mevlana ile şems buluşması

Konu 'Edebiyat 10.Sınıf' bölümünde tenten258 tarafından paylaşıldı.

  1. tenten258

    tenten258 Üye

    Katılım:
    19 Eylül 2011
    Mesajlar:
    18
    Beğenileri:
    5
    Ödül Puanları:
    4

    mevlana ile şems buluşması kompozisyon lazım acil
  2. Moderatör Bahadır

    Moderatör Bahadır Süper Moderatör Yönetici Süper Moderatör

    Katılım:
    27 Şubat 2012
    Mesajlar:
    535
    Beğenileri:
    159
    Ödül Puanları:
    43
    Yer:
    Adana
    Mevlânâ - Şems Buluşması


    Mevlânâ ve Şems'in buluşma hikayesi, aralarında bazı farklılıklar olsa da üç aşağı beş yukarı hep aynıdır. Şems'in Makâlât'ında kendi yazmış olduğu şekliyle hikaye şöyledir: Şems, has kullarından Allah dostu bir kulunu göstermesi ve onunla buluşturması için yüce Rabb'ine yalvarmıştı. Bir gece rüyasında aradığı kişinin Rum diyarında yaşadığı bildirildi. Ertesi gün yine rüyasında kendisine henüz karşılaşmanın erken olduğu bildirildi. Fakat Şems Allah dostuyla buluşabilmek için dua etmeye ve yalvarmaya devam etti. Son kez gördüğü rüyada, aradığı kişinin bir şartla kendisine sohbet arkadaşı yapılacağı söylendiğinde Şems de bedeli neyse ödeyeceğini belirtmiş, bunun mukabilinde "Canını vermen gerek" dendiğinde hiç tereddütsüz bu uğurda başını feda edebileceğini ifade ettiyse de karşılaşmanın henüz erken olduğu söylenmişti.

    Diğer bir rivayete göreyse; Şems'in hocası, yetiştirdiği her biri mükemmel mânâ talebesi olan müritlerine "Diyâr-ı Rum'da Celâleddin isminde bir şahsın irşat edilmesi murat edildi, hanginiz talipsiniz?" dediğinde, Şems sağ elini kalbinin üzerine koyup başını sola eğerek sustu.

    Bu, gitmeyi kabul ettiğini gösteriyordu. Hocası "Bu işin sonunda başını vermek var" diyerek ona bu işin sonunu hatırlattı.

    Eflaki'ye göre, Mevlânâ'nın eğitim için gidip kaldığı dönemde Şems O'nu Şam çarşısında görmüştü. O, bu anı şöyle tarif ediyor: "Bir gün Şam çarşısında, başında külah bulunan siyahlar giyinmiş bir adam, Mevlânâ'ya yaklaşıp elini öperek; 'Ey mânâlar aleminin sarrafı, beni bul beni anla' deyip hızla kalabalığa karışmıştır, işte bu garip adam Şems'tir."

    Başka bir rivayete göreyse Şems, Mevlânâ'nın eğitim için Şam'da olduğunu öğrenmiş ve onu görmek için oraya gitmişti. Mevlânâ'yla ilk karşılaştıklarında "Sen her şeyi biliyormuşsun, benim kim olduğumu bil öyleyse ve beni bul" diyerek çekip gitti. Bu duruma Mevlânâ da şaşırmıştı "Ben sadece bana öğretilenleri biliyorum, yabancı bir insanın kim olduğunu nasıl bilebilirim ki?" diye düşündü.

    Şems böylece ilk mesajını Şam'da vermişti: "Mânâ alemine geçersen her şeyi bilirsin" demek istemişti.

    Gerek rüyasında gördüklerinden, gerekse şeyhinin sözlerinden etkilenen Şems, şehir şehir dolaşarak böyle bir Allah dostu zatı aramaya başladı.

    Döneminin birçok şeyhiyle görüşen Şems Mevlânâ'yla karşılaşıncaya dek aradığını hiçbir sûfide tam olarak bulamadı. Birçok yeri gezdikten sonra bir gece vakti Konya'ya geldiğinde Pirinççiler (Sipehsalar'a göre) veya Şekerciler (Eflâki'ye göre) Hanı'na yerleşti ve Mevlânâ'yı irşat için çalışmalara başladı.

    Tan yeri ağarmış, insanlar evlerinden çıkıp iş yerlerine doğru gitmeye başlamışlardı. Mevlânâ Pamukçular Hanı'na giderken Şekerciler Sokağı'na doğru geldiğinde Şems O'nu görür görmez tanıdı.

    Daha önce Şam'da karşılaşmışlardı. Aradan iki yıl geçmişti. Mevlânâ da onu görünce hatırladı. Şems Mevlânâ'nın katırını durdurup şu soruyu sordu: "Hz.Muhammed mi büyüktür? Yoksa Beyazid- i Bistami mi?"

    Mevlânâ, bu soruya şu cevabı verdi: "Bu nasıl bir soru? Tabi ki Hz.Muhammed. O, peygamberlerin sonuncusu ve ulu sudur. Onunla Beyazid arasında nasıl ilişki olabilir ki?"

    Bunun üzerine Şems şöyle söyledi: "Öyleyse neden Muhammed(s.a.v): 'Yarabbi seni yeterince bilemedik, sana yeterli kulluk yapamadık, bizi affet' deyip günde yetmiş kere tövbe ediyormuş, Beyazid ise 'Bu cübbemin altında Tanrı'dan başka bir varlık kalmadı, ben noksan sıfatlardan arıyım, zuhurum da ne büyük' demekteydi?"

    Mevlânâ bu söylem karşısında biraz şaşırmakla birlikte şöyle devam etti: "Evet, gerçi Beyazid kâmil bir evliyaydı, Allah dostuydu ama maneviyatta O, belli bir makama kadar yüceldi ve kendi makamına hayran olup o makamda takılıp kaldı, bulunduğu makama göre yüce sözler söyledi ve makamın ululuğundan kendisinden geçti. Halbuki, Hz. Peygamber her gün yetmişe yakın manevi makam geçerdi ve her makam bir evvelkinden daha farklı ve yüce olduğundan şükreder ve böylece mütemadiyen makam atlayarak yetmiş defa şükür ve hayranlığını ifade ederdi. Yani Beyazid'in manevi makamında yaşadığı susuzluk bir damla suyla giderildiği halde, Hz.Muhammed'in (s.a.v) susuzluğu bir denizi yutacak büyüklükteydi."

    Bu soru ve cevap imtihanından sonra iki Allah aşığı sarılıp el sıkıştılar. Mevlânâ-Şems dostluğu bu şekilde başladı. Tarih 26 Kasım 1244'tü. Bugünkü Selçuk Oteli'ne yakın bir yer olan bu buluşma yeri Marc –ul-Bahreyn (iki denizin kavuşması) diye anılırdı, ancak bu yerden şimdi hiçbir iz kalmadığı görülmektedir.

    Mevlânâ, Şems geldiği zaman elli yaşını aşmıştı. Veled Çelebi İzbudak, Şems'in de 60 yaşını aşmış olduğunu söylemektedir. Hatta, Mevlânâ'nın "Ey ihtiyar Şemseddîn, sayende yeniden güzel ve neşeli bir hale geldim, gençleştim" mealindeki beytine göre bu rivayetin doğruluğunu kabul etmek gerekmektedir.

    Mevlânâ'yı Mevlânâ yapan Tebriz'li Şems, Eflakî'ye göre Melîkdâd oğlu Alî'nin oğludur. Ebubekir Sel-bâf'ın dervişidir. Sipehsalar'a göre Şems'le Mevlânâ altı ay, Eflâki'ye göre ise üç ay Selâhaddin Zerkubi'nin evinin bahçesinde bulunan bir odada sohbet ve riyazata çekildiler, yemek ve içmeden kesildiler. Çile sona erince dışarı çıktılar.

    Semâ halinde iken dini ve ilahi aşkla ilgili konuşmalar yaptılar. Oğlu Sultan Veled, Şems'in cemalinde Tanrı nurlarını görüyordu. "O yüzü, Mevlânâ'dan başka kimsecikler görmedi, o kokuyu ondan başka kimse duymadı" demişti o dönemi anlattığı kitabında.

    Eflâki'ye göre Şems'in Konya'da tanınmasına bilhassa şu hadise sebep oldu: Celâleddin Karatay yaptırdığı medrese bitince bir açılış toplantısı düzenlemişti. Bilginler, alimler böyle toplantılarda bir konu ortaya atarlar ve bu konu üzerinde herkes görüşünü söyler, tartışmalar yapılır ve topluluk dağılırdı.

    Bir daha ki toplantıya kadar şehirde bu konuşulanlar halk tarafından artısıyla, eksisiyle tekrar mütâlâ edilirdi ve kutuplaşmalar olurdu. O gün de ortaya bir mesele atılmıştır: Bir meclisin baş köşesi neresi idi?

    Mevlânâ, "Bilginlerce baş köşe odanın girişinin karşısıdır, ariflerce ise baş köşe odanın köşesidir, sûfilerce baş köşe ise odanın kıyısıdır, fakat aşıkların meshebinde ise baş köşe sevgilinin yanıdır" diyerek kalkıp Şems'in yanına oturdu. Mevlânâ, başka bir meclisde de "Eşik nerde, baş köşe hani? Sevgilimin bulunduğu yerde, nerde biz ve ben?" beyitini okudu. Artık hiç ayrılmıyorlardı. Ama bu Konya halkının hiç hoşuna gitmiyordu, çünkü Şems Mevlânâ'yı ellerinden almıştı.

Sayfayı Paylaş