MAUPASSANT TARZI HİKAYE

Konu 'Dil ve Anlatım 12. Sınıf' bölümünde iskan tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. iskan

    iskan Üye

    Katılım:
    5 Kasım 2008
    Mesajlar:
    1
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0

    MUAPASSANT TARZI HİKAYE NEDİR? ÖZELLEKLERİ BİR TANE ÖRNEK BULLURSANAZ SEVİNİRİM

  2. S. Moderatör Uğur

    S. Moderatör Uğur Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Şubat 2008
    Mesajlar:
    8.268
    Beğenileri:
    6.180
    Ödül Puanları:
    36
    onunla ilgili hersey burda--> Maupassant’ın Biyografisi:UMARIM TESEKKÜRE LAYIKTIR...

    Doğalcılık akımına bağlı Fransız öykü ve roman yazarıdır. Öykü alanında Fransa'nın en büyüklerindendir. Parisli bir borsa oyuncusunun oğlu olarak 5 Ağustos 1850'de Dieppe kenti yakınlarındaki Miromesnil şatosunda dünyaya geldi. Guy de Maupassant, burada Normandiya bölgesini ve köylülerinin yaşamını yakından tanımak fırsatını buldu. İlk eğitimini Kilise'den aldı. 13 yaşında gönderildiği İlahiyat okulundaki yaşama ısınamadığı için kurallara aykırı davrandı. Böylece kendisini okuldan kovdurdu. Öğrenimini Rouen lisesinde tamamladı.
    1869'da Paris'te hukuk okumaya başladı. Fransa ile Almanya arasında savaş çıkması üzerine öğrenimine ara verdi. Gönüllü olarak savaşa katıldı. 1870'de seyyar jandarma birliğinde asker oldu. Maupassant, o dönemde tanığı olduğu olayları, yaşadıklarını, gözlemlediklerini daha sonra kaleme aldığı birçok öyküsünde anlattı. 1871'de terhis olduktan sonra Paris'te hukuk öğrenimini sürdürdü.Babasını yardımıyla Donanma Bakanlığı'nda bir iş buldu. Atlet yapılıydı, iyi yüzer ve kürek çekerdi; yalnız aklı denizcilikte değildi; yazar olmak istiyordu. 1879'da da Eğitim Bakanlığı'na geçti. Canlı ve taşkın bir kişiliği olan Maupassant, hayatın zevklerine ve çalışmaya aynı coşkuyla sarılmıştı. Şair Louis Bouilhet, onun ilk şiir denemelerini teşvik etti. Yaşamını kazanmak için çalışmaya başladığı Bakanlıklarda bürokrasi dünyasını tanıdı. Böylece bürokratların bulunduğu ortamı gözlemlemek fırsatını buldu.
    Maupassant'ın yazarlık hayatı, 1871'den sonra başladı. Şiirler yazdı (Le Mur, Au Bord de l'Eau). 1871 ile 1880 arasında, özellikle, annesinin çocukluk arkadaşı romancı Gustave Flaubert'in etkisinde kaldı. Flaubert, Maupassant'ı iyi bir yazar olarak yetiştirmek için çok çalıştı. Ona gerçeği değişik bir bakışla gözlemlemeyi, yalnız gördüklerini ve duyduklarını yazmayı öğretti. İlk yazdıklarını okuyup düzeltti. Flaubert, onu Emile Zola, Ivan Turgenyev, Edmond de Goncurt ve Henry James gibi ünlü yazarlarla tanıştırdı. Flaubert'in 1880'de beklenmedik ölümü, Maupassant'ı çok derinden etkiledi.
    1880'de, Flaubert'in ölümünden bir ay önce, aralarında Emile Zola'nın da bulunduğu natüralist (doğalcı) bazı yazarların öykülerinin toplandığı "Les Soirées de Médan" (Médan Akşamları) adlı kitapta Maupassant'ın da bir öyküsü yer aldı (Boule de Suif - Kartopu - İs Yumağı). Bu öykü, Maupassant'a ilk büyük başarısını getirdi ve onun öykü yazarlığına olan eğilimini ortaya çıkardı.
    Maupassant, 1880'den 1891'e kadar, 18 kitapta toplanan yaklaşık 300 öykü ile 6 roman yayımladı. Romanları şunlardır: Bir kadının yaşamı boyunca uğradığı hayal kırıklıklarını anlatan ve ilk romanı olan "Une Vie" (Bir Hayat - 1883), "Bel Ami" (Güzel Dost - 1885), "Mont Oriol" (Oriol Dağı - 1887), "Pierre et Jean" (Pierre ile Jean - 1888), "Fort Comme la Mort" (Ölüm Gibi Kuvvetli - 1889) ve "Notre Coeur" (Kalbimiz - 1890).
    Maupassant, en güzel öykülerini, 1881 ile 1886 arasında yazdı. Elde ettiği başarılar, ona yüksek sosyetenin kapılarını açtı. Son romanlarında, yüksek sosyeteye ilişkin yaşantılarını anlattı. Bu romanlar, doğrudan doğruya, Maupassant'ın karşı cinsle olan ilişkilerinin verdiği sıkıntılardan esinlendi. Öykü kitaplarından elde ettiği gelirle "Bel Ami" adlı bir yata sahip oldu. Maupassant, bu yatla Akdeniz'de geziler yaptı ve yolculuk izlenimlerini 1884'te yayımlanan "Au Soleil" (Güneşte), "Sur l'Eau" (Denizde - 1888) ve "La Vie Errante" (Serseri Hayat - 1890) adlı öykülerinde anlattı.
    Maupassant, genç yaşında baş ağrılarından şikayet etmeye başladı. Hastalığı, 1884'ten itibaren, zihin yorgunluğunun ve gördüğü hallüsinasyonların etkisiyle gittikçe artıyordu. Sağlık durumu günden güne bozuluyordu. Ne olduğunu bilmediği ve kendisine düşman bellediği bir varlığı hep yanı başında hissediyor ve ölüm düşüncesi sürekli olarak aklını kurcalayıp duruyordu.
    Guy de Maupassant, 1887 yılında yayımlanan "Le Horla" adlı öyküsünde, delilik belirtilerinin nasıl başladığını ve insan üzerinde ne gibi değişiklikler meydana getirdiğini anlattı. Bu kitap yayımlandıktan sonra, iyileşmek ümidiyle, uzunca bir deniz yolculuğuna çıktı. Yolculuktan döndükten sonra "Pierre et Jean" adlı romanını tamamladı. Daha sonra "Notre Coeur" adlı romanı kaleme aldı. 1890'da yayımlanan "La Vie Errante" adındaki yapıtından sonra da pek bir şey yazamadı. Sağlık durumu da adamakıllı bozulmuştu. Fazla ilâç almak yüzünden o iriyarı bedeni ve zihni yıpranmıştı. 1892'nin Ocak ayında kendini öldürmeye kalkıştı. Ağır hasta olarak Paris'e getirildi ve bir sağlık yurduna yatırıldı. Maupassant, 1893 yılında iyileşemeden öldü. Paris'teki Montparnasse mezarlığına gömüldü.
    Maupassant’ın Sanatı:
    Guy de Maupassant, "Les Soirées de Médan" ve "Pierre et Jean"ın önsözlerinde yazma yöntemini anlatır. Yöntemi, kişisel olmayan nesnelliğin sürekli araştırılması üzerine kuruludur.
    Maupassant, öncelikle bu özelliğiyle, bütün dünyada kısa öykü türünün belli başlı birkaç ustasından biri haline geldi. Maupassant'ın öykülerinde her türlü ortam ve bu ortama uygun tipler görülebilir. Normandiya köylülerini, Normandiyalı yada Parisli küçük burjuvaları, büyük mülk sahiplerini ve memurları öykülerinde büyük bir ustalıkla anlattı. Sıradan insanları güçlü bir yalınlıkla işledi. Dünya görüşü kötümser olan Maupassant'ın öykülerinin anlatım tekniği gittikçe gelişti. Sonunda natüralizmin aşırılıklarına karşı tepki göstermeye kadar vardı.
    Maupassant, hayatta güven uyandıran her şeye çatar; Tanrı'yı inkâr eder. Onu "yaptıklarını bilmez" olarak görür. Aldatmaca olarak kabul ettiği dine saldırır. Ona göre, evren, "kör ve bilinmez güçlerin zincirden boşanmasıdır". İnsan, sadece "diğerlerinden üstün bir hayvandır". Gelişme, gerçekleşmeyecek bir düştür. Dostluk bile, ona "iğrenç bir aldatmaca" olarak görünecektir; çünkü Maupassant'a göre, "insanların duygu ve düşünceleri anlaşılmazdır ve onlar yalnızlığa mahkûmdurlar".
    Hastalığının ilerlemesine bağlı olarak Maupassant'ın yazarlık tarzı da değişime uğradı. "La Maison Tellier" (Madame Tellier'nin Evi - 1881), "Mademoiselle Fifi" (1882), "Les Contes de la Bécasse" (Çulluğun Öyküleri - 1883) gibi ilk öykülerinde, buruk ve alaylı bir konuşma gücünden kaynaklanan kuru bir anlatım görülür. Bu öykülerde, onun kavgacı niyetleri, dine, burjuva önyargılarına ve "kadına özgü kötü niyetliliğe" saldırma isteği sezilir. Hastalığının zararlarını görmeye başladığı günden itibaren Maupassant'ın anlatım yolu daha az yergici bir görünüm aldı. Yazarlık hayatının sonuna doğru "La Peur", "Lui?", "Solitude", "Le Horla", "L'endormeuse" gibilerinin de aralarında bulunduğu otuza yakın öyküsü, intihar düşüncesi, görünmez bir varlığın musallat olan fikri ile iç sıkıntısı ve korkulardan esinlendi.
    Guy de Maupassant, Flaubert ekolünde, "hiç kimse tarafından görülmemiş ve söylenmemiş bir görünüm" bulup ortaya çıkarmayı öğrenmişti. Öykülerinin özgünlüğü, bunların yapısından daha çok, memurların, burjuvaların ya da köylülerin yaşantılarının geçtiği birbirinden çok farklı ortamların, tiplerin ve geleneklerin "gerçek olarak tasvir edilmesi"nden ileri gelir.
    Öyküleri bir bütün olarak ele alındığında, 1870 - 1890 arası Fransız toplumunun zengin bir panoraması çıkar ortaya. Yapıtlarının kişisel yaşamından birçok iz taşıması, Maupassant'ın öykü ve romanlarını birer "otobiyografi" ya da "günlük"müş gibi ele alınmasına yol açmıştır.
    Maupassant'a olan ilgi, 20. yüzyılın ikinci yarısında azalmıştır. Ama Maupassant günümüzde de, her sınıftan okura seslenen ve hem belirli bir düzeyi tutturan, hem de belirli ölçüde popüler olabilen yeni bir öykü türünün yaratıcısı kabul edilir.

    Natüralist Biçim: 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında etkili olan bir edebi akımdır. Doğalcılık olarak da adlandırılır.
    Doğa bilimlerinin, özellikle de Darwinci doğa anlayışının ilke ve yöntemlerinin edebiyata uyarlanmasıyla gelişmiştir. Edebiyatta gerçekçilik geleneğini daha da ileri götüren doğalcılar, gerçekleri ahlaksal yargılardan, seçici bir bakıştan uzak bir tutum ve tam bir bağlılıkla anlatmayı amaçlar. Doğalcılık, bilimsel belirlenimciliği benimsemesiyle gerçekçilikten ayrılır. Doğalcı yazarlar, insanı ahlaksal ve akılsal nitelikleriyle değil, rastlantısal ve fizyolojik özellileriyle ele alır. Doğalcı yaklaşıma göre, çevrenin ve kalıtımın ürünü olan bireyler, dıştan gelen toplumsal ve ekonomik baskılar altında ezilir, içten gelen güçlü içgüdüsel dürtülerle davranırlar. Yazgılarını belirleyebilme gücünden yoksun oldukları için yaptıklarından sorumlu değillerdir.
    Doğalcılığın kuramsal temelini Hippolyte Taine’in Historei de la Litterature Anglaise (İngiliz edebiyatı tarihi) adlı eseri oluşturur. İlk doğalcı roman Goncourt Kardeşler’in bir hizmetçi kızın yaşamını konu alan Germinie Lacarteux adlı yapıtıdır. Ama Emile Zola’nın Le Roman Experimental (Deneysel Roman) adlı eseri akımın edebi bildirgesi sayılır. Emile Zola’nın yanısıra Guy de Maupassant, J. K. Huysmans, Leon Hennique, Henry Ceard, Paul Alexis, Alphonse Daudet natüralist eserler veren yazarlardır.
    Maupassant Biçimi : Hikâyede asıl olan "olay" dır. Okuyucunun hikâyeyi şöyle ya da böyle yorumlamasına imkân verilmez. Çünkü, hikâyedeki olay, mantıklı bir seyir hâlinde takip eder. Kişilerin portreleri, özenle ve ayrıntılı olarak çizilir.
    BİR HİKAYESİNİN ÖZETİ VAR ALTTA

    Hikaye: Guy De Maupassant’dan “Mutluluk” :
    Özet:
    Akşamüstü çay saatinde bayanlı erkekli gurup tam Akdeniz’e bakan bir yerde toplanmıştı, Akdeniz onlara berrak kıpırtısız, ürpertisiz, dümdüz ve sonsuza uzanan bir madeni tabaka olarak görünüyordu, denize tepeden bakmaları bu görüntüyü güçlendiriyordu. Güneş kaybolmuş ve gökyüzü pembelere bürünmüştü, ayrıca ufuk çizgisinde altın tozuyla ovulmuş gibi bir renk göze çarpmaktaydı. Kendi aralarında insanın tek bir kadını yada tek bir erkeği uzun süre sevip sevemeyeceğini tartışıyorlardı, bu tartışmalar bazen kalın bir erkek sesinde bazense ince bir kadın sesinde dile geliyordu. Onlar tartışırken denizin ufuk noktasında kül renginde ve muazzam büyüklükte bir heyula ortaya çıktı. Herkes şaşırmış, kadınlar ayağa kalkmış bu heyulaya bakıyorlardı. Bu ilk kez gördükleri bir kitleydi ve onlar ne olduğunu merak ediyorlardı. O arada birisi atıldı ve orasının Korsika Adası olduğunu ve onu örten sis bulutları elverdikçe kendini gösterdiğini söyledi. Yaşlı biri gerçek aşkla bu adaya birkaç sene önce gittiğinde karşılaştığını söyledi ve tartışmaya cevabı kendisinin gördüklerinde bulabileceklerini söyledi. Gördüklerini anlatmaya başladı, 5 yıl önce Korsika’ya gitmişti buranın nasıl ilkel bir yer olduğunu görmüştü, burası İtalya’nın yakınından geçebilecek kadar bir zarafete asla sahip olamazdı. Ayrıca insanları kıskançlık, kavga gibi normal hayata yerleşmiş şeyleri yapmıyordu. Buranın insanları despot kişilerdi ama despotlukları kadar büyük misafirperverliğe sahiptiler, öyle misafirperverlikti ki birinin kapısını çalar, evinde bir gece geçirir, onla kahvaltı yapar ve elini sıkıp oradan giderdiniz. Yaşlı kişi bir akşam 10 saat yol gittikten sonra bir dere dibinde tamamen ıssız bir evceğize rastlamıştı. O ev kalması için uygun yerdi oranın kapısını çaldı ve onu yaşlı bir kadın karşıladı. Kadın sade ve temizdi erkeği ise sağırdı ve 82 yaşındaydı. Onu karşılayan kadın mükemmel Fransızca konuşuyordu, nedeni Avrupa’dan buraya gelmiş olmasıydı. Yaşlı kişi yemeği yemiş dışarıya oturmuş, kadın yanına gelmişti. Konuşmaya başladılar ve şaşırtıcı olarak 2sinin de Nansi’li olduğunu öğrendiler. Kadın, yaşlı kişiye bazı kişileri tanıyıp tanımadığını sordu. Daha sonra yaşlı kişi onun bir zamanlar babasının tümeninde ki görevli genç bir askerle kaçmış olan Nansi’li soylu kız olduğunu anladı. Bütün zenginliğini, lüksünü bırakmış, ailesini onu büyütenleri bırakmış delicesine aşık olduğu adamın ardından gitmişti, çünkü onunla birlikte olabilmek tüm bunların üstündeydi. O adamla bir ilkel çukura mı yoksa bir saraya mı gittiği önemli değildi. Tüm bunları ona yaptıran şey aşktı ve aşk ile bağlandığı bu adam bir ilkel çukurda da olsa onun kalbini mutlulukla doldurmuştu. Önemli olan bu değil miydi? Mutlu olmak. Yaşlı kişi anlatmayı bitirmişti. İnsanlar farklı şeyler düşünüyordu. Bazısı kadının bir budala olduğunu nasıl o zenginlikleri bırakıp basit hayata atıldığını söylüyordu. Aralarından biri doğruyu idrak etmişti. Bu hayatta mutlu olmak önemli olan değil miydi? Kadın mutluluğu çok güzel yaşamıştı, o zaman bunları boş yapmamıştı. Konuşma sürerken bu garip anıyı hatırlatan Korsika adası yeniden sis bulutlarının arasına daldı ve gözden kayboldu…
    kübra_513 bunu beğendi.
  3. giresun

    giresun Üye

    Katılım:
    6 Ekim 2008
    Mesajlar:
    1
    Beğenileri:
    1
    Ödül Puanları:
    0
    Arkadaşımım bu yukardakine göre daha kısa bunu almanı tavsiye ederim
    olaylar zinciri kişi,zaman ve yer öğelerine bağlıdır.serim düğüm çözüm sıralamasına uygun olarak anlatılır.olay zaman göre mantıklı bir sıralama içinde verilir.düğüm bölümünde oluşan merak çözüm bölümünde giderilir.bu tarzın dünya edebiyatında yaratıcıs fransız sanatçı guy de maupassant dır.türk edebiyatında en önemli temsilcisi de ömer seyfettin dir
    atkan1905 bunu beğendi.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş