Kimya konu anlatım

Konu 'Kimya 9. Sınıf' bölümünde Moderatör Remzi tarafından paylaşıldı.

  1. Moderatör Remzi

    Moderatör Remzi Üye

    Katılım:
    19 Ekim 2011
    Mesajlar:
    507
    Beğenileri:
    487
    Ödül Puanları:
    64

    KİMYA 9

    I. BÖLÜM: Simyadan Kimyaya

    İnsanoğlu yaratıldığı günden itibaren hep arayış içinde olmuştur .Issız bir adada kaybolsanız ve hiç bir şeye sahip olmazsanız acaba neleri hayatınıza hangi öncelikle katarsınız? Eski çağlarda insanlar da bu şekilde düşünmüş olabilirler.

    1-Beslenme ihtiyacı: Önce hayatta kalabilmek için doğadaki yenilebilir maddeleri keşfetmekle işe başladılar.

    2-Barınma ve korunma ihtiyacı Sonra yıldırımlardan ve diğer hayvanlardan korunmak için kendilerine uygun barınaklar hazırlamakla işe devam ettiler Mağaralar ve değişik barınma yerleri inşaat ettiler.

    3-Savunma ve avlanma ihtiyacı: Hayatta kalabilmek ve hayatı kolaylaştırmak için değişik aletler ürettiler.

    4- Isınma ihtiyacı:Ateşi kullanmayı öğrendiler.

    5-Günlük hayatını kolaylaştırma ihtiyacı: Demire ve bakıra şekil vermeyi keşfettiler.

    6-Giyinme ihtiyacı: Avladıkları hayvanların derilerinden elbiseler ürettiler.

    7-Dış görünüşünü değiştirme çabası: Güzelleşmek ve dış görünüşlerini daha güzel göstermek için değişik boyaları ürettiler ve kullandılar.

    8-Değişik tatları kullanma ve gıdalarını daha uzun saklama ihtiyacı: Tuzu buldular.

    9-Hastalıkları ve yaraları tedavi etme ihtiyacı:Yaralarını iyileştirmek için değişik bitkilerden elde ettikleri maddeleri ilaç olarak kullandılar.

    Simyacılar bitkilerden yararlanarak hastalıkların tedavisi için bazı iksirler oluşturmuşlardır.Kendir,çam terebentini,safran,ısırgan otu,çivit otu,nane,limon,bu gün de yaygın olarak kullanılan bitkilerdir.Lokman Hekim'in bitkilerden elde ettiği iksirlerle şifa dağıttığı hatta ölümsüzlük iksirini bulduğu bile söylenir. İnsanoğlu ölümsüzlüğe çare arayışlarında başarılı olamamış ancak sınama yanılma yolu ile pek çok hastalığı tedavi etmeyi başarmış ve çoğu kimyasalların bilgilerinin günümüze kadar gelmesine,yardımcı olmuşlardır.Örneğin kükürt buharı yardımı ile kaysı ,muz ,narenciye, gibi meyvelerin sarartılması,bir çok zararlı haşereden korunması ve olgunlaşması metotları günümüzde de yoğun olarak kullanılmaktadır.Balık,et ,sebze ve meyvelerin tuzlanarak ,salamura yapılarak,uzun süre kullanılması da bize onlardan kalan metotlardır.

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...

  2. Moderatör Remzi

    Moderatör Remzi Üye

    Katılım:
    19 Ekim 2011
    Mesajlar:
    507
    Beğenileri:
    487
    Ödül Puanları:
    64
    SİMYA

    Bazı bitkisel ürünlerin ilaç olarak yararlarının fark edilmesi; ölümsüzlük veya sonsuz zenginlik sağlayan madde arama hayali ve buradan maddenin deneme yanılma yoluyla incelenmesi ile simya doğmuştur. Eski dönemlerde değersiz metalleri altına çevirme,hastalıkları iyileştirme ve ölümsüzlük iksirini bulmaya çalışma uğraşılarına simya,bu işle uğraşan kişilere de simyacı denirdi.

    Simya,ölçümlerin kullanılmadığı,teorik temelleri olmayan,deneme yanılmaya dayanan ve sistematik bilgi birikimi sağlayamayan bir uğraş olduğundan bilim olarak kabul edilemez.Ancak kimyaya geçişin öncüleridir ve bugün bile kullanılan birçok araç ve gereç üretmişlerdir.Ayrıca barut,bazı metallerin işlenmesi, mürekkep,kozmetik,boya, deri işleme,seramik,cam ve esans üretimi gibi yaralı bilgi ve yöntemleri de kimyaya aktarmışlardır.

    Orta çağ simyacıları FeSO4 (vitriol) ya da şapı kil kaplarda kızıl renk alana kadar ısıtarak ya da güherçileye (KNO3-Hint güherçilesi, NaNO3-Şili güherçilesi) kükürt katıp su dolu kapta yakarak sülfürik asit (H2SO4-zaç yağı) elde ediyordu.18. yüzyılda ise sülfürik asit boyama ve ağartma işlemlerinde kullanılarak önemini hissetirdi . Günümüzde ise aşındırıcı (asit) olarak, altın ve gümüş saflaştırılmasında,gübre, pigment, boyar madde, patlayıcı madde, ilaçlama, inorganik tuz ve petrol arıtım ve metalurji işlemlerinde kullanılmaktadır.

    Maddeleri tek tek ele alıp diğer maddelerle etkileşimini incelemek simyanın yöntemidir.Maddenin yapısı ile özellikleri arasında ilişki kurup bu ilişkiler çerçevesinde araştırmak ise kimyanın yöntemidir.Kimyayı simyadan ayıran en önemli özelliklerden biri de kimyanın ölçmeye dayalı olmasıdır.



    Simyanın doğmasına sebep olan, iki temel dürtü;sonsuz zenginlik hayali ve ölümsüzlük hayalidir.İnsanlar deneme yanılma yolu ile kısa zamanda zengin olmayı ve ölümsüz olma hayallerine kapılmıştır.

    Simya diğer adı ile Alşimi, XII. yüzyıldan itibaren Ortaçağ Avrupa'sında yayılmış olan bir düşünce ve bilgi akımına verilen isimdir. Sözcüğün kökeni tartışmalıdır. Alşemi'nin Latin yazılış biçimindeki Al-chemie'deki Al takısının Arap kökenli olduğu , Chemie'nin de Sami kökenli Heme, Hema sözcüklerinden geldiği ifade edilmektedir.Simya ile uğraşan kişilere simyacı denir.

    Simyacıların en çok bilinen iki hedefi ,madenlerin altına dönüştürmek ve bütün hastalıkları iyileştirecek ve hayatı sonsuz biçimde uzatacak ölümsüzlük iksirini bulmaktır. Orta Çağ'dan itibaren Avrupalı simyagerler hem madenleri altına çevirmek hem de ölümsüzlük iksiri yapmada kullanılacağını düşündükleri efsanevi bir madde olan " felsefe taşı " nın bulunması için büyük çaba harcadılar.

    Simyagerler,yüzyıllar boyunca büyük saygınlık gördüler ve destek aldılar. Bu saygınlığın ve desteğin sebebi zamanlarının kimya endüstrisine yaptıkları katkılardı. Bu katkılar arasında barutun keşfi, madenlerin test edilmesi ve saflaştırılması , metallerin işlenmesi üzerindeki çalışmaları, mürekkep, boya üretimi,deri boyanması, seramik ve cam üretimi, likör ve esans üretimi vb. sayılabilir.

    Simya teorik temellere sahip değildir.

    Sınama-yanılma yolu ile olayları anlamaya çalışır.

    Sistematik bilgi birikimine sahip değildir.

    Bir bilim değildir.


    Roma Bizans İmparatorluklarında,daha sonra da İslam ülkelerinde kimya alanlarında pek çok gelişmeler olmuştur."Dört öge kuramı " (su ,toprak,ateş,hava) ve elementlerin dönüşümüne ilişkin düşünceler,İskenderiye'de ve daha sonra İslam alimleri Cabir İbn Hayyan ,El Razi ve İbni Sina tarafından geliştirilmiştir.Örnek olarak imbik (damıtmada kullanılan bir alet) Arap alimleri tarafından geliştirilmiştir ve halen kullanıldığı yerlar vardır.

    Ancak simyanın ve simyacıların kimyaya katkıları da göz ardı edilmemelidir.Son simyacı sayılan Johann Joachim Bacher (6 Mayıs 1635 – Eylül 1682) "Ateş elementinin" yanması sırasında havanın bir kısmının (Oksijen) kaybolduğunu ve geriye yanmadan kalan elverişsiz atık (Azot) bıraktığını tespit etmiştir.Yanarak kaybolan havanın bu kısmı daha sonraları "filojiston" (ateş ruhu) olarak anılmıştır. Bacher'e göre yanıcı olan cisimler ,yanıcı olmayan filojistondan oluşmuştur.Metal oksitleri birer element olarak tanımlarken metalleri kül Yani metal oksitler ile filojistondan oluşan bilşikler olarak tanımlamıştır.Oysa bu gün bunun tamamen zıt olduğu kanunlar ve deneylerle ispatlanmıştır.
  3. Moderatör Remzi

    Moderatör Remzi Üye

    Katılım:
    19 Ekim 2011
    Mesajlar:
    507
    Beğenileri:
    487
    Ödül Puanları:
    64
    İMBİK, sıvıların damıtılmasında kullanılan aygıt. Birden çok sıvı karışımlarının ya da içinde yabancı maddeler bulunan sıvıların buharlaşma sıcaklıklarındaki farklılıklardan yararlanarak saflaştırılmasına yarar. Gülsuyu, gülyağı üretiminde, esans üretiminde imbiklerden yararlanılır. İmbik, ısıtıcı bir fırın, buharlaşmanın olduğu başlık ve başlığa bağlı kuğu boynu biçiminde uç tarafı helezoni bir soğutucudan oluşur.Başlıkta buharlaşma sıcaklığına dek ısıtılan sıvı buharı kuğu boynu boyunca ilerler. Helezon borudan geçerken borunun dışındaki soğuk su dolaşımı, yoğunlaşarak alttaki kapta sıvı olarak toplanmasını sağlar

    18. yüzyılda çivit otunun (indigo) ile sülfürlenmesinden elde edilen boya yün boyacılığında kullanılması sülfürik asidin önemini arttırmış ve sanayinin ilgili bölümlerinde yerini almıştır.Sülfürik asit aynı dönemlerde ağartma işlemlerinde de kullanılmıştır.Nicolas Le Blanck'ın geliştirdiği metot yardımı ile Sülfürik asit üretimi sanayide yerini almıştır.Sülfürik asit aşındırıcı özelliğinden dolayı, boyacılıkta bazı boyaların üretiminde,altın ve gümüşün saflaştırılmasında kullanılmıştır.
    ordan buradan ve Şifanur189 bunu beğendi.
  4. Moderatör Remzi

    Moderatör Remzi Üye

    Katılım:
    19 Ekim 2011
    Mesajlar:
    507
    Beğenileri:
    487
    Ödül Puanları:
    64
    Simyacıların çalışmalarında keşfedilen kimyasallar:

    Sülfürik asit H2SO4 (zaç yağı)

    Nitrik asit H2SO4 (kezzap)

    Hidroklorik asit HCl (tuz ruhu)

    Demir II sülfat FeSO4 (Kıbrıs taşı - Zaç-ı Kıbrıs-Vitriyol)

    Asetik asit CH3COOH (sirke ruhu)

    Potasyum alüminyum sülfat KAl (SO4)2 (şap)

    Sodyum sülfür Na2SO4 (sarı zırnık)

    Potasyum nitrat KNO3 (hint güherçilesi)

    Sodyum nitrat NaNO3 (Şili güherçilesi)

    Na-stearat + Na-oleat + Na-palmitat (Sabun)

    K-stearat + K-oleat + K-palmitat (Arap sabunu)

    Pb3O4 Kurşun oksit ( Sülyen ,turuncu boya )

    ZnS Çinko sülfür (Üstübeç-beyaz boya)

    Cu SO4 Bakır sülfat (Göz taşı )


    Element Kavramlarının Tarihsel Gelişimi


    Antik çağın en etkin ve en büyük otoritesi olan Aristo'ya göre madde dört ana element (unsur) dan oluşur.Bunlar toprak ateş,hava, su , Aristo’ya göre yüksek aklın kurduğu evrende her şey, topraktan doğup toprağa dönerdi. Bu dönüş zinciri; toprak→ateş→hava→su ve yeniden toprak şeklindeydi.”

    Soğuk ve ıslak (suyu) sıvıyı,

    Soğuk ve kuru (topragı) katıyı,

    Islak ve sıcak (havayı) gazı,

    Kuru ve sıcak (yanıcı) ateşi oluşturur.


    Element" kavramının isim babası olan Robert Boyle, Aristo'nun elementler öğretisine karşı çıkarak ilk kez modern element kavramını ortaya koydu ve oksijenin yanma olayındaki rolünü keşfetti. 18. yüzyılda kimyanın temel sorunu yanma olayının (ateş ruhlarının işlevlerinin) açığa kavuşturulması oldu. 17. yüzyıl ortalarına doğru maddedeki elementlerden birinin yanmaya neden olduğu ileri sürülmüş ama bu sav, ateşin maddesel bir cisim olamayacağı gerekçesiyle ünlü simyacı Van Helmont tarafından reddedilmişti. Alman simyacı Johann Joachim Becher (1635-82) bu öneriyi daha sonra 1669'da yeniden gözden geçirdi ve ateş elementinin yanma sırasında kaçıp giden bir nesne olduğunu varsaydı. Becher'in öğrencisi ve Berlinli bir hekim olan Georg Ernst Stahl ( 1660- 1734) bu nesneye simya konusunda anlatıldığı gibi "flojiston" adını verdi. Yanma olayına yanlış da olsa ilk kez bir bilimsel açıklama getiren flojiston kur***** göre yanıcı maddeler, yanıcı olmayan bir kısım ile flojistondan oluşur. Buna göre metal oksitler birer element, metaller ise kil (metal oksit) ile flojistondan oluşan birer bileşik maddedir. Metal yandığında eksi kütleli "plan flojiston bir ruh gibi ayrılır ve elementin külü (metal oksit) açığa çıkar. Küle yeniden flojiston verildiğinde de yeniden metal oluşur. Örneğin çinko oksit flojistonca zengin olan kömürle ya da hidrojen gazıyla ısıtıldığında yeniden çinko oluşur ve hafifler. Bir yüzyıl boyunca kimyaya egemen olan bu kuram element kavr***** uygun olmamakla birlikte kimyanın bilimsel gelişmesinde çok büyük rol oynadı.

    19. yüzyıl başlarında kimyasal çözümleme yöntemlerinde hızlı gelişmeler elementlerin ve bileşiklerin fiziksel ve kimyasal özelliklerine ilişkin çok geniş bir bilgi birikimine neden oldu. Bunun sonucunda bilim adamları elementler için çeşitli sınıflandırma sistemleri bulmaya çalıştılar. Rus kimyacı Dimitriy İvanoviç Mendeleyev 1860'larda elementlerin özellikleri arasındaki ilişkileri ayrıntılı olarak araştırmaya başladı.

    1869'da, elementlerin artan atom ağırlıklarına göre dizildiklerinde özelliklerinin de periyodik olarak değiştiğini ifade eden periyodik yasayı geliştirdi ve gözlemlediği bağlantıları sergilemek için bir periyodik tablo hazırladı. Alman kimyacı Julius Lothar Meyer de, Mendeleyev'den bağımsız olarak hemen hemen aynı zamanda benzer bir sınıflandırma yöntemi geliştirdi. Mendeleyev'in periyodik tablosu o güne değin tek başına incelenmiş kimyasal bağlantıların pek çoğunun birlikte gözlemlenmesini de olanaklı kıldı. Ama bu sistem önceleri pek kabul görmedi. Mendeleyev tablosunda bazı boşluklar bıraktı ve bu yerlerin henüz bulunmamış elementlerle doldurulacağını ön gördü. Gerçekten de bunu izleyen 20 yıl içinde skandiyum, galyum ve germanyum elementleri bulunarak boşluklar doldurulmaya başlandı.
    Şifanur189 bunu beğendi.
  5. Moderatör Remzi

    Moderatör Remzi Üye

    Katılım:
    19 Ekim 2011
    Mesajlar:
    507
    Beğenileri:
    487
    Ödül Puanları:
    64
    II. BÖLÜM: Kimyanın Temel Kanunları


    A. Kütlenin Korunumu Kanunu

    Lavoiser miktarı belli olan kalay (Sn) parçasını içinde bir miktar hava bulunan bir fanusa koyarak tartmış.Daha sonra fanusu içindekilerle birlikte ısıtmış ,ısınan kalayın beyaz bir toz haline ( Sn O )dönüştüğünü gözlemlemiştir. Oluşan beyaz tozu ve fanusu tekrar tarttığında başlangıçta belirlediği kütle ile eşit olduğunu gözlemlemiştir.Benzer deneylerle aynı sonuca ulaşmıştır.Oluşan beyaz tozu (Kalay oksit ) benzer yolla ısıttığında ise başlangıçta fanusa koyduğu Kalayın kütlesin eşit kütlede kalay elde ettiğini gözlüyor ve kendisini unutulmaz yapan şu sonuca varıyor.“Madde yoktan var edilemediği gibi, vardan da yok edilemez. Sadece birinden ötekine dönüşebilir”

    Bu ifadesi "Kütlenin Korunumu Yasası" diye bilinir

    Bu günkü ifadesi ile;

    Kimyasal olaylarda, tepkimeye giren maddelerin kütleleri toplamı, tepkime sonunda oluşan maddelerin kütleleri topl***** eşittir. Bu olaya KÜTLENİN KORUNUMU KANUNU denir.

    Kütlenin korunumu Kanunu

    1-Erime,donma,buharlaşma,yoğunlaşma gibi hal değişimleri ile çözünme gibi fiziksel olaylarda da korunur.

    2-Kimyasal olaylara giren maddelerin kütleleri toplamı, elde edilen ürünlerin kütleleri topl***** eşittir.

    ÖRNEK;

    Bir parça magnezyumun tümü 98 gr sülfürik asit ile tepkimeye giriyor.Oluşan magnezyum sülfatın kütlesi 120 gr ve açığa çıkan hidrojenin kütlesi ise 2 gr olduğuna göre kullanılan magnezyum kaç gramdır.

    Magnezyumun kütlesi +Sülfürik Asidin kütlesi=Magnezyumun sülfatın kütlesi +Hidrojenin kütlesi

    ? + 98 = 120 gr + 2 gr ۛ

    Kütlenin korunumu kanununa göre;

    Magnezyumun kütlesi+98=120+2

    Magnezyumun kütlesi=24 gr dır.

    ÖRNEK;

    40 mlt Kükürt di oksit gazının 32 gr oksijenle tepkimesinden 160 gr Kükürt tri oksit oluştuğuna göre Kükürt di oksitin aynı koşullarda öz kütlesi nedir?

    Kükürt di oksit gazı kütlesi + oksijen gazı kütlesi = Kükürt tri oksit gazı kütlesi

    ? + 32 gr = 160 gr

    Kükürt di oksit gazı kütlesi+32=160

    Kükürt di oksit gazı kütlesi=128 gr

    Kükürt di oksit gazı öz kütlesi= m /V

    Kükürt di oksit gazı öz kütlesi=128 gr/40mlt

    Kükürt di oksit gazı öz kütlesi= 3.2 gr/mlt

    ÖRNEK;

    Saf olmayan 8 gr magnezyum 14,6 gr hidroklorik asitle reaksiyondan 19 gr magnezyum klorür ile 0,4 gr hidrojen gazı oluşuyor. Magnezyumun yüzde kaçı reaksiyona girmiştir?

    Mg'mun kütlesi + Hidroklorik Asidin kütlesi = Mg'mun klorürün kütlesi +Hidrojen gazının kütlesi

    ? 14,6 gr 19 gr 0,4 gr

    Kütlenin korunumu kanununa göre;

    Magnezyumun kütlesi+14,6=19 + 0,4

    Magnezyumun kütlesi=4,8 gr'dır

    8 gr Magnezyumdan kimyasal reaksiyona giren magnezyum kütlesi 4,8 gr dır

    100 gr Magnezyumdan kaç gr magnezyum reaksiyona girer


    ?= % 60 ' reaksiyona girmiştir.
  6. Moderatör Remzi

    Moderatör Remzi Üye

    Katılım:
    19 Ekim 2011
    Mesajlar:
    507
    Beğenileri:
    487
    Ödül Puanları:
    64
    B.Sabit Oranlar Kanunu


    1799 yılında Joseph Proust elementler birbirleri ile bileşik oluştururlarken belli oranda birleştiklerini buldu. Bugün sabit oranlar yasası olarak bilinen yasaya göre “Bir bileşiğin miktarı ne kadar olursa olsun, hangi yolla elde edilirse edilsin, bileşiği oluşturan elementlerin kütleleri arasında sabit bir oran vardır ”.

    Suyu örnek verecek olursak, suyun 18 gramında 16 gram oksijen varken 2 gramı hidrojendir. 9 gram suyun 8 gramı oksijen ve 1 gramı hidrojendir. Bu oran suyun ne şekilde elde edildiğine bağlı değildir ve su için her zaman sabittir

    H2 (g) +O2 (g)→ H2O (g)

    2 g + 16 g = 18 g

    Kütlece hidrojenin oksijene oranı daima

    m H / m O = 2/16 = 1/8’ dir.

    Bir başka örnekte bu oranın ne anlama geldiğini görelim.

    Kalsiyum oksit bileşiğinde sabit oran m Ca /mO = 5/2’ dir.

    Bu oran aşağıdaki şekilde yorumlanabilir.

    1) 5 gram kalsiyum ile en fazla 2 gram oksijen birleşebilir; 7 gram kalsiyum oksit oluşur.

    2) 7 gram kalsiyum oksit elde etmek için 5 gram kalsiyum 2 gram oksijen kullanılır

    3) 7 gram kalsiyum oksit ayrıştırılırsa 5 gram kalsiyum 2 gram oksijen elde ederiz.
  7. Moderatör Remzi

    Moderatör Remzi Üye

    Katılım:
    19 Ekim 2011
    Mesajlar:
    507
    Beğenileri:
    487
    Ödül Puanları:
    64
    C.Katlı Oranlar Kanunu

    J.Dalton, yaptığı çalışmalarda Joseph Proust'un sabit oranlar kanunundan yararlanarak iki farklı atom bir araya geldiğinde hep aynı bileşikleri mi oluşur sorusuna aradığı cevapta katlı oranlar kanununa ulaşır.Karbon elementiyle oksijenin oluşturduğu iki bilşik vardır bunlar karbon mono oksit ve karbon di oksit Karbon mono oksit bileşiğinde bir karbon atomu ile bir oksijen atomu birleşirken , Karbon di oksit bileşiğinde bir karbon atomu ile iki oksijen atomu birleşir.Her iki bileşikte karbon atom sayıları sabit tutulduğunda oksijen atomları arasında 1/2oranının olduğu gözlenir.Dalton'un ulaştığı sunuca göre “iki element aralarında birden fazla bileşik oluşturuyorsa, bunlardan birinin sabit miktarıyla birleşen ikincisinin değişen miktarları arasında basit tam sayılı bir oran bulunur.” Bu şekilde “Katlı Oranlar Kanunu” olarak bildiğimiz yasa bulunmuş oldu.

    Dalton atom kuramı, kütlenin korunumu ve sabit oranlar yasalarına ve diğer deneysel gözlemlere dayanılarak önerilmiştir.

    Dalton kuramının postulatları aşağıdaki gibi sıralanabilir:

    1-Elementler, görünmeyen ve atom denilen bölünmeyen parçacıklardan oluşmuştur..

    1-Bir elementin bütün atomları özdeş olup aynı, kütleye, büyüklüğe ve kimyasal özelliklere sahiptir ve diğer bir elementin atomlarından farklı özelliklere sahiptir.

    3-Kimyasal tepkimeler, atomların düzenlenme türünün, birleşme seklinin değişmesinden ibarettir. Atomlar kimyasal tepkimede oluşamaz ve parçalanamazlar

    4-Bileşikler birden çok elementin atomlarından oluşmuşlardır. Herhangi bir bileşikteki iki elementin atom sayılarının oranı bir tam sayı ya da basit tam sayılı kesirdir.

    Dalton kuramı, iki açıdan başarılıdır.

    Birincisi, kütlenin korunumu yasasını açıklar. Bir kimyasal tepkime, atomların yeniden düzenlenmesinden ibarettir ve sistemden hiçbir atom kaybolmuyorsa, tepkime sırasında toplam kütle sabit kalacaktır (Kütlenin korunumu)

    İkincisi, bir elementin tüm atomlarının kütlesi ve özelliği aynıdır. Eğer bir elementin tüm atomları kütlece aynı ise Bileşik nasıl elde edilirse edilsin. bileşiğin kütlece yüzde bileşimi aynıdır. (sabit oranlar)

    NO2 ile N2O Katlı oranı 4/1

    N2O ile N2O3 Katlı oranı 1/3

    NO2 ile N2O4 Katlı oran.Kanuna Uymaz

    C2H4 ile C3H6 Katlı oran.Kanuna Uymaz

    NO2 ile H2O Katlı oran.Kanuna Uymaz
  8. Moderatör Remzi

    Moderatör Remzi Üye

    Katılım:
    19 Ekim 2011
    Mesajlar:
    507
    Beğenileri:
    487
    Ödül Puanları:
    64
    D.Sabit Hacimler Kanunu

    Dalton'a göre eğer iki element birbiriyle yalnızca bir bileşik veriyorsa bu bileşiğin molekülünde her bir atomdan bir tane bulunur. Bu ifade suyun oluşumunu , NH3 ve NO2 gibi gazların oluşumlarını ve moleküllü taneciklerin verdiği reaksiyonları açıklamada yetersiz kalır.

    NO + O2 → 2NO

    1 Hacim 1 Hacim 2 Hacim Dalton'un ifadesi bu reaksiyonu açıklar ancak aşağıdaki reaksiyonları açıklamada yetersiz kalır.

    ÖRNEK A

    N2 + 3H2 → 2NH3

    1 Hacim 3 Hacim 2 Hacim

    ÖRNEK B

    2H2(g) + 02(g) → 2H20(g)

    2 Hacim 1 Hacim 2 Hacim bu tür reaksiyonların açıklanması Joseph Gay-Lussac tarafından gerçekleştirilmiştir

    Joseph Gay-Lussac,

    Kimyasal reaksiyonlara giren maddelerim kütleleri arasında sabit bir oranın bulunduğunu inceledik.Benzer şekilde bu maddeleri hacimleri arasında da sabit bir oran vardır.Sadece gazlara uygulanan ve Gay Lussac tarafından önerilen Hacim Oranları Kanunu şu şekilde tanımlanabilir.

    "Kimyasal reaksiyona giren gaz halindeki element ya da bileşiklerin aynı basınç ve sıcaklık şartlarında hacimleri arasında tam sayılarla gösterilen bir oran vardır.Reaksiyon ürünü de gaz halinde ise ürünün reaksiyona giren gazlardan herhangi birinin hacmi arasında da sabit bir oran vardır."

    Örnek 1

    N2 + 3H2 → 2NH3

    1 V 3V 2V

    VN2 / VH2 =1/3

    VN2 / VNH3 =1/2

    VH2 / VNH3 =1/3

    Örnek 2

    2H2(g) + 02(g) → 2H20(g)

    VH2 / VO2 =2/1

    VH2 / VH2O=2/2= 1/1

    VO2 / VH2O =1/2



    Örnek soru:

    I- 1 litre Bütanı (C3H8) yakmak için 25 litre hava gerekir.

    II- 1 Litre bütanın yanması sonucu 3 litre CO2 ve 4 lt H2O (su buharı) oluşuyor .

    III- Havanın hacimce 1/5 'i oksijendir.

    8 litre Bütanı ve 25 litre Oksijen reaksiyona girdiğinde

    A) Hangi gazdan kaç litre artar?

    B) Kaç litre CO2 ve kaç litre H2O oluşur?

    C) Reaksiyon sonucunda oluşan tüm gazların toplam hacmi nedir?

    D) Hacim değişimi ne kadardır?

    ÇÖZÜM :

    A) Havanın 1/5 i Oksijen olduğuna göre 1 lt Bütan ile reaksiyona giren bütanın hacmi

    25x 1/5= 5 litredir.

    5 Litre oksijen 1 litre bütan ile birleşirse

    25 lt oksijen ile;

    25x1/5= 5 litre bütan ile birleşir.

    Bu durumda bütandan;

    8-5= 3litre artar

    B) Bir litre bütan yandığında 3 litre CO2 ve 4 lt H2O (su buharı) oluştuğuna göre;

    5 litre bütan yandığında ise

    5x3= 15 litre CO2

    5x4= 20 litre H2O (su buharı) oluşur.

    C) Reaksiyondan sonraki toplam hacim =artan bütan +oluşan CO2 + oluşan H2O (su buharı)

    3+15+20=38 Litre

    D) Başlangıç hacmi =8 litre bütan +25 litre Oksijen = 13 litre

    Son hacim 38 litre

    Hacimdeki artış= 38-13= 15 litredir.

    Amedeo Avagadro ;“Aynı sıcaklık ve basınçta, gazların eşit hacimlerinde eşit sayıda atom ve molekül içerir.” diyerek, Avagadro hipotezini ortaya attı. Avagadro gaz halinde bulunan atomların 2 atomlu halde yani moleküler halde olabileceğini savundu. Dolayısıyla kimya tarihine bu şekilde “molekül” kavramı da girmiş oldu.

    Amedeo Avagadro'ya göre

    1- Aynı sıcaklık ve basınçta, farklı gazların eşit hacimlerinde eşit sayıda atom veya molekül vardır.

    2- Aynı sıcaklık ve basınçta, farklı gazların eşit sayıdaki molekülleri eşittir

    Örnek 1

    N2 + 3H2 → 2NH3

    1 Hacim 3 Hacim 2 Hacim

    1 molekül 3 molekül 2 molekül

    Örnek 2

    2H2(g) + 02(g) → 2H20(g)

    2 Hacim 1 Hacim 2 Hacim

    2 molekül 1 molekül 2 molekül
  9. Moderatör Remzi

    Moderatör Remzi Üye

    Katılım:
    19 Ekim 2011
    Mesajlar:
    507
    Beğenileri:
    487
    Ödül Puanları:
    64
    III. BÖLÜM: Kimyasal bağ Kavramının Gelişimi

    1-Kimyasal Bağın Tarihsel Gelişimi

    Democritus, (M.Ö. 460 - 370)lü yıllarda yaşamış "Atom veya bölünmeyen öz" teorisi ile ünlenmiştir. Buğdayın bölünerek una dönüşmesi, büyük kum taneciklerinin ufalanmasını, hatta en saf madde olan altının bile aşınmasını görüyor, öyleyse atom; “maddelerin bölünemeyen en küçük birimi olmalıdır,” fikrine götürüyordu. Ona göre hareket, hem maddelerin hem de onların en küçük tanecikleri olan atomların özelliğidir. Atomların bir arada tutularak maddeyi oluşturduğunu var sayıyordu. Demokritos’a göre bütün maddelerin atomları aynı, ancak atomların dış yapıları farklıydı. Örneğin suyun atomları pürüzsüz olduğundan kaygan ve akışkan, demir atomları sert ve pürüzlü olduğundan bir birlerine yapışıklardı.

    Empedokles, (M.Ö. 490-430),Aristo ile aynı düşünceleri paylaşan Empedokles, kendinden önceki doğa düşünürlerinin temel öğe (arkhe) olarak belirlediği, su, ateş ve havaya toprak öğesini de ekleyerek, hepsini bir arada kullanan ilk düşünür olmuştur. Empedokles'e göre bu dört temel öğe, sevgi ve nefret (iticilik) gücü ile birleşip ayrılırlar. Bir başka deyişle sevgi ve nefret de, maddeyi meydana getiren temel öğelerdendir ve değişimleri açıklamak için kullanılmışlardır.

    Empedokles'in iki önemli düşüncesi vardır: Bunların ilki, temel öğenin birden fazla olduğunu kabul etmesidir. Kendisinden önceki düşünürlerin öne sürdüğü temel öğeler su, hava ve ateşti. Empedokles ise bunlara bir de toprak öğesini eklemiştir. Diğeri ise ;" bu dört öğe baştan beri vardır. Bunlar ne değişir ne de yok olur, yani başlangıcı ve sonu yoktur. Evrende bunların miktarları hep aynı kalır. Her şey bu dört öğenin belirli birleşmelerinden oluşur"der Empedokles'in kendisinden sonra gelen düşünürler arasında özellikle Aristoteles üzerinde etkisi olmuştur

    Aristoteles'e göre her maddenin atomu aynı olmasına karşılık madde içindeki atomların yerleşimi ve düzeni değiştiğinde yeni bir madde oluşmasına neden oluşuyordu.O'na göre atomlar harflere benziyordu ve yerleri değiştirildiğinde harflerle nasıl yeni kelime yada cümle yada bir kitap yazılabiliyorsa,atomların da yerlerinin değiştirilmesi maddelerin farklı formlarını oluşturuyordu.

    Eskiden bilim insanlarının atomları bire arada tutan onların çengelli yapıya sahip olmalarıydı:Bu modele çengelli iğneler modeli denir.. Atomlar bu çengeller sayesinde tutunarak bağları oluşturuyordu.Günümüzde bunun tamamen yanlış olduğu bilinmekte ver günümüz modelleri ile uyuşmamaktadır.



    Suyun çengelli iğne modeli

    Dalton'un atomları bölünemez ve içi dolu küreler olarak benimsemesi. Atom modellerinin hızla gelişmesine bir başlangıç oluşturmuştu.Birbirine benzeyen atomların birbirini itmesi gerektiğini savunmuştu.Oysa günümüzde atomları bir arada tutulmasını sağlayan kimyasal bağların oluşumunda negatif yüklü elektronların rol aldığı bilinmektedir. .

    Bağ kavramındaki gelişmeler, Avagadro’ nun bazı atomların molekül şeklinde bulunabileceğini açıklamasıyla hız kazandı. "İki atom bir arada bulunuyorsa mutlaka bu atomları bir arada tutan bir kuvvet olmalı" fikri bilim adamlarının ilgilerinin bu konuya odaklanmasına neden oldu

    Bu gün biliyoruz ki kimyasal bağ; atomların elektron alış verişleri ve ya ortaklaşa kullanmalarıyla oluşmuştur.


    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...

    chacharon, büşra-44 ve Şifanur189 bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş