Islâmiyet öncesi Türk Edebiyati

Konu 'Türk Edebiyatı Ders Notları' bölümünde Murat AKSOY tarafından paylaşıldı.

  1. Murat AKSOY

    Murat AKSOY Türkçe Sevdalısı Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    49.558
    Beğenileri:
    886
    Ödül Puanları:
    38

    A) İSLÂMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI
    Türkler, yerleşik hayata geçmeden önce atlı-göçebe medeniyeti denilen bir medeniyet tarzı içinde yaşamaktaydı. Adından da anlaşılacağı gibi, bu medeniyet tarzında atın önemli bir yeri vardır. At, ehil hayvanlar içinde en hızlısıdır. Türkler, ehlîleştirdikleri atlarla akıncılık yapmışlar, çiftçilikle uğraşan kavimler üzerinde üstünlük sağlamışlardır. Divânü Lûgati't-Türk'te yer alan "Kuş kanadı ile Türk atı ile." ata sözü, atın Türklerin hayatında oynadığı rolü çok güzel anlatır.
    At, eski Türklerde binek hayvanı olması yanında aynı zamanda yiyecek, içecek ve giyecek kaynağı olmuştur. Bu ihtiyaçlarını karşılamak için at sürüleri besleyen Türkler, yaylak ve kışlak hayatı yaşamak zorunda kalmışlardır.
    Türkler, geçimlerini sağlamak için akıncılığı bir meslek hâline getirmişlerdir. Akıncılığın en önemli iki silâhı ok ve yaydır. Bunları kullanmakta çok usta olan Türkler, akıncılık dışında avcılık ile bu maharetlerini geliştiriyorlardı. Sonuç olarak atçılık, avcılık ve akıncılık, atlı-göçebe medeniyetinin temelini oluşturuyordu. Bu hayat tarzı, kuvvetli, cesaretli avcı ve akıncı tipini gerekli kılıyordu. Türk destanlarındaki kahramanlar, bu medeniyetin hayat anlayışını ve ideal insan tipini temsil ederler. Destan kahramanlarının hayatlarına hâkim olan ve şahsiyetlerini şekillendiren, bu medeniyet tarzının temel değerleridir. İslâmiyet öncesindeki edebî eserleri değerlendirirken, toplumun bu özelliklerini göz önünde bulundurmak gerekmektedir.
    Genel Özellikleri
    a) İslâmiyet öncesindeki Türk edebiyatı yabancı etkilerden uzak bir edebiyattır.
    b) Dil, saf Türkçe olup, yabancı kelime yok denecek kadar azdır.
    c) Edebiyat, atlı göçebe hayatının özelliklerini yansıtır.
    d) Eserler, genellikle anonimdir; pek azının sahipleri bilinmektedir.
    e) Eserlerin tamamında milletin ortak duygu ve düşünceleri hâkimdir.
    f) Nazım birimi genellikle dörtlüktür. Dörtlüklerin kafiye şeması aaab şeklindedir.
    g) Şiirde hece vezni ve daha çok yarım kafiye kullanılmıştır.
    h) En eski eserlerde bile işlenmiş bir dil ve edebî üslûp görülür. Bu durum, bilinenlerden daha eski metinlerin olduğunu düşündürmektedir.
    i) Yiğitlik, yurt ve tabiat sevgisi, büyüklere saygı, işlenen başlıca temalardır.
    ________________________________________
    B) GEÇİŞ DÖNEMİ ÖZELLİKLERİ
    Türkler X. yüzyılda İslâmiyeti kabul ettikten sonra Türk dili ve edebiyatında değişiklikler görülür.
    İslâmî devir Türk edebiyatının ilk ürünleri XI ve XII. yüzyıllarda ortaya çıkar. Bunlardan ilki, Karahanlı Devleti zamanında Hakaniye Türkçesi ile yazılmış olan Yusuf Has Hâcib'in Kutadgu Bilig'idir. Aynı yüzyılda yazılmış bulunan Kâşgarlı Mahmut'un Divânü Lûgati't-Türk'ü de İslâmî devir Türk edebiyatının ilk ürünlerindendir. Bu eserler arasına XIII. yüzyılın başında Yüknekli Edip Ahmet'in kaleme aldığı Atabetü'l-Hakâyık'ı da katmak gerekir.
    XII. yüzyılda Orta Asya'da Ahmet Yesevî ve Hakim Süleyman Ata, dinî-tasavvufî halk şiirinin ilk güzel örneklerini vermişlerdir.
    İlk İslâmî eserlerin meydana getirildiği bu yüzyıllarda edebiyatın her alanında bir ikilik bulunmaktadır. Bu da, geçiş döneminin bir özelliğidir.
    Genel Özellikleri
    a) Türk edebiyatı bu yüzyıllarda bir geçiş dönemi yaşar. Bir yandan, eski edebiyat anlayışı sürdürülürken, öbür yandan yeni medeniyetin edebiyat anlayışına uygun eserler verilir.
    b) Dilde Arapça ve Farsça kelimeler görülür.
    c) Uygur alfabesi yanında, Arap alfabesi de kullanılır.
    d) Şiirlerde, hem millî nazım birimi olan dörtlük, hem de yeni şiirin nazım birimi olan beyit kullanılmıştır.
    e) Hece vezni ile birlikte aruz veznine yer verilmiştir.
    ________________________________________
    C) HALK EDEBİYATI
    a) Âşık edebiyatı şiir ağırlıklı bir edebiyattır.
    b) Âşık veya saz şairi denilen sanatçılar tarafından daima müzik eşliğinde söylenir.
    c) Âşıklar, bu edebiyatın mensur kısmını oluşturan halk hikâyelerinin oluşumu, gelişimi ve aktarılmasında da önemli rol oynarlar.
    d) Şiirde nazım birimi dörtlüktür.
    e) Koşma, semâî gibi nazım şekilleri ile güzelleme, koçaklama, ağıt ve taşlama türlerinde şiirler yazılmıştır.
    f) Yaygın olarak hece ölçüsü kullanılmıştır.
    g) Klâsik edebiyatın etkisiyle, aruz ölçüsü ve beyitlerden oluşan divan, kalenderî gibi nazım şekilleri de kullanılmıştır.
    h) Âşık edebiyatı doğaçlamaya (irtical) dayanır. Âşıklar, eserlerini bir ön hazırlık olmaksızın, doğrudan sözlü olarak meydana getirirler.
    ı) Söylendikleri, yaşatıldıkları devir ve çevrenin yaygın Türkçesi kullanılmıştır.
    j) Dinî-tasavvufî edebiyatın etkisinde kalmıştır.
  2. Murat AKSOY

    Murat AKSOY Türkçe Sevdalısı Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    49.558
    Beğenileri:
    886
    Ödül Puanları:
    38
    İSLAMİYETTEN ÖNCEKİ TÜRK EDEBİYATI
    (..?-11.yy.)
    A) SÖZLÜ EDEBİYAT DÖNEMİ:

    Türklerin henüz yazıyı kullanmadıkları dönemdeki edebiyattır. Bu dönem edebiyatı, sözlü olarak üretilmiş ve kulaktan kulağa yayılarak varlığını sürdürmüştür. Bu dönemde edebiyatımızı Şamanizm, Maniheizm, Budizm gibi dinler etkilemiştir.

    Genel özellikleri:

    1. Bu dönem edebiyatı müzik eşliğinde (“kopuz” adı verilen sazla) dile getirilmiştir.
    2. Ölçü, ulusal ölçümüz olan “hece” ölçüsüdür.
    3. Nazım birimi “dörtlük”tür.
    4. Dönemine göre arı bir dili vardır.
    5. Dizelere genel olarak yarım uyak hakimdir.
    6. Daha çok doğa, aşk ve ölüm konuları işlenmiştir.
    7. Bu döneme yönelik elimizdeki en önemli ve eski kaynak Kaşgarlı Mahmut’un “Divan-ı Lügat-it Türk” adlı eseridir.

    Dönemin ürünleri:

    1. KOŞUK: “Sığır” denilen sürek avları sırasında söylenen şiirlerdir. Konusu daha çok doğa, aşk, savaş ve yiğitliktir. Bu tür daha sonra Halk edebiyatında “Koşma” adıyla anılmıştır.

    2. SAV: Dönemin özlü sözleridir. Bugünkü atasözlerinin ilk biçimi niteliğindedir.

    3. SAGU: “Yuğ” adı verilen ölüm törenlerinde, ölen kişilerin erdemlerini ve duyulan acıları dile getiren şiirlerdir.

    4. DESTAN: Toplumu derinden etkileyen olaylar sonunda halk arasında kendiliğinden oluşan uzun nazım türüdür.
    5.
    DESTANLARIN ÖZELLİKLERİ

    1. Toplumun ortak görüşlerini yansıtması
    2. Olağanüstü özellikler taşıması
    3. Kişilerinin seçkin olması (Kral, Han, Hakan...vb.)
    4. Milli dilde söylenmiş olması
    5. Milli nazım ölçüsüyle söylenmiş olması
    6. Oldukça uzun olması
    7. Konuları bakımından savaş, deprem, yangın, mizah, ünlü kişilerin yaşamları şeklinde sıralanabilmesi







    TÜRK DESTANLARI

    Destanlarımız yazıya geçirilmedikleri için bugün bunların ancak konularını bilmekteyiz. Bunları da İran, Çin ve Arap kaynaklarından öğreniyoruz.

    A) SAKA DEVRİ DESTANLARI
    1) Alp Er Tunga Destanı: Türk-İran savaşlarında Alp Er Tunga’nın yiğitliklerini ve bu savaşları anlatır.
    2) Şu Destanı: İskender’le Türkler arasındaki savaşı ve Türk hakanı Şu’nun kahramanlıklarını anlatır.

    B) HUN DEVRİ DESTANI
    Oğuz Destanı, Hun hükümdarı Mete’yi ve onun yaşamını anlatır.

    C) GÖKTÜRK DEVRİ DESTANLARI
    1) Bozkurt Destanı: Göktürklerin dişi bir kurttan türeyişini anlatır.
    2) Ergenekon Destanı: Bir savaşta yenilen ve Ergenekon’a açılan Türklerin orada bir demir dağı eritip intikamlarını almalarını anlatır.

    D) UYGUR DEVRİ DESTANLARI
    1) Türeyiş Destanı: Uygurların bir erkek kurttan türeyişi anlatılır.
    2) Göç Destanı: Uygur Türkleri’nin anayurtlarından göçünü anlatır.

    NOT: Destanlar oluşumları bakımından iki grupta incelenebilir.

    a) Doğal Destanlar: Halk arasında ortaya çıkan anon,im ürünlerdir. Bunlar genellikle daha sonra bir şair tarafından derlenip düzenlenmiştir. Bu türe örnek olarak şu destanları sıralayabiliriz.
    İliada, Odysseia Yunanlıların (Homeros)
    Kalevala Finlilerin
    Nibelungen Almanların
    Ramayana, Mahabarata Hintlilerin
    Cid İspanyolların
    Chanson de Roland Fransızların
    Gılgamış Sümerlerin

    b) Yapma (Suni) Destanlar: Bir olayın doğal destana benzetilerek bir şairce destanlaştırılmasıdır. Yapma destan örneği olarak şunları sıralayabiliriz:
    Virgilius Aeneit
    Dante İlahi Komedi
    Tasso Kurtarılmış Kudüs
    Milton Kaybolmuş (Kaybedilmiş) Cennet
    Firdevsi Şehnâme







    B) YAZILI EDEBİYAT DÖNEMİ

    Bu dönemi Göktürk ve Uygur dönemi eserleri olarak iki grupta inceleyebiliriz:

    1) Göktürk (Orhun) Yazıtları (VIII. yy): Bunlarda Çinlilere karşı bağımsızlık savaşı yapan, Türk bütünlüğünü yeniden kurmak için içte ve dışta svaşan Göktürklerin hikayesi anlatılır. Bu abideler 38 harfli olan Göktürk alfabesiyle yazılmıştır. Bunlardan en önemli olanları üç tanedir.

    a) Bilge (Vezir) Tonyukuk Yazıtı (720-725): Dört bakana vezirlik etmiş olan Tonyukuk tarafından yazılmıştır. Daha çok Çinlilerle yapılan savşlar anlatılmaktadır.

    b) Kül Tigin Yazıtı (732): Göktürk hakanı olan Bilge Kağan kardeşi Kül Tigin’in ölümü üzerine bu abideyi dikmiştir.

    c) Bilge Kağan Yazıtı (735): Göktürk hakanı olan Bilge Kağan’ın ölümünden sonra yazdırılmış birabidedir. Son iki yazar daha çok dönemin olaylarından , törelerinden ve Bilge Kağanın ulusuna dilediği iyi dileklerden söz eder.

    * “Türk” adının geçtiği ilk yazılı belge ve Türk edebiyatının ilk yazılı örnekleri olan Göktürk abidelerindeki yazılar Prof. Thomsen ve Radloff tarafından okunmuştur.

    2) Uygur Dönemi Eserleri: Göktürk devletinin yıkılmasından sonra kurulan Uygur hanlıklarından kalma eserlerdir. Daha çok Buddha ve Mani dininin esaslarını anlatan metinlerdir. Bunlar Turfan yöresinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Uygurların kağıda kitap basma tekniğini bildikleri anlaşılmaktadır. Dönemden kalma birçok hikayenin yanında “kökünç” denilen bir tür ilkel tiyatro eserleri de vardır. Uygurlar bu eserleri 14 harfli uyugr alfabesiyle yazmışlardır.

    İSLAMİYETİN ETKİSİNDEKİTÜRK EDEBİYATI
    (10.-19.yy)

    Türkler onuncu yüzyıldan itibaren kitleler halinde İslamiyeti kabul etmeye başlamışlardır. İslam kültürünün etkisiyle yavaşa yavaş yeni bir edebiyat ortaya çıkmıştır. Kendine özgü nitelikleri ve kurallarıyla “Divan Edebiyatı” adını verdiğimiz dönemin oluşumu 13.. yüzyıla kadar gelir. Daha sonra bu edebiyat anlayışı 19.yüzyıla kadar etkin bir şekilde varlığını sürdürür.

    Diğer yandan, İslamiyetten önceki “Sözlü Edebiyat Dönemi”, İslam kültürünün etkisiyle içeriğinde küçük değişimlere uğrayarak “Halk Edebiyatı” adıyla gelişimini sürdürür. Yani, bir anlamda “Halk Edebiyatı” dediğimiz edebiyat, islamiyetten önceki edebiyatımızın İslam uygarlığı altındaki yeni biçimlenişidir. Oysa “Divan Edebiyatı” tamamen dinin etkisiyle şekillenmiş bir edebiyattır.

    Türklerin Müslüman olduğunu kabul ettiğimiz 10.yüzyılla, Divan edebiyatının başlangıcı olarak kabul edilen 13. yüzyıl arasında İslamiyetin etkisi altında verilmiş olan, bir anlamda geçiş dönemi ürünlerimiz sayılan eserler yer almaktadır.



    İLK İSLAMİ ÜRÜNLER

    KUTADGU BİLİG: Eserin adı “mutluluk veren bilgi” anlamına gelmektedir. 1069 yılında Yusuf Has Hacip tarafından mesnevi biçimi ve Şehname ölçüsüyle (aruzun özel bir kalıbı) yazılmıştır.

    Edebiyatımızda aruz ölçüsünün ilk kullanıldığı eser olarak kabul edilmektedir. Eserde adaleti, aklı, saadeti ve devleti temsil eden dört kahramanın çevresinde gelişen olaylarla yazar, devlet idaresinin ve sosyal düzenin nasıl olması gerektiğini anlatır. Hakaniye Türkçesiyle yazılmış olan eserde 7500 civarında Türkçe sözcük Arapça olarak açıklanmıştır. Ayrıca Türk boylarının dilleri ve Türk illeri hakkında bilgi verir.

    Eserine bir de Türk illerinin haritasını koyan Kaşgarlı Mahmut, Türkçe sözcüklerin açıklamalarını yaparken dört yüze yakın dörtlükten oluşan şiirlerle atasözlerini (sav) örnek olarak verir. Divan-ı Lügat-it Türk, Türk dilinin ana eseri, Türk edebiyatının ve folklörünün bir hazinesi olarak kabul edilmektedir.

    ATABETÜ’L-HAKAYIK: 12. yüzyılda Edip Ahmet tarafından aruz ölçüsü (Şehname) vezni) ve dörtlüklerle yazılmıştır. Eserin adı “hakikatler basamağı” anlamındadır. Hakaniye Türkçesiyle yazılmış olan eserde, bilginin fayydası, cehaletin zararları, cömertlik, cimrilik, iyi ve kötü huylar anlatılarak halka yararlı olmak amacı güdülmüştür. Dini-ahlaki bir eserdir. Edip Ahmet’in bu eseri yazarken Kutadgu Bilig’den etkilendiği bilinmektedir.

    DİVAN-I HİKMET: 12. yüzylda Ahmet Yesevi tarafından dörtlüklerle ve hece ölçüsüyle yazılmış dini, tasavvufi ve öğretici bir eserdir. Dörtlüklerin her birine “hikmet” adı verilmiş ve bu hikmetler Orta Asya ve Anadolu’da yayılarak halkı derinden etkilemiştir. Yesevilik tarikatının da kurcusu olan Ahmet Yesevi daha sonra Anadolu’da kurulan pek çok tarikata kaynak olmuştur.

    Orta Asya ve Türk boylarının bulunduğu bölgelerde yüzyıllarca sevilerek okunan “Bakırgan Kitabı”nın yazarı olan Süleyman Ata da, Ahmet Yesevi’nin haleflerinden biridir.Onun eseri de dini, tasavvufi ve öğretici şiirlerden oluşmaktadır.

    DEDE KORKUT HİKAYELERİ: Oğuz Türklerinin Rum, Abaza ve Gürcülerle yaptıkları savaşlara ait destani hikayelerdir. Halk arasında söylene söylene 14.yüzyılda son şeklini almış ve 15. ve 16. yüzyılda yazıya geçirilmiştir. Hikayelerin yazarı belli değildir. Dede Korkut hikayeleri on iki hikaye ile bir önsözden oluşmaktadır. Desten geleneğinden halk öykücülüğüne geçiş dönemi ürünleridir. Hikayelerde olaylar nesir, kahramanların duygu ve düşünceleri nazımla dile getirilmiştir. Arı bir dil kullanılmış, olağanüstü olaylar yer verilmiştir

    Türkçenin canlı ve doğal anlatım güzelliğini gösteren hikayelerde ses tekrarları da sıkça yer almaktadır.

    Dede Korkut hikayelerinin tek ve tam nüshası Almanya’da Dresden Kütüphanesi’ndedir.





    DİVAN EDEBİYATI
    (13.-19.yy)

    DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ

    1. GAZEL: Özellikle aşk, güzellik ve içki konusunda yazılmış belirli biçimdeki şiirlere denir. Beyit sayısı genellikle 5-9 arasında değişir. Gazelin ilk beyti mutlaka kendi arasında uyaklı olur.Bu ilk beyte “matla”, son beyte ise “makta” adı verilir. Bir gazelin en güzel beytine “beyt-ül gazel”, şairin mahlasının bulunduğu beyte de “mahlas beyti” denir. Beyitleri arasında anlam birliği bulunan gazele “yek-âhenk”, aynı güç ve güzellikte beyitlerden oluşan gazele de “yek-âvâz” gazel adı verilir.

    2. KASİDE: Din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla belirli kurallar içinde yazılan uzun şiirlerdir. En az 33, en çok 99 beyitten oluşur. Kasidenin en güzel beytine “beyt-ül kaside”, şairin mahlasının bulunduğu beyte de “taç-beyt” adı verilir.

    3. MESNEVİ: Her beyti kendi içinde uyaklı uzun nazım biçimidir.Bir anlamda Divan edebiyatında manzum hikayelerin yazıldığı bir biçim olarak da tanımlayabiliriz.
    Mevlânâ’nın ünlü tasavvufi mesnevisi 25.700 beyitten oluşmuştur.

    Mesneviler aşk, dini ve tasavvufi, ahlaki-öğretici, savaş ve kahramanlık, bir şehri ve şehrin güzelliklerini anlatma, mizah gibi türlü konularda yazılmıştır. Divan edebiyatında roman ve hikaye gibi türler olmadığı için mesneviler bir bakıma bu türlerin yerini tutmuşlardır. On bölümden oluşur.Aynı şair tarafından yazılmış beş mesneviye “Hamse” adı verilir. Hamse sahibi olarak tanınmış önemli divan şairleri: Ali Şir Nevâi, Taşlıcalı Yahya, Nev’i-zâde Atâi’dir.

    4. KITA: Yalnız ikinci ve dördüncü dizeleri birbiriyle uyaklı iki beyitlik nazım biçimidir. Beyitler arasında anlam birliği bulunur. Pek çok konuda yazılabilir.

    5. MÜSTEZAT: Gazelin özel bir biçimine denir. Uzın dizelere kısa bir dize eklenerek yazılır. Uzun ve kısa dizeler gazel gibi kendi aralarında uyaklanırlar. Kısa dizelere “ziyade” adı verilir.

    BENTLERDE KURULAN NAZIM BİÇİMLERİ

    1) RUBÂİ: Dört dizelik ve kendine özgü ayrı ölçüsü olan bir nazım biçimidir. Konusu daha çok dünya görüşüne ve şairin felsefi düşüncelerine yöneliktir.

    Edebiyatımızda bu türün en başarılı son temsilcisi olarak Yahya Kemal gösterilmektedir.

    2) TUYUĞ (TUYUK): Rubâi gibi dört dizelik bir nazım biçimidir. Edebiyatımızda en çok tuyuğ yazmış şair Kadı Burhanettin’dir. Bu biçim yalnızca Türk edebiyatına özgüdür. (Rubai, İran edebiyatından geçmedir).






    BİRDEN ÇOK DÖRTLÜKLER

    1) MURABBA: Dört dizelik kıtalardan oluşur. Bent sayısı 3-7 arasında değişir. Her konuda yazılır.

    2) ŞARKI: Genellikle aşk, içki, eğlence konularında yazılan dört dizelik nazım biçimidir. Biçim bakımından “murabba”ya benzer. Çoğunlukla bestelenmek için yazılır. Bu biçim de tuyuğ gibi yalnızca Türk edebiyatına özgüdür. “Şarkı” biçiminin yaratıcısı ve en güçlü şairi Nedim’dir.

    NOT: Divan edebiyatında üçlü ya da daha çok mısralı bentlerden meydana gelmiş nazım şekillerinin genel adı MUSAMMAT’tır. Yani dört dizeden oluaşn murabba, şarkı gibi biçimlerin; beş dizeden oluşan tahmis, taştir, tardiyye gibi biçimlerin ya da altı veya daha çok dizeden oluşan biçimlerin tümünün üst başlığı MUSAMMAT’tır.

    TERKİB-İ BENT: Bentlerle kurulan bir nazım biçimidir. Her bent, sayısı 5-10 arasında değişen beyitlerden oluşur. Bendin son beytine “vasıta beyti” denir. Terkib-i bentte vasıta beyti her beytin sonunda değişir ve vasıta beyti mutlaka kendi içinde uyaklı olur.
    Terkib-i bentlerde genellikle talihten ve hayattan şikayetler, dini, tasavvufi, felsefi düşünceler anlatılmış, toplumsal yergi niteliğinde eleştirilere yer verilmiştir.

    TERCİ-İ BENT: Biçim bakımından terkib-i bente benzer ; ancak vasıta beyti her bendin sonunda değişmez ve aynen tekrarlanır. Konularında daha çok Tanrının gücü, evrenin sonsuzluğu, doğanın ve yaşamın karşıtlıkları vardır.

    DİVAN EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ

    1. TEVHİT VE MÜNACÂT: Tanrının birliğini ve yüceliğini anlatan şiirlere tevhit, Tanrıya yapılan yalvarış ve yakarışları anlatan şiirlere de münacât denir. Daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır.

    2. NAAT: Hz. Muhammed’i övmek için yazılan şiirlere denir. Bunlar da daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır.

    3. MERSİYE: Bir kimsenin ölümü üzerine duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak için yazılan şiirlerdir. Genellikle terkib-i bent biçimiyle yazılmıştır. (Bu türün, Eski Türk Edebiyatı’ndaki adı sagu, Halk Edebiyatı’ndaki adı ise ağıttır).

    4. METHİYE: Bir kimseyi övmek için yazılan şiirlerdir. Bunlar da genellikle kaside biçiminde yazılmıştır.

    5. HİCVİYE: Bir kimseyi yermek için yazılan şiirlerdir.

    6. FAHRİYE: Şairlerin kendilerini övmek amacıyla yazdıkları şiirlerdir.

    NOT: Divan edebiyatında bir şairin şiirine, başka bir şair tarafından aynı ölçü, uyak ve redifle yazılan benzerine “Nazire” denir. Bu, nazire yazan şairin diğer şaire karşı duyduğu saygı ve beğeniden ileri gelmektedir. Edebiyatımızda bu türde de pek çok ürün verilmiştir.


    DİVAN EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ

    1. Nazım birimi genellikle beyittir ve cümle beyitte tamamlanır. Beyit, cümleye egemendir.
    2. Nazım ölçüsü “aruz”dur.
    3. Dili Arapça, Farsça, Türkçe karışımı olan Osmanlıca’dır.
    4. Şiirlerde tam ve zengin uyak kullanılmıştır.
    5. Şiirlerin konuyu içeren başlıkları olmadığı için nazım biçimlerine göre adlandırılmışlardır.
    6. Klişe bir edebiyattır. Duygu ve düşünceler değişmez sözlerle (Mazmun) anlatılır.
    7. Anlatılan şey değil, anlatış biçimi ön plandadır.
    8. Soyut bir edebiyattır. İnsan ve doğa gerçekte olduğundan farklı ele alınmıştır.
    9. Aydın zümrenin edebiyatıdır. Medrese kültürü hakimdir. Genellikle saraya ve çevresine seslenir.
    10. Sanatlara bolca yer verilmiş, sanat yapmak amaç durumuna gelmiştir.
    11. Ulusal bir edebiyat olmayıp dinin etkisiyle şekillenmiştir. Arap ve İran edebiyatının etkisi çok fazladır.
    12. Şiirde daha çok aşk, sevgili, içki, din ve kadercilik gibi konular işlenmiştir.
    13. Nazım ön planda tutulmuş, nesre pek az yer verilmiştir.
    14. Nesir alanında tezkireler (edebiyat tarihi görevini gören biyografik eser), münşeatlar (mektuplar), tarihler, dini metinler ve nasihatnamelere de rastlanmaktadır. Bunlarda da sanat yapma amacı ön plandadır.
    15. 13.yüzyılda gelişmeye başlamış 16. ve 17. yüzyıllarda en olgun dönemini yaşamış, 19.yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür.

    DİVAN EDEBİYATININ ÖNEMLİ ŞAİR VE YAZARLARI

    HOCA DEHHANİ: 13. yüzyılda yaşamıştır. Din dışı konularda şiir yazan ilk divan şairidir. Divanı vardır.

    ALİ ŞİR NEVÂİ: Çağatay lehçesinin en güzel örneklerini veren şair 15. yüzyılda yaşamıştır. Muhakemetü’l-Lugateyn adlı eserinde Türkçe’nin Farsça’dan daha üstün bir dil olduğunu savunmuştur. Hamsesi vardır. Anadolu dışında Türkçe şiir yazan ilk şairdir.

    ŞEYHİ:15. yüzyılda yaşamıştır. “Harnâme” adlı eseri edebiyatımızda ilk fabl türü eser olarak bilinmektedir. Mesnevi alanında başarılı olmuştur.

    SÜLEYMAN ÇELEBİ: 15. yüzyılda yaşamıştır. Hz. Muhammed için yazdığı Vesilet-ün-Necat (mevlit) adlı mesnevisiyle tanınmış bir şairdir. (İslam edebiyatında Hz. Muhammed’in hayatını anlatan eserlere SİYER denir).

    FUZÛLİ: 16. yüzyılın en güçlü şairlerindendir. Arapça, Farsça, Türkçe divanı olan tek şairdir. Eserlerini Azeri lehçesiyle yazmıştır. Divan edebiyatının en lirik şairi olarak kabul edilmektedir. Ona göre yaşamın anlamı acı çekmekle özdeştir. Platonik bir aşk arayışı vardır. Din dışı konularda yazmakla birlikte tasavvuftan da etkilendiği bilinmektedir. Kendisine bağlanan maaşı almasında güçlük çıkaran memurları şikayet etmek için yazdığı “Şikayetnâme” adlı mektubu edebiyatımızdaki en ünlü yergilerden biridir.

    Divanlarından başka bir naat olan “Su” kasidesi, Leyla vü Mecnun mesnevisi, Peygamber ailesini anlattığı Hadikat-üs-Süeda’sı Şah İsmail ile II:Bayezid’i karşılaştırdığı Beng ü Bâde’si ve tıp bilgisini sergilediği Sıhhat ve Maraz’ı en tanınmış eserleridir.

    BÂKİ: 16. yüzyıl şairlerindendir. Döneminde “şairler sultanı” olarak tanınmış ve saratın bütün olanaklarından yararlanmıştır. İyi bir medrese eğitimi gördüğü bilinmektedir.
    Dünya nimetlerinin hepsinden yararlanma anlayışındadır. Kanuni’nin ölümü üzerine yazdığı mersiyesi çok tanınmıştır. Divanı vardır.

    NÂBİ: 17. yüzyıl şairlerindendir. Divan edebiyatında didaktik şiirler yazmasıyla bir yenilik olarak kabul edilmektedir. Din, töreler ve sosyal yaşamla ilgili öğütler verir.
    Nâbi’nin Divan’ından başka Hayriye, Hayrâbâd adlı iki didaktik eseri, gezi notlarını içine alan Tuhfet-ül Harameyn’i ve Münşeat adlı eserleri vardır.

    NEFİ: 17. yüzyıl şairlerindendir. Edebiyatımızdaki en ünlü kaside şairi olarak bilinir. Övgülerindeki ve yergilerindeki aşırılıklarıyla ünlüdür. Yazdığı hicviyelerindeki aşırılık boğdurulmasına neden olmuştur. Hayal gücü çok zengin olan Nefi’nin somut benzetmelerden yararlanması da belirgin bir özelliğidir. Türkçe ve Farsça divanı olan Nefi’nin ayrıca hicviyelerini topladığı Sihamı-ı Kaza adlı bir eseri de vardır.

    NEDİM: 18.yüzyıl şairlerinden olan Nedim, Lale Devri’nin şairi olarak bilinir. Eserlerinde aşk, içki, zevk ve sefayı işler. “Mahallileşme akımı”nın önderi olan şairin Halk edebiyatından da etkilendiği bilinmektedir. Şiirlerinde halkın ağzından alınma deyimler olduğu gibi, halkın konuşma diline de oldukça yaklaşmıştır. Samimi ve içten bir söyleyişi olan Nedim, şarkılarıyla tanınmıştır. Divan şiirindeki klişeleri (mazmunları) bir ölçüde yıkmış olan şairin Divan’ı vardır.

    ŞEYH GALİP: Divan edebiyatının 18.yüzyılda yaşamış son büyük şairidir. Galatasaray Mevlevihanesinde şeyhlik yapmıştır. Nabi’nin “Hayrâbâd”ına nazire olarak ve Mevlânâ’nın mesnevisinden etkilenerek yazdığı “Hüsn-ü Aşk” adlı meşhur mesnevisinde, tasvvuf konusundaki düşüncelerini ortaya koyar. Bu eserinde allegorik (sembolik) bir anlatım kullanan şair hayal gücünden ve masal ögelerinden de yararlanmıştır.

    EVLİYA ÇELEBİ: (17.yy) Edebiyatımızda gezi türünün ilk örneklerini veren yazar, usta bir gözlemcidir. Elli yıllık bir süre içinde gezdiği yerleri konuşma diline yakın bir dille anlatmıştır. Anlatımında abartılı olmakla birlikte, Divan nesrinin kalıplarını da kırmıştır. 10 ciltlik “Seyahatnâme” adlı eseri çok tanınmıştır.

    NOT: Divan edebiyatının nesir yazarı olarak tanınan diğer önemli yazarları şunlardır:

    SİNAN PAŞA: (15.yy) Tazarrunâme adlı süslü nesri ile tanınır.
    MERCİMEK AHMET: (15.yy) Farsça’dan çevirdiği Kabusnâme adlı eseriyle tanınır.
    NAİMÂ: (17.yy) Kendi adıyla anılan (“Naima Tarihi”) adlı tarih eserinin yazarıdır.
    KATİP ÇELEBİ: (17.yy) Batılıların Hacı Kalfa dedikleri yazar ve düşünürdür. Arapça, Farsça, Fransızca, Latine bilen yazarın tarih, coğrafya, matematik konularında yazılmış eserleri vardır.






    TASAVVUF FELSEFESİ

    Tanrı nedir? Evrenin oluşu nasıldır? Biz neyiz? Niçin geldik dünyaya? Yaşamımızın anlamı, var olmanın aslı, gerçek, başlangıç ve son nelerdir? Bu ve bunun gibi fizik ötesi sorulara cevap vermeye çalışan düşünüş yoluna “Tasavvuf” düşüncesi denir. [Vahdet-i Vücut (Varlığın Birliği) Teorisi].

    Bu düşünüşe göre Tanrı tek varlıktır. (Vücud-i Mutlak). Aynı zamanda tek güzelliktir (Hüsn-i Mutlak).

    Tek varlık olan Tanrı kendisini görecek gözler, sevecek gönüller istemiş ve kainat olarak tecelli etmiştir.

    Bu tıpkı aynayla kaplı bir odada olmak gibidir. Ayna varlığın çeşitli görüntülerini yansıtır.

    O halde, evren ve tüm insanlar Tanrı’nın bir görüntüsüdür. Öyleyse insanlar arasında renk, inanç, dil, ırk...gibi ayrımlar yapmak anlamsızdır.

    Bütün görüntülerde “Varlık” ve “Yokluk” ögeleri bir aradadır. İnsan dünyaya bağlı tutku ve zevklerini yok ederek “Varlık” ögesini geliştirir. Bunun yolu da tekkelerden (tarikatlar) geçer. Burada insan sıkı bir eğitimle dünya nimetlerinden vazgeçerse, sonunda özü olan Tanrı’ya kavuşabilir. Bu da gerçek aşktır. İnsanların birbirlerine duyacakları aşk ise mecazdır. Bu, kişiyi Tanrı’dan uzaklaştırır. “Bir hırka, bir lokma” insana yetmelidir. Tekkelerde bu yolla Tanrı’ya ulaşan insan sonunda “Enel Hak” (“Ben Tanrı’yım”) derecesine varır. Bu kişilere “İnsan-ı Kâmil” ya da “Ermiş” denir.



    HALK EDEBİYATI

    Halk şiirinde “mâni” ve “koşma” tipi olarak iki ana biçim vardır. Aslında az sayıda olan öteki biçimler bu iki ana biçimden çıkmıştır.

    Dizelerin kümelenişi, dizelerin hece sayısı ve uyak düzeni bakımından özellik gösterenler “biçim”, biçimi ne olursa olsun konu bakımından benzerlerinden ayrılanlar da tür adı altında toplanmıştır.

    I. Anonim Halk Şiiri Nazım Biçimleri:

    MÂNİ: Halk şiirinde en küçük nazım biçimidir. Yedi heceli dört dizeden oluşur. Uyak düzeni aaxa şeklindedir. Birinci ve üçüncü dizeleri serbest, ikinci ve dördüncü dizeleri uyaklı mâniler de vardır (xaxa).

    Mânilerin ilk iki dizesi uyağı doldurmak ya da temel düşünceye bir giriş yapmak için söylenir. Temel duygu ve düşünce son dizede ortaya çıkar. Başlıca konusu aşk olmakla birlikte bunun dışında türlü konularda da yazılabilir.

    Le beni eyle beni İpek yorgan düreyim
    Elekten ele beni Aç koynuna gireyim
    Alacaksan al artık Açıldıkça ört beni
    Düşürme dile beni Var olduğun bileyim

    Birinci dizesi yedi heceden az olan mâniler de vardır. Dizeleri cinaslı uyaklarla kurulduğu için böyle mânilere “Cinaslı Mâni” ya da “Kesik Mâni” denir.

    Bugün al Sürüne
    Yârim giymiş bugün al Madem çoban değilsin
    Şâd edersen bugün et Ardındaki sürü ne
    Can alırsan bugün al Ben bir körpe kuzuyum
    Al kat beni sürüne
    Beni böyle yandıran
    Sürüm sürüm sürüne

    TÜRKÜ: Türlü ezgilerle söylenen anonim halk şiiri nazım biçimidir. Söyleyeni belli türküler de vardır. Halk edebiyatının en zengin alanıdır. Anadolu halkı bütün acılarını ve sevinçlerini türkülerle dile getirmiştir.

    Türkü iki bölümden oluşur. Birinci bölüm asıl sözlerin bulunduğu bölümdür ki buna “bent” adı verilir.

    İkinci bölüm ise bentlerin sonunda yinelenen nakarattır. Bu bölüme “bağlama” ya da “kavuştak” denir.

    Türküler, genellikle yedili, sekizli, onbirli hece kalıplarıyla yazılmıştır. Konuları çok değişik olabilir. Ninniler de bu gruptandır.

    Söğüdün yaprağı narindir narin
    İçerim yanıyor dışarım serin bent
    Zeynep’i bu hafta ettiler gelin

    Zeynebim Zeynebim anlı Zeynebim
    Üç köyün içinde şanlı Zeynebim nakarat

    II. Âşık Edebiyatı Nazım Biçimleri:

    KOŞMA: Halk edebiyatında en çok kullanılan biçimdir. Genellikle hece ölçüsünün onbirli (6+5 ya da 4+4+3) kalıbıyla yazılır. Dörtlük sayısı üç ile beş arasında değişir. Şair koşmanın son dörtlüğünde adını ya da mahlasını söyler. Uyak düzeni genellikle şöyle olur:
    baba – ccca – ddda...

    Eğer benim ile gitmek dilersen
    Eğlen güzel yaz olsun da gidelim
    Bizim iller kıraçlıdır aşılmaz
    Yollar çamu kurusun da gidelim

    ...... ...... .....



    Karac’oğlan der ki buna ne fayda
    Hiç rağbet kalmadı yoksula bayda
    Bu ayda olmazsa gelecek ayda
    Onbir ayın birisinde gidelim

    DESTAN: Dört dizeli bentlerden oluşan, oldukça uzun bir nazım biçimidir. Kimi destanlarda dörtlük sayısı yüzden fazladır. Genellikle hece ölçüsünün onbirli kalıbıyla yazılır. Uyak düzeni koşma gibidir.
    baba – ccca – ddda

    Destanın son dörtlüğünde şair mahlasını söyler.

    Konuları bakımından destanları savaş, yangın, deprem, salgın hastalık, ünlü kişilerin yaşamları, mizahi....gibi gruplanadırabiliriz.

    Esnaf Destanı
    ...................................
    Nalbant oldum kırdım nalın çoğunu
    Bir katır nalladım dinle oyunu
    Meğer acemiymiş bilmem huyunu
    Çenemi teptirdim nalın sökerken
    Manav oldum elma armut tez çürür
    Cambaz oldum ip üstünde kim yürür
    Kasap oldum her gün gözüm kan görür
    Yüreğim bayıldı kana bakaraken

    Ben bu sanatları bir bir dolaştım
    Tekrar gelip şairliğe bulaştım
    Kâmili mürşidin eline düştüm
    Tekke-i aşk içre çile çekerken.

    SEMÂİ: Hece ölçüsünün sekizli kalıbıyla yazılır (4+4 duraklı ya da duraksız). Dörtlük sayısı üç ile beş arasında değişir. Semâilerin kendine özgü bir ezgisi vardır ve bu ezgiyle okunur. Uyak düzeni koşma gibidir:
    baba – ccca – ddda
    Semâilerde daja çok sevgi, doğa, güzellik gibi konular işlenir.

    İncecikten bir kar yağar Karac’oğlan eğmelerin
    Tozar Elif Elif diye Gönül sevmez değmelerin
    Dedil gönül abdal olmuş İliklemiş düğmelerin
    Gezer Elif Elif diye Çözer Elif Elif diye.

    VARSAĞI: Güney Anadolu bölgesinde yaşayan Varsak Türklerinin özel bir ezgiyle söyledikleri türkülerden gelişmiş bir biçimdir. Dörtlük sayısı ve uyak düzeni “Semâi” gibidir. Varsağılar yiğitçe, mertçe bir üslupla söylenir. Bu da dörtlüklerin içindeki “bre” “hey” “behey” gibi ünlemlerle sağlanır. Halk edebiyatında en çok varsağı söylemiş şair Karacaoğlan’dır.

    Bre ağalar bre beyler Behey elâ gözlü dilber
    Ölmeden bir dem sürelim Vaktin geçer demedim mi
    Gözümüze kara toprak Harami olmuş gözlerin
    Dolmadan bir dem sürelim Beller keser demedim mi
    Karacoğlan
    ÂŞIK EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ

    Âşık edebiaytı nazım türleri genellikle koşma ve semâi biçimiyle yazılır. Bu türler koşma ve semâilerden konuları bakımından ayrılır.

    GÜZELLEME: Doğa güzelliklerini anlatmak ya da kadın, at gibi sevilen varlıkları övmek için yazılan şiirlerdir.

    Dinleyin ağalar medhin eyleyim Yokuşa yukarı kekli sekişli
    Elma yanaklımın kara kaşlımın İnişe aşağı tavşan büküşlü
    O gül yüzlerine kurban olayım Düşmanın görünce şahin bakışlı
    Dal gerdanlımın da sırma saçlımın Kuğuya benziyor boynu kıratın
    Noksani Köroğlu

    TAŞLAMA: Bir kimseyi yermek ya da toplumun bozuk yönlerini eleştirmek amacıyla yazılan şiirlerdir.

    Ormanda büyüyen adam azgını
    Çarşıda pazarda insan beğenmez
    Medres kaçkını softa bozgunu
    Selam vermek için kesan beğenmez
    Kazak Abdal

    KOÇAKLAMA: Coşkun ve yiğitçe bir üslupla savaş ve dövüşleri anlatan şiirlerdir.

    Köroğluyum medhim merde yeğine
    Koç yiğit değişmez cengi düğüne
    Sere serpe gider düşman önüne
    Ölümü karşılar meydan içinde

    AĞIT: Bir kimsenin ölümü üzerine duyulan acıları anlatmak amacıyla söylenen şiirlerdir (Anonim halk şiiri ürünü olan ağıtlar da vardır).

    Civan da canına böyle kıyar mı
    Hasta başın taş yastığa koyar mı
    Ergen kıza beyaz bezler uyar mı
    Al giy allı balam şalların hani
    Hıfzi

    TEKKE EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ

    Din ve tasavvufla ilgili kavrami duygu, düşünce, ilke ve kuralları halka yaymak amacıyla bir tarikata bağlı şairlerce yazılan şiirlerdir.

    İLAHİ: Tanrıyı övmek, ona yalvarmak için yazılan şiirlerdir. Özel bir ezgiyle okunur.

    Cennet cennet dedikleri
    Birkaç köşkle birkaç huri
    İsteyene ver sen anı
    Bana seni gerek seni
    Yunus Emre

    NEFES: Bektaşi şairlerinin yazdıkları tasavvufi şiirlere denir. Nefeslerde genellikle Hz. Muhammet ve Hz. Ali için de övgüler bulunur.

    Pir Sultan Abdal şâhımız
    Hakk’a ulaşır yolumuz
    On iki imam katarımız
    Uyamazsın demedim mi

    * Aleviler, bu türde yazılmış olan şiirlere “DEME” adını verirler.

    ŞATHİYÂT-I SOFİYÂNE: İnançlardan alaylı bir dille söz eder gibi yazılan şiirlerdir. Görünüşte saçma sanılan bu sözlerin, yorumlandığında tasavvufla ilgili türlü kavramlara değindiği anlaşılır. Bu tür şiirlere genellikle Bektaşi şairlerinde rastlanır. Medrese hocalarına göre bu şathiyeler küfür sayılır.

    Yücelerden yüce gördüm
    Erbabsın sen koca Tanrı
    Âlem okur kelâm ile
    Sen okursun hece Tanrı
    Asi kullar yaratmışsın
    Varsın şöyle dursun deyü
    Anları koymuş orada
    Sen çıkmışsın uca Tanrı

    Kaygusuz Abdal yaradan
    Gel içegör şu cür’adan
    Kaldır perdeyi aradan
    Gezelim bilece Tanrı

    NOT: Manzum olmayan Anonim Halk Edebiyatı ürünleri de vardır. Bunları masallar, halk öyküleri (Kerem ile Aslı, Arzu ile Kamber, Battal Gazi, Hz. Ali Cenkleri.........), bilmeceler, atasözleri, deyimler, Karagöz ve ortaoyunları şeklinde sıralayabiliriz.

    HALK EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ

    1. İslamiyetten önceki edebiyatımızın İslam uygarlığı içindeki biçimidir. Bir anlamda sözlü edebiyat dönemimizin gelişmiş biçimi olarak düşünebiliriz.
    2. Halk edebiyatı ürünleri yazılı değildir. Müzik eşliğinde sözlü olarak oluşur.
    3. Divan edebiyatında olduğu gibi şiir yine egemen türdür.
    4. Şiirlerde başlık yoktur, biçimiyle adlandırılır.
    5. Nazım birimi dörtlüktür.
    6. Ölçü, hece ölçüsüdür, En çok yedili, sekizli, onbirli kalıplar kullanılmıştır.
    7. Şiirlere genel olarak yarım uyak hakimdir.
    8. Dil halkın konuştuğu günlük konuşma dilidir.
    9. Halk edebiyatı gözleme dayalıdır. Benzetmeler somut kavramlardan yararlanılarak yapılır. Söyledikleri her şey gerçek yaşamdan alınmadır.

    • Özellikle 18. yüzyıldan itibaren halk şiarleri, divan şairlerinden etkilenerek aruzun belirli kalıplarıyla şiirler yazmayı denemişlerdir. Hatta divan şiirinin mazmunlarını da kullanmışlardır. Bu durumun ortaya çıkmasında halk şairlerinin, aydınlar ve divan şairlerince hor görülmelerinin, değersiz ve güçsüz sayılmalarının etkisi de vardır.

    HALK EDEBİYATININ ÖNEMLİ ŞAİRLERİ

    YUNUS EMRE: (13.yy) Tasavvuf düşüncesini benimseyen şair Tanrı aşkını ve insan sevgisini dile getirmiştir.

    Tekke edebiaytının en lirik şairidir. Halkın konuştuğu Türkçeyi bir edebiyat dili haline getirmiştir. Yalın ve içten bir söyleyişi vardır. Zaman zaman aruz ölçüsüyle ve divan edebiyatı anlayışıyla da şiirler yazmıştır.

    Tüm insanların eşit ve kardeş olduğuna inanmış; dil, din, ırk ayrımı yapılmasına karşı çıkmıştır. Türkçe divan sahibi ilk şairdir. Ayrıca Risaletü’n-Nushiyye adlı öğretici bir mesnevisi vardır.

    KAYGUSUZ ABDAL: (16.yy) Softa görüşle alay eden özgür düşünceli bir Bektaşi şairidir. Hem heceyle hem de aruzla yazılmış şiirleri vardır.

    PİR SULTAN ABDAL: (16.yy) Alevi-Bektaşi şiir geleneğinin en ünlü şairidir. Dinsel inançların etkili olduğu bir ayaklanmanın önderliğini yapmış, asılarak öldürülmüştür. Şiirini bir araç olarak kullanmasına rağmen kuru bir öğreticiliğe düşmemiş, şiirini duygu yönünden de beslemiştir.

    KÖROĞLU: (16.yy) Çoğunlukla koçaklama türünde örnekler vermiş coşkulu şiirler söylemiştir. Bolu Beyi’yle olan mücadelesi efsaneleşen şair, halkın gönlünde yerini almıştır.

    KARACAOĞLAN: (17.yy) Din dışı konularda yazmış, yaşama sevinci, insan ve doğa sevgisini dile getirmiştir. Âşık edebiyatının duygu yönünden en zengin ve güçlü şairidir. Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşayıp dolaştığı bilinmektedir.

    GEVHERİ: (17.yy) Aruz ölçüsünü de sıkça kullanan Kırımlı bir halk ozanıdır.

    DERTLİ: (19.yy) Toplumsal yergi içerikli, softalığı, yobazlığı eleştiren şiirleriyle tanınan Bolu’lu bir halk ozanıdır.

    DADALOĞLU: (19.yy) Osmanlılarla, Toroslar’da göçebe yaşayan Türkmenler’in (Avşarlar) çatışmalarını dile getiren şiirler yazmıştır. Özgün ve yiğitçe söyleyişi olan bir şairdir.

    ÂŞIK VEYSEL: (20.yy) Âşık edebiyatının en güçlü, son temsilcilerinden olan şair; insan, yurt ve doğa sevgisi konularında şiirler söylemiştir. Şiirlerini “Deyişler”, “Sazımdan Sesler” ve “Dostlar Beni Hatırlasın” adlı kitaplarda toplamıştır.










    EDEBİ SANATLAR

    ANLAM SANATLARI

    1. TEŞBİH (BENZETME): Aralarında türlü yönlerden benzerlik ilgisi bulunan iki şeyden, benzerlik bakımından güçsüz durumda olanı daha üstün olana benzetmektir. Dört ögesi vardır. (Benzeyen, kendisine benzetilen, benzetme yönü, benzetme edatı).

    Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik.
    Benzeyen benzetilen benzetme benzetme
    Edatı yönü

    Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan
    Benzetilen benzetme benzetme
    Edatı yönü

    Askerlerimiz aslan gibi kuvvetlidir.
    Benzeyen benzetilen benzetme benzetme
    Edatı yönü

    A) TEŞBİH-İ BELİĞ (GÜZEL BENZETME): Sadece benzeyen ve benzetilen ögelerle yapılan benzetmedir. Benzetme yönü ve benzetme edatı kullanılmaz.

    Gürz ayaklı
    Kalkan elli
    Sancaktar olduğu
    Sancak tutuşundan belli
    F.H.Dağlarca

    • Divan edebiyatındaki mazmunların çoğo teşbih-i beliği sanatına örnektir.
    Servi boy, elma yanak, gonca ağız, kiraz dudak..........

    B) YAYGIN BENZETME: Benzeyenle benzetilen arasındaki birden çok özelliklerin sıralnmasıyla yapılan benzetmedir.

    Aşağıdaki örnekte “vatan” bir çınara benzetilmiştir.

    ÇINAR

    Hani bir gün seninle Topkapı’dan
    Geliyorduk; yol üstü bir meydan
    Bir çınar gördük; Enli, boylu, vakur
    Bir ağaç; hiç eğilmemiş, mağrur
    Koca bir gövde, belki altı asır
    Belki ondan da fazla dalgın, ağır
    Kaygısız bir ömür sürüp gelmiş;
    Öyle serpilmiş, öyle yükselmiş,
    .........................
    Tevfik Fikret




    2) İSTİARE (EĞRETİLEME): Benzetme sanatının temel ögelerinden benzeyen ve benzetilenden sadece birinin kullanılmasıyla yapılan benzetmeye denir. Diğer bir deyişle, bir şeyi kendi adının dışında türlü yönlerden benzediği başka bir şeyin adıyla anma sanatıdır. Bu bakımdan istiare hem bir benzetme hem de mecaz sanatıdır.

    A) AÇIK İSTİARE: Benzetme ögelerinden yalnızca benzetilenle yapılan istiaredir.
    “Aslanlarımız düşmanı denize döktüler”

    “Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor.
    Bir hilâl uğruna ya Rab ne güneşler batıyor”.

    Yukarıdaki örneklerde altı çizili sözcüklerde, askerlerimizle, “aslan” ve “güneş” arasında birer benzetme yapılmıştır. Burada benzeyen (benzetme bakımından zayıf olan öge, yani askerler) söylenmemiş, kendisinebenzetilen (benzetme bakımından güçlü olan öge, yani aslan ve güneş) söylendiğine göre bu benzetmeler “açık istiare”dir.

    B) KAPALI İSTİARE: Benzetme ögelerinden sadece benzeyenin bulunduğu (kendisine benzetilenin bulunmadığı) benzetme sanatına “kapalı istiare” denir.
    “Askerlerimiz, kükreyerek düşmana saldırdı”.

    Yukarıdaki örnekte askerler, aslana benzetilmiştir. Güçlü olan öge yani aslan (benzetilen)söylenmemiş, sadece benzeyen söylenmiş olduğundan bu benzetme bir “kapalı istiare”dir. (Kişileştirme sanatının bulunduğu her dizede kapalı istiare de vardır).

    Kıyı takmış yaprağını gülünü
    Mahzun hudutların ötesinde akan sular
    Boynu bükük adalar, tanıyorsanki bizi.

    C) YAYGIN İSTİARE: Benzetmenin temel ögelerinden yalnız biriyle, çok sayıda benzerlikleri sıralayarak yapılan istiaredir. Örneğin Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi” adlı şiirinde “ruh” söylenmemiş (benzeyen), Benzetilen yani “gemi” söylenmiştir.

    3) MECAZ: Bir sözü gerçek anlamının dışında kullanma sanatıdır.

    Aşkın aldı benden beni
    Bana seni gerek seni
    Ben yanarım dün ü günü
    Bana seni gerek seni
    Yunus Emre

    Yukarıdaki dörtlükte “yanmak”, aşağıdaki dörtlükte de “deynek” sözcüğü mecaz sanatına örnektir.

    Anavarza at oynağı
    Kana bulanmış gömleği
    Kıyman a zalimler kıyman
    Kör karının bir deyneği

    4) MECAZ-I MÜRSEL (MÜRSEL MECAZ): Bir sözün benzetme amacı gütmeden gerçek anlamının dışında başka bir sözün ya da kavramın yerine kullanılmasıdır. Kavramlar arasında benzetmenin dışında, gerçek veya mecazlı anlamlar arasında parça-bütün, özel-genel, neden-sonuş.....gibi ilgiler bulunur.

    Anadolu, hepimize hınç ve şüpheyle bakıyor.
    Anadoluda
    yaşayanlar

    Çankaya, bu gelişmelere sessiz kalamazdı.
    Cumhurbaşkanlığı makamı

    O, beyaz perdenin en güzel sanatçısıdır.
    Sinema

    Çatma, kurban olayım çehreni ay nazlı hilâl.
    Türk bayrağı

    Sobayı yaktınız mı?
    Odun/kömür

    O, ülkemizin en güçlü raketlerinden biridir.
    Tenis oyuncusu

    Siz, hiç Yaşar Kemal’i okudunuz mu?
    Eserleri

    Son günlerde Vivaldi dinliyorum.
    Eserleri

    Gökten bereket yağıyor.
    Yağmur

    5) KİNAYE: Bir sözü hem gerçek hem de mecaz anlamda kullanma sanatıdır.

    Ey benim sarı tanburam Ben toprak oldum yoluna
    Sen ne için inilersin Sen aşırı gözetirsin
    İçim oyuk derdim büyük Şu karşıma göğüs geren
    Ben onun’çün inilerim Taş bağırlı dağlar mısın?
    Pir Sultan Yunus Emre

    Yukarıdaki dörtlüklerde altı çizili sözcükler hem gerçek hem de mecaz anlamlarını düşündürecek şekilde kullanılmıştır.







    6) TEVRİYE: İki ya da daha çok anlamı olan bir sözün yakın ve uzak anlamlarını birlikte kastetme sanatıdır.

    Bana Tahir Efendi kelp demiş
    İltifatı bu sözde zâhirdir.
    Mâliki mezhebim benim zirâ
    İtikadımca kelp tâhirdir.

    Tahir: 1) Özel isim;2) Temiz
    Kelp: Köpek

    7) TARİZ: Söylenen sözün ya da kavramın gerçek ve mecazlı anlamı dışında büsbütün tersini kastetmektir. Genelliklebir kişiyi ya da durumu iğnelemek, alaya almak için yapılır.

    Bir yetim görünce döktür dişini
    Bozmaya çabala halkın işini
    Günde yüz adamın vur kır dişini
    Bir yaralı sarmak için yeltenme
    Huzuri

    8) TEŞHİS VE İNTAK (KİŞİLEŞTİRME VE KONUŞTURMA): İnsana özgü niteliklerin başka varlıklara aktarılmasına, onlara kişilik kazandırılmasına “teşhis”; onların konuşturulmasına da “intak” denir. İntak sanatının bulunduğu her yerde teşhis sanatı da vardır.

    Toros dağlarının üstüne Batı isteyü haktan ayrıldım
    Ay un eledi bütün gece Boynuz umdum kulaktan ayrıldım.
    (Hârname, Şeyhi)

    Masallar ve fabller, teşhis ve intak sanatına an çok rastlanan türlerdir.
    Kurnaz tilki sesini yumuşatarak, ona
    Dedi ki: ”Kardeşciğim artık dostuz;
    Müjde getirdim sana in de öpüşelim;
    Barış oldu hayvanlar arasında.”

    9) TENASÜP (UYGUNLUK): Bir dize, beyit ya da dörtlük içinde anlamca birbiriyle ilgili sözcükleri birarada kullanma sanatıdır.

    Lâleyi sümbülü, gülü hâr almış.
    Zevk u şevk ehlini âh u zâr almış.

    Bu beyitte lâle, sümbül, gül, hâr (diken) arasında ayrıca zevk, şevk ve âh, zâr sözcükleri arasında tenasüp sanatı vardır.







    10) LEFF Ü NEŞR: Genellikle bir beyit içinde birinci dizede en az iki şey söyleyip, ikinci dizede bunlarla ilgili benzerlik ve karşılıkları verme sanatıdır.

    Bâran değil, şafak değil, ebr-i seher değil
    Gözyaşıdır, ciğer kanıdır, dâd-ı ah’tır.

    Bu dizelerde bârana (yağmur) karşılık olarak gözyaşı, şafağa (güneşe batarkenki kızıllık) karşılık olarak ciğer kanı, ebr-i seher’e (sabah bulutu) karşılık olarak dud-ı ah (ah’ın dumanı) verilmiştir.

    Bağ-ı dehrin hem baharın hem hazanın görmüşüz.
    Bir neşatın da gamın da rüzgarın görmüşüz.

    11) TECAHÜL-İ ARİF: Bilinen bir gerçeği bir nükteye dayanarak bilmiyormuş gibi söylemektir.

    Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım
    Kurbanın olam var mı benim bunda günahım
    Nahifi

    Ey şuh Nedima ile bir seyrin işittik
    Tenhaca varıp Göksu’ya işret var içinde
    Nedim

    Yukarıdaki dizelerde şairler kendi yaşadıkları olayları bilmiyormuş gibi sorarak tecahül-i arif sanatı yapmışlardır.

    12) HÜSN-İ TALİL (GÜZEL NEDENE BAĞLAMA): Herhangi bir gerçek olayın meydana gelmesini hayali ve güzel bir nedene bağlamaktır.Ancak bu nedenin kesin bir yargıya dayanması gerekir. Hüsn-i talil’de de tecâhül-i arif’te olduğu gibi gerçek bir nedeni bilmezlikten gelme gibi bir durum vardır. Hüsn-i talil’i, tecâhül-i ariften ayıran yön, gerçek bir olayın hayali nedene bağlanmasıdır.

    “Güzel şeyler düşünelim diye yemyeşil oldu ağaçlar”
    (İlkbaharda doğanın uyanması, ağaçların yapraklanması gibi gerçek bir olay, hayali bir nedenle açıklanmış).

    “Güller ki yüzünün renginden utandıkları için kızardılar”.

    Niçin sık sıkbakarsın öyle mirat-ı mücellâya
    Meğer sen dahi kendi hüsnüne hayran mısın kâfir
    Nedim
    (Mirat-ı mücellâ: Parlak ayna)






    13) MÜBALAĞA (ABARTMA): Bir sözün etkisini güçlendirmek amacıyla bir şeyi ya olamayacağı bir biçimde anlatmak ya da olduğundan pek çok veya pek az göstermektir.

    Alem sele gitti gözüm yaşından.

    Söyle nâz uykusuna varmış o yâr ey Bâki
    Ki cihan halki figan eylese bidâr olmaz.

    Merkez-i hâke atsalar da bizi
    Kürre-i arzı patlatır çıkarız.
    Namık Kemal

    (Yerkürenin merkezine de atsalar bizi, yerküreyi parçalar yine dışarı çıkarız).

    14) TEZAT (KARŞITLIK): Birbirine karşıt düşüncelerin, kavramların, duyguların bir arada kullanılmasıdır.

    Ne siyah eylemiş bu nasiyeyi
    Saçımı bembeyaz eden bahtım.
    Abdülhak Hamit
    (Nasiye: alın)

    Ne efsun-kâr imişsin âh ey didâr-ı hürriyet
    Esir-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten
    Namık Kemal
    (Ey özgürlük ne kadar büyüleyiciymişsin, tutsaklıktan kurtulduk ama bu kez de senin tutsağın olduk).

    15) TEKRİR: Sözün etksini güçlendirmek amacıyla anlamın üzerinde yoğunlaştığı sözcük ya da söz öbeklerini arka arkaya yinelemektir.

    Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
    Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
    Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
    Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
    Necip Fazıl

    Büyüksün ilahi büyüksün büyük
    Büyüklük yanında kalır pek küçük
    Ali Haydar Bey

    16) NİDA (SESLENME): Şairin çok duygulanması ve heyecanlanması sonucunu doğuran olayları ve varlıkları gözönüne getirip “ey, hey” gibi ünlemlerle onlara seslenmesidir.
    Ey köhne Bizans, ey koca fertut-i musahhir
    Ey bin kocadan arta kalan bive-i bâkir.
    (Sis, Tevfik Fikret)


    17) İSTİFHAM: Yanıt alma amacı gütmeden, duyguyu ve anlamı güçlendirmek için, anlatılmak istenenlerin soru biçiminde anlatılmasıdır.

    Beni candan usandırdı cefadan yâr usanmaz mı
    Felekler yandı ahımdan muradım şemi yanmaz mı
    Fuzuli

    Kim söylemiş beni
    Süheyla’ya vurulmuşum diye?
    Kim görmüş ama kim,
    Eleni’yi öptüğümü,
    Yüksek kaldırım’da güpegündüz?
    Melahat’i almışım da sonra
    Alemdar’a gitmişim, öyle mi?
    Onu sonra anlatırım, fakat
    Kimin bacağını sıkmışım tramvayda?
    Orhan Veli

    18) TELMİH (HATIRLATMA): Söz arasında herkesçe bilinen geçmişteki bir olaya, ünlü bir kişiye bir inanca ya da yaygın bir atasözüne işaret etmek, onu anımsatmaktır. Telmih edilen şey uzun uzadıya açıklanmaz, bir iki sözcükle anımsatılır.

    Gökyüzünde İsâ ile
    Tur dağında Musâ ile
    Elindeki asâ ile
    Çağırayım Mevlam seni
    Yunus Emre

    (Birinci dizede “Hz. İsa’nın göğe çıktığı inancı”na, ikinci dizede “Hz. Musa’nın Tur-ı Sinâ dağında Tanrı ile konuşması” olayına ve üçüncü dizede de yine “Hz. Musa’nın yere atınca yılan olan asasıyla gösterdiği mucizelere” telmih vardır).

    SÖZ SANATLARI

    19) CİNAS: Söyleniş ve yazılışları bir, anlamları farklı sözcükleri (sesteş, eşsesli) bir arada kullanma sanatıdır. (Aynı zamanda bir uyak türüdür).

    Kısmetindir gezdiren yer yer seni
    Göğe çıksan âkıbet yer yer seni.
    İbni Kemal

    Her nefeste eyledik yüz bin günah
    Bir günaha etmedik hiç bir gün ah
    Lâedri





    20) ALLİTERASYON: Aynı ses ya da hecelerin bir ahenk yaratmak amacıyla tekrarlanmasıdır.

    Dest-busi arzusıyle ölürsem dostlar (“S”)
    Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su
    Fuzuli

    Kara pulat uz kılıcım tartmayınca
    Kara börklü koca başın kesmeyince
    Alca kanın yer yüzüne tökmeyince
    Karındaşım Kayan kanın almayınca
    Komazım..........
    Dede Korkut

    21) SECİ: Nesirde yapılan kafiyeye “seci” denir.

    “İlahi her neyi gülzâr ettinse anı ittim. İlahi elime her ne sundunsa anı tattım. İlahi gönlüm oduna ne yaktınsa o tüter. İlahi vücudum bahçesine ne diktinse o biter.”
    Sinan Paşa

    EK:

    SEHL-İ MÜMTENİ: Söylenmesi kolay göründüğü halde, benzerinin yazılması veya söylenmesi çok güç olan sözlere ya da yazılara denir.

    Ete kemiğe büründüm
    Yunus diye göründüm
    Yunus Emre

    (Şair bütün tasavvuf felsefesini, az sözle çok güçlü bir şekilde ifade etmiştir).


    BATI EDEBİYATI VE BATI EDEBİYATINDAKİ SANAT AKIMLARI
    ESKİ YUNAN VE LATİN EDEBİYATI:

    Batı edebiyatının kaynağı Eski Yunan ve Latin edebiyatlarıdır. M.Ö.9. yüzyıldan M.Ö. 2. yüzyıla kadar süren Eski Yunan edebiyatının ana kaynağı da Homeros’un İlyada ve Odise destanlarıdır.
    Eski Yunan edebiyatı didaktik türde HESİODOS; lirik türde SAPHO, PİNDAROS; fabl türünde AİSOPOS gibi şairleri yetiştirdikten sonra M.Ö.5. yüzyılda “altın çağı”nı yaşamıştır. Bu devrin önemli sanatçıları şunlardır:
    Tragedya’da: AİSKHYLOS (Agamemnon),
    SOPHOKLES (Kral Oidipus, Elektra),
    EURİPİDES (Andromak, Elektra)
    Komedya’da: ARİSTOPHANES, MENANDROS
    Hitabet alanında: DEMOSTHENES
    Felsefe alanında: SOKRATES, EFLATUN, ARİSTOTELES
    Tarih alanında: HERODOTOS

    M.Ö. 2.yüzyıldan sonra Eski Yunan edebiyatı yerini Latin edebiyatına bırakır. Latin edebiyatı Eski Yunan kültür ve sanatının etkisinde gelişen bir edebiyattır. Bu dönemin önemli sanatçıları şunlardır:

    Tragedya’da: ENNİUS
    Komedya’da: PLAUTUS, TERENTİUS
    Şiirde: HORATİUS (Lirik şair), OVİDİUS (Lirik şair), VERGİLİUS (Destan şairi)
    Hitabet alanında: ÇİÇERO (Nutuklar)
    Felsefe alanında: SENECA
    Tarih alanında: TACİTES

    Eski Yunan ve Latin edebiyatlarının mitoloji ile süslenmiş ürünlerinde doğa güzellikleriyle birlikte “gerçek insanı” buluruz. Bu ürünlerde insanların sevgileri, acıları, yiğitlikleri, kinleri.....yer alır. Bu sevgiler, yiğitlikler, kinler ve acılar da “yazgılarında” dönüp dolaşarak “İNSANCILIK” (Hümanizm) ve “ERDEMLİ OLMA” düşüncesinde birleşirler.

    5. yüzyılda Batı Roma İmparatorluğunun yıkılmasından sonra, Avrupa’da, 11.yüzyıla kadar sanat ve kültür alanında “öbür dünya” düşüncesinin egemen olduğu ölü bir dönem başlamıştır.

    11.yüzyıldan sonra kilise ve din görüşünü her şeyin üstünde tutan , kişinin yaşam ve düşünce özgürlüğünü kısıtlayan, edebiyatta ve sanatta “öbür dünya” düşüncesini egemen kılan “ORTA ÇAĞ” başlar. Bu çağda görülen doğa ve dinle ilgili yiğitlik öyküleri, halk ozanlarının aşk ve yiğitlik konularında söyledikleri “BALATLAR” ve ulusal destanlar dönemin başlıca edebiyat verimleri arasındadır. Orta çağın büyük ozanı Rönesans’ın da hazırlayıcılarından olan ve “İlahi Komedya” adlı eseriyle tanınan DANTE’dir.

    Batı edebiyatında yenileşme, bilim ve sanatta “YENİDEN DOĞUŞ” anlamına gelen “RÖNESANS”la başlar (14.yüzyılın sonu, 15. ve 16. yüzyıllar).

    Rönesans’la halk ve devlet ilişkileri yeniden düzenlenmiş, kralların ve derebeylerin dine dayalı sınırsız güçleri kırılmış, kişinin insance ve özgür yaşama isteği gerçekleşme yoluna girmiştir. Böylece uluslar edebiyatla, bu gerçeklere dayanan “insanca” düşünceleri yayarak, kilise dili olan Latince’nin yerine kendi ulusal dilleri ile güçlü yapıtlar ortaya koymaya başlamışlardır. Bu dönemin ünlü sanatçıları şunlardır:

    Şiirde: RONSARD
    Romanda: RABELAİS, CERVANTES (Don Kişot)
    Deneme alanında: MONTAIGNE, BACON
    Tiyatro alanında: SHAKESPEARE [Hamlet, Macbeth, Othello, Kral Lear, Romeo ve Juliet (Dramları), Venedik Taciri, Hırçın Kız, Yanlışlıklar Komedyası.......(Komedileri)]

    Rönesans, 17.yüzyılın ortalarına doğru “Klasisizm” akımının doğmasına yol açmış, böylece Batı Edebiyatı birbirine tepki olarak ortaya çıkan akımların etkisinde 20. yüzyıla kadar gelişimini sürdürmüştür.


    BATI EDEBİYATINDA AKIMLAR

    KLASİZM

    17. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan bir akımdır. BOILEAU bu akımın kurucusu olarak kabul edilir. Klasikler Eski Yunan ve Latin edebiyatını bilgi ve esin kaynağı olarak benimsemişlerdir. Temel olarak şu ilkelere dayanır:

    Sanat, “insan tabiatına” önem vermeli ona sevgi ve saygı duymalıdır. Klasik bir eser “akıl” ve “sağduyu”ya dayanmalıdır. Eser, “dil”, “anlatım” ve “şekil” de en olguna varmaya çalışmalıdır.

    Klasikler, insanların her zaman, her yerde, her toplumda aynı duygu ve düşüncede olduklarını kabul ederler. Onun için eserlerinde değişmez tipler yaratırlar. Klasisizmde fiziksel ve sosyal çevre önemli değildir; çünkü bunlar değişkendir.

    Bu akımda, sanatta mükemmeli bulmak esastır. Mükemmeli bulmak ise konunun seçilişinde değil, onun ele alınıp anlatılışındadır. Onun için anadili en güzel biçimde kullanmak da esas olmalıdır. Böylece klasikler günlük konuşma dilinden farklı kitabi bir dil kullanmışlardır.

    Sanatta sıkı kuralların bulunması ve sanatçıların bunlara uyması gerektiğine inanan klasikler, “üç birlik” kuralının doğmasına neden olmuşlardır (Yer, zaman ve eylem birliği)

    Eserlerinin kahramanlarını hep soylu tabakadan seçen klasikler, eserlerinde kaba ve çirkin sözlere de yer vermezler. “Ahlaka uygunluk” ilkesine sıkı sıkıya bağlıdırlar.

    Yapıtlarının etkileyici olmasını , hoşa gitmesini, tarih biliminden ayrılabilmesini ve din dışı konulara eğilmesini temel ilke olarak kabul etmişlerdir.

    Edebiyat türü olarak daha çok tiyatroyu, tiyatro türü olarak da trajedi ve komediyi benimsemişlerdir.

    Başlıca temsilcileri:

    Boileau (şiir)
    La Fontaine (fabl)
    Racine, Corneille (trajedi)
    Moliere (komedi)
    Madame de La Fayette (roman)
    La Bruyere (karakterleriyle)
    Bossuet (hitabet)

    “Klasisizm, geçici rağbeti değil, sürekli rağbeti arar”. Andre Gide.

    TÜRK EDEBİYATINDA KLASİSİZM
    Türk edebiyatı Batı’ya açıldığında klasisizm dönemini tamamlamıştır. Bu nedenle edebiyatımızda klasisizmin önemli bir etkisi olmamıştır.

    Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”adlı komedisi, La Fontaine’den yaptığı çeviriler ve Ahmet Vefik Paşa’nın Moliere’den çevirileri, bu anlayışın ürünleri olarak sıralanabilir.

    ROMANTİZM (COŞUMCULUK)

    1830’lu yıllarda klasisizme tepki olarak doğmuştur. Victor Hugo’nun “Hernani” adlı oyunuyla bir edebiyat akımı olarak başarıya ulaşmıştır. 1789’da fransız İhtilali’yle birlikte derebeylik ve aristokrasi çökmüş; yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak romantizm, yeni duygu, düşünce ve idealleri anlatmayı amaçlamış, sanatın ve sanatçının kurallardan kurtulup özgürleşmesini savunmuştur.

    Avrupa’da o zamana kadar süregelen Latin ve Yunan hayranlğı yerini Shakespeare, Goethe ve Schiller hayranlığına bırakmıştır.

    Klasik öğretinin bütün kuralları yıkılmış, Latin ve Yunan edebiyatları yerine Hristiyanlık mucizeleri, milli efsanler işlenmiş; konular ya tarihten ya da günlük olaylardan çıkarılmıştır. Tabiat manzaralarının, yerli ve yabancı törelerin betimlenmesine geniş yer verilmiş, insan psikolojisinin soyut olarak incelenmesi bırakılarak, insanlar çevrelerinde incelenmiş, insanın islâhından önce toplumun ıslâhı amacı ön plana alınmıştır. Klasik edebiyatın akıl ve sağduyuya önem vermesine karşılık, romantizmde hayal ve fanteziye geniş yer verilmiştir. Yazarlar eserlerinde kişiliklerini gizlememişler, olaylar karşısında duygu ve görüşlerini açıkça anlatmışlardır. Romantik şiirde, doğa sevgisi; bireycilik; Ortaçağa, yabancı ülkelere, Doğu’ya hayranlık; toplumsal geleneklere isyan; duygulara, doğaüstü güçlere, rüyalara, ihtiraslara bağlılık dikkat çeker.

    Zıtlıkların uyumunu ilke olarak benimseyen romantikler hayatı güzel, çirkin... bütün yönleriyle vermeye çalışırlar.

    Klasiklerin önemsediği din duygusuna geniş yer veren romantiklerin kahramanlarının çoğu dindardır.

    Din, her şeyin gelip geçici olduğunu söylediği için de kahramanlar , genellikle kuşkulu, üzüntülü ve karamsardırlar.

    Edebiyat dilindeki kalıplaşmış kelimeler yerine, günlük konuşma dilini kullanmayı benimseyen romantikler, her sınıftan insanı da eserlerine konu olarak almışlardır.

    Genel olanın yerine özeli, tipin yerine gözalıcı olanı seçmişlerdir. Aşk, ölüm, tabiat en belli başlı konular olarak dikkat çeker.

    Bu akımda oyun türlerinden dram, edebiyat türlerinden de roman gelişmiştir.

    Başlıca temsilcileri:

    Victor Hugo (Sefiller. Notre Dame’in Kamburu, Cromwell, Hernani.......)
    J.Jack Rousseau (Emile, İtiraflar, Toplum Sözleşmesi)
    Goethe (Faust)
    Lamartine (Greziella)
    A. Dumas Pere (Üç Silahşörler, Monte Kristo Kontu)
    A. Dumas Fils (Kamelyalı Kadın)
    Alfrede de Musset (şiirleriyle)
    Schiller (“Haydutlar” adlı dramı ve denemeleriyle)
    Lord Byron (Don Juan, diğer şiirleriyle)
    Chateaubrian
    Puşkin
    Shakespeare
    Stendhal (Romantizmden realizme geçmiştir)
    Balzac (Romantizmden realizme geçmiştir)

    “Romantizm, ağlayan yıldız, inleyen rüzgar, ürperen gece, kendinden geçen çiçektir”.
    Musset
    “Romanitzm, varlıkların olduklarından başka türlü olmadığına, olmayacağına üzülmektir”.
    A. Gide

    TÜRK EDEBİYATINDA ROMANTİZM

    Tanzimat edebiyatı dönemindeki ürünlerin çoğunluğu romantik akımın etkisiyle kaleme alınmıştır.

    Namık Kemal roman ve tiyatrolarıyla
    Ahmet Mithat, ilk romanlarıyla
    Recaizade Mahmut Ekrem, şiirleriyle
    Abdülhak Hamit, tiyatrolarıyla

    REALİZM (GERÇEKÇİLİK)

    19. yüzyılın ikinci yarısında romantizmin aşırı duygusallığına tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır.

    1857 yılında Gustave Flaubert’in “Madame Bovary” adlı romanıyla, realizmin, romantizm karşısındaüstünlük sağladığı kabul edilmektedir.

    Realizmde, duygu ve hayaller yerini, toplum ve insan gerçeklerine bırakır. Konular gerçekten alınır. Yaşanan ve gözlenen gerçek bütün çıplaklığıyla anlatılır. Bunun sağlanması için gerektiğinde anket gibi bazı sanat dışı yöntemlere bile başvurulmuştur.

    Bu akımda, gerçeğin anlatılması için kişilerin psikolojileri, onların kişiliklerini etkileyen çevrelerinin tanıtımı, içinde bulundukları ortam ayrıntılarıyla verilir. Onun için de betimleme, realist yazarlarda en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker. Yalnızca yaşananın anlatılmasına yönelen gerçekçiler, olaylar ve kişiler karşısında tarafsız davranırlar. Eserlerine kendi duygu, düşünce ve yorumlarını katmazlar. Yine, gerçek hayatın anlatılması esas olduğu için eserlerinde toplumun sıradan insanlarına rastlanır. Eserlerinde daha çok yaşamın olağan olaylarına yöneldikleri için çok basit bir konu bile ele alınıp işlenir.

    Gerçekçi yazarların okuyucuyu eğitme gibi bir amaçları yoktur. Gözlem, araştırma ve belgelere dayanarak, yaşananı nesnel bir şekilde aktarmayı amaçlarlar.

    Gerçekçi yazarlar, biçim güzelliğine çok önem vermişler, dilde ve anlatımda süsten, özentiden kaçınmışlardır.

    Başlıca temsilcileri:

    Stendhal (Kırmız ve Siyah, Parma Manastırı)
    Balzac (Goriot Baba, Vadideki Zambak, Eugenie Grandet)
    G. Flaubert (Madame Bovary)
    Lev Tolstoy (Savaş ve Barış, Diriliş, Anna Karenina)
    Dostoyevski (Suç ve Ceza)
    A. Çehov (Vanya Dayı, Vişne Bahçesi)
    M. Şolohov (Ve Durgun Akardı Don)
    E. Hemingway (Çanlar Kimin İçin Çalıyor)
    J.Steinbeck (Gazap Üzümleri)
    Herman Melville (Moby Dick)
    Charles Dickens (Oliver Twist, David Copperfield)
    Gogol (Müfettiş, Ölü Canlar)

Sayfayı Paylaş