Makale Açıklaması ve Örnekler

Konu 'Dil ve Anlatım Ders Notları' bölümünde Özel Üye Ahmet tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. Özel Üye Ahmet

    Özel Üye Ahmet Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    14 Eylül 2008
    Mesajlar:
    1.010
    Beğenileri:
    315
    Ödül Puanları:
    83

    Özge!

    MAKALE AÇIKLAMA

    Makale, temeli düşünce olan yazı türüdür. Makalede konu sınırlaması yoktur. Bir düşünce, toplumsal bir olay, bilimsel bir gerçek, söz sanatları, plastik sanatlar, makalenin konusu olur. Makaleler bir tezi savunma yazılarıdır. Bu nedenle yapısı, ortaya atılan bir görüş ve bu görüşü destekleyecek düşüncelerle örülür.



    Makalenin ülkemizde tanınması, gazetenin yayınlanmasıyla olmuştur. Makaleler köşe yazılarındandır. Gazetelerin ilk sayfalarındaki makaleye başmakale denir. Gazetenin başmakalesi genellikle aynı yazar tarafından yazılır. Gazetenin dünya görüşünü ve olaylara bakış açısını belirler. Gazetenin okuyucu sayısı üzerinde de etkilidir. Kimi insanlar, başyazar gazete değiştirdiğinde ya da beğendikleri makale yazarı artık eskisi kadar etkili ve tutarlı yazmadığında gazetelerini değiştirirler. Bu yüzden makale yazmak çok önemlidir. Makale yazarı, okuyucu ile bağını koparmamak zorundadır.





    Makalenin belirleyici özellikleri nelerdir?
    • Düşünsel plânla yazılır.
    • Yazar anlattıklarının doğruluğuna güvenmeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Her anlattığı, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
    • İşlenen konu kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı olmalıdır.
    • Okuyucuya konunun önemini kavratabilmek için örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme gibi nesnel verilerden yararlanmalıdır.



    Makale türünün Türk Edebiyatı’ndaki önemli temsilcileri şunlardır: Namık Kemal, Ziya Paşa, Şemseddin Sami, Muallim Naci, Beşir Fuat, Hüseyin Cahit, Fuat Köprülü

    Giriş Bölümü : Öne sürülecek sav, görüş ya da düşünce yazının girişinde sergilenir. Makalenin en kısa bölümüdür. Makalenin geneline göre bir iki, paragrafı geçmez. İyi bir giriş makalenin oluşmasını sağlayabilir. Giriş bölümünde, yazıdaki fikir gelişiminin hangi yönde olacağı saptanır. Okuyucu bilgi ve fikir atmosferine yavaş yavaş sokulur.



    Genellikle okuyucu ilk bakışta bu bölümü okur; sararsa, ilgisini çekerse yazıyı sonuna değin okumaya karar verir. Bu yönden makalelerde girişin çok ustaca ve özenle biçimlendirilmesi gerekir. Bu bölümde konu hiçbir ayrıntıya girmeden ortaya konulur.. Bunun aşırı dolaylamalara kaçılmadan yapılması gerekir. Neyin üzerinde durulacağı, ne hakkında söz söyleneceği bir iki parağraf içinde ortaya konulmalıdır.



    Gelişme bölümü: Gelişme bölümünde, giriş bölümünde dile getirilen konu açıklanır, makalenin yazış amacı ve bu amaca yönelik bilgi, belge ortaya konularak tez savunulur, antitezler çürütülür. Konu ile ilgili bilgi ve belgelerin ele alınıp işlendiği, konunun genişletildiği ve ortaya konmak istenen fikrin doğruluğuna ****ller gösterildiği bölüm, gelişme bölümünü oluşturur (Korkmaz 1995:220). Gelişme bölümü, derlenen, ortaya atılan fikirlerin çeşitli yönlerden genişletilmesi, desteklenmesiyle meydana gelir. Bütün fikir yazılarında olduğu gibi makalede de gelişme bölümünde açıklanacak fikirlerin derli toplu olması lazımdır. Dile getirilen fikirlerin inandırıcı, iddiacı kesin bir karaktere sahip olması için onları uygun yollarla açıklamak, desteklemek ve yerine göre de ispatlamak gerekir.



    Gelişme bölümü makale yazarının inandırıcı olabilmek için tüm gücünü ortaya koyduğu alandır Bu bölümde ileri sürülen görüşlerin doğruluğunu ispatlamak için kanıtlar gösterilir, karşılaştırmalar yapılır, sayılar ve örnekler verilir. Öne sürülen sav, görüş ya da düşüncenin açımlanması, kanıtlanması bölümü makalenin gövdesini oluşturur. Yazar bu bölümde düşüncelerini açacak, geliştirecek, boyutlandıracaktır. Bunun için de tanımlama, karşılaştırma, örneklendirme, tanıklama, nesnel verilerden yararlanma gibi yollara sık sık başvuracaktır. Böylece okuyucuyu söylediklerinin doğruluğuna ve geçerliğine inandırmış olacaktır



    Sonuç Bölümü : Sonuç bölümü; bir bakıma özetleme bölümü sayılabilir. Başta ileri sürülen, sonra açıklanan görüş, sonuç bölümünde -genellikle- bir paragrafta yinelenir. Ama asıl işlev burada yazının etkisinin doruğa ulaştırılmasıdır Ele alınıp işlenen, geliştirilen konunun hükme varıldığı ve o konunun ana fikrini oluşturan kısım sonuç bölümüdür. Bu bölümde yazar söylediklerinin tümünü belli bir sonuca ulaştıracak biçimde bir iki cümle ile sonucu vurgular.



    Genellikle makale yazarları seçtikleri konu üzerinde söylediklerini bu bölümde bir yargıya dönüştürerek derleyip toparlarlar. Ancak bu bölüm her zaman için gerekli olmayabilir, yazar söylediklerini makalenin gelişme bölümünde iyice aydınlığa kavuşturmuşsa, konuyu dağıtmamışsa, yazısını, ayrıca özetlemeyi amaçlayan bir sonuca bağlamayabilir



    Makalenin etkili olabilmesinde sadece bu planı uygulamak yeterli değildir. Makaleye işlenen fikre uygun bir başlık atmak gerekir. Makalelere genellikle kısa ve çarpıcı başlıklar konması gerekir. Makalede okuyucunun asıl ilgisini çeken şey, makalenin başlangıç ve sonuç kısımlarıdır Bunun için bu kısımlara anlamlı bir fıkra, çarpıcı bir diyalog veya bir hatıranın yerleştirilmesi makalenin etkili olmasını sağlar.



    Makale yazmak uzun bir araştırma ve bilgi toplama aşaması gerektirir. Bu yüzden süre olarak sabır ister. Yazmaya başlamadan önce, makale yazılacak konu ile ilgili olarak geniş bir araştırma yapmak, tüm kaynakları taramak, bilgi fişleri oluşturmak gerekir.



    Batıda çok eski örnekleri bulunan bu tür bizde ilk örneklerini Tanzimat döneminde vermiştir. Şinasinin Agah Efendi ile birlikte çıkardığı ilk özel gazete Tercüman-i Ahvalin ilk sayısında yayınlanan Mukaddime ( ön söz ) başlıklı yazı bizde ilk makale olarak kabul edilir. Ancak bu makale bugünkü anlamda çağdaş makalenin tüm özelliklerine sahip değildir.



    Gerek Tanzimat döneminde, gerekse Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati döneminde yazılan makaleler, eleştiri- polemik karışımı ürünler olduğundan gerçek anlamda makale türünden uzaktırlar. Bu tür bizde ancak cumhuriyet döneminde çağdaş bir kimlik kazanmıştır bu gün bir çok yazar ve bilim adamı çeşitli konularda ve çeşitli dergi ve gazetelere bu türde yazılar yazmaktadır



    Bu alanda ilk ünlülerimiz ise Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat, Hüseyin Cahit, Süleyman Nazif, Ziya Gökalp, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Peyami Safa, Falih Rıfkı Atay, Halit Fahri Ozansoy, Yaşar Nabidir.

    Sohbet ile Makale Arasındaki Farklar :

    sohbet ile makale arasındaki farkları üç madde etrafında toplamaktadır:

    1 - Makalenin konuyu derinlemesine incelemesine karşılık, sohbetlerde konu yüzeyden incelenir.

    2 - Makalelerde işlenen fikir savunularak ispatlanır. Sohbetlerde ise, ispat gayesi yoktur.

    3 - Makalelerde daha ciddi ve sağlam ilim dili kullanıldığı halde, sohbetlerde samimi bir konuşma dili kullanılır.

    Makale ile Fıkra Arasındaki Farklar:

    1 - Makale yazarı ele aldığı fikirleri bilimsel bir yaklaşımla incelerken fıkra yazarı yazarı kişisel görüşle ele alıp inceler.
    2 - Makalede yazar fikirlerini kanıtlamak zorundadır. Bunun için sağlam güçlü kanıtlar göstermesi gerekir.
    3 - Fıkrada ise böyle bir zorunluluk yoktur. Fıkra yazarı isterse ispatlama yoluna gider isterse gitmez, her türlü örneği kul1anabilir.
    4 - Makale bilimsel bir yazı olduğu için resmi ve ciddi bir anlatım kul1anılır. Fıkrada ise samimi, rahat ve içten bir anlatım vardır.

    Makale ile Deneme Arasındaki Fark

    Denemeci özgürce seçtiği bir konu üzerinde kişisel görüşlerini okurlarıyla dostça paylaşırken okuyucuyu düşündürme amacı taşır. Yazınsal bir dil kullanarak toplumun geneline hitap eder.

    Makaleci ise öğretmeyi, bilgilendirmeyi amaçladığı için bilimsel belge, anket ve istatistikler gibi verilerle savını kanıtlama yoluna gider. Bilimsel ve terimsel bir dil kullanarak konuyla doğrudan ilgisi olan sınırlı bir okura seslenir.

    Küresel Çevre Kirlenmesi
    Günümüzün dünyasında çevre kirliliği, tüm gezegeni kaplayan boyutlara ulaşmış durumda. Dünyanın birçok bölgesinde insanlar, çevre felaketine karşı korumasız, nükleer tehdit ve radyasyondan habersiz bir yaşam sürmektedir. Bilim adamları ise bu olumsuzlukların devamı halinde dünyadaki tüm canlıların ciddi biçimde tehdit altında olduğunu vurguluyorlar.



    Halbuki insanoğlunun gelişimi başlarda yaşam ve doğal çevre ile uyum içinde sürmüştür. Ancak dünyadaki toplumsal ve teknolojik gelişmelerin hızla artışı karşısında ekolojik sistemin bu hassas dengesi giderek bozulmuştur. Bu tehlikeli gelişmenin seyircisi durumunda olan insanlık ise dünyada dengeli bir çevrenin korunamaması halinde tüm canlıların varlığının sürmesinin olanaksızlığını acaba ne zaman anlayacak?



    Bu yılın yaz başlarında başlayan yağmur dönemi dünyayı etkisi altına aldı. Barajları, setleri ve köprüleri yıkan seller ölümcül sonuçlara yol açtı. Bir süre önce Trabzon’da yaklaşık üç saat süren yağmur, Sürmene ilçesi ve haritadan silinen Beşköy beldesinde büyük mal ve can kaybına neden oldu, ocakları söndürdü…Anı Mektup Biyografi Günlük Roman Tiyatro Fıkra Röportaj Makale Eleştiri Haber Yazısı Deneme Gezi Yazısı Söyleşi



    Yağışların etkili olduğu bir başka ülke olan Çin’in birçok bölgesinde barajlar yıkıldı. Harekete geçirilen askeri birlikler setleri yıkarak sel sularının kırsal kesime yayılmasını sağlamaya çalıştılar. Sel, eylülün ortasında da Meksika’nın Chiapas eyaletinin Valdivia köyünü yok etti.



    Dünyadaki benzer sel baskınlarının verdiği zararlar ürkütücü boyutlara ulaştı. 240 milyon kişiyi etkilediği söylenen bu yazın selleri, resmi açıklamalara göre şimdiye kadar 2 binin üzerinde insanın ve sayısı bilinmeyen diğer canlıların yaşamlarına mal oldu. Yaklaşık 14 milyon kişi evini terk etmek zornuda kaldı. Bu durum, insana, Çinlilerin “Su ile şaka olmaz” özdeyişini hatırlatıyor.



    Gün geçmiyor ki çevre felaketi haberlerde yer almasın. Büyük Okyanus’ta 30 metreye kadar yükselen dalgalar sahilleri yerle bir etti. Deniz dibindeki deprem ya da yanardağların patlamasından meydana geldiği söylenen bu dev dalgalara karşı uyarı ağları da para etmiyor. Hatırlanacağı gibu bu dev dalgalar, 1993′te Endonezya’da bir adanın tamamını kapladı ve 2 bin kişinin yaşamını yitirmesine yol açtı. Yine Gine’de yaşamını yitirenlerin sayısı ise 3 bini aştı.



    Dev dalgalara yol açan depremin merkezi Büyük Okyonus’ta idi. Ama yer kabuğu, dünyanın başka bölgelerinde harekete geçecek şekilde etki alanını genişletti. Örneğin haziran başında başlayan depremlerin, dünyanın dört bir yanını salladığı ortaya çıktı. Ülkemiz de bundan nasibini aldı. Bu ve buna benzer felaketler bize, geleceğimizi bu günden tahmin etmenin olanaksızlığını gösteriyor. Ozondaki ****nme ve hava kirliliğinin yaşamda olumsuzluklara neden olabileceği ve doğal yaşamın temellerini dinamitleyeceğini küresel gözlükle niçin göremiyoruz?
    Küresel çevre sorunlarının çözümü konusunda her ülkenin, çağdaş yöntemlerle halkını bilgilendirmesi bir görev olmalıdır. Sanayinin kent içinden uzaklaştırılmasına ve milli parkların gereği gibi korunup doğal hali ile tutularak toplumun yararlandırılmasına öncelik verilmelidir.



    Üçbinlinli yılların insanları için, doğayla çok daha büyük uyum içinde yaşanacak rüzgârgüneş enerjisinden yararlanacak doğal konut yapımına geçilemez mi? Bu sahada yeni arayışlar içinde olmalıyız. Doğanın intikamının daha büyük olmaması ve acının yoksul ülkelere çektirilmemesi için insanların bir an önce kendilerine çeki düzen vermeleri gerekiyor.
    **ümcül etkileri yıllardır sürmekte olan ‘Çernobil’ olayından kim sorumlu? Bugün ‘Çernobil’den on misli daha tehlikeli olacak, radyoaktif artıkların bulunduğu söylenen Sibirya’nın batısındaki Karaçay Gölü, bir saatli bombadan farksızdır. Gölün altında, yaklaşık yüz metre derinlikte beş milyon metreküp radyoaktif tozlardan oluşan kütlenin varlığı bilinmektedir.
    İnsanların yazgıları ile ilgili dehşet dolu olası tehlikelere karşı evrensel yurttaş girişimlerinin etkinliği attırılmalıdır.



    Hepimizin paylaştığı bu dünyayı, bu gezegeni gelecek kuşaklara kirli ve çirkin bırakmaya hakkımız var mı? Geleceğe bir borcumuz yok mu? Hatalarımızın be****ni henüz doğmamışlara ödetmemeliyiz.



    Doğa *****n yasalarına yeterince duyarlılık göstermeli ve doğal afetlerini ciddiye almalıyız. Doğal zenginliklerle dolu olması gereken bir dünyadan daha fazla yoksun olmamalıyız.



    (Şaban Ali Yaşaroğlu, Cumhuriyet, 3 Ekim 1998)



    Öğretici düzyazının bir türü olan makale, bir düşünür, bilim adamı ya da araştırmacının seçtiği bir konuda kendi duygu ve düşüncelerini ****l, bilgi, bulgu, belge ve diğer kaynaklardan da yararlanarak açıkladığı ve kesin yargılarla sonuca ulaştığı yazı türüdür.



    Makaleler, içeriklerini belirleyen konularına göre birçok türe ayrılır. Örneğin resim, müzik, tiyatro gibi sanat dallarını ele alan makalelere sanat makalesi, ulusal ya da uluslararası politika konularını irdeleyen yazılara politik makale, askerlikle ilgili bir konuyu işleyen yazıya askerî makale, psikolojik konulara değinen yazılara psikolojik makale, bir bilim dalıyla ilgili makalelere bilimsel makale, dinî konuları i şleyen yazılara da dinî makale denir.



    Makaleler genellikle gazetelerde, popüler ve bilimsel dergilerde yayımlanır. Gazetelerin çoğunlukla ilk sayfasında yer alan ve o gazetenin genel fikrî yapısını temsil eden yazılara başmakale, bu yazıyı yazan kişiye de başyazar denir.



    Türk edebiyatında ilk makaleyi, İbrahim Şinasî ilk sayısı 22 Ekim 1860′ta çıkan Tercümanı Ahval gazetesinde yayımlamıştır.


    ÖRNEKLER

    playboy_91

    Hücre Bölünmeleri Üzerine
    HÜCRE BÖ.LÜNMELERİ ÜZERİNE
    “Canlı vardan yok olmaz, yoktan var olmaz; ancak bölünmelerle sayısını arttırır .” (Lütfi ŞAHİN)
    Maddenin üzerinde araştırmalar yapma imkanı temel nitelikler çerçevesi altında ilk dönemlerde nitel ifadeler çerçevesinde, ileri dönemler içerisinde ise hem nitel ve hem de nicel çerçeveler boyutunda olmuştur. Millatatn önce 5000 yıllarında ateşin bulunması, maddenin işlevsel boyutu olduğu kadar işlemsel boyutunun da artmasına neden olmuştur.
    Beş duyusu ile maddeyi gözlemleyen insanoğlu için ilk dönemlerde taş ile bakır arasında fazla bir ayrıcalıklar zinciri oluşturmuyordu. Ateşin keşfi ile beraber, zamanın mucit akıllı insanları bakırın eridiğini, ancak taşın erimediğini çözümlemişlerdir. İleri dönemlerde ataş ile beraber diğer teknik veriler gelişme göstermiştir.
    Tekerleğin bulunması, ilkel silahlardan teknik silahlara geçilmesi, ilkeliletişim yöntemlerinden ileri iletişim yöntemlerine geçilmesi, ilkel ev sistemlerinden ileri ev düzeneklerine geçilmesi… Bu ifadeleri milyonlara varan açılımlar içerisinde ele almamız mümkündür. Bu ifadelerin gelişmesinde bütün insanların az ya da çok katkısı bulunmuştur. Derede çamaşır yıkayan kadınlar daha rahat olmak istediklerinden çeşmeler ve ileriki dönemlerde çamaşır makineleri; kuşlarla iletişimin zorluğundan bahseden insanların ifadeleri sonucu telefon ve hızlı iletişim teknikleri; aylarca yolculuktan rahatsız olan insanların ifadeleri sonucu çok hızlı giden vasıtalar yapılmıştır. Bu gün artık bilim ve teknik ifadeler aylarla ifade edilen süreler içerisinde ikiye katlanmaktadır. Bu ifadeler içerisinde doğrudan etkin olan insanlar bilginler olmakla beraber problemleri ifade edenl diğer insanlardır. Bilim insan için vardır ve bilimin gelişmesi için tüm insanlar doğrudan ya da dolaylı yoldan görev almış ve almalılarda…
    20. yy içerisinde izafiyet ve diğer fiziksel terimler bilginlere dedirtti ki; “madde vardan yok, yoktan var olmaz; sadece şekil değiştirir.” Enerji modelemeleri ile uğraşan fizik bilginleri bu açılımı daha da genişletti ve dediler ki; “enerji vardan yok, yoktan var olmaz; sadece şekil değiştirir.” Görüldü ki basit veriler gibi algılanan madde ifadesinin bile karmaşık temelli ve eneji ifadesinin de benzer temelli olduğu…
    Ancak şunu belirtmeliyim ki, bilim sadece fizik değildir; sadece kimya da… Binleri bulan ve alt bölümleri ile beraber milyonları bulan bilim dalları içerisinden birisini de biyoloji oluşturmuştur. Bu bilim dalı da kendi içerisinde dallara ayrılmış ve bu dallardan genetik, sitoloji, histoloji, embriyoloji, biyokimya vb bir çok dal hücre bölünmesi üzerine araştırmalar yapmış ve yapmaya da devam etmektedir.
    Genel ifadeler çerçevesinde hücre bölünmelerini üç gruba ayırmamız mümkündür. Bunlar;
    -Mitoz
    -Mayoz
    -Amitoz
    Bu üç hücre bölünmesi de temelde aynıdır. Mitoz hücre bölünmesi dediğimiz hücre bölünmeleri zigottan itibaren başlar ve ölünceye kadar tüm diploid sayıdaki vücut hücrelerinde görülür. Mitoz hücre bölünmesi iki safhada incelenir; ilkinde çekirdek bölünmesi, ikinci safhada sitoplazma bölünmesi gerçekleşmektedir. Çekirdek bölünmesinin gerçekleşmesinden önce hücre belli bir büyüklüğe ve belli bir madde birikimine ulaşmak zorundadır. Bu safhaya interfaz adı verilmektedir. Bu safhadan sonra çekirdek bölünmesi gerçekleşmektedir. Çekirdek bölünmesi de dört alt grupta incelenmektedir. Bunlar;
    -Profaz
    -Metafaz
    -Anafaz
    -Telefaz
    Bu safhalardan ilki olan profazda kromozomlar belirmeye başlar, kromozomlar kalınlaşır. Metafaz safhasında ise kromozomlar ortada dizilmeye başlar, iğ ipliklerinin oluşumu gözlenir. Anafaz safhasında ise kromozomlar kutuplara çekilmeye başlar. En son safha olan telefaz safhasında ise çekirdek zarı boğumlanır. Daha sonraki bölüm olan sitokinezde ise hücre zarı boğumlanarak ikiye ayrılır.
    N kromozomlu haploid gamet hücrelerinde olan mayoz hücre bölünmesi ise biri mayoz ve biri mitoz olan iki hücre bölünmesinde oluşur. Mitoz hücre bölünmesi yukarıda anlattığım gibidir. Mayoz bölünmede ise metafaz safhasında kromozom sayısı iki katına çıkmaz, dolayısıyla kromozom sayısı yarıya düşer. Mayoz bölünme mitozdan önce olabileceği gibi mitozdan sonra da olabilir. Burada genetik varyasyonları çoğaltamak için gen alış verişleri olur ve farklı yapıda bireylerin oluşumu gerçekleşir.
    Amitoz hücre bölünmesi ise mitoza benzer. Kromozom sayısı sabit tutulur ve tek hücreli canlılarda çoğalmayı sağlamak için gerçekleştirilir.

    belki bu yardımcı olabilir sana arkadaşım

    MISIR ÖZÜ KARIŞTIRILMIŞ DANA GÖZÜ EKSTRELERİNDEKİ KARAMUK PARÇACIKLARININ KÜME KESİŞİMLERİNE OLAN ETKİLERİNİN HALİM SELİM BİR TARZDA İNCELENMESİ

    Özet: Kabız bir insanın kolay kolay "yapamadığı" uzun yıllardan beri bilinmektedir. Bu uzun yıllar, eskiden 441 gün sürerdi. Fakat şu anda bir yılın 365 küsür gün çekiyor olması, bu kabızlık konusundaki fikirlerimizde belirgin bir değişme yapmamıştır. Biz çalışmamızda, kabızlığa ait bu temel önermeyi bilmeyen iki adet sosyal demokrat ele geçirip, onları analarından doğduklarına pişman olana kadar buharlı bir mikrodalga fırında beklettik. Hafifçe pembeleştiklerinde ise gördük ki, bu durum bunlara az bile... Yani daha yapılacak çok işimiz vardı. Ben de yarım saat kadar önce bizim asistanı kivi falan almaya gönderdiğimden dolayı, tek başıma bu işin altından kalkamayacağımı anlayarak, "keşke laboratuarda bir pandamız olsaydı" diye hayaller kurmaya başladım. İşte öyle dalmış gitmişim. Bu arada, fırının düğmesini kapatmayı da unutmuşum haliylen. Sonuçta, ıyyy... Allah vermesin...(4)
    Anahtar kelimeler: Anahtar; Kelime; Ler; Kik; Uburtos; Kalaramık; Tarkan; Fındıkkıran.

    GİRİŞ:
    Bilindiği gibi, kimya bilimi, jeoloji ile birlikte kullanıldığında botanik adını alır ve geometri problemlerinin çözülmesinin ardından ortaya saçılan eğri ve dik açı parçaları gibi artıklardan kurtulmak için yaygın olarak kullanılır(1). Bu noktadan hareket eden bazı araştırıcılar, öbür noktaya henüz varamadan, fark edemedikleri bir takım bariz yanlışlıkların psikolojik ve terliksi baskısı altında inim inim inlemişlerdir (İnlerini istemişlerdir) (2,5). Netekim, 1875 yılında, 75 yaşında olan Danimarkalı araştırıcı Oha Ra Böğk, 1866 yılında 76 yaşına basmıştır. Bu problemi irdeleyen bir çok araştırıcı da benzer problemler yüzünden zührevi hastalıklar hastanesine ve çeşitli veteriner ve emlakçi kliniklerine sevk edilmişlerdir. Sevkten gerçekten zevk alan bir kaçı dışında tamamı kurda kuşa ve hatta geyik ve koalalara yem ve de çerez olmuşlardır. Biz buradaki çalışmamızda, bu ve benzeri sorunlar ile ilgili olarak kılımızı bile kıpırdatmazken, yan laboratuardaki herifler asetatlı suda zambak yetiştirmeyi başararak malı götürmüşlerdir.

    MATERYAL VE METOT:
    Yapılan çalışma gereği kılımızı bilem kıpırdatmadığımız için, en önemli materyalimiz, Japon malı bir kıl stabilizatörü idi. Söz konusu stabilizatör, Şarkışla şoförler derneği tarafından yaşlı ve kimsesiz ve fakat siyah kuşak sahibi bir kadıncağızdan gasp edildiğinden dolayı kendilerine buradan hörmetlerimizi sunmayı bir görev telakki ediyoruz.
    Stabilizatörü kullanarak kılları sabit bir hale getirdikten sonra, yirmi kadar civcivin kulak zarlarına ihtiyacımız olduğu kanısına vardık. Daha sonra, bir Afrika fili boğazlayarak bu sorunu da kökünden hallettik. Daha doğrusu, hallettiğimizi zannettik. Önceden tahmin edemeyeceğimiz bir biçimde, filimiz azgın bir heavy-metal dinleyicisi olduğundan, kulak zarı hafifçe bollaşmıştı. Biz de onu iki gece boyunca tuz ruhunda beklettikten sonra, geride kalan ruhsuz tuzu bir miktar vişne suyu ve de gergedan çişi ile muamele ettik. Daha sonra, tuzun ısrarı üzerine, iki buçuk gün süresince, rendelenmiş karpuz kabuklarını cımbızlarla itekledik. Baktık ki tuzun istekleri bitmek bilmiyor, onu camdan attık ve bölüm başkanına da "Haşmet abi'yle reaksiyona girip camdan düştü" dedik. Ee tabi bölüm başkanımız bunu yemedi yedirdi, giymedi giydirdi... Eh, sonuçta biz de laboratuara geri döndük.

    DENEY-GÖZLEM OLAYI:
    Önce ne yapacağımıza kesin karar verebilmek için potu 250'den 5 el poker oynadık. Kendisi ne derse desin, Haşmet abinin evine gelen hacizin bununla bir ilişkisi yoktu (12). Sonra biri ortaya bir bit attı. Ben tüfeğimle biti vurmaya çalışırken, etrafa saçılan saçmalar saçma sapan saçaklar saçarak sıçradılar. İlk başta, çalışma grubumuz bu olaya bir mana veremeyerek bön bön bakarken, ilerleyen dakikalarda, dakikalardan biri biraz fazla hızlı gittiğinden, hissedilir bir huzursuzluk göze çarpmaya başladı. Tabi göze çarpan bu huzursuzluk oldukça can yakıyordu. O anda bir an içimden dedim ki, " lan şimdi şeytan diyo, şöyle bi tane oturttur..." Sonra bir ara bağlantı kesilir gibi oldu. Şeytanı net duyamıyordum. Tam alıcılarımın ayarıyla oynamak üzere harekete geçmiştim ki, aniden bir çığlık işittim. Gidip televizyonu kapattıktan sonra telsizi açtım ve tüm grup adına "mayday-tuuzdey-hamdi-" diyerek yardım istedim. Az sonra altı adet mantarlı, bir tane de çelik cantlı pizza geldi. Bu arada Allah sizi inandırsın, Haşmet abi, pizzası tuzsuz olduğundan, şu anda ruhsuz da olsa, az önce camdan attığımız tuzu bulup pizzasına serpiştirmek üzere camdan atladı. E, öldü tabii (13). Bu arada araştırma grubumuzun diğer elemanları da, pizzalarını bitirmelerinden kaynaklanan şen geğirikler arasında işlerinin başına döndüler. Baş asistan Cevval, az önce Kerim'in kulağına soktuğu kütle ölçüm spektrometresini, ikinci asistan Sururi annesini, en küçük asistan Keykavus ise hayatın amacını aramaya koyuldu. Ben de en sonunda biti vurdum.
    Çalışmanın ilerleyen evrelerinde bize en çok sorun çıkaran konu, bütün çabalarımıza karşın istediğimiz tarzda tepkime vermeyen iki element arasındaki sürtüşmeydi. 1 mol solaryum ile, 2.7 mol Kayınçoredüktaz aynı kaba konduklarında, içinde bulundukları kap da dahil olmak üzere sille yumruk birbirlerine giriyorlardı. Bu durumun, kayınçoredüktazın kovalent bağlanmaya olan alerjisi ile ilgili olabileceğini düşünerek, ortama katalizör olarak 4 tane mısırözü tabletiyle, 2.5 gram Bülent Ecevit nektarı ilave ettik. Biz bu ilaveyi eder etmez, Söyemez çetesi laboratuarı bastı. Sonrasını ise hiç birimiz net olarak hatırlayamıyoruz.

    SONUÇLAR ve HAVUÇLAR:
    Yapılan sayımlar ve yapılması düşünülen gaflar göz önüne alındığında, ortaya oldukça ilginç bir tablo çıktı. Sağ alt köşesinde "Picasso" diye bir şey yazan bu tablo, daha sonra çişinin geldiğini bahane ederek çaktırmadan laboratuardan sıvıştı. Peşinden saldığımız Tayvan tazılarından ondördü, kül tablası olarak geri dönünce, sonuçları bir başka açıdan değerlendirmemiz gerektiğini gördük. Çünkü kağıdı ters tutuyorduk. Düzeltme işlemini "el" adı verilen bir organla gerçekleştirdikten sonra, okuma işlemi için bir dana gözü kullanmaya karar verdik. Fakat bu kez de tüm sonuçlar "tren"e eşit çıktı (7). Son çare olarak Fato'yu aradık ama o da programının son bölümünün çekiminde, yanan bir helikopterden dramatizasyon icabı olarak atlayıp, 200 *****n fertten oluşan bir orangutan sürüsü içine düştüğünden, telefonu meşgul ve bir tarafları dümbelek çalıyordu (10). En sonunda ben de dedim ki, "lan ben böyle laboratuarın da, böyle deneyin de taaa..."

    TARTIŞMA:
    E tabi ben bunları söylerken bölüm başkanının aniden içeri girivermesi sonucu küçük bir tartışma çıktı. Bu çıkış ise, anatomik olarak, küçük asistanımızda kalça çıkığı olarak kendini gösterdi. Kendisine laboratuar hacı yatmazı görevini veren ekibimiz, yeni ilmi çalışmalara yelken açmak üzere kağıtları dağıtmaya başlamıştı bile. Fakat bu sefer merhum Haşmet abi aramızda olmadığından dolayı, potu 500'e çıkardık (8).




    Küresel Isınma: Dünyamıza Neler Oluyor?

    HERGÜN gazetelerde okuyoruz; buzullar eriyor, kar yağışları azalıyor, okyanuslar ısınıyor, atmosferde karbondioksit oranı artıyor, deniz seviyesi yükseliyor, orman yangınları artış gösteriyor, ırmaklar kuruyor, göller küçülüyor.

    Mevsim normalleri dışındaki hava olayları karşısında uzmanlar bile şaşırmış durumda. Bahar erken geliyor, çiçekler vaktinden önce açıyor, pek çok bölge kuraklık yaşıyor… Mercanlardaki hayat tükeniyor, hayvanların göç dönemleri değişiyor, salgın hastalıklar yayılıyor…
    Yaşanan tüm bu değişiklikler, daha doğrusu tüm bu bozulmalar, adını sıkça duymaya başladığımız "küresel ısınma" ile yakından alakalı. "Dünya atmosferi ve okyanusların ortalama sıcaklıklarındaki artış" anl***** gelen küresel ısınma, son yıllarda rahatlıkla saptanabilir, hatta günlük hayatta hissedilebilir bir düzeye ulaştı. Önceleri bir komplo teorisi olarak görülebilen bu konu, bugün insanoğlunu tehdit eden ciddi bir tehlike olarak karşımızda duruyor. Havaya saldığımız gazların yok olup gideceğini düşünürken, bu son yaşanan gelişmeler dünyamızın gerçekten de içinde yaşadığımız ‘evimiz’ olduğunu ve ona çok iyi bakmamız gerektiğini inkâr edilemez biçimde ortaya koydu.

    Dünyamızın başına gelenler

    Dünyamız, en başta, iklim değişikliklerinin yol açtığı felaketlerle boğuşmakta. Bunların başında da buzulların erimesi geliyor. Herkesi şaşkınlığa sürükleyen bu olay, kömür, petrol, doğal gaz, diğer bir deyişle fosil yakıtların tüketiminin yeryüzünde gözlemlenebilen etkisi. Araştırmacılara göre atmosferdeki karbondioksit oranı yüzbinlerce yıldır ilk defa bu kadar yoğunlaşmış durumda. Aşırı karbondioksit ve metan yerküreyi kuşatıp ısıtıyor ve böylece iklimler alt üst oluyor. Kloroflorokarbon gazlarının yoğunluğu karşısında atmosferin koruyucu tabakası ozon ****niyor, kutuplardaki buzullar eriyor.
    Dünyanın dört bir yanından gelen haberler bu konuya daha fazla ilgisiz kalınamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Afrika’nın en yüksek dağı olan Klimanjaro’nun karlarının ve Alp Dağları'ndaki buz kütlelerinin erimesi, Antarktika'nın parçalanmaya başlaması, son 10 yıl içinde Güney Kutbu'ndan neredeyse Connecticut eyaleti (bir ülke) büyüklüğünde bir buz kitlesinin koparak ayrılmış olması bunlara etkili birer örnek. Bir diğer örnek ise buzul tabakasında Avrupa’nın kuzeyinden kutba kadar uzandığı belirlenen dev kırık. Avrupa Uzay Ajansı bu kırığın İngiltere’den daha büyük olduğunu söylüyor. Ajans ayrıca Norveç’in kuzey ucundaki Svalbard takımadalarıyla Sibirya’nın Severnaya ve Zemlya adalarından kutba uzanan bölgede geniş bir kırık bulunduğunu da tespit etmiş bulunuyor.
    Kuzey Kutbu'nda başgösteren gelişmeler ise duyanları hayrete düşürmekte. NASA’nın son verilerine göre Kuzey Kutbu’nda yıl boyunca daimi olarak görülen buzullar %14 oranında azalma gösterdi. Buradaki buzul tabakasının iklim sıcaklıklarındaki artış yüzünden küçüldüğü bildiriliyor. NASA araştırmacıları Kuzey Kutbu’ndaki buzulların eskisinden çok daha hızlı eridiğini ve dünyanın diğer bölgelerine oranla iki kat fazla ısındığını haber verdi. Bu durumun dünya ile okyanusun hassas eko-sistemini oldukça etkileyeceği bildiriliyor. NASA bilim adamları ayrıca son 30 yılda yerküre sıcaklığının her 10 yılda 0,2 derece artarak çok hızlı bir yükseliş gösterdiğine dikkat çekiyorlar.

    Bundan sonra neler olacak?

    Bilim adamları sera gazlarının salınımının yakın gelecekte yol açabileceği sorunları şöyle özetliyorlar:
    - 2070'te dünya buzulsuz kalabilir ve bu da küresel çölleşmeye, deniz seviyesinin yükselmesine neden olabilir.
    - Kuzey Kutbu’ndaki buzullar 35 yıl sonra tamamen ortadan kalkabilir.
    - Buzulların erimesi kutup ayıları gibi bazı hayvan türlerinin yok olmasına yol açabilir.
    - Buzulların erimesinin deniz seviyesini yükseltmesi ile birlikte alçak kesimler su altında kalabilir.
    - Dünya küresel ısınma nedeniyle önümüzdeki 10 yıl içinde geri dönülmez bir noktaya gelebilir.
    - Ormanlar yok olabilir ve bununla birlikte çölleşme yaşanabilir.
    - Çölleşmenin ve kum fırtılarının olumsuz etkileri tarımcılığı yok edebilir.
    - Salgın hastalıklar önüne geçilemeyecek şekilde artabilir.
    - Ormanların çöle dönüşmesi ile canlı türleri yok olabilir.
    - Kuraklık başgösterebilir ve yiyecek stokları tükenebilir.
    - Yükselen deniz seviyesi kıyılara yakın tatlı su kaynaklarındaki tuz oranını artırabilir, bu da içme ve sulama suyu sıkıntısına neden olabilir.
    - Mercanlardaki canlılık yok olabilir.
    - Gezegendeki canlı türlerinin %30'u yok olma tehlikesiyle karşılaşabilir ve ekolojik denge buna bağlı da bozulabilir.
    - Göçler başlayabilir ve yüz milyonlarca insan uygun iklim koşullarında yaşamak umuduyla göç edebilir.

    Küreyi ısıtan suçlu bulundu

    PEKİ tüm bu olumsuz haberlerin nedeni olan küresel ısınmanın sebebi ne? Dünyanın doğal gidişatı mı, yoksa insan eliyle gerçekleştiği söylenebilir mi?
    Çeşitli ülkelerden yaklaşık 500 bilim adamının biraraya gelerek oluşturduğu Hükümetler Arası İklim Değişimi Uzmanlar Grubu son 50 yılda giderek artan küresel ısınmanın %90 oranında ‘insan eliyle’ meydana geldiğini ve yüzyıllarca devam edeceğini açıkladılar. Hazırladıkları rapora göre dünyanın, yüzyılın sonuna kadar 1.8 – 40C arasında ısınacağı, denizlerin 58 santimetreye kadar yükseleceği, kuraklığın bütün dünyayı saracağı düşünülüyor.
    NASA iklim bilimcilerinden James Hansen da yerkürenin son 12 bin yıldan bu yana en yüksek sıcaklığı yaşadığını belirtti. Hansen'a göre karbondioksit gibi gazların son yıllardaki artışı dolayısıyla dünya, insanlığın neden olduğu tehlikeli bir kirlilik seviyesine doğru hızla yol almakta. Sanayileşme sonucu açığa çıkan metan gazı ve karbondioksit, açıkça, küresel ısınma felaketinin başlıca nedeni. Ünlü iklim bilimci yakın gelecekte ortaya çıkabilecek tehlikelere karşı ise şöyle uyarıda bulunuyor: “Isınmadaki artışın 2 veya 3 dereceye varması durumunda, büyük olasılıkla, bildiğimizden farklı bir dünya ile karşı karşıya kalacağız...”
    Elbette tüm bu olaylar, dünyanın yaşam için olağanüstü hassas bir şekilde ayarlanmış dengesini akla getiriyor. Dünya hiç de ilk anda akla geldiği gibi, dozerle çarpsan yıkılmaz bir duvar misalî kaba bir sağlamlığa sahip değil. O sağlamlığı çağrıştıran büyük ölçekli küresel yapıların hem kendi içinde hem de birbirleri arasında sanıldığından çok daha ince ve hassas dengeler söz konusu. Havadaki karbondioksit oranı ile kürenin ısısı arasında, kürenin ısısı ile kıtaların kapladığı yüzey arasında, kutuptaki buzulların erimesi ile okyanuslardaki deniz suyunun yükselmesi arasında, iklim değişiklikleri ile çölleşme arasında, çölleşme ile hayvan türleri arasında... böylesi bir denge var.
    İşte bu denge ve bu dengenin sürekliliği, Allah’ın yeryüzünde an be an yarattığı özel koşulların dev***** bağlıdır. İnsan müdahalesi olmadığı takdirde, bu özel koşullar yaratıldığında, dünyamız da dengeli bir şekilde hayatiyetini devam ettirir. İnsan müdahalesi olduğunda ise, bu denge hemen bozulmaya yüz tutar.
    Söz gelimi, bugün kendisinden bir âfet başlatıcısı olarak sözünü ettiğimiz ‘sera etkisi’nin aslında dünyanın normal yaratılış planı içinde yeri vardır. Hatta dünya üzerinde yaşamı mümkün kılan özel koşullardan bir tanesidir; dünyada yaşam olması için gerekli sıcaklığı sağlamaktadır. Ancak su buharı, karbondioksit ve metan gazının yeryüzünde oluşturduğu doğal örtü, fosil yakıtların kullanılması ve sanayileşme sürecinde ormanların yok edilmesi ile, bu örtüyü oluşturan gazları aşırı düzeye çıkarmaktadır. Normal koşullarda dünyayı ısıtan güneş ışınları, yeryüzünden yansıyarak atmosfere geri dönmektedir. Sera gazlarının atmosferde bu denli yoğun olması durumunda ise, bazı ışınlar bu gazlar tarafından tutulmakta, böylece atmosferdeki ısı normalin üzerinde artmaktadır.

    Küresel ısınma kıyametin başlangıcı mı?

    BİLİM adamlarının küresel ısınma dolayısıyla gelecekte öngördükleri olaylara bakıldığında, dünyamızın küresel ısınmayla birlikte kıyametine doğru yol aldığını görmemek saflık olur. Bazılarımız belki sıradan doğa olayları olarak haberleri okuyor olabilirler bu konuyla ilgili. Ama küresel ısınmanın yol açtığı ve açacağı olumsuzluklar, kıyamet alâmetleriyle ilgili hadîslerle örtüşmektedir. Meselâ bazı hadis-i şeriflerde kıyamet yaklaştığında afetlerin, depremlerin artacağı, toplu ölümlerin çoğalacağından söz edilmektedir. Bilim adamları da küresel ısınmanın yol açacağı iklim değişikliklerinin insanlar üzerinde yıkıcı etkilerinin olacağından bahsetmektedirler. Birkaç yıldan beri artan oranda meydana gelen kasırgalar, hortumlar, fırtınalar, seller, birçok yerleşim merkezinin sular altında kalması, depremler, volkanlar, tsunami dalgaları ve bunların sonucunda meydana gelen ölümler belki de bunun öncü işaretleri. Bilim ve vahiy her zaman birbiriyle örtüşür, ama bilim adamlarının kendi ağızlarıyla vahyi bu denli güçlü tasdik ettiklerine her konuda rastlayabilir miyiz, bilemiyoruz. Bilim adamları ortaya koydukları bulguların kıyameti haber veren bilgiler olduklarının ne kadar farkındalar acaba?


    xaslix

    Yazıma daha açıklayıcı bir anlatımla girebilmek için;ilk önce küresel ısınmanın ne ifade ettiğini anlayalım;Küresel ısınma dünyadaki ortalama sıcaklık değerlerinin artması demektir Bunun en büyük nedeni insanların kullanmış olduğunu değişik zararlı gazların atmosferde bir tabaka meydana getirip güneş ışınlarının yansımasına sebep olmaktır Bu da dünyanın yeryüzü ısısını artırmaktadır Ayrıca bu zararlı gazlar atmosferin ozon tabakasına da zarar vermekte,kalınlığı azalan ozon tabakası güneş ışınlarının doğaya ve canlılara zararlı olan ışınlarını tutamamaktadır Bu da küresel ısınmayı arttırdığı gibi canlılara da zarar vermektedir
    Küresel ısınmanın sonuçları da başta biz insanlar olmak üzere doğada yaşayan canlı cansız tüm varlıklar üzerinde olumsuz etkileri olacaktır Bunlardan başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz;Öncelikle kürsel ısınmanın artmasından dolayı her iki kutup bölgesindeki buzlarda erimeler olacağından yeryüzündeki tüm denizlerin su seviyeleri yükselecek, kıyı bölgelerindeki yerleşim yerleri ve ekin araziler sular altında kalacağından insanlar bu durumdan olumsuz etkilenecektir
    Orman yangınları artacak,dünyadaki çölleşme hızlanacak ve ekim alanları,otlaklar azalacağından tarım ve hayvancılık yapılamayacaktır Bunun sonuçları canlılar için bir yıkım olacaktır Bütün bunların meydana gelmemesi hepimizin ortak dileğidir Bunun için el birliği ile çevremizden başlayarak öncelikle canlı ve cansız varlıkları sevelim,koruyalımBu dünyada hep birlikte ortak yaşantımızı devam ettirebileceğimizi unutmayalım…
    Çevreyi kirletecek ve zarar verecek hiçbir şeyi kullanmayalım,kullananları da uyaralım Kısaca şu atasözümüzde de belirtildiği gibi “SON PİŞMANLIK FAYDA ETMEZ”


    By BiLiNMeZ

    Elbette abartıldığı sürece utanma duygusu zarar verebilir. Ancak bilimadamlarının son dönemde yaptığı çalışmalar utanma duygusunun hayvanlarda olmadığı gerçeğini ortaya çıkardı. Peki bu durumda sadece insanlar utanma duygusuna sahipse ve hayvanlar değilse aklımıza iki soru hemen geliyor. Acaba utanma ve ar duygusundan yoksun insanlar hangi kategoriye girecek. Daha da enterasanı utanma duygusu olan bir hayvan olursa onun da yeri konusunda tartışmalar olacaktır. Heralde tüm halkının toplam utanma duygusu bir milletin medeniyet seviyesi ile doğru orantılıdır diye bir hipotez ortaya atılsa ispat edilmeye değerdir. Elbette tüm Dünya medeniyetlerinde sürekli renkli cam ekranında yahut aynı doyumsuzlukla ve arsızlıkla DÜnya nın tüm güzelliklerini zedelemeye çalışan , tabir yerinde ise midesi dilate yani normalden bir kaç kat daha büyük mi**** kimseler var. Tabi oldukçada çok gibi görünüyorlar. Ama ucuz bir malın milyonlarca satılması gerçeği, kaliteli ve pahalı bir ürünün kalitesine zerre kadar etki etmez. Bunların göz önünde olması iyi ve medeni olduklarını göstermez. Ayrıca herkesin sınırsız mal mülk edinme hakkının olduğunu ve bunda kimsenin gözü oladığını söylemeye gerek olmasa gerek. Sorun bu çokluğun nasıl edinildiği. İçinde diğerlerinin mutsuzluğu üzerine kurulu arsızlık var mı? Kimseyi demoralize etmeden söylemek gerekirse adım adım süprizlere açık bir hayatta hiç süpriz olmayacak gibi yaşamak sanırım enterasan bir aldanma. Hele bu hayatta hızlı arsız ihtiraslı yaşama duygusu ne denli doğru bilinmez. Elbette bu tür kimseler için eleştiri bir anlam ifade etmez. Toplumun tembelliği ve değer yargılarının zayıflaması yüzsüz yaşayan ve geçinen doyumsuzların sayısını artırır demek yalan olmaz. Elbette onları eleştirmek bize düşmez. Onlara sorarsanız mutlu olduklarını söyleyecektirler. Mutlu olmasalar yüzsüzlüğe ve doyumsuzluğa nasıl katlanabilirlerdi. Ama onlar içinde kanser edici sorun bu mutluluğu ne kadar devam ettirecekleri kaygısı. Yani ne kadar daha aynı oranda arsız ve doyumsuz bir hayat yaşayarak mutlu olmaya devam edecekleridir. Herşeyin bir başı birde sonu var. Mutluluğunda. Elbette tüm insanlar mutlu olmalı. Ancak mutlu olma egosu yüzünden diğer insanların mutlu olmadığı bir dünya ya bizler ne kadar katkı sağlıyoruz. Tüm bunlardan sonra kendimize durup sormamız gereken soru belkide benim mutluluğum diğer insanların mutsuzluğuna sebep oluyor mu ? Aslında güzel ahlaklı ve vicdanlı yahut utanan yahut doyumlu yada ne derseniz deyiniz bir insan olma diğerlerini mutsuz edermi. İçinde bulunduğu en kötü durumu bile nakit akışına çevirme yeteneği ile övünme ve mutlu olma duygusu ise ne kadar yersiz ve kibirli. Bunun tam tersini yapma ise simyacılık bu günlerde. Elbette hayatın bu kadar kısıtlı irdelenmesi doğru değil. Ama bize yol gösterecek ışıklar yakacak gerçek aydın ve aristokratlar çok olsaydı bunları yazmaya bile gerek kalmayacaktı. Herşeyin geriye çevrilemeyeceği bir ana gelmektense zamanında tedbir almakta fayda var sanırım. Vicdanı rahat vicdanların bu yazıyı okurken yüzlerindeki tebessümü hissedebilmek önemlidir. Bu yazıda bu güzel tebessümlere bir ön yanıttır. Utanma duygusundan yoksun olanlar bakalım bu hayat denilen azgın boğanın sırtında daha ne kadar mutlu olmaya devam edeceksiniz ?


    starahmet_1905

    Küresel Çevre Kirlenmesi

    Günümüzün dünyasında çevre kirliliği, tüm gezegeni kaplayan boyutlara ulaşmış durumda. Dünyanın birçok bölgesinde insanlar, çevre felaketine karşı korumasız, nükleer tehdit ve radyasyondan habersiz bir yaşam sürmektedir. Bilim adamları ise bu olumsuzlukların devamı halinde dünyadaki tüm canlıların ciddi biçimde tehdit altında olduğunu vurguluyorlar.

    Halbuki insanoğlunun gelişimi başlarda yaşam ve doğal çevre ile uyum içinde sürmüştür. Ancak dünyadaki toplumsal ve teknolojik gelişmelerin hızla artışı karşısında ekolojik sistemin bu hassas dengesi giderek bozulmuştur. Bu tehlikeli gelişmenin seyircisi durumunda olan insanlık ise dünyada dengeli bir çevrenin korunamaması halinde tüm canlıların varlığının sürmesinin olanaksızlığını acaba ne zaman anlayacak?

    Bu yılın yaz başlarında başlayan yağmur dönemi dünyayı etkisi altına aldı. Barajları, setleri ve köprüleri yıkan seller ölümcül sonuçlara yol açtı. Bir süre önce Trabzon’da yaklaşık üç saat süren yağmur, Sürmene ilçesi ve haritadan silinen Beşköy beldesinde büyük mal ve can kaybına neden oldu, ocakları söndürdü…

    Yağışların etkili olduğu bir başka ülke olan Çin’in birçok bölgesinde barajlar yıkıldı. Harekete geçirilen askeri birlikler setleri yıkarak sel sularının kırsal kesime yayılmasını sağlamaya çalıştılar. Sel, eylülün ortasında da Meksika’nın Chiapas eyaletinin Valdivia köyünü yok etti.

    Dünyadaki benzer sel baskınlarının verdiği zararlar ürkütücü boyutlara ulaştı. 240 milyon kişiyi etkilediği söylenen bu yazın selleri, resmi açıklamalara göre şimdiye kadar 2 binin üzerinde insanın ve sayısı bilinmeyen diğer canlıların yaşamlarına mal oldu. Yaklaşık 14 milyon kişi evini terk etmek zornuda kaldı. Bu durum, insana, Çinlilerin “Su ile şaka olmaz” özdeyişini hatırlatıyor.

    Gün geçmiyor ki çevre felaketi haberlerde yer almasın. Büyük Okyanus’ta 30 metreye kadar yükselen dalgalar sahilleri yerle bir etti. Deniz dibindeki deprem ya da yanardağların patlamasından meydana geldiği söylenen bu dev dalgalara karşı uyarı ağları da para etmiyor. Hatırlanacağı gibu bu dev dalgalar, 1993′te Endonezya’da bir adanın tamamını kapladı ve 2 bin kişinin yaşamını yitirmesine yol açtı. Yine Gine’de yaşamını yitirenlerin sayısı ise 3 bini aştı.

    Dev dalgalara yol açan depremin merkezi Büyük Okyonus’ta idi. Ama yer kabuğu, dünyanın başka bölgelerinde harekete geçecek şekilde etki alanını genişletti. Örneğin haziran başında başlayan depremlerin, dünyanın dört bir yanını salladığı ortaya çıktı. Ülkemiz de bundan nasibini aldı. Bu ve buna benzer felaketler bize, geleceğimizi bu günden tahmin etmenin olanaksızlığını gösteriyor. Ozondaki ****nme ve hava kirliliğinin yaşamda olumsuzluklara neden olabileceği ve doğal yaşamın temellerini dinamitleyeceğini küresel gözlükle niçin göremiyoruz?

    Küresel çevre sorunlarının çözümü konusunda her ülkenin, çağdaş yöntemlerle halkını bilgilendirmesi bir görev olmalıdır. Sanayinin kent içinden uzaklaştırılmasına ve milli parkların gereği gibi korunup doğal hali ile tutularak toplumun yararlandırılmasına öncelik verilmelidir.

    Üçbinlinli yılların insanları için, doğayla çok daha büyük uyum içinde yaşanacak rüzgârgüneş enerjisinden yararlanacak doğal konut yapımına geçilemez mi? Bu sahada yeni arayışlar içinde olmalıyız. Doğanın intikamının daha büyük olmaması ve acının yoksul ülkelere çektirilmemesi için insanların bir an önce kendilerine çeki düzen vermeleri gerekiyor.

    **ümcül etkileri yıllardır sürmekte olan ‘Çernobil’ olayından kim sorumlu? Bugün ‘Çernobil’den on misli daha tehlikeli olacak, radyoaktif artıkların bulunduğu söylenen Sibirya’nın batısındaki Karaçay Gölü, bir saatli bombadan farksızdır. Gölün altında, yaklaşık yüz metre derinlikte beş milyon metreküp radyoaktif tozlardan oluşan kütlenin varlığı bilinmektedir.

    İnsanların yazgıları ile ilgili dehşet dolu olası tehlikelere karşı evrensel yurttaş girişimlerinin etkinliği attırılmalıdır.

    Hepimizin paylaştığı bu dünyayı, bu gezegeni gelecek kuşaklara kirli ve çirkin bırakmaya hakkımız var mı? Geleceğe bir borcumuz yok mu? Hatalarımızın be****ni henüz doğmamışlara ödetmemeliyiz.

    Doğa *****n yasalarına yeterince duyarlılık göstermeli ve doğal afetlerini ciddiye almalıyız. Doğal zenginliklerle dolu olması gereken bir dünyadan daha fazla yoksun olmamalıyız.

    (Şaban Ali Yaşaroğlu, Cumhuriyet, 3 Ekim 1998)


    UndeS

    FUTBOLUN TARİHÇESİ

    Daha ilkçağlarda futbolu andıran oyunlar oynandığı bilinmektedir. Avrupa’da İÖ 2. yüzyılda Romalılarca yaygınlaştırılan bir oyun futbola çok benziyordu. Bu oyun bugünkü futbolun öncüsü sayılır. Bu eski Roma oyunu İngiltere’de öylesine sevilmişti ki, karşılaşmalar kentler arasında çatışmaya bile yol açmıştı. Bundan dolayı bu oyun 12. yüzyılda yasaklandı.

    Günümüzde oynanan futbol, İngiltere’de 19. yüzyılın sonlarında kurallara bağlandı. 1863′te İngiltere’de kurulan Futbol Birliği bu kuralların belirledi. Oyunda sert, acımasız ve kırıcı hareketler yasaklandı. Bu anlayışı sürdürenler ise, futbolun değişik biçimi sayılan ragbiyi geliştirdiler. Futbol, 19. yüzyılın sonlarında İngiltere’den Avrupa’ya yayıldı. Kısa bir süre içinde de dünyanın birçok ülkesinde oynanan bir spor haline geldi. 1904′te Uluslararası Futbol Federasyonu (FIFA) *kuruldu. FIFA’nın yönetiminde 1930’da ilk Dünya Kupası karşılaşmalarını düzenledi.
    teşekür butonuna basman yeterki



    gul_bahar

    Yasamın Arka Yüzü
    Onların bizi her gün gördüğü, bizim onları bildiğimiz fakat görmek istemediğimiz kendi vücutlarını satan kadınlar.Gerçek isimlerini kullanmazlar, Ebru, Elif, Sedef, gibi takma isimler kullanırlar, sürekli gizlenme ihtiyacı içerisinde kalırlar. Bunların bazılarının dostları vardır, bunlar bu kadınları bu şartlar arasında kazandıklarını yerler, üstelik onlara eziyet etmelerine rağmen kadınlar bunları bir türlü bırakmaz, nedeni psikolojiktir.

    Bu kadınlar sığınacak bir yer ararlar sürekli, kendilerine güvenli bir liman bulduklarında eziyet bile görseler rahat ederler. Sürekli tehdit altında kalan bir yaşamları vardır.

    Evet bu bizim toplumumuz için şuanda sosyolojik bir sorun olsada, aslında bu kadınlar toplum içerisinde bir denge unsuru olarak dururlar. Bu kadınlar gençtir, güzeldir, alımlıdır, cinselliği iyi bilirle, onlar gerçekten eşlerinden görmedikleri cinsel doyumun en uç sürecini yaşatırlar. Bu durumu yaşayan erkek, bunu bir süre daha sürdürmek ister. Toplum içinde onları sürekli eleştirmesine rağmen, yaşadıkları bir türlü aklından çıkmaz. Tekrar yaşamak isterler, bazı erkekler daha değişik duygular ararlar, sahtede olsa yaşak aşk yaşadığını sanır, onlarla cinsellik adına birşey yapmaz, sadece onun güzel sözlerine, alımlı davranışlarına, kıvrılmalarına, mat olur. Onu sadece o şekilde yaşamak ister. Cinsellik aklına gelmez, büyünün bozulacağını zanneder, kadında bu durumu kullanır. Ona daha çok kendine bağlar, daha çok para sızdırır. Evet bu kadınlar sürekli rol yaptıkları için onlarca erkeğe değme sanatçılara taş çıkartacak rol yaparlar. Erkeklerin aradıklarıda bu değilmi?.... Rahat bir yaşam sürmek isterler, bulundukları semtte diğer kadınlarla iletişim kurmazlar, zaten diğer kadınlarda onları istemez, sürekli mahalleden kovulmaları için kamu oyu baskısı yaratırlar. Halbuki evliliklerinin devamlarını bu kadınlara borçlu oldukları hiç akıllarına gelmez. Bu kadınlar ile ilişki kuran erkekler eşlerinden bulamadıkları cinselliği doyasıya yaşarlar, onlarla korkuyu görürler, gizliliği yaşarlar, sakınmayı öğrenirler, içlerindeki şeytanı bir şekilde ikna ederler. Evet bu kadınlar toplumsal bir denge olularlar. Bunlarında bir geçmişleri bir aileleri vardır. Her birisinin başından bir evlilik geçmiş, bu evliliklerinden çocukları olmuştur. Çocukları ile ilgilenemezler, sürekli gece çalıştıkları için, cocukları başkaları tarafından yetiştirilirler. Bu annelerin en büyük özelliği içki ve sigara tüketiminde sınır tanımazlar, içkileri kesinlikle bedavaya getirmeleri gerekir.
    Yaşamları başkalarının paraları üzerine kurulmuştur. Bu kadınların çevrelerinde onlarca erkek dolanır, her birisi ile ilişkilerinde onlara, diğerlerinden nefret ettiklerini, kendisini sevdiğini söyler, ona canım, aşkım, hayatım türünden sözler söyler, almasını iyi bilirler, o ince kıvrımlarda istediklerini alırlar.
    Bu onların en büyük meziyetidir.İçki alemlerinde en büyük mez onlardır, onlarsız içki alemi olmaz, gruplar halinde gelir erkekleri eğlendirirler, daha sonra anlaştıkları erkeklerle beraber olurlar. Erkekler bu kadınları bir türlü bırakmak istemez ve onları diğerlerinden kıskanırlar, bu kadınlarda bu duyguyu çok iyi kullanıp, daha çok kazanım elde ederler. Bunlarında hayalleri vardır, iyi bir ev kurmak, süslü eşyalar almak, şark köşesi kurmak, evi baştan sona süslemek, değerli takılar takmak, lüks yerlerde yemek yemek, tatil ihtiyacını bir ilişkisi ile bedavaya getirmek, evet bunlarında hayalleri vardır. Evet bu kadınlar çevremizde ve bizim içimizde yaşadıkları halde bizler onları görmeyiz. Taki ihtiyacımız olduğunda, onlara aracılık edeni bulur onunla bu kadınlar için irtibat kurarız. Kadınlar yaşadıkları cinselliği o kadar becerikli yaparlarki, bir defa bunu yaşayan bir süre bunu bırakmak istemez, bunu fırsat bilen kadın, yeni avını çok iyi şekilde yolar. Bu durum maddi durumu iyi onlanla, olmayan arasında farklılık gösterir. Durumu iyi olan, kadınları bir eve yerleştirip onu metres durumuna sokar ve bütün ihtiyaçlarını karşılarlar, kadınlarda bir süre buna ses çıkartmaz, taki, daha paralısını bulana kadar. Maddi durumu kötü olanlar ise bu ihtiyaçlarını günlük olarak karşılarlar, başka şansları yoktur, biraz zorladıklarında büyük bir borç batağının içerisinde kendisini bulur. Kredi kart borçları yüzünden icralık olurlar. Evet bu kadınlar bizden biri içimizden birisi olabilir. Acılarını kimse bilmez onların, herkese gülücükler dağıtırken yalnız kaldıklarını hayatları için saatlerce göz yaşı dökerler, kaderlerine isyan ederler, kimsenin sözlerine inanmazlar, yedikleri hayat darbeleri yüzünden herkese güvenlerini yitirmişlerdir. Sevmezler, sevldiklerine asla inanmazlar, bunların tamamen bir oyun olduğuna ve bir süre sonra herkesin kendi yoluna gideceğini çok iyi bilirler. Hayat onları acımasız yapmıştır, bu yüzden yeri geldiğinde acımasız davranışlar gösterirler. Arkalarına asla bakmazlar, toplum içerisinde herkes onları iter, fakat bir fırsatını bulduğuna onunla cinselliği yaşamaya çalışır, bunlarla ilişki kuran toplum katmanları içerisinde değişit insanlar vardır. Toplum olarak onları ötelemek yerine onları bu sosyal denge içerisinde daha rantabıl bir hayatın içerisine sokmak, kendi ayakları üzerinde durabilecek bir yaşam sürmelerine sağlamak olacaktır. Her şey başkalarının hayatı üzerine kurulmadığına göre, bize düşen görev sorumluluk sahibi olarak bu kadınları bir şekilde bu hayatın içerisine düşmelerine engel olmak olacaktır. Onları bir düşman olarak görmek yerine korunması gereken insanlar görmek daha faydalı olacaktır, başlangıç olarak. Bunlarında birer anne olduklarını unutmadan, anneliği doya doya yaşamlarına fırsat vermek zorundayız, toplum olarak bize çok büyük görevler düşmektedir. Bu tür yaşam süren kadınların herbirisinin ayrı bir hikayesi vardır, ve bu hikayeler acılarla doludur, Hiç bir kadın bilerek ve isteyerek bu bataklığa saplanmak istemez, Onlarda mutlu olmak, bir aile düzeni içerisinde yaşamak isterler. Onlarında umutları vardır. Gelecekle ilgili planları vardır. Fakat bu planları yaparken, kendi ayakları üzerine değil başkalarının maddi imkanları üzerine kurarlar. Bu onların en büyük handikapıdır. Toplum olarak tu kaka dediğimiz bu yaşamı süren kadınlara devlet olarak sahip çıkılmalı, bu hayat süren ve bataklığa tamamen sahipsizlik ve maddi koşulların yokluğu nedeniye düşen bu insanlara toplum ve devlet olarak sahip çıkılmalıdır. Sosyal devlet anlayışının temelide burdan başlamalıdır. Erkek olarak insanları kullanmak değil, onlara yaşama bağlayacak versiyonları uygulamaya sokmak gereklidir. allah(cc) korkusu ve insanlıkta bunu gerektirir.


    karakurt

    Teknolojinin Zararları:

    Teknoloji ürünlerinin neredeyse tamamı elektrikle çalışmaktadır. Elektrikle çalışan her alet bir elektromanyetik alan oluşturur. İnsan beyninin de kendine ait bir elektromanyetik alanı vardır. Çünkü sinirler nöronlar aracılığıyla elektriksel uyarıları beynin çeşitli yerlerine ulaştırarak çalışırlar. Bu nedenle günlük hayatta kullandığımız her elektrikli cihaz mutlaka bizi olumsuz etkilerler. Örneğin cep telefonu ile bize en az zarar verecek şekildeki konuşma süresi doktorlarca günlük azami 5dk olarak açıklanmıştır. Tabiki bu 5dk süresince telefonun yaydığı elektromanyetik dalga miktarı maksimum seviyesine çıkar ve insanın beyin ısısının artmasına neden olur. Beyindeki bu manyetik düzensizlik, uzun vadede beyin hücrelerinin ölmesine ve özellikle kulaktaki birtakım organların görevini yitirmesine yol açmaktadır. Bu da duyu kaybı ve denge bozuklukları gibi etkilere neden olabilmektedir.

    Elektromanyetik alan konusunda en çarpıcı ve tehlikeli örnek olarak cep telefonunu verdik. Fakat günlük yaşamımızda kullandığımız bluetooth cihazlar, kablosuz ürünler(modemler, fareler, klavyeler, oyun kumandaları vs.), televizyonlar, crt ve lcd monitörler gibi birçok alet oluşturdukları manyetik alan miktarlarına göre insan vücudunu ve kimyasını olumsuz etkilemektedir.

    Benzer şekilde yüksek gerilim hatları yakınındaki evlerde yaşayan çocuklarda Amerikan Bilimler Akademisi tarafından yapılan incelemeye göre lösemi görülme riskinin diğerlerine göre 1.5 katı fazla olduğu tespit edilmiştir. Yapılan epidemiyolojik çalışmalar yüksek gerilim hatları ve elektrikli aletlerin kanser riskini artırdığını göstermektedir. 0-300 Hz frekanslı alanlardan iletkenlik özellikleri nedeniyle en çok etkilenen dokular beyin sıvısı ve kan, ikincil derecede etkilenen dokular ise göz, göz sıvısı, troid, kas, gastrointestinal sistem, prostat ve testis dokuları olarak açıklanmıştır. Yani gün içinde teknolojiden yararlandığımız ölçüde giderek artan oranlarda zarar görmekteyiz.

    Baz istasyonlarına veya büyük çanak antenlere yakın yerler de manyetik kirlenmenin fazla olduğu bölgelerdir.
    Bu nedenle teknolojiyi mümkün olduğunca ve sadece olmazsa olmaz önemdeki ihtiyaçlarımız için kullanıp, özellikle cep telefonu görüşmelerimizi kısa tutmaya ve cihazı mümkün olduğunca vücudumuzdan uzakta bulundurmaya özen gösterelim.



    SERİ SERSERİ

    Mavi Ağladığında..

    Bir yokluk zamanıydı...insanlar işlerine gider,aşıklar parklarda gezinir ,çocuklar top peşinde koşturur,yanlızlar köşelerineağıtlarsa yüreklere çekilirdi...Bir yokluk zamanıydı...onu görürdümbelli belirsiz aynalarınyüzüme yansıyan zamanlarında...Gözlerinde iki mavi damlacık yüreğime akardı...Mavi ağlardı....Mavi ağlarben yürek sıkıntılarıma çare arardım...Mavi ağlar,benduygu depremlerimden arta kalanlara sarılırdım...Yastaydımsiyahtı her yanım...Herkesin bildiği yerlerdeherkesin bildiği şeyler yapılırken dolardımavinin gözlerisiyah bir hüzünle...Martıların denize dokunup kaçtığı yerlerdeyakardı ışıklarını...yaktığı ışıklarla ışıl ışıl olurdumavinin gözleri,yüzünde mavi bir tebessümve dudaklarında umut mavisi kelimeler...Ben maviliğine ,maviliği ışıklarıyla aydınlattığı denize karışırdı...Denizsebildik hüzünleri savururdu dalgalarıylamavi bir iklimde...Bir yokluk zamanıydı...Ben yok olurdum,mavi ışığını kapatır...İnsanlar işlerinden evlerine döner,aşıklar parklarındaneski yalnızlıklarına karışır,yalnızlar durdukları köşeden sıkılırdaha yalnız köşeler ararlardı kendilerine...Siyah duvarlarımdan siyah hüzünler akardı ....gölgem saklandığı yerden çıkardı...Mavi konuştukça susardı...mavi sustukça katardı maviliğini hüzünlerime...Kattıkça umut beyazına dönerdi hüzünlerimanlık siyahlığından...Umut edemezken yarım kalmış şarkıların tamamlanmasını,Mavi, notalar yazardı siyah çizgilerin üzerine...Mavi ağlardıve ben mavi gözyaşları biriktirirdim yüreğimde...Mavi ağladığında vazgeçerdimgünlük intiharlarımdan...Yaşamın karmaşasına döner,parklarda gezen yalnız aşıklara laf atar,işlerine koşuşturan insanların ayaklarınayaşamsal çelmeler takar,çocukların oyunlarına karışır,yalnızları çekildikleri köşelerde rahatsız ederdim...Buna rağmen mavi durmaztüm sessizliğiyle ağlardı...Mavi gözyaşları çoğalırdı yüreğimde...Mavi bir ölüm olurdu yaşam,mavi yapraklar dökülürdü zamansız dallarından...Bir yokluk zamanıydı...Siyahlığımın arasından geçipbilmediğim bir yere doğru giderkengörmüşlerdi onu,güneşin bile gözünü açmadığı bir zamanda...Giderken de ağlamıştı mavi,Mavi gözyaşlarına yenilerini katmıştı...Yüreğimin kaldırımlarındaMavi ayak izlerini bırakmıştı...



    Yeni Bir Gözle Futbol Nedir?

    İlk olarak insanlar bir topla oyun oynuyorlar. Top kaleye girince patlamıyor ya da topa vururken rakip öldürülmüyor. Tanımlı kurallar arasında bunlar yok. Demek ki hedef oyun oynamak…

    İkincisi diğer oynamayan insanlar bir bütünlük bilinci oluşturuyor. Bu bütünlük bilinci katı ve kendisini oynayan bireylerle özdeşleştiriyor. Böylece başarısı onların başarısına bağlı oluyor

    Üç her grup diğer grubun temsilcisi olan takıma öfke duyuyor. Çünkü kendisinin sahaya inme şansı yok. Çok aşırı edilgen bir konumda oturup izlemesi isteniyor. Bir de bağırması/tezahurat yapması. Oysa o bedenini yansıttığı için aslında koşması topa vurması, çalım atması gerekiyor. Bu tıpkı bilgisayar oyunu oynarken bir rakipten hem tuşlara basarak, hem kafamızı istemeden çekerek kaçmamız gibi.

    Dört insanlar çağlardan beri toplumsal öfkeyi, kurbanlarını, gladyatörlerini sahalarda çarpıştırarak akıtmış, toplumsal bilinçaltı böyle rahatlatılmış.

    Beş artık eskiden olduğu gibi savaşlar yok. Oysa doğada çok güçlü bir türler ve alanlar savaşı var. Genler bizi mücadeleye itiyor. Bir türün alt bölümleri bile alan mücadelesi yapıyor. Böylece günümüzün modern savaş alanları futbol sahalarına dönüşüyor.

    Altı Futbolda objektif ölçeklendirme ve karar verme mekanizması yok. Birden fazla hakeme bölünmüş olan karar mekanizması olağanüstü yoruma açık ve bir itiraz makamı ya da üst mahkemeyle düzeltilen bir durum yok en fazla maç tekrarlanabilir.

    Yedi Futbolda atılan gol miktarı basketbol gibi çok değil veya tenis gibi süratli değil. Bunun sonucunda aşırı bir gerilim oluşuyor ve bu gerilimin boşalma noktalarının sınırlı olması saha dışında patlamalar yaratıyor.

    Sekiz insanların başka problemleri var. Aslında hayat problemlerini boşaltmak için yüksek ülküleri kullanıyorlar. Prensip olarak şiddetin tüm türevleri nefsi-müdafaa, vatan savunması gibi mecburi haller dışında aslında dikkatsizlik ve bastırılmış duyguların bir düdüklü tencere gibi patlamasından oluşuyor.

    Dokuz Misafir olanın azınlık olduğu ve ciddi baskı altında olduğu konumlarda evsahibi; herçeşit güvenliği ve konukseverliği bizzat kendi insanına karşı olması gerekse de uygulamalıdır. Yani hem misafir takım hem evsahibi bunu yapmalıdır. Dolayısıyla. Önemli bir hata çıkıyor. Milli maçlar her iki ülkenin topraklarında oynanmamalıdır. Ancak bu şekilde sportmen bir yaklaşım olabilir. Taraftarların 3. ülkeye gitmesi kolay ve ucuz olmalıdır.

    On Ülkenin insanları toplumsal motiflerle örtülür. Örneğin Dünya Kupasında ilginç bir olay olmuştu. Davulcu büyücüler getirilmiş ve saha kenarında büyü yapıyordu. Brezilya mıydı? Takımı hatırlamıyorum ama olayı hatırlıyorum. Onlar büyü yaparlarken işe yarar mı yaramaz mı bilmem önemli olan bir çok insandan “Ben de dua ettim onlar büyü yaptıkları sırada” sözünü işittim ve aslında binlerce insanın dua ettiğini farkettim.
    Aynı şekilde mesela ünlü İsviçre maçındaki motifler iki toplumu çok irite eden kışkırtan iki motif. Nedir onlar, bayraklar. İkisi de kırmızı beyaz. Ancak her ikisi de iki dinin en güçlü sembolü. Bilinçaltları aslında güçlü bir şekilde bunu daha derinden algıladı ve iş bir oyun olmaktan çıktı. Sanırım bunu bir çok kişi gözden kaçırıyor.

    Onbir Futbolda taktik kararlar hakkında herkes ve her izleyici konuşup değerlendirme yapabiliyor. Belki de gelişen teknoloji ile birlikte karar alınması ve teknik direktöre kalmadan kararın verilmesi gerekiyor.

    Oniki Futbolcuların psikolojisinde dış dünya algısı belirleyici oluyor üstlerinde binlerce insanın bedensel baskısı ve milyonlarca insanın psikolojik baskısı var. Çok ciddi bir duvar örmeleri gerekiyor. Bu duvarsa enerji harcatıyor. Büyük bir enerji kaygı ve korkuyu durdurmaya harcanıyor. Gerekli psikolojik değişimler uygulanabilirse oyunun kalitesi ve yapısı olağansütü değişecektir.

    Onüç Futbol çok ciddi bir ekonomik sahadır. Biz, ülke, takım, taktik derdindeyken büyük karar vericiler için aslında taşkın olayların olmasının getirisi ve reytingi hesaplanır. Dolayısıyla işin içinde çok ciddi planların dönmesi, maç izletme haklarının paylaşılması ve buna dayalı pazarın hareketlenmesi daha fazla anlatmak istemediğim ama sizin düşününce çok şey göreceğiniz bir alan oluşturu.

    Ondört Futbolun spor olarak algılanmasındaki en büyük etken -Google Earth ile şehirlerimize bakacak olursanız- çok az yeşil saha, çok az oynama imkanı ve tesis bulunması, artı olarak diğer sporların futbol kadar güçlü olmaması. En bariz örnek yüzme havuzlarının yurtdışında neredeyse her mahallede olmasına karşın bizde tek tük olması, koşu alanlarının sadece sahillerde o da yeni yeni yapılmaya başlaması gibi.

    Onbeş Futbol ayakla oynanan bir oyun (kalecileri nispeten saymazsak) dolayısıyla beyin için ele göre daha kompleks bir dikkat gerektiriyor. Kişiler profesyonel olsa bile bu böyle. Bir penaltıyı kaçırmaları normal geliyor ama bir basketçinin potayı ıskalaması çoğu kişi için daha anlaşılmaz. Dolayısıyla ayakla oynanan bir spor. Gün****k hayatta insan ayakla bir şeye vuruyorsa onu tekmeliyordur. Yani? Tekmelemek uç bir harekettir. Dikkat edin taşkınlıkların çoğunda tekme atılıyor. Hatta saha dışında da. Tesadüf mü? Sanmam.

    Onaltı Yine de zevkli ve fairplay/centilmenlik kurallarıyla oynanan bir futbol maçını izlemek olağanüstüdür. Hele hele, her bir ülkenin bedensel, taktiksel farklarını görmek ve oyunun yorumlanış farklarını izlemek gerçekten güzeldir.

    NOT: Shaolin Soccer Adlı uzakdoğu komedi filmini izleminizi şiddetle !!! tavsiye ederim. Hem çok gülecek hem de futbolu yeniden başka bir gözle görmenizi sağlayacak.





    Emek Kavr***** Farklı Bir Bakış

    Emek, varlığın kendisiyle bir bütündür. Varolan her birey emeğin birer parçasıdır. Okuluna giden öğretmenin sınıfta ders anlatması bir emek olduğu gibi, onu dinleyen öğrencinin sarfettiği çaba da bir emektir, aynı zamanda öğretmeni dinlemeyip başka birşey ile meşgul olan öğrencinin sarfettiği çaba da bir emektir.

    Emek her alandadır, benim bu yazıyı yazarken, sizin okurken ayırdığınız vakitte emek ile ilintili bir durumdur.

    Yukarıda bahsettiğim konular, emeğin hizmet yönünden anlaşılabilmesi için genel ve basit örneklerdi, birde emeğin üretim alanında yeri vardır ki, üzerinde hassasiyetle durmamız gereken bir durumdur.

    İlk önce Meta kavramını açıklayalım,

    Meta: İnsan gereksinimini karşılayan maldır, yalnız bunu şöyle ifade e****m, insan gereksinimi derken burada bahsi geçen üretilen malın başkasına satılmasıdır, peynirden yola çıkalım, evde yenilen peynir meta değildir, tüketim maddesidir, üretilip satılan peynir metadır. Metanın satılması karşılığında alınan ücret illaki para olmayabilir, bir meta başka bir meta ile takas yapılabilir.

    Şöyle düşünün lütfen, bir adamız olsun, komün hayatı yaşansın, diğer bir ifadeyle Beraber çalışıp geliri paylaşmak üzere bir araya gelen insanların oluşturduğu topluluk. Burada herkes eşit ücret alacak, çünkü gelir havuzda toplanıp ortakça her bireye dağıtılacak. Herkes emek harcacayak, emeğinin karşılığında toplum gereksinimleri için meta üretecek ve meta karşılığında ortak emek ortakça emek sahiplerine paylaştırılacak. Burada emek sahibi diye bahsettiğimiz proletarya değildir, çünkü proleteryanın olduğu yerde mutlaka bir üst sınıfta kendisini varedecektir. Marksist tutumda proleteryanın gücünden bahsedilir, sınıf dayanışması üst safhadadır, ancak görülmüştür ki, her sınıf kendisine bir ad veridiği ve o adı imgeleştirdiği vakit bir üst sınıfta kendiliğinden oluşmuştur. Ben bu durumda proleterya demek yerine "emek sahibi"
    sözünü kullanmayı daha uygun buluyorum.

    Peki, şimdi siz diyeceksiniz, "emek sahibi" ile "proleterya" aynı kapıya çıkmıyor mu, ne farkeder biri diğerini aynısı değil mi diye? Çok haklı bir soru olmakla çok haklı da bir cevabı olduğunu belirtmek isterim.

    Emek sahibi, meta üreten herkesi kapsar ve üst sınıfı oluşturmaya olanak tanımaz, tek bir sınıf vardır, toplumda bölünme söz konusu olamaz böylelikle kapitalizme karşı bir duruş gösterir. Proletarya ise işçi sınıfını oluşturur ve iyi niyetli bir kavramdır, ancak kapitalizm bölünmeleri sevdiği için ve emperyalist tutum sinsice planlar yaptığı için, başka bir sınıfın oluşmasına da olanak tanır. Bunun adı da burjuvadır, sermaye sahibidir.

    Bizim için önemli tanımlamaları yaptık, şimdi gelelim "Emek" kavramının kapitalist düzende ne denli kutsallığından uzaklaştığına.

    Sizlere bir örnek vermek istiyorum, sokaklarda ayakkabı boyayan, elleri nasır toplamış, yüzleri esmer, kaşları, gözleri, saçları, kara çocukların yaptığı işe saygı duyan onların önünde eğilen kaç kişi var dersiniz. Lütfen gerçekçi olup bu soruyu kendimize soralım, malesef yok denecek kadar az, o varolanların bir kısmıda acıma duygusu içindeler, oysa alınterini döken herkes kutsal bir iş yapıyordur, onlara acımak yapılan haksızlığın en büyüğü olur. Asıl acınacak birisi varsa o da onların okula gitmelerini engelleyen, küçük yaşta ezilmelerine olanak tanıyan, her fırsatta onları itip kalkan toplumun ta kendisidir.

    1800 lü yılların sonlarına doğru sermaye kendisini hissetirmiş, sanayi devrimiyle kadın ve çocukların iş gücünde çalışmalarına olanak tanınmıştı, işte o zamanlarda bugün belliydi, kadın ve çocukları daha çok sömürecekler ve daha çok kar elde edeceklerdi ve bunu başardılar, özellikle gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde başarıyla uygulanan bir sistem halindedir. Çocuklar bir toplumun geleceğidir, kadınlar birer annedir, bu iki grubu ezik yetişmesinen ne denli başarılı olacaklarının bilinciydeydiler ve gerekeni sistematik bir biçimde halka sinsice uygulamışlardır.

    Emek sahibinin bu durumdan hiç mi kabahati yok? Diye, sorarsanız vereceğim cevap "tabiki var" olacaktır. Çünkü emek sahibi yeteri kadar örgütlenmemiş, sınıf dayanışmasına gereken özeni göstermemiş, toplum menfeatinin gücüne yeteri kadar inanmamıştır. Burjuvanın içine bir kısmı entegre olmuş, durduğu yer ile arzuları çatışmıştır. Bireysel menfaatler ön plana çıkmıştır.

    Şimdi aynada herşey oldukça net gözüküyor, bugün Küba'da halen herkes eşit ücret alıyor, Chavez Venezuella'da bir akım başlatmış ve son olarak bu 1 Mayıs'ta işçilerine %30 zam yapmıştır. Latin Amerika ülkeleri Küba örneğiyle emeğe doğru bir yürüyüş gerçekleştirmişlerdir. Dünya uyanıyor, kapitalizm çürümeye mahkum ve mutlaka bir gün çürüyecektirde...






    Utanma Duygusu ve Mutluluk

    Elbette abartıldığı sürece utanma duygusu zarar verebilir. Ancak bilimadamlarının son dönemde yaptığı çalışmalar utanma duygusunun hayvanlarda olmadığı gerçeğini ortaya çıkardı. Peki bu durumda sadece insanlar utanma duygusuna sahipse ve hayvanlar değilse aklımıza iki soru hemen geliyor. Acaba utanma ve ar duygusundan yoksun insanlar hangi kategoriye girecek. Daha da enterasanı utanma duygusu olan bir hayvan olursa onun da yeri konusunda tartışmalar olacaktır. Heralde tüm halkının toplam utanma duygusu bir milletin medeniyet seviyesi ile doğru orantılıdır diye bir hipotez ortaya atılsa ispat edilmeye değerdir. Elbette tüm Dünya medeniyetlerinde sürekli renkli cam ekranında yahut aynı doyumsuzlukla ve arsızlıkla DÜnya nın tüm güzelliklerini zedelemeye çalışan , tabir yerinde ise midesi dilate yani normalden bir kaç kat daha büyük mi**** kimseler var. Tabi oldukçada çok gibi görünüyorlar. Ama ucuz bir malın milyonlarca satılması gerçeği, kaliteli ve pahalı bir ürünün kalitesine zerre kadar etki etmez. Bunların göz önünde olması iyi ve medeni olduklarını göstermez. Ayrıca herkesin sınırsız mal mülk edinme hakkının olduğunu ve bunda kimsenin gözü oladığını söylemeye gerek olmasa gerek. Sorun bu çokluğun nasıl edinildiği. İçinde diğerlerinin mutsuzluğu üzerine kurulu arsızlık var mı? Kimseyi demoralize etmeden söylemek gerekirse adım adım süprizlere açık bir hayatta hiç süpriz olmayacak gibi yaşamak sanırım enterasan bir aldanma. Hele bu hayatta hızlı arsız ihtiraslı yaşama duygusu ne denli doğru bilinmez. Elbette bu tür kimseler için eleştiri bir anlam ifade etmez. Toplumun tembelliği ve değer yargılarının zayıflaması yüzsüz yaşayan ve geçinen doyumsuzların sayısını artırır demek yalan olmaz. Elbette onları eleştirmek bize düşmez. Onlara sorarsanız mutlu olduklarını söyleyecektirler. Mutlu olmasalar yüzsüzlüğe ve doyumsuzluğa nasıl katlanabilirlerdi. Ama onlar içinde kanser edici sorun bu mutluluğu ne kadar devam ettirecekleri kaygısı. Yani ne kadar daha aynı oranda arsız ve doyumsuz bir hayat yaşayarak mutlu olmaya devam edecekleridir. Herşeyin bir başı birde sonu var. Mutluluğunda. Elbette tüm insanlar mutlu olmalı. Ancak mutlu olma egosu yüzünden diğer insanların mutlu olmadığı bir dünya ya bizler ne kadar katkı sağlıyoruz. Tüm bunlardan sonra kendimize durup sormamız gereken soru belkide benim mutluluğum diğer insanların mutsuzluğuna sebep oluyor mu ? Aslında güzel ahlaklı ve vicdanlı yahut utanan yahut doyumlu yada ne derseniz deyiniz bir insan olma diğerlerini mutsuz edermi. İçinde bulunduğu en kötü durumu bile nakit akışına çevirme yeteneği ile övünme ve mutlu olma duygusu ise ne kadar yersiz ve kibirli. Bunun tam tersini yapma ise simyacılık bu günlerde. Elbette hayatın bu kadar kısıtlı irdelenmesi doğru değil. Ama bize yol gösterecek ışıklar yakacak gerçek aydın ve aristokratlar çok olsaydı bunları yazmaya bile gerek kalmayacaktı. Herşeyin geriye çevrilemeyeceği bir ana gelmektense zamanında tedbir almakta fayda var sanırım. Vicdanı rahat vicdanların bu yazıyı okurken yüzlerindeki tebessümü hissedebilmek önemlidir. Bu yazıda bu güzel tebessümlere bir ön yanıttır. Utanma duygusundan yoksun olanlar bakalım bu hayat denilen azgın boğanın sırtında daha ne kadar mutlu olmaya devam edeceksiniz ?




    karakurt

    AŞKA ZAMAN YOK

    Yüksek lisans tezimi bitirdikten sonraki dönemde, tez konumun bir bölümü aşk ve sevgiyi de kapsadığı için, bu konuda konuşmalar ve grup terapileri yapmıştım. Kişiler aşkın ve sevginin kimyasal ve psikolojik süreçlerini öğrenmekten hiç hoşnut olmuyorlardı, herkes zihnindeki kristal sarayın öyle kalmasını istiyordu, yıkılmadan...

    Genel inanç şuydu, “Kesin bir aşk vardı, hiç bitmeyecekti ve bunu da ilgili şahıs başaracaktı”...

    İlgili şahıs kim mi? Herkes... Diğer bir deyişle, herkes kendini diğerlerinden farklı görmeyi yeğliyor, bilimsel bilgileri reddederek, “Ama ben farklıyım, ben aşkı bulacağım ve ömür boyu koruyacağım” diyordu. O dönemde bazı bilimsel bulguları neden bunca reddettiklerine şaşırmıştım , şimdilerde ise anlıyorum ki, kimse hayalinin çalınmasını istemiyordu.

    Oysa, belirsizlikler ve kesintiler olmadığı sürece, aşkın kimyasını ve ortaya çıkışını oluşturan, aynı anda salgılanan birbirine zıt iki hormon Penilethomine ve Endorphine 3 yıl dayanıyordu. Sonra beden bağışıklık kazanıyordu bunlara ve aşk bitiyordu. Kişiler bu bilgileri sevmeseler de aşkın kimyası bu idi, bilimsel bilgi bu idi, aşk bitecekti. Galilei nin dediği gibi, “ Beni assanız da, dünya dönmeye devam edecek”. Bu hormonlar da kendilerini tüketeceklerdi.

    Sonraki yıllarda bu konudaki radyo, televizyon konuşmalarım devam ederken, bu hormonların yapısında olan niteliklere öylesine kapıldım ki, kendim de dahil herkese sıklıkla aşık olmalarını, ardında kalan acıyı yaşayıp atlatmalarını, böylece daha zinde- umutlu olacaklarını, bedenlerinin böylelikle sağlıklı kalacağını anlatır oldum.

    Bunu izleyen süreçte ise- çok da geçmedi 4-5 yıl ancak- başka konularda konuşmalar yapmaya başladım, aşktan da söz eden kalmadı. Sosyal-Ekonomik Durumsal değişimler, hızlı gelişen teknoloji, yaşam derken...

    Şimdilerde, aşkın geride kalmış bir Mit olduğunu görüyorum, günümüz insanı, günümüz teknikleri içinde aşkı yaşayamıyor. Üstün teknoloji imkanlarından yoksun olanlar veya kırsal kesim insanı hariç tabii ki...

    Oralarda bir yerlerde aşk hala vardır eminim.

    Aşk bazı şeyler ister. O mekanik değildir, gerçek çiçekler- gülücükler ister, dokunmak, duymak, telefon başında aranmayı beklemek, biriyle buluşup da zaman geçmesin diye düşünmek, yağmur altında yürümekten keyif almak ister aşk...

    Aşk çok şey ister. Aşkın zamanı geniştir, özen- sabır- insan ister. Artık aşka zamanımız yok..

    Nerden geldi aklıma bunlar? Bazı şeyler için hastaneye gittim, bilinen yoğun koşturmanın ötesinde, her şeyin ne kadar sistematik olduğunu algıladım, bankalardaki gibi, muayene ve tahliller için numara alınıyor, sırası gelen koşuyor, kan ya da bir tahlil için... Bilmem kaçıncı kata gidiyor, gene numara alınıp veriliyor, sonuçlar doktora kapıdan uzatılıyor, doktor sizi görmüyor- bakmıyor. Yeni bir tahlil istiyor. Aynı şeyler tekrarlanıyor- tekrarlanıyor...

    Asansöre 50 kişi rahat sığıyor, hızla katlar tırmanılıyor.
    Sonuçta büyük bir kalabalık, bilgisayar sistemli güzel bir düzen, ancak bu düzenin içinde insan unsuru yok...

    Sonra yaşamımıza baktım, alışverişlerimiz, ödemelerimiz otomatik- pratik, her şey hızlı ve kolay. Bilgisayar başında mail yazılıyor, çiçekler kart şeklinde elektronik atılıyor, bilgi bir kutucuğa aranılanı yazıp enter tuşuna basmak kadar yakın. Yollarda koşturan bir çok insan, her şey öyle sistemli ki, ama değdiğimiz- dokunduğumuz insan yok. Birey yok, zaman yok, hiçbir şeye zaman yok. Evet artık aşka da zaman yok...

    Böylesi çağrışımlarla geçmiş geldi aklıma, aşk konulu toplantılara gelen kişiler, aşk acısı çeken danışanlar, tanışların aşk konulu anlatımları geride kalmış. Hiç biri yok son yıllarda. Danışılan konuların içeriği değişmiş. Bunaltı olmuş, sosyal fobi, panik atak ve bir çok başka konu olmuş.

    Çünkü aşka zaman yok, ondan daha çok hasta oluyoruz, mutsuzuz... Hastaneler insan dolu, gülümseyen insan sayısı azaldı.

    Aşk bunca acımasız işte, affetmiyor, yolu kendine uğramayanı hasta bile ediyor. Çünkü bedenin Endorphine de ihtiyacı var.

    Dedim ki, keşke eski yıllardaki gibi olsa, birileri aşk için danışmaya gelse, aşkı merak eden ve yaşayanlar olsa, varsın kimse bilimsel bilgilere inanmasın, bilimle zıtlaşsın.

    Yeter ki aşk olsun...


    karakurt

    Milli Eğitimimizin

    tarih boyunca gelişememesinin

    Düşündürdükleri

    Mustafa Yazıcı
    Emekli Öğretmen

    Eğitim:

    1. Bir insanın düşünme davranışlarını geliştirmek, içinde yaşadığı toplumun iyi değerlerini benimsetmek için uygulanan yollar.

    2. Bir insana, okul gibi belli ve denetimli bir çevrede kişisel gelişme, toplumsal nitelikler, meslek veya uzmanlık kazandırılması.

    3. Öğretmen veya eğitimci yetiştirecek olanlara verilen psikoloji, öğretim metotları ve uygulama, eğitim tarihi, eğitim felsefesi, yönetim, teftiş gibi bilgilerin genel adıdır.



    Tarihteki ilk eğitim kavramları, tartışma götürmez biçimde toplumsal nitelikliydi. Eğitim, çocuğu gelecekteki durumuna alıştırmaya, onu bir kabilenin, kastın ya da modern bir sitenin üyesi olarak hazırlamaya dayanıyor, çocuğun kişiliği hiçbir şekilde dikkate alınmıyordu.

    Eğitimci, aileyi ya da toplumu temsil eden bir usta; eğitimse, bir davranış bilgisi kazandıran, öğretime çok yakın bir reçeteler bütünüydü. 19’uncu yüzyıl toplumbilimcileri, Eflatun’un ortaya attığı bu kavramları; eğitimi, “genç kuşağın yetişkin nesil tarafından toplumsallaştırılması” diye tanımlayan Durkheim’ı benimseyip, geliştirdiler. Ama Jean Jacques Reasseau’nun ‘Emile’ adlı eseri, özellikle de deneysel ruhbilimin gerçekleştirdiği büyük gelişmeler, yirminci yüzyılın başlarından günümüze, bu görüşü kökünden değiştirdi ve ‘çocuk’, bir inceleme konusu haline geldi. Çocukların zeka düzeyi ölçülmeye, yetenekleri testlerle ortaya konulmaya başlandı. Eğitmek artık, bilimsel bir araştırmaya dayanarak çocuğun yeteneklerini geliştirmek anl***** geliyordu.

    Tarihimizdeki eğitimimize gelince, Orta Asya’da yaşayan Eski Türklerde eğitim; cesur, savaşçı bir soy yetiştirmek amacına dayanırdı. Çocuklar evleninceye kadar baba ocağında kalırlardı. Her ****kanlı ancak bir kahramanlık alabildikten sonra ad alabilir, ondan sonra evlenebilirdi.

    Türk Milli Eğitim sistemi

    Türk Milli Eğitimi’nin genel gayesi; milleti meydana getiren bütün fertleri, şuur etrafında, bölünmez bir bütün haline getirmek, ilmi düşünmeye, geniş bir dünya görüşüne sahip, örf ve adetlerine bağlı, kendine ve topluma faydalı, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesine yükseltebilecek insanların yetiştirilmesidir.

    Milli Eğitim, ulusal toplum çapında kolektif bir girişimdir. Onun için her şeyden önce Bakanlık kuruluşu içinde makam katı-kuruluş katı, okul-aile ortaklığı, öğretmen-veli, öğretmen-öğrenci iletişimleri gerekli özenle sağlanmalıdır. Bakanlığın kuruluş yasası buna elverişli hale getirilmelidir. İkili iletişim düzenlemeleri gereğince kurulup içtenlikle korunmadıkça Milli Eğitim, tek yanlı kalmaya ve dolayısıyla insanlık tarihinin gelişme çizgisindeki ümmetçilik-ulusçuluk köprüsünü aşamamaya mahkumdur. Sözünü ettiğimiz iletişim ağı aslında bir uyarı-tepki düzenlemesidir. Bu, toplum içinde bir denge ve dinamizm etmenidir; gerçeği bulmaya yarar, huzuru getirir.

    Eğitimimizde hala tek yanlı bir eski düzen öngörülmektedir. Eğitim-öğretimimizin kökleri, tarihimizin derinliklerine dayandığı halde, köklü değişiklik yaparak: ‘Atom Çağı’ uygar devletle seviyesine yetişemiyoruz. Öğretim-eğitimde köklü değişiklik hiç şüphesiz öğretmen ve eğitimle olur. Ama memleketçi, vatansever öğretmenin sesine kulak verilirse.

    Geçmişten ders almak

    Yakın geçmişimizde, toplumun bitmişliğine kanıt acı deneyimimiz her yeni nesile aktarılmalıdır. Amerikalı bilim adamı Herbert Muller 1958’de yayımlanan ‘Tarihin Beşiği’ adlı kitabında “Atatürk ortaya çıkıp Sevr’i ters yüz etmeseydi bugün Anadolu’da Türküm diyen bir tek insan bulamazdınız” diyerek, istilacıların söylediklerini geç de olsa pekiştiriyordu.

    Osmanlı toplumu tarihsel sürecin gerilerinde donmuş kalmış olmasının sonucu çökmüştü. Osmanlı’nın geri kalmışlık yüzünden yıkılışı sadece bir rastlantı değildir. Gerilik-yıkılış ilişkisi objektif bir analiz yöntemi ile ortaya çıkarılmalı, bundan sonraki önlemler ona göre yapılmalıdır. Bu arada Milli Eğitimin rolü de doğru seçilmelidir.

    Tepkisizlik öğrenci topluluğunda durağanlık yaratır. Durağanlık zamanla topluma yayılır. Laikliğe ters düşen yöntemler toplumda durağanlığın direnç kazanmasına yol açar. Atatürk’ün skolastizmden yakınmasının nedeni kuşkusuz budur. Doğal ve bilimsel Milli Eğitim anlayışına göre öğretmen yetiştirmeye başlanmıştır. Bu, laiklik yönünde atılmış dev bir adımdı. İstanbul Öğretim Okulu’nda yüksek bölüm açılıncaya kadar yarım yüzyıl eğitimde bilimselliğe yöneliş, okul içinde dolayısıyla toplum içinde yerleşmeye çalışmıştır.

    Yüzyılımızın yaklaşık ilk yarısında Satı Beyle İhsan Sungu’nun kişiliklerinde Mülkiyeliler ve o günlerin aydınları öğretmen okuluna sahip çıkmışlardır. Hasan Ali Yücel topluluğu denebilecek oldukça büyük bir büyük bir öğretmen kadrosu o misyon ruhunun temsilcisi olmuştur. İşte Atatürk’ü hazır kuvvet olarak sessizce karşılayan yüce gönüllü nesil bu.

    Gazi Eğitim Enstitüsü

    Atatürk’ün bütün umudu kendisine sıcak kucağını açan öğretmenlerde idi. Ata, “Muallimler” diye gür sesiyle hitap ederek “Yeni nesli cumhuriyetin fedakar muallim ve mürebbileri, siz yetiştireceksiniz” diyor ve ekliyordu. “Cumhuriyet; fikren, ilmen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister”. O’na mahsus ve O’nu yapan direktiflerden biridir bu.

    Atatürk, Ankara’da görkemli bir Öğretmen Okulu yapılmasını istiyordu. Şehirde buna elverişli bir yapı yoktu. Eğitimin zaman istediği düşünülerek hemen bir yapıya başlanıldı. Yapı bitinceye kadar Konya’da İstanbul Öğretmen Okulu örneğinde bir okul açılmasına karar verildi. 1928’de Opera’nın karşısındaki yapı hazırdı. Konya’dan gelen öğrenciler-ki hepsi edebiyat bölümü öğrencileri idiler- oraya yerleştiler. Ancak, Dışışleri Bakanlığı mensupları Ata’dan bu binayı istediler. Öğretmen Okulu’na T.C.Merkez Bankası’nın olduğu yerdeki bahçe içinde bir eski Ankara Evi olan, kendi yerlerini vereceklerdi. İlgililer Ata’ya daha büyük, daha görkemli bir yapı yapmaya söz vererek O’ndan söz aldılar. İşte şimdiki Gazi Eğitim Enstitüsü (GEE) binası böylece yapılmıştır. Bilimselliğe yöneliş, devlet merkezinde il büyük eğitim kuruluşu olan GEE’nin özgün kişiliğinde gerçekleşmiştir.

    GEE böylece öğretmen okulu olmanın ötesinde bir fakülte değerinde bölümleriyle bir üniversite düzeyine çıktı. Bu okul en son, ülkenin eğitim anlayışına bir transformasyon gerçekleştirdi. Eğitim artık salt bir düşünme ürünü olmaktan kurtulup bağlantılı olaylar arsında işlev gören bilimsel bir işlem katına çıkmıştır.

    Öğretmenleri ve öğretmenliği Gazi Mustafa Kemal Atatürk şuuru ile ele almaya ve sonuçlandırmaya yönelen tutum Türkiye’nin kaderi ile ilgilidir. Yarının Türkiye’si, onların elinde iyi yetişen gençlerin elinde olacak, Türk milleti de bu eserle iftihar edecektir.



    Beyaz Melek

    EMPATİ

    Başkalarının duygularını anlamaya çalışma, tavırlarını onların ruhsal durumlarına göre ayarlayabilme becerisi, ikili insan ilişkilerinin temelini oluşturmaktadır. Bundan dolayıdır ki, empati insanlarla ikili ilişkilerde başarıyı belirleyen ve sosyal ilişkileri yönlendiren bir etmendir. Bazı yöneticiler empatik olmayan davranış ve anlayış sergilerler. Bu tür düşünce ve tavırların yöneticinin başarısına olumsuz yönde bir etki yapacağı kaçınılmaz bir gerçektir.

    En basit tanımıyla Empati, bir insanın kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Empati insanlarla ikili ilişkilerimizde başarıyı belirleyen ve sosyal ilişkilerimizi yönlendiren bir etmendir. Toplumumuzun dokusunu koruyan oldukça önemli ve gerekli bir beceridir

    Empatinin gerçekleşmesi için üç temel aşama gerçekleşmelidir.

    İlk olarak, empati kuracak kişinin, kendisini karşısındakinin yerine koyması, olaylara onun bakış açısıyla bakması ön şarttır.Empati kurmak için dünyaya onun bakış tarzıyla bakılmalı ve olaylar onun gibi algılanıp ve yaşanmalıdır. Bunu gerçekleştirmek için de empati kurulmak istenilen kişinin rolüne girilmeli, onun yerine geçerek adeta olaylara onun gözlüklerinin gerisinden bakılmalıdır. Bu şekilde empati kurulduğunda, o kişinin rolünde kısa bir süre kalınmalı ve daha sonra bu rolden çıkarak kendi yerine geçilebilinmelidir. Aksi takdirde empati kurmuş sayılmazsınız.

    İkinci olarak, karşınızdaki kişinin duygu ve düşüncelerinin doğru olarak anlaşılması gereklidir. Karşınızdaki kişinin yalnızca duygularını ya da yalnızca düşüncelerini anlamış olmak yeterli değildir.

    Üçüncü olarak ise empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın, karşıdaki kişiye iletilmesi gereklidir. Karşınızdaki kişinin duygu ve düşünceleri tam olarak anlaşılsa bile, eğer anladığınızı ona ifade edemezseniz empati kurma sürecini tamamlamış sayılmazsınız. Bu ifade şekli beden dili kullanılarak bir gülümseme, bir dudak bükme ve sırtına dokunma gibi eylemle olabileceği gibi, açıkça anladığınızı aktaran sözlerle de gerçekleştirilebilir.

    Günümüzde, “Empati” ile “Sempati” arasında kavram kargaşası yaşanmaktadır. Empati kurduğunuzda karşınızdaki kişinin duygu ve düşüncelerini anlamak esastır. Sempatide ise böyle bir zorunluluk olamayıp yandaş olmak esastır. Bir kişiye sempati duymak demek o kişinin sahip olduğu duygu ve düşüncelerin aynısına sahip olmak demektir. Karşınızdaki kişiye sempati duyduğunuzda, onunla birlikte acı çeker onunla birlikte sevinirsiniz.

    Empati kurduğunuzda karşınızdaki kişi ile aynı duygu ve görüşleri paylaşmanız gerekmez, sadece onun duygularını ve düşünceleri anlamaya çalışılır. Empati’de anlamak, sempati’de ise anlamış olun veya olmayın karşınızdakine hak vermek söz konusudur.

    Empati geliştirmenin en temel ilkesi kendi duygularınızın doğru algılanması lazımdır. Ne hissettiğinizi tam olarak algılayabildiğinizde ve duygularınızla başa çıkmayı öğrendiğinizde başkalarının duygularını algılayabilmemiz mümkün olacaktır.

    Bir ***s maçında, tuttuğunuz ***sörün attığı yumruklar karşısında sevinir, yediği yumruklar karşısında ise üzülürüz. Bu her iki durumda da ***söre sempati duymuş oluruz. Bunun yanında, maça başlamadan önce ***sörün neler hissettiğini hissedebilirseniz bu takdirde empati kurmuş olursunuz.



    SERİ SERSERİ



    Mavi Ağladığında..

    *Bir yokluk zamanıydı...insanlar işlerine gider,aşıklar parklarda gezinir ,çocuklar top peşinde koşturur,yanlızlar köşelerineağıtlarsa yüreklere çekilirdi...Bir yokluk zamanıydı...onu görürdümbelli belirsiz aynalarınyüzüme yansıyan zamanlarında...Gözlerinde iki mavi damlacık yüreğime akardı...Mavi ağlardı....Mavi ağlarben yürek sıkıntılarıma çare arardım...Mavi ağlar,benduygu depremlerimden arta kalanlara sarılırdım...Yastaydımsiyahtı her yanım...Herkesin bildiği yerlerdeherkesin bildiği şeyler yapılırken dolardımavinin gözlerisiyah bir hüzünle...Martıların denize dokunup kaçtığı yerlerdeyakardı ışıklarını...yaktığı ışıklarla ışıl ışıl olurdumavinin gözleri,yüzünde mavi bir tebessümve dudaklarında umut mavisi kelimeler...Ben maviliğine ,maviliği ışıklarıyla aydınlattığı denize karışırdı...Denizsebildik hüzünleri savururdu dalgalarıylamavi bir iklimde...Bir yokluk zamanıydı...Ben yok olurdum,mavi ışığını kapatır...İnsanlar işlerinden evlerine döner,aşıklar parklarındaneski yalnızlıklarına karışır,yalnızlar durdukları köşeden sıkılırdaha yalnız köşeler ararlardı kendilerine...Siyah duvarlarımdan siyah hüzünler akardı ....gölgem saklandığı yerden çıkardı...Mavi konuştukça susardı...mavi sustukça katardı maviliğini hüzünlerime...Kattıkça umut beyazına dönerdi hüzünlerimanlık siyahlığından...Umut edemezken yarım kalmış şarkıların tamamlanmasını,Mavi, notalar yazardı siyah çizgilerin üzerine...Mavi ağlardıve ben mavi gözyaşları biriktirirdim yüreğimde...Mavi ağladığında vazgeçerdimgünlük intiharlarımdan...Yaşamın karmaşasına döner,parklarda gezen yalnız aşıklara laf atar,işlerine koşuşturan insanların ayaklarınayaşamsal çelmeler takar,çocukların oyunlarına karışır,yalnızları çekildikleri köşelerde rahatsız ederdim...Buna rağmen mavi durmaztüm sessizliğiyle ağlardı...Mavi gözyaşları çoğalırdı yüreğimde...Mavi bir ölüm olurdu yaşam,mavi yapraklar dökülürdü zamansız dallarından...Bir yokluk zamanıydı...Siyahlığımın arasından geçipbilmediğim bir yere doğru giderkengörmüşlerdi onu,güneşin bile gözünü açmadığı bir zamanda...Giderken de ağlamıştı mavi,Mavi gözyaşlarına yenilerini katmıştı...Yüreğimin kaldırımlarındaMavi ayak izlerini bırakmıştı...*



    karakurt


    Toprağın Sırları


    “BİR GRAM toprak içerisinde milyonlarca mikrobik canlı yaşamaktadır. Bu canlılar olmasa idi, organik maddeler ayrışamayacaklarından, dünyanın yüzeyi ölü artıklar ile dolacak ve yaşanamaz bir hâl alacaktı.”


    Toprağı, sadece ufalanmış, öğütülmüş küçücük taş parçacıkları olarak düşünemeyiz. Başka bir ifadeyle iki üç taş parçasını alıp havanda dövsek de un hâline getirsek ‘toprak’ elde edemeyiz. Toprak bambaşka bir şey... Baksanıza, bir gram toprakta milyonlarca canlı kaynıyor. Çakıl taşını istediğiniz kadar ufalayın; hiç bir zaman canlı, bereketli, üretken toprağı elde edemezsiniz.

    O halde toprak, üniversitelerde okutulan tarifi ile bir ‘varlık’tır. Her çeşit bitki ve hayvanları besleyebilen ve içinde su ve hava da dahil organik, inorganik binlerce çeşit kimyevî madde barındıran bir örtüdür. Örnek olarak bakterileri ele alalım.

    Bakteriler tek hücreli canlılar olup, hayatın en küçük ve en basit üyeleridir. Bir grup topraktaki bakteri sayısı yüz milyona erişmekte olup, bir dekar arazi içinde 50 kg’a kadar ağırlığa sahip olabilirler. Milyonlarca canlı bakterinin toprak içinde elbette ki sayısız vazifeleri vardır. Toprağı beslemek, toprak maddesini bir kimya fabrikasındaki gibi işleyerek bitkilerin kökleri için ‘yem’ hazırlamak, nihayet her çeşit ölü artıkları ayrıştırarak yine toprağa kazandırmak, toprağın ‘canlılık’ vasıflarını korumak, tek hücrelilerin işidir. Toprakta protein ve azotlu bileşikleri ayrıştırarak amonyak yaparlar. Kükürt oksitleyiciler, demir oksitleyiciler, hidrojen bileşiklerine tesir ederler, küf mantarları, şapkalı mantarlar, bu tür bakteriler arasında sayılabilir. Latince isimlerini de sayarsak aktinomesitler ve algler gibi bitki menşeli bakteriler de toprak ana maddesini teşkil ederler.

    Ya küçücük hayvanî canlılar? Nematodlar, protozonlar, rotiferler... Bütün bu mikroskobik canlıların da ayrı ayrı vazifeleri ve hizmetleri var. Bunlardan rotiferlerin 50 kadar cinsi tespit edilmiştir.

    Toprakta başka canlılar yok mu? Hepsini mutlaka mikroskopta mı göreceğiz? Elbette ki hayır. İşte gözle görülenleri: Böcekler, böcek yiyenler, bin ayaklılar, tesbih böcekleri, toprakpireleri, yumuşakçalar, kırkayalar, örümcekler, solucanlar...
    Hepsini bir an için unutup yalnız solucanları ele alalım. Solucanların ölü organik artıklarla beslendiğini biliyoruz. Organik maddelerle birlikte mineral toprak tanelerini de yiyen solucanların sindirim sistemlerinden tekrar toprağa geçen dışkı maddesi son derecede faydalı bir gübre teşkil ediyor. Solucanlar üzerinde yapılan bir araştırmanın neticeleri:

    Solucanların dışkı maddesindeki faydalı maddeler, toprak yüzeyindeki faydalı maddelere nispetle çok zengindir. Meselâ solucanlar faydalı fosfor maddesini toprak üstündeki fosfora nispetle %40 oranında daha fazla üretebiliyorlar. Bu oran nitrojen için %38, karbon için %50’dir. Bu hayvanlar hiç doymak bilmeden devamlı olarak toprak yerler, vücutlarında bu toprağı ayrıştırırlar ve dışkı maddesi olarak yine toprağı beslerler. İdeal bir gübre cinsi üreten solucanlar üzerinde Trakya’da kahverengi orman topraklarında yapılan bir araştırmada (Prof.Dr.İlhan Akalan) bir dekar arazide tam 26.000 solucan tespit edilmiş ve ilkbahar mevsiminde bu solucanların 176 kg’lık dışkı bıraktıkları görülmüştür.

    Solucanlar yalnız gübre üretmekle kalmıyor, toprakta açtıkları ****klerle toprak drenajına ve havalanmasına da yardımcı oluyorlar.


    Toprağın ‘cansız’ maddesi üzerinde de biraz duralım:

    Toprakta her çeşit madde vardır. Demirden kurşuna, bakırdan alüminyuma kadar elementler, kömür, petrol gibi madenler, çeşitli mineraller, özetle yeryüzünde hangi madde varsa hepsi topraktan çıkmıştır demek yanlış olmayacaktır.
    Bunlardan sadece mineralleri ele alsak, uzun bir tablo elde ederiz. Mineral gruplarının temel türlerini şöyle sıralayalım:

    Amfiboller, piroksenler, mikolar, feldspatlar, silisyum dioksitler, demir oksitler, alüminyum oksitler, manganez oksitler, titan oksitler, karbonatlar, fosfatlar...
    Yalnız bir konuya dikkat çekmek gerekirse bütün canlıların kimyevî maddesinin aynen toprakta mevcut olduğunu belirtmeliyiz. Hatta isterseniz insan vücudunu ele alalım.

    İnsan vücudu et, kemik, sinir vs.den meydana gelir. Ve bütün bunların en küçük parçası da, bilindiği gibi, hücredir. Hücre, canlı organizmanın en küçük parçasıdır. Ancak hücre de kimyevî olarak atomlardan meydana gelmektedir. O halde hücre içindeki bir demir atomu ile, topraktaki demir atomu arasında hiçbir fark yoktur. İnsan vücudunun dörtte üçü sudur. Suyun kimyevî özelliği hücre içinde ne ise, yağmur suyundaki de odur. Topraktaki su da aynı sudur. Madde belki şekil değiştirir; katı olur, sıvı olur, buhar olur, ama atom dediğimiz ana ve asıl olan unsur aynıdır, değişmez. Toprakta ne varsa, bütün canlılarda aynı şeyler vardır. O halde canlı madde ile cansız maddenin özü aynıdır. Kemiklerimizdeki karbon, kanımızdaki su, beynimizdeki fosfor maddesi aynen toprakta da mevcuttur. Hani ne demişler:


    “Topraktan geldik, toprağa gideceğiz.”

    Ne kadar manâlı bir söz...

    Bedenimizin topraktan geldiğine şüphe yoktur ve bir gün toprağa gideceğinden de...
    Yaşayan bütün bitki ve hayvan türleri, öldüklerinde toprağa karışırlar ve onun bir parçası olarak dengede rol alırlar.



    18 Mart!

    Savaşlarla, savaşta oluşturduğumuz ruhla, inançla, imanla savaşın yarattığı liderlerle övünürüz. Övünmekte de haklıyız. Millet olarak savaşla bütünleşmeyi beceren nadir milletlerden biriyiz. O bütünleşmedir ki bizi zafere taşır. Çanakkale zaferimiz de bu bütünleşmenin; hafızamızdaki en taze biçimiyle en önemli ‘diriliş’ örneğidir. Yıllarca her yazar-çizer Çanakkale üzerine en görkemli yazılarını kaleme almış, duygularını, hissiyatını sözcüklerde ağlatmış, milli birliğimizi, iman gücümüzü bu savaş sahnesinden esinlenerek kutsallaştırmıştır. Zamanla gerçek tarihin yerini; hurafeler, abartılmış hikâyeler, uydurulmuş kahramanlar vasıtasıyla efsane tarzı zafer, yüreklerde hâkim kılınmıştır. Hâlbuki Çanakkale Zaferi; askeri stratejik dehanın ve bu dehaya layık neferlerin eseridir. Bu zaferdir ki Türk milletinin kendine güvenini pekiştirmiş, üzerine örtülen ölü toprağından silkinip, dirilişe geçmesini, yaratılan haçlı taassubundan; uyanarak kurtulmasını sağlamıştır.
    Önce ki yazarlardan ve yazdıklarından çok farklı bir 18 Mart’ı beyinlere çizmek istiyorum. Savaşın ruhunu (toplumsal) aşılamaya çalışmamız bu günün global dünyasında yapılacak en büyük gaflet, gaflette sürekli ikameye inat ise ihanettir. Barış günlerindeki asıl savaşı es geçmiş, emperyalistlerin yarattığı taassubun esaretindeki benliklere güvenmiş, başına bela etmiştir. Ekonomik, siyasi, askeri alanlarda tam bağımsızlığı sağlamak; eğitimin bağımsızlığı ve benliklere doğru mesajların iletilmesiyle başlar…Çanakkale; beyinlere verilecek bu ileti için en doğru yerdir. Son zamanlarda özellikle Sarıkamış Şehitleri, Çanakkale Şehitleri; yurt içi turlarla ziyaretçi akınına uğramakta; Özellikle çocuklar; öğretmenleri ve yöneticileri ile birlikte Çanakkale şehitlerimizin ruhani mekânlarını ziyaret edebilmektedirler. İnsanımız ucundan kıyısından da olsa bu mekânların tarihi büyüklüğünden haberdardır. Fakat yanlış mesajlarla bellekler, tıpkı yönetenler gibi esir edilmektedir.
    Bizler Çanakkale’yi bilgi ve benlik ekseninde hatırlamamız gerekirken; birlik ve beraberlik ekseninde ölümü ve ölümlüleri oluşturuyoruz. Biz savaşımızı tamamladık, zaferini duyumsadık. Mesele artık barıştayken kendinle savaşabilmek, zaferini benliğinle tadabilmektir. Marifet, zihniyetin tembelliğine savaş açabilmekte ve kendi soğuk savaşını kazanabilmektedir. Yitirdiklerimizden dersler çıkararak aynı hataları yapmamalı, Çanakkale’yi; iktisadi ve milli bir ruhu tetikleyici unsur olarak benliklerimize işleyebilmeliyiz. Asıl soğuk savaşı, psikolojik harekâtı öğrenmeliyiz.
    Millet olarak sıcak savaşta zafer kazanmayı sürekli tadan, soğuk savaşta sürekli kaybeden bir milletiz. Benlik karmaşasında-dil karmaşası yüzünden-kaybolmuşuz. Bu yüzdendir ki yapılan psikolojik harekâtı çözümleyememiş, sıcak savaş kapıyı vurduğunda ucundan kıyısından algılamış, sonrasında bocalamışızdır. Tıpkı bu gün ve dün yaşananlarla sabit, yarın yaşanacaklar gibi… Şehitlerimize Allahtan rahmet, Türk milletine; yönetenlerini doğru seçebilmesi için feraset diliyorum.



    ARKADAŞLAR BEN SADECE DÜZENLEDIM ASIL EMEĞİ OLANLAR KIRMIZI OLARAK BELIRTILEN ISIMLERDIR SİZLER ADINA ONLARA
    TEŞEKKUR EDERIM UMARIM İŞİNİZE YARAR
    Son düzenleyen: Moderatör: 8 Haziran 2009
    gokseldarcan bunu beğendi.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş