise, "Cemal-i Mutlak", "Hüsn-i Mutlak" ve "Kemal-i Mutlak" sıfatlarından dolayıdır. Yani, tek güzellik ve tek iyilik olmasının sonucu, Allah kendini görmeyi ve göstermeyi dilemiştir. Bu durumda evren ve insan Allah'ın kendi güzelliğini seyrettiği bir ayna gibidir. İnsan nasıl kendi güzelliğini görmek için aynaya bakarsa Allah da kendisini seyretmek için bir ayna durumunda olan evreni ve insanı var etmiştir. " Vücud-ı Mutlak " yani tek varlık olan Allah, evreni yoktan yaratmıştır. Tasavvufa göre, varlığın başlangıcı" Kün " ol emrine dayanır. " Kün " emrinden önce varlıklar, " A'yan-ı Sabite " denilen nesneler halinde Allah'ın sonsuz bilgisinde belli ve sabit olarak bulunuyorlardı. " A'yan-ı Sabite" nin Allah'ın bilgisi dahilinde bulundukları yere ise "Alem-i Kitman" denir. Buradan varlık âlemine iniş belirli aşamalardan geçerek olmuştur. Tasavvuftaki inanışa göre, önce "Nur-ı Muhammedi" var olmuş; onu varlığın ve evrenin öteki unsurları, örneğin "Anasır-ı Erba'a" (ateş, hava, su ve toprak) ile "Mevalid-i Selase" (maden, bitki, hayvan) ve son olarak da insan izlemiştir. Bu var oluş silsilesine tasavvufta "Seyr-i Nüzul" denmektedir. Ancak, insan için varlık kazanmanın amacı, "İnsan-ı Kamil" olmaktır. Tasavvufı anlamda "İnsan-ı Kamil" olmak "Bekabillah" a yani sürekli olarak Allah'ın varlığında bulunma mertebesine ulaşmakla olur. Bekabillah"ı "Fenafillah" yani insan varlığının Allah varlığında yok olduğu, O'nunla bir olduğu makam izler. İnsanın yeryüzünde varlık kazandıktan sonra tek varlık olan Allah'a ulaşmasına "Seyr-i Uruc" denir. Seyr-i Nüzul" ile "Seyr-i Uruc" un tam***** ise tasavvufta "Devriyye" sistemi denmiştir. "Seyr-i Nüzul" dan "Seyr-i Uruc "a insanın, "Şeriat", "Tarikat", "Ma'rifet" ve "Hakikat" basamaklarını çıkarak ulaşması gerekmektedir. Bu basamakların aşılabilmesi ise bir yol gösterici, yani bir "Mürşid"in yardımı ile olur". Mürşid"in yol gösterdiği kişiye de tasavvufta "Mürid" denir. Yukarıda sözünü ettiğimiz "Fenafillah" mertebesine ulaşmak için "Mürid" in benliğini yok ederek ilahi aşkla ruhunu yüceltmesi gerekmektedir.


    Öte yandan tasavvufun " Vahdet-i Vücud" inancından sonra en önemli özelliği, insana önem vererek onu yüceltmesidir. İnsanın sufiler tarafından yüceltilmesi gönlü dolayısıyladır. Çünkü gönül Allah'ın evi sayılır, insan Allah'tan gelmiştir. O'nun bir parçasıdır. Yeryüzündeki geçici varlığı sırasında bütün çabası Allah'ı bilmeye, öğrenmeye yönelmekten ibaret olmalıdır. Allah'ı bulup öğreneceği yer ise insanın kendi gönlüdür. Mutlak bilgi olan Allah'ın insanın gönlünde bulunması, gönlün terbiye edilmesiyle mümkündür. Bütün bu söylediklerimizden anlaşılacağı gibi gönül, insan duygu ve heyecanlarının kaynağı olmasının yanı sıra Allah'ın kavranabileceği yer sayılması bakımından da tasavvufta önemlidir. Öte yandan gönlün ön plana geçmesi, Allah'a ulaşmakta adına irfan (sezgi) denilen ve ilham yoluyla elde edilen bilginin de önem kazanmasına neden olmuştur. Mutasavvıflara göre bilgi, "îlm-i Zahir" ve "İlm-i Batın" olmak üzere ikiye aynin-. Bunlardan ikincisine "İlm-i Hakikat" ya da "İrfan" da denir. "İlm-i Zahir"in kaynağı akıl olup kitaplardan öğrenilir. "İlm-i Batın" m kayhâgTise gönül olup o ancak güçlü bir sezişle elde edilir. "İlm-i Batin" sahibine, "Ehl-i İrfan" ya da "Ehl- Hal" denir. "İlm-i Zahir" sahibi ise "Ehl-i Şeriat" ya da "Ehl-i Kal" dir. Mutasavvıflar, "Ehl-i Kal" olmanın karşısındadıriar. Çünkü, tasavvufa göre "Kaide Kalmak" yani sözde kalmak, ilahi hakikati kavrayamamak demektir. "Ehl-i Hal" için içe bakışın, varlığın esas amacı olan ilahi hakikati içte sezmenin, gönülde bulmanın önemine yukarıda işaret etmiştik. İlahi gerçeğin gönülde aranıp bulunması ise aşkın yardımı ile olur. Kısacası, mutasavvıflara göre, varlığın ortaya çıkışında aşk olduğu gibi Allah gerçeğinin insan tarafından kavranmasında da aşkın özellikle ilahi aşkın yeri ve önemi büyüktür. Aşk olmaksızın, Allah'ın varlığı görülmez, bilinmez. Bu arada, yeri gelmişken, tasavvufta, maddi aşkın ilahi aşka giden yolda bir basamak, bir mertebe olarak kabul edildiğini de belirtelim.

    Gerek var oluşun gerekse ilahi gerçeğe ulaşmanın temelinde aşkın bulunduğu görüşü ise, Allah'a yasaklarla ve korkuyla değil, ancak aşkla ulaşılabileceği inancını ön plana geçirmiş; böylece aşk, tasavvufun en önemli yanı olmuş ve edebiyatta da en çok bu yanıyla işlenmiştir. Aşkın ön plana geçmesinin sonucu ise tasavvufta duygu ve heyecan akla göre daha önemli sayılmış; sufiler için gönül akıldan önce gelmiştir.

    İslâmi Türk edebiyatı üzerindeki etkisini, aynı yoğunlukta olmamakla birlikte, 11.yüzyıldan başlayarak yüzyıllar boyu sürdüren tasavvuf, tekke edebiyatının yanı sıra Divan edebiyatının varlığında da önemli rol oynamıştır. Divan şairlerimizin hemen hepsinin tasavvufa eğilimleri olduğunu görürüz. Mutasavvıf şairlerin yanı sıra din dışı konularda yazan şairler de tasavvufun kelime ve terimlerinden yararlanmış, eski şiirimizin söz varlığını, şiir dünyasını, din dışı kelime ve sembollerle tasavvufun kelime zenginliğini birlikte yaratmışlardır.
    Moderatör Bünyamin ve DilaraD. bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş